Nüfus Artışı Ve Gelecekte Nüfus Artışı

'Ülkeler Coğrafyası' forumunda DeMSaL tarafından 7 Temmuz 2010 tarihinde açılan konu

  1. DeMSaL

    DeMSaL Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Nüfus Artışı Ve Gelecekte Nüfus Artışı konusu
    Nüfus Artışı - Gelecekte Nüfus Artışı - Nüfus Artışı Nedir



    NÜFUS ARTIŞI

    Sayımlar kısmında açıklandığı gibi, bugün bile yeryüzünün bazı yerlerinin nüfuslarına ilişkin bilgilerimiz azdır. Geriye doğru gidildikçe, doğal olarak, dünya nüfusu hakkında bilgi edinmek çok güçleşmekte, ancak eski kaynaklardan dolaylı olarak bilgiler edinmek mümkün olabilmektedir. Geçmişte özellikle Avrupa ve Amerika'da dağınık bir-iki yerleşme alanı dışında çok az nüfusun bulunduğu, buna karşın Asya'da, çoğu Hindistan ve Çin'de önemli miktarda nüfusa sahip yerleşme yerlerinin varolduğu bu tür bilgiler arasındadır. Öte yandan, eski Yunan gezginlerinin Nil ve Fırat boylarındaki yoğun nüfus toplulukları hakkında verdikleri bilgiler de eski devirlerdeki nüfus dağılışına ışık tutmaktadır.

    Eski devirlerde yeryüzü nüfusuna ilişkin bilgilerin başında Roma İmparatorluğu'nunkiler gelir. Hıristiyanlığın başlarında (M.S. 30) Roma İmparatorluğu'nun nüfusunun, esirler dahil, 55 milyon olduğu bilinmektedir. Bu devrede dünya nüfusuna ilişkin tahminler de yapılmıştır. Roma İmparatorluğu'nun Avrupa kıtasındaki 23 milyon tutarındaki nüfusu dışında 10 milyon daha nüfus varolduğu fikrinden hareket edilerek o devrede Avrupa nüfusunun 35 milyon dolayında olduğu sanılmaktadır. Afrika için yapılan tahmin de yine Roma İmparatorlu-ğu'nun nüfusuna dayandırılmıştır. Roma egemenliğinin Afrika kıtasının yerleşmeye en uygun alanlannda yayılmış olması dolayısıyle bunun dışındaki yerlerde önemli nüfus topluluklarının bulunamayacağı düşünülerek bu devrede Afrika nüfusunun da milyonu geçmediği tahmin edilmiştir. Asya'ya gelince; Hıristiyanlığın ikinci yılında yapıldığı anlaşılan bir sayıma göre Çin'de 60 milyon insanın yaşadığı ileri sürülmektedir. O devirde Önemli bir uygarlık alanı olan Hindistan nüfusu hakkında ise hiçbir ipucu yoktur. Bununla birlikte, söz konusu devrede Asya nüfusunun da 100 milyonu geçmediği sanılmaktadır. Öte yandan, Amerika ve Okyanusya ise Güney Amerika'da yer yer gelişmiş bir uygarlığa sahne olan yerler bulunmasına rağmen, çok az nüfus barındıran alanlardı. Özet olarak, Hıristiyanlığın başlannda yeryüzünde yaklaşık olarak 250 milyon kadar nüfus olduğu ve bunun da büyük bir kısmının Güneydoğu Asya'da bulunduğu söylenebilir.

    M.S. 30 ile 1600 yıllan arasında yeryüzündeki nüfus durumuna ilişkin bilgiler çok az ve değişiktir. Örneğin Avrupa nüfusunun M.S. 500 ile 600 yıllan arasında 20 milyona kadar düştüğünü ileri süren, 1600 yıllarında kıta nüfusunun 100 milyona erişmiş olduğunu bildirenler vardır.

    Dünya nüfusunun 1650 yıllarından sonraki artışına ilişkin daha fazla bilgi olduğu için, gelişmeyi izlemek de daha kolay olmaktadır. Böylece, 1650 yılında 500 milyon dolayında olduğu sanılan dünya nüfusu 1700'de 623, 1750'de 728, 18OO'de 906 milyon olmuş., 1850'dc 1 milyar 171 milyona erişmiş, 195O'de2 milyar 400 bini aşmıştır. Görüldüğü gibi, yeryüzünde nüfus 1650-1850 tarihleri arasında bir mislinden fazla artmış; fakat artış büyük çapta Avrupa'da olmuştu. Nitekim,Avrupa 1650 yılında dünya nüfusunun yalnızca % 18.3'ünü oluştururken, 1850 yılında % 22.7'sini oluşturmuştur. Böylece Avrupa nüfusu 1850'de 266 milyona yükselmiştir. İki yüzyıllık bir süre içinde bir buçuk misli çoğalan Avrupa nüfusu 50 yıl sonra, 1900 yılında, 401 milyona ulaşmıştır. 1940 yılında ise artışın sürmesiyle Avrupa nüfusu 543 milyonu bulmuş ve böylece dünya nüfusunun % 25'ini oluşturur duruma gelmiştir. 1950'lerde ise Avrupa'nın dünya nüfusundaki payı % 23.3''e düşmüş; buna karşılık nüfus yalnızca 16 milyon artarak 559 milyona ulaşmıştır.

    Tablo Tin incelenmesi dünya nüfus dağılışının gelişmesi hakkında fikir vermektedir. Görüldüğü gibi, dünya nüfusu 1650-1950 arasındaki 300 yıllık devrede yaklaşık olarak beş misli artmıştır. Ancak, beklenildiği gibi bu artış nüfusun başlangıçta bulunduğu yerlerde olmamıştır. Nitekim 1650 yılında o devrede 545 milyon olan nüfus belli başlı kıta ya da alanlara şöyle dağılıyordu: Kuzey Amerika 1 milyon (dünya nüfusunun % 0.2'si), Orta Amerika 6 milyon (% 1.0), Güney Amerika 6 milyon (% 1.0), Avrupa 100 milyon (% 18.3), Asya 330 milyon (% 60.6), Afrika 100milyon (% 18.3), Okyanusya 2 milyon (% 0.4).
    1850 yılında ise, yukarıda da belirttiğimiz gibi, dünya nüusu 1 milyarı aşmış ve bunun yanı sıra nüfusun dağılışında o tarihte bile dikkat çekici özellikler meydana gelmiştir. Söz konusu dağılış değişiminin en belirgin olanı Afrika'da nüfusun 1650 yılına göre azalmış ve buna bağlı olarak da Afrika'nın dünya nüfusundaki payının % 18.3'den % 18.1'e inmiş olmasıdır. Afrika'daki bu nüfus azalmasının 1800'lerden sonra çok yavaş bir artışa dönüştüğü görülmektedir: 185O'dc 95 milyon, 1900'de 120 milyon ve 1940'ta 157 milyon. Bu arada yeryüzünün diğer kısımlarında nüfusun çok hızlı biçimde artması bu kıtanın dünya nüfus topla-mındaki payının 1650, 1700 hatta 1750 yıllanndakinin çok altına düşmesine neden olmuştur. Öte yandan, Kuzey Amerika'nın gerek nüfus artışı, gerek dünya nüfusundaki payı dikkat çekici bir gelişme göstermiştir. 1800 yılma kadar ancak 6 milyona ulaşan bir nüfusa sahip olan bu alan, Avrupa'dan gelen göçmenlerin de katkısıyla, 1850 yılında 26 milyon, 50 yıl sonra ise üç misli artarak 1900Tde 81 milyonluk bir nüfus kitlesine erişmiştir.
    Dünya nüfusu ise 1825 yılında 1 milyarı bulmuştu. 1927 yılında 2 milyar oldu: Yani yaklaşık yüz yıl içinde bir misli arttı. 1960 yılında dünya nüfusunun bir milyar yeni insan kazanması için bu kez 33 yıl yetti. 1975'te, yani 15 yıl son-ra da bir yeni bir milyarlık kütle dünya nüfusuna katıldı. Görüldüğü gibi, artık nüfus artışı çok hızlı olmaktadır. Nitekim dünya nüfusu 1987'de 5 milyonu aşmıştır ve 2000'lerde ise 6 milyarı aşacağı kolaylıkla hesaplanabilin ektedir. Dünya nüfusu halen yılda 75 milyon dolayında çoğalmaktadır. 1985 yıllarında bu rakam da 100 milyonu geçmiştir.

    Dünya nüfusunun bu hızlı artışında sanayileşme bütünüyle ekonomik gelişme, yer yer de ona eşlik eden toplum s al-kültürel gelişme ve bunlarla sıkı sıkıya ilişkili olan beslenme koşullarının eskiye oranla daha geniş alanlarda düzeltilmesi, dolayısıyla özellikle çocuk ölümlerinin azalması (örneğin XIX. yüzyılın başında Avrupa'da süt çocukları arasında ölüm oranı %20~30 arasındayken, yüzyılın sonunda bu oran % 10'a kadar gerilemiştir) ve zamanımıza yaklaştıkça yeryüzünde yaşayanlar hakkında daha fazla bilgi edinebilme olanaklarının bulunması gibi nedenler etkili olmuştur. Özellikle 1750 ile 1850 yıllan arasında Büyük Sanayi Devrimi'nin gerçekleşmesi nüfus artışını olduğu kadar, nüfusun dağılış dokusunu da etkilemiştir. Nüfus artışı üzerindeki söz konusu etki gerek sanayide gerekse buna bağlı ulaşım, hizmetler ve de tanm başta olmak üzere, sanayiye hammadde sağlayan faaliyetlerde yaratılan işgücü olanakları, dolayısıyla çalışma alanlarının daha önceki devrelere oranla artmasıyla olmuştur. Gerçekten, doğrudan doğruya sanayi kuruluşlarında çalişanlann yanı sıra,bu kuruluşlara hammadde sağlayan ya da hizmetler, ulaşım ve benzeri faaliyetlerde çalışanlann daha iyi yaşam koşullarına kavuşmalan, beslenme durumunda gerek sağlık alanındaki ilerlemeler, gerek ulaşım sistemleri ve uluslararası dayanışmalarla bölgesel kıtlıklara kısmen de olsa çare bulunması, çocuk ölümlerini azalttığı gibi, yaşama süresinin daha da uzamasını sağlamıştır. Salgın hastalıklar ve kötü beslenmeden ileri gelen ölüm oranlannın azalmasında tıp alanındaki gelişmelerin yanında, bütünüyle dünya tanmındaki çeşitli ve bol gıda maddeleri üretiminin artması büyük rol oynamıştır. Aslında sanayinin gelişmesi, yukanda da değindiğimiz gibi, dolaylı olarak başka ekonomik faaliyetlerin de gelişmesine yol açmıştır. Bunlann başında tanm gelir. Bilindiği gibi, insanlann "yerleşik" duruma gelmeleriyle başlayan tarım faaliyetleri Büyük Sanayi Devrimi'ne kadar büyük çapta geçim tipi olarak, bölgesel ihtiyaçlan karşılayacak düzeyde kalmıştır. Büyük sanayinin başlangıcından itibaren hızla büyüyen hammadde ihtiyacı, gerek sanayinin ilk önce geliştiği Avrupa'da, gerekse dünyanın başka kesimlerinde, fakat özellikle Avrupalılann sızdığı alanlarda, ticarete yönelik tanm faaliyetlerinin gelişmesine yol açmıştır. Örneğin, Doğu ve Güneydoğu Asya'ya giden Avrupa-


    GELECEKTE NÜFUS ARTIŞI

    Önceki kısımda da belirttiğimiz gibi, iktisatçıların yaptıkları hesaplara göre dünya nüfusu 2000 yıUannda 6 milyan aşacaktır. Bu 1960 yılındaki nüfusun iki misli demektir. 2000 yılında dünya nüfusunun % 65'inin Asya'da, % 15'inin Avrupa ve Rusya'da, % 15'inin Kuzey ve Güney Amerika'da, % 8'inin de Afrika'da yaşayacağı sanılmaktadır. Her gün 200.000 dolayında artan dünya nüfusunun gelecekteki artışını kuşkusuz dünya toplam nüfusu ve nüfusun dağılışı açısından olmak üzere iki yönden düşünmek gerekir. Önce dünya nüfusunun bütünüyle artışına bakacak olursak, hızlı bir artışın söz konusu olduğu açıkça görülmektedir. Öyle ki geçen yüzyıllarda % 1 olan yıllık artış temposu bu yüzyılın ortasında % 2'ye ulaşmış ve halen artmakta olarak 2000 yılına doğru da % 3'e varacağı hesaplanmaktadır.

    Bilindiği gibi, yeryüzünde karalar 136 milyon kilometre kare kadardır. Bu kadar arazi yaklaşık olarak bir kenarı 11.000 km uzunluğundaki bir kareye sığar. Dünyanın 1970 nüfusu esas alınırsa nüfus başına 3.7 hektar arazi düşer. 1920'de bu oran iki misli idi. Nüfus arttıkça nüfus başına düşen arazi miktarının daha da azalacağı açıktır. Kuşkusuz arazi nüfus ilişkisinde önemli olan tarıma uygun arazi oranıdır. Bu tür arazi ise çok daha azdır; nüfus başına yaklaşık 1 hektar. Yeryüzü karalarının da % 17fsi çöller, % 12'si dağlar, % 29'u buzullar, daimi karlar-ve tundralardan oluşmuştur. Böylece karaların % 60'ına yakın bir kısmının yerleşmeye çok az uygun olduğu açıkdır. Öte yandan geriye kalan % 40'm da her yeri insanlara uygun koşullara sahip değildir. Bu konuda araştırma yapanlar genellikle yeryüzü karalarının ancak % 25'inin insanların yerleşme ve tarım yapmasına uygun olduğu görüşünde birleşmektedirler.

    Önceden de belirtildiği gibi, zamanımızda sanayileşme ve ona bağlı olarak çeşitli ekonomik faaliyetlerin dünyanın çeşitli bölgelerinde faaliyete geçmesi, ta-nmın entansif yapısının giderek yaygınlaşması, buna ek olarak da doğumların yeryüzünün hâlâ geniş alanlarında fazla olması nüfus artışının başlıca nedenleridir. Fakat olaya yakından bakılınca, başka kelimelerle nüfus artışının coğrafi yönüne bakılınca, yeryüzünün bazı kesimlerinde nüfusun hızla arttığı, buna karşılık bazı kesimlerinde artış hızının daha yavaş olduğu gözlenir. Bilindiği gibi, modern devirlerde yeryüzünde nüfusun ilk olarak hızla artmaya başladığı alanlar büyük sanayi faaliyetlerinin gelişmesinde öncülük eden yerlerdir. Daha sonraları büyük sanayi ülkeleri, büyük siyasal güçler ya da gelişmiş ülkeler olarak anılan yerlerde nüfus artış hızı ağırlaşmaya başlamıştır. Buna karşılık, sözü edilen gelişmiş ülkelerin gelişmesinde gerek hammadde gerek işçi ve gerekse pazar sağlama yoluyla büyük rol oynayan, çoğu eski sömürgeler olan ve bugün "gelişmekte olan ülkeler" adıyla anılan alanlarda nüfus artış eğilimi gelecek yıllarda büyük artışlar bekleneceği izlenimini vermektedir. Gerçekten, gelişmiş ülkelerde adeta gelişmeye paralel olarak yayılan doğum kontrolü uygulamaları buralarda nüfus artış hızının belirli bir şekilde düşmesine neden olmaktadır. Buna karşılık, gelişmekte olan ülkelerde sanayileşme ve tarımdaki gelişmeler nüfus artışının hızlanmasına yol açmaktadır. Örneğin dünyanın yoğun nüfuslu bölgelerinin başında gelen Doğu ve Güneydoğu Asya bu durumdadır. Genel olarak Lâtin Amerika, Afrika ve Asya (Japonya ve Rusya dışında) ülkelerinde yıllık nüfus artışı % 2'nin üzerindedir. Gelişmiş ülkelerde ise nüfus artışı % î dolayındadır. Olayın ilginç bir yönü de nüfusu hızla artan ülkelerin tümünün dünya gayri safı millî hasılasının (GSMH) % 20'sini oluşturmasıdır. Bugün gelişmekte olan ülkelerde bir
    bakıma Avrupa ve Kuzey Amerika'nın sanayileşme ve şehirleşme çağının başlangıcındaki devre yaşanmaktadır. Böylece gerek doğum gerekse ölüm oranlan yüksektir. Ancak ekonomik ve sosyal koşulların düzeltilmesi yolundaki çabalar buralarda ölüm oranlarını yer yer hissedilir derecede azaltmaktadır. Öte yandan, gelişmekte olan ülkelerin büyük bir kısmında geniş nüfus kitlelerinin bulunuşu gelecekte nüfus artışının izleyeceği eğilimin Avrupa ve Kuzey Ameri-ka'dakinden farklı olacağını göstermektedir. Bunda, doğum kontrolünün sosyal farklılık nedeniyle uygulanmasındaki güçlük dışında. Doğu ve Güneydoğu Asya'da gerçekleşmekte olan nüfus artışının yoğun bir nüfus temeline dayanması, başka kelimelerle sanayileşmeyi izleyen nüfus artışına Avrupa'nın yüz milyon dolayında bir nüfus miktarıyla girmesine karşılık, Doğu ve Güneydoğu Asya'nın yaklaşık olarak yeryüzü nüfusunun yansına yakın bir miktarıyla girmesi başlıca etkendir.

    Nüfus Artışı ile İlgili Görüşler

    Coğrafyada esas olarak insanla çevresi arasındaki ilişkilerde merkezileşen ekolojik yaklaşımda eskiden beri nüfus ile kaynaklar arasındaki ilişkiye ayrı ve önemli bir yer verilmiştir. Bununla birlikte, coğrafyacılar geçmişte nüfus ve kaynaklar üzerinde durmuşlarsa da, bunların dağılışları genellikle birbirinden bağımsız olarak alınmış ve zaman içindeki ilişkileri ise çok ender olarak gözlenmiştir. Nüfus ile kaynaklar arasındaki ilişkiyi ele alan bazı teoriler ileri sürülmüştür. Bunlardan bir kısmı kaynaklan nüfus artışına belirli bir zaman süresince bir tür "tavan" olarak görmekte, buna karşılık bir başkası nüfus artışını kaynak kullanımını daha yeterli hale getirecek, böylece daha fazla nüfus artışına izin verecek yeni tekniklerin geliştirilmesine bir teşvik olarak görmektedir.

    Nüfus ve kaynaklar gibi temel konular yalnızca coğrafyacılann ilgi alanı içinde kalmaz; bunlar, demografya ve ekonomi dahil başka birçok bilim dallarındaki incelemelerin de odak noktasını oluşturmaktadırlar. Bazı araştırıcılar nüfus artışına ilişkin teori ve yorumlan biyolojik, kültürel ve ekonomik olmak üzere üçe ayırmaktadırlar. Biyolojik teoriler nüfus artışı üzerindeki etkilerin hayvan ve bitkilerin artışını düzenleyenlerle temelde aynı olduğu görüşündedirler. Kültürel teoriler tek başına demografik gelişme ile ilgilenirler. İnsanın çoğalmasını yine kendisinin etkilediği kanısındadırlar. Bunlara göre, örneğin, ilerlemiş ülkeler-
    de doğum oranlarındaki düşüş insanların kendi sayısal gelişmesini kontrol etmedeki yeteneğinin açık bir delilidir. Ekonomik teoriler ise olaya geçim kaynakla-n-insan sayısı ilişkisi açısından bakmaktadırlar. Bunlar arasında başta geleni, bilindiği gibi, Thomas Robert Malthus tarafından 1789 de yazılan Essay on the Principle of Population'm41 ilk baskısında öne sürülen teoridir. Yazar beş yıl sonra teorisinde değişiklik yapmışsa da, esas görüşünü korumuştur. Yaşamı boyunca (1766-1884) Malthus'ün çalışma alanı papaz yardımcılığından tarih ve siyasal ekonomi profesörlüğüne kadar değişen alanlarda olmuştur. Malthus'ün görüşleri çoğu kez yanlış tanıtılmıştır; açıkça ifade edildiğinde karmaşık bir ilişkinin tartışılmasına temel oluşturmaktadır. Yakın zamanlardaki görüşler (1965) Ester Boserup adlı bir tarım ekonomisti tarafından, alternatif bir görüş ortaya koymak üzere, ileri sürülmüştür. Daha yakın karmaşık bir model de Roma Kulübü tarafından hazırlanmıştır. Roma Kulübü insanlığın şimdiki ve gelecekteki durumunu tartışmak üzere 1968'de biçimlenmiş ve on ülkeden 30 kişinin oluşturduğu resmi olmayan bir gruptur. Bu grup, uluslararası bir komisyon kurarak "insanlığın dönüm noktasındaki birinci aşamayı almış ve ilk bulgulannı 1972'de The Limits to Growth adıyla yayınlanmıştır.

    Malthus'ün Teorisi; Malthus'ün öne sürdüğü teori iki ilkeye dayanmaktadır:

    1. Herhangi bir kontrol olmazsa, nüfus potansiyel olarak geometrik oranda büyüyecektir ve her yirmibeş yılda bir iki misline varacaktır.
    2. En uygun koşullar altında bile araziden alınan üretim en çok aritmetik oranda artacaktır.

    Böylece, nüfus 1, 2, 4, 8, 16 (geometrik) sayılarıyla artarken, geçim kaynaklan 1, 2, 3, 4, 5 (aritmetik) olarak artış gösterecektir. Eğer zaman aralıkları yirmibeş yıl olarak alınırsa, bir yüzyılda nüfusun besin maddeleri üretimine oranı 16 ya 5 olacaktır. Besin maddeleri azlığının, böylece, nüfus artışının kontrolü olduğu ileri sürülmektedir.

    Bu ilkeler, gerçek büyümeyi değil, nüfusun ve üretimin potansiyel büyümesini belirtmektedir. Çalışmasının daha sonraki baskılannda (1) inci şıkkı haklı göstermek için Malthus Kuzey Amerika'da nüfus artışını (1790-1820) gözlemişti. Ancak sözkonusu alanda o zamanlar nüfus artışı konusunda çok az kontrol vardı. Göçmen kabulü serbest bırakılınca, Malthus nüfusun her yirmibeş yılda iki misline ulaştığını hesapladı. Bu, başka ülkelerdeki kontrollerde de rastlanan "artışın muazzam gücü"nü gösteriyordu.
    (2) inci ilke Malthus'ün tüm maddesel zenginliğin nihai kaynağı olarak araziyi gördüğünü yansıtmaktadır. Geçim araçları potansiyel nüfus büyümesi kadar hızla artamaz; bu da "arazi kıtlığı" ve "zaten ekili-dikili durumda bulunan araziye uygulanan sürekli sermaye eklenmesinden doğan ve elde edilmesi zorunlu olan üretim oranının azalmakta olması" (kârların yitirilmesi) yüzündendir. Böylece, "nüfusun muazzam gücü yeryüzünde insanın yaşamasını sağlayacak güçten sonsuz denilebilecek derecede daha büyük olmaktadır". Üretilen besin maddeleri miktarının sınırı, belirli bir ülkedeki nüfus.artışına bir "tavan" oluşturmaktadır. Malthus, nüfus bir kez bu tavana varınca koruyucu ve olumlu kontroller seklinde iki temel yol olduğu fikrini ileri sürmüştü.
    İnsan kendi potansiyel üretkenliğinin yapacağı etkilerin neler olabileceğini kendisi düşünülebilir. Böylece, koruyucu önlemler arasına evlilik içinde sakınma ya da evlilik devresini geciktirme girer. Örneğin, Malthus ve diğerleri buğday fiyatlan ile evlenme oranlan arasında açık bir olumsuz bağıntı olduğunu
    görmüşlerdir.

    Olumsuz kontroller olan besin maddesi ve giyecek sıkıntısı, hastalıklar, savaş ve çocuk ölümleri gibi nedenler üzerinde doğrudan doğruya etkili olurlar. Bunlar doğa yasalanndan çıkan kontrollerdir.

    Malthus, daha fazla nüfus artışının kaçınılmaz bir şekilde yaşam standartlarını düşüreceğini vurgulayarak kaynaklara ve varolması gereken teknolojik düzeye ilişkin bir optimum nüfusu işaret etmiştir. O zamanlarda Kuzey Amerika'nın nüfusunu, hızla artmakta olmasına rağmen, bu sınırın altında bulmuştu. Başka ülkeler ise Malthus'ün sınırına daha yakın görünmüşlerdi.

    Malthus'ten başka yazarlar da optimum nüfus kavramını, hatta daha da ay-nntılı olarak, tartışmışlar ve aşırı nüfuslanmış ile nüfuslanamamış olanlara (optimum üzerinde ve altında kalan) işaret etmişlerdir. Bununla birlikte, belirli bir alanın optimum nüfusunun saptanması son derece güçtür. Ekonomik kriterlerle bağlantılı olabildiğinde belirli bir teknolojik düzey için nüfus başına maksimum gerçek geliri veren bir sayı haline gelir. Aynı zamanda da, sosyal refah ve askeri güç bakımlanndan da gözlenebilir. Kesin olan şey, belirli bir alan için bile teknoloji iyileştikçe ve toplumsal davranışlar değiştikçe, bir zaman süresi boyunca değişime uğrayabileceğidir.

    20'inci yüzyılın değişen şartlan özellikle demografik durum bazılannı Malthus'ün fikirlerini yeniden incelemeye, onun fikirlerini çağdaş duruma uyar biçimde yorumlamaya yöneltti. Bunlara Neo-Malthusian'ler adı verilir. Bu görüşte olanların esas fikirleri nüfus artış oranını düşürmek için kütle halinde yoğun kontrol programlan uygulanmasının gerekli olduğudur.

    Nüfus üzerinde Marksist ekonomistlerin görüşü ö'tckilerinkinden ayrılmaktadır. Bunlar "aşın nüfuslarıma" ve buna ilişkin sorunların kaynakların ülkeler arasında ve ülke içlerindeki eşitsiz dağılım ve kötü organizasyon sonucu olduğu görüşündedir. İnsan gücünün bütün zenginliklerin temeli olduğu ileri sürülmekte ve nüfus ne kadar olursa olsun toplum sosyalist çizgide olduğu sürece refah olacağı görüşünü savunmaktadırlar.

    Başka Modeller:

    Boserup Teorisi: Boserup'ın teorisinin42 özü kısaca şöyle özetlenebilir: Malthus besin arzının nüfus büyüklüğüyle sınırlı olduğunu düşünürken, Boserup bir sanayi öncesi toplumda nüfusta meydana gelebilecek herhangi bir artışın tanmsal teknolojilerdeki değişimi teşvik edeceğini, böylece daha fazla besin maddesi üretileceğini ileri sürmektedir. Ona göre "nüfus artışı tanmsal değişimin nedenidir, sonucu değil ve başlıca değişim de arazi kullanılışının yoğunlaşmasıdır". Nüfus artışı, böylece tanmsal kalkınma meydana gelmesini mümkün kılmaktadır.

    Boserup. üretim yoğunluklarına göre sınıflandınlmış farklı arazi kullanılış sistemlerini incelemiştir. Bu ise, ürün alma şıklığıyla ölçülmüştür. Bir uçta yer değiştirmeli tarım vardır: Bunda, en az yoğun durumunda herhangi bir arazi parçası bir yüzyıl içinde bir defadan az kullanılmış olacaktır. Öteki uçta ise, yılda bir defadan fazla ürün alman çok ürürdü sistem bulunmaktadır. Boserup, kullanılan tanmsal teknikler ile arazi kullanılış sistemleri arasında yakın ilişki bulunduğunu ileri sürmüştür. Buna ek olarak, yeni tekniklerin uygulanmasıyla üretimin yoğunlaşmasındaki herhangi bir artışın, nüfus artmadıkça pek vuku bulmayacağım düşünmektedir. Eğer nüfus belirli bir noktadan fazla artmış ve daha fazla arazi kalmamışsa, nüfus başına tüketimi aynı düzeyde sürdürmek için nadas süresinin kısaltılması gerekecektir. Bu ise toprağın bereketini ve çiftçinin verimini düşürecektir. Bu tür nüfus artışı durumlarında yeni teknikler avantajlı olacak vebu yüzden de uygulanacaktır. Böylece, nüfus artışı tarımsal kalkınma ve besin maddeleri arzının artmasına neden olacaktır.

    Boserup'ın tezi insanların daha yoğun bir sistemin gerektirdiği teknikleri bildiği fikrine dayandırılmıştır. Nüfus arttığı zaman insan, böylece, bu teknikleri de benimsemeye istekli duruma gelir. Eğer teknikler hakkında bilgi elde edilemi-yorsa, Boserup tarımsal sistemin belirli bir alandaki nüfus büyüklüğünü denetleyeceğini söylemektedir. Kimilerine göre tarımsal istemleri basit bir şekilde üretim yoğunluğu bakımından tasvir etmesi eleştiriye açıktır. Bilindiği gibi, farklı sistem türleri belirli yoğunluklarda oluşmaktadır. Bununla birlikte, Boserup'm temel tezi olan "nüfus artışının tarımsal kalkınmayı zorunlu hale getirmesi" Malthus'ünküne karşıt yararlı bir tezdir.

    Benzer şekilde, Malthus'e karşıt bir başka görüş de Fransız sosyolog E. Durkheim tarafından öne sürülmüştür. Durkheim, nüfus yoğunluğundaki bir artışın, daha çok verimlilik sağlamak üzere, daha fazla işbölümüne yol açtığını düşünüyordu. Gerçekten, bu araştıncı baskısının artan İşbölümünün vuku bulması için gerekli bile olduğunu da ileri sürmüştü.

    Büyümenin Sınırları Modeli: 1968 yılı Nisan ayında on ülkeden bilim adanılan, eğitimciler, ekonomistler, sanayiciler ile ulusal ve uluslararası devlet görevlilerinden oluşan otuz kişilik bir grup Roma'da Lincel Akademisi'nde toplandılar. Bu topluluk daha sonra Roma Kulübü adını aldı. Roma Kulübü'nün
    amaçlan içinde yaşadığımız dünya sisteminin değişik ve birbirine bağlı, doğal, ekonomik, sosyal ve siyasal öğelerine karşı daha derin bir anlayış sağlamak, bu yeni anlayışı dikkate sunmaktı.

    Roma Kulübü'nün birkaç oturum süren ilk toplantısı "İnsanlığı Tehdit Eden Sorunlar Projesi" adını taşıyan bu projeye girişme kararıyla sonuçlandı. Söz konusu projenin amacı, tüm insanlığı huzursuz kılan bolluk içinde fakirlik, çevre bozulması, kontrolsüz şehirleşme ve benzeri sorunları incelemekti. Proje 1970'te Bern'de yapılan toplantılarda kesin şeklini aldı. Araştırma ekibi, dünyada ekonomik büyümeyi belirleyen ve bunun sonucu olarak da onu sınırlayan nüfus, tarımsal üretim, doğal kaynaklar, sanayi üretimi ile çevre kirlenme ve bozulması gibi beş temel öğeyi inceledi. Aralarındaki karşılıklı etkileşimlerin, denetim altına alınmadığı takdirde, insan sistemini Dünya'nın sınırlarına doğru götüreceği, bu süreç içinde onun taşıma kapasitesini doyuma ulaştıracağı açıklan-maya çalışılan rapor, belirtildiği gibi, 1972'de Limits to Growth - Büyümenin Sınırları adıyla yayınlandı.

    Beş temel öğenin hepsi gittikçe artmaktadır. Bunlar, heryıl, matematikçilerin üstel büyüme dedikleri biçimde artarlar. Araştırıcılar üstel büyümenin aniden sabit bir sınıra eriştiğini açıklamak için bir Fransız bilmecesini hatırlatmaktadırlar: Üstünde bir nilüferin yetiştiği bir havuz düşünün; nilüfer her gün bir kat daha büyümekte olsun. Bitki kendi haline bırakıldığı takdirde 30 günde havuzun tüm yüzeyini kaplayacaktır. Böylece, sudaki tüm diğer canlıların yaşama olanağını ortadan kaldıracaktır. Nilüferin büyüklüğü uzun süre göze az görünür; bu nedenle havuzun yarısını kaplaymcaya kadar insan bitkiyi koparmayı düşünemez. Bu büyüme eğilimine göre nilüfer havuzun yarı yüzeyini hangi gün kaplayacaktır? Tabii ki yirmi dokuzuncu gün. Artıkhavuzu kurtarmak için bir gününüz kalmıştır. Bu benzetme, bir olayın üstel artışının sabit bir sınıra yaklaştıkça aniden vuku bulacağını açıkça vurgulamaktadır. Aynı zamanda da, düzeltici hareketlerin yapılabileceği çok kısa bir zaman döneminin kaldığını da göstermektedir. Eğer dünya nüfusunun geleceği hakkındaki tahminler doğruysa bu tür koruyucu önlem hareketlerinin tamamlanması için çok kısa bir zaman döneminin kaldığını bildiren alarm çalıyor demektir. Aslında, herhangi bir kaynak krizi durumunda çöküş 2100 yılından önce meydana gelecektir. Grubun açıkladığı gibi, "Bir dereceye kadar güvenle söylenebilir ki, şimdiki sistemde çok önemli bir değişim olmayacağı varsayımı altında, nüfus artışı ve sanayinin büyümesi en sonunda gelecek yüzyıl içinde kesinlikle duracaktır."

    Bu çalışmanın bitiminde grubun vardığı sonuçlar ise şunlardır:

    (1) "Eğer dünya nüfusunda, sanayileşmede, kirlenmede, besin maddeleri üretiminde ve kaynakların boşalmasındaki şimdiki artış eğilimleri de ğişmeden kalırsa, bu gezegende büyümenin sınırlarına gelecek yüzyıl içinde varılacaktır. En muhtemel sonuç da gerek nüfus ve gerekse sanayi kapasitesindeki oldukça ani ve kontrol edilemeyen düşüş olacaktır.

    (2) "Bu artış eğilimlerini değşitirmek ve uzun bir gelecekte de sürdürebilecek ekolojik ve ekonomik istikrar durumunu kurmak mümkündür.
    Dünyanın denge durumu, yeryüzündeki her bir insanın temel maddi ihtiyaçlannın karşılanabileceği ve her iki kişinin kendi potansiyelini gerçekleştirmede eşit olanağa sahip olacağı şekilde sağlanabilecektir."
    (3) Eğer dünya insanı birinciyi değil de ikinciyi kazanmak istiyorsa, elde etmek için çabalamaya ne kadar erken başlarsa, basan şansı da o kadar yüksek olacaktır."

    Ayakta kalmak için dünyanın büyüme döneminden denge dönemine doğru büyük bir geçiş devresine girmek zorunda olduğu da, bu arada, vurgulanmaktadır. "Büyümenin Sınırlan"nda ileri sürülen fikirler, genelde, Malthus'ün ön tahminlerini dikkat çekici bir şekilde hatırlatmaktadır.
    Nüfus ile kaynaklar ve nüfus İle ekonomik faaliyetler arasındaki ilişkiler son derece karmaşıktır. Yukarıda ele alınan Malthus'ün modeli ve başka modellerin çeşitli sınırlamaları vardır. Malthus'ün nüfusun potansiyel geometrik artışı hakkındaki birinci ilkesini belirtirken "potansiyel"in ender olarak gerçekte gözlenen olduğunu da hatırda tutmak gerekir. Kendisinin koruyucu ve olumlu kontrolleri nüfus artışım etkilemektedir; fakat onun yazdığından beri, Malthus'ün de kabul edebileceği modern doğum kontrol teknikleri geniş çapta yaygınlaşmıştır. Bunlar da şimdi Malthus'ün koruyucu kontrolleri arasına katılmaktadır.

    Malthus'ün ileri sürdüğü yaşam standardı yükseldikçe (düştükçe) doğum oranı da yükselecek (azalacak) tir fikri de eleştirilebilir. Kendisi de çalışmasının bazı yerlerinde bu olumlu ilişkinin tersine fikirler belirtmişti. Yoksulların eğitilmesini, böylece bunların daha küçük aileleri olan daha zengin toplumsal grupla-nn davranışlarını edineceklerini Öne sürüyordu. Böylece de, belirli bir nüfus içinde artan refah daha düşük doğum oranlarını götürecektir. Her ne kadar bu kendisinin yazılarına bir karşıt olarak görünüyorsa da, doğum oranları üzerinde yaşam standardı kadar toplumsal tavırların da etkisini kabul etmiş olduğunu da göstermektedir.

    İkinci eleştiri, üretimin aritmetik oranda artışı hakkındaki ikinci ilkeye yö-neltilebilir. Sanayi Devrimi onun yaşamı boyunca da üretimin aritmetik orandan daha hızlı bir oranda artmasına yol açmış ve bu oran nüfus artış oranını da geçmişti. Malthus'ün tavanı (geçim araçları) teknolojik gelişmenin hızlı oranı yüzünden nüfusun daima önünde, giderek daha da ötesine uzanarak olmuştur.

    Genelde artan ekonomik büyüme oranı kadar, sanayinin gelişmesi de tarımsal üretim üzerinde doğrudan bir etkiye sahiptir ve bu da Malthus'ün tam an-lamıyla değerlendiremediği bir husustur. Çiftçilerin üretimi arttırabilmeleri için başlıca iki yol vardır: Yoğunlaştırma (intcnsifıcation) ve genişletme (extensifi-calion). Yoğunlaştırma için çiftçi belirli bir alana uyguladığı sermaye ve işgücünün miktarını arttırır. Genişletme için de daha fazla araziyi kullanıma açarak üretimi arttırmaya çalışır. Sanayi her ikisine de yardımcı olmuştur. Birim arazi ve kişi başına düşen üretimin artmasına yol açan önce daha iyi donatımı, makineleri, sonra da suni gübre ve ilaçlan sağlamıştır. Kişi basma üretimdeki artış, daha çok işgücünün endüstride çalışmak için kırları terketmesine yol açmıştır. Sanayi yeni yeni alanların, örneğin prerilerdeki tahıl üretimi gibi, geliştirilmesine izin veren makine ve donatımlan da sağlamıştır. Başka alanlar da reklamas-yon ve sulama yoluyla üretime geçirilmiştir. Son olarak, traktörün ortaya çıkması, traktörün yerini aldığı at ve başka hayvanların beslenmesi için gerekli yem bitkilerinin de yerlerini besin bitkilerine bırakmasına yol açmıştır. Tüm bu yollarla besin üretimi hızla artmış, öyle ki, Avrupa ve Kuzey Amerika'nın yayılan nüfusları beslenebilir hale gelmiştir. İyileştirilen taşıma ve depolama teknikleri daha değişik beslenme yöntemleri sağlamış ve uzak pazarlara hizmet eden uzmanlaşmış tanmsal alanlann ortaya çıkmasına neden olmuştur (Preri buğday Kuşağı Avrupa'ya hizmet etmektedir).
    Bu gelişmeler Malthus'ün ikinci ilkesi üzerinde kuşkular yaratırken, gelişmekte olan ülkelerin nüfus büyüklükleri ve nüfus artış oranlan ile kaynaklann tüketilme oranlan Malthus'ün teorisini hatırlatan Roma Kulübü'nün araştırması gibi araştırmalan (Limits to Growth) teşvik edecek alarm etkisi yaratmıştır. Bu teorinin de önemli sınırlamaları vardır: Dünyanın farklı kısımlarında neler meydana gelmekte olduğunu ortaya koyamayan bir dünya modelidir. Gerçekten de, nüfus, kaynaklar, tanmsal ve endüstriyel üretim ve polüsyonun mekansal dağılımını ihmal etmektedir. Örneğin insanlar ve kaynaklar mekanda her zaman denk düşmemektedir. Bunlann izafi güçleri kadar izafi dağılışları da dünyanın sorun-lannın bir parçasını oluşturmaktadır. Her ne kadar model üstel bir artışı vurgulu-yorsa da, yeni kaynaklar keşfedilme oranını gözönüne almamaktadır; bunlar da muhtemelen yakın zamanlarda önemli oranlarda artmaktadırlar. Aynı zamanda, bir kaynağın azalması ve daha pahalı hale gelmesiyle yerine başka birinin ikame edilmesini de ihmal etmektedir.
    Bu tür eleştiriler ve "Büyümenin Sinirları"nın kötümser görüşünün yarattığı dünya çapındaki etki ve tepkilerin ışığı altında Roma Kulübü bir İkinci Rapor45 yayınladı. Bu araştırma birincisinin savunduğu büyümeyi durdurma ya da büyümeme yerine "organik büyüme" ya da "farklılaşmaya dayanan büyüme" yaklaşımını benimsemiştir. Bu yaklaşım biçimine göre, büyümenin gerçek sınırlan sosyal, siyasal ve yönetsel niteliktedir. Büyümenin Sınirlan'nda ortaya konulmuş bulunan global felaket ancak yeni bir siyasal, sosyal ve ekonomik düzenle önlenebilir. İkinci Rapor'un asıl önemli olan yanı, sorunların asıl kaynağı olan bölgesel farklılıklar ve eşitsizlikleri dikkate almasıdır. Dünya sorununu kontrol altına almada insanın sosyal ve siyasal kurumlar üzerinde etkili olma yeteneğine sahip olduğu da ayrıca belirtilmektedir. "Dönüm Noktasındaki insanlık" sonuçta: İçinde bulunduğumuz bunalımların geçici değil, devamlılık taşıdığını; bunalımların çözümünün global sistemi dikkate alarak uzun süreli çabalarla mümkün olabileceğini vurgulamakta; özellikle çözümün ekonomi biliminin bugünkü niteliğinde olduğu gibi, dünyayı birbirinden ayrılmış, tecrit edilmiş parçalardan ibaret sayan bir sistem anlayışı ile mümkün olmayacağı, gerçekten gerekli olanın ise geniş bir bütünleşme anlayışı olduğu üzerinde durmaktadır.

    "Dönüm Noktasındaki İnsanlık" raporunda dünyanın bir bütün olduğu fikri önem taşımaktadır. Bu husus şu ifadede açıkça yansımaktadır: "Bundan böyle dünya yüzelli ülke ile siyasal ve ekonomik bloklardan oluşan bir topluluk olarak düşünülmemelidir. Dünya, daha çok karşılıklı bağımlılıkların söz konusu olduğu bir dünya sistemini oluşturan ülkeler ve bölgeler bütünüdür".
    "Büyümenin SınırlarTna yakın zamanlardaki bir eleştiri VVallich tarafından yapılmıştır. Araştırıcı, raporun yayınından bu yana öngörülen eğilimin genelde gerçeleşmediğini ileri sürerek, "Dönüm Noktasındaki İnsanlık"daki bazı görüşlere, özellikle bölgesel farklılıklara dikkat çekerek bölgelerarası ilişkilerin düzenlenmesi halinde sorunun çözümlenebileceği fikrini ileri sürmektedir. VVallich, A.B.D.'ni örnek vererek, bu ülkenin tarımsal üretiminin yüzde 33'ünü başka ülkelere ihraç etliğini, bu üretim düzeyinin ülkede çalışanların yalnızca yüzde 4'ü ile gerçekleştiği düşünülürse, yeterli üretimin neler başarabileceğini açıklamaya çalışmaktadır
     

Bu Sayfayı Paylaş