Mi'rac Gecesi ve İlahi Esrarı

'İman ve İslam Forumu' forumunda DeMSaL tarafından 6 Temmuz 2010 tarihinde açılan konu

  1. DeMSaL

    DeMSaL Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Mi'rac Gecesi ve İlahi Esrarı konusu mirac hakkında - miraç gecesi - mirac kandili - mirac kandili 2010 - mirac kandilinin önemi - mirac gecesinin manevi değeri


    [​IMG]
    Hicrî-kamerî takvime göre, Allah'ımızın ayı Receb-i Şerîf’in 27’nci gecesi Mî‘râc gecesidir. Bu yıl, Miladi-şemsî takvime göre, önümüzdeki 08/09 Temmuz-2010 perşembeyi cumaya bağlayan geceye ,tesadüf etmektedir. Mevlâ-yı zû'l-Celâl ve'l-Kemâl hazretleri bu mübarek geceye kavuşmayı ve esrarından, feyz ve bereketinden bolca istifade ve istifaza edebilmeyi bütün müminlere nasip eylesin. Topyekün İslâm ve insanlık adına hayırlı gelişmelere vesile kılsın.

    İSRÂ VE Mİ'RAC

    Kur’ân-ı Kerim’de İsrâ sûresinin ilk ayet-i celilesi mealen şöyledir:

    “Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye, kulunu (Habîb-i edîbi Muhammed Mustafa’yı) Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; o hakkıyla işiten, kemaliyle görendir.” (17/1)

    İsrâ lûgatte, gece vakti yapılan yolculuğun; mi‘rac da urûc kökünden gelen yükseğe çıkmak veya yukarılara çıkmakta kullanılan merdiven benzeri bir vâsıtanın adıdır.

    İslâmî ıstılahta İsrâ ve Mi‘rac, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz’in Mescid-i Haram’dan başlayıp Mescid-i Aksâ’ya, oradan da Sidretü’l-Müntehâ’ya ve huzûr-i Rabbi’l-âlemîne kadar devam eden bin bir hikmet ve sırlarla dolu olan yolculuğudur. Yazımızın başlangıcında da belirttiğimiz gibi bu yolculuk, recep ayının 27’nci gecesi vukû bulmuştur. Her sene-i devriyesinde (yıldönümü), bütün İslâm âleminde büyük bir aşk ve vecd ile ihyâ edilir.

    Mi‘rac, “hüzün senesi” olarak isimlendirilen devrede, yani Resûlüllah Efendimiz’in en büyük hâmisi, amcaları Ebû Tâlib ile maddeten ve mânen her zaman yanlarında bulunan zevce-i tâhireleri Hadîcetü’l-Kübrâ vâlidemizin vefatlarıyla sıkılan, âdeta hüzne gark olan Peygamberimiz'in (s.a.v.) huzûr-i İlâhîde tesliye edilmesidir... Üç yıldır devam eden Mekkeli müşriklerin ablukası ve on yıla yakın zamandır süregelen sıkıntıların sonunda Resûlüllah Efendimiz’in rahatlaması, bunlara gösterilen sabrın mükâfatlandırılmasıdır.

    Allah Teâlâ, lûtuf ve ihsânıyla şereflendireceği kullarını çeşitli imtihanlardan geçirmiştir. En büyük ihsan ve mükâfatlara nâil olan peygamberler de herkesten daha çok sıkıntı-ıztırap ve meşakkatlerle karşılaşmışlar... Tabiî ki en büyüğüyle de, iki cihan serveri Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.) mâruz kalmışlardır.

    İşte Cenâb-ı Hak, tebliğ esnasında karşılaştığı her sıkıntıya göğüs geren ve İslâm’ın intişârı/yayılması uğrunda her fedâkârlığa katlanan Sevgili Habîbi'ni Mi‘rac’la mükâfatlandırmıştır bu gece...

    Velhâsıl Mi‘rac, gerek Peygamberimiz (s.a.v.) ve gerekse ashâbı (r.anhüm) için, o hüzün senesinde, büyük bir tesellî kaynağı olmuştur.

    Mİ‘RAC VE MÜŞRİKLERİN TAVRI

    Müşrikler, Resûlüllah Efendimiz’i (s.a.v.) ve tebliğ ettiği dîni yani İslâm’ı halk nazarında küçük düşürmek, kendi putperestliklerini üstün göstermek için, var güçleriyle çalışıyorlardı. Akılları sıra Kur’ân-ı Kerim’i yalanlamak, mü’minlerin teveccühünü başka yönlere çekmek için dur durak bilmeksizin Sevgili Peygamberimiz’e saldırıyor, gûya bir açık yakalamak için çırpınıyorlardı. Bu âna kadar ise, hiçbir açığını bulamamışlardı. Zira Resûlüllah Efendimiz gerek sözleriyle ve gerekse yaşadığı hayat tarzıyla şimdiye kadar hiç yanıltmamış, kimseye yalan söylememişti.

    Şimdi kendileri için iyi bir fırsat doğmuştu. Çünkü söylenenler elle tutulup gözle görülmesi, akılla-mantıkla izah edilip anlaşılması mümkün olmayan şeylerdi. Öyle ya akıllarınca bir insan kalkacak Mekke’den Kudüs’e, oradan da Sidretü’l-Müntehâ’ya gidecek... Hatta Sidretü’l-Müntehâ’dan da öteye geçip, Allâh’ın huzûruna çıkacak... Onlara göre bu iş, akıl kârı ve olaca bir şey değildi.

    Binâenaleyh insanlar toplanır, yalan söylemesine ihtimâl vermedikleri Allâh’ın Resûlü Efendimiz'e (s.a.v.) gelirler. Duydukları hakkında mutmain olmak için, Mescid-i Aksâ’dan, yolda gelmekte olan kervana varıncaya kadar sorular sorarlar. Sorulan suallerin cevabı –âdeta ekranda seyredilircesine– en küçük teferruâtına varıncaya kadar bir bir anlatılır...

    Rivâyetlerde bahsedildiğine göre, o güne kadar mü’min iken, Mi‘rac’la alâkalı olarak anlatılanları dinledikten sonra dîninden dönenler olduğu gibi, îmânı kat kat artanlar daha fazla olmuştur.

    İşte onlardan birisi, hatta birincisi Hz. Ebû Bekir Sıddîk'tir (r.a.).

    İnsanlar ona gelerek,

    “Şu senin sahibinin/arkadaşının yaptığına bak ey Ebû Bekir! Bir gecede Beytü’l-Makdis’e gittiğini, orada namaz kıldığını ve Mekke’ye döndüğünü zannediyor” derler.

    Onların bu sözlerine mukabil Hz. Ebû Bekir'in (r.a.) verdiği cevap, onu “Sıddîk” mertebesine ulaştırır. Der ki:

    “Vallâhi o söylediyse, şeksiz şüphesiz doğrudur. Siz buna hiç şaşmayın!”

    Mİ‘RAC VE İMTİHAN

    Esas itibariyle insan hayatı, baştan sona imtihanlarla doludur. Bu imtihanlar bilhassa büluğ çağında başlayıp dünyaya ait, âhirete ait olmak üzere bütün çeşitleriyle sürüp gider. İşte Mi‘rac mûcizesi de bir imtihan olarak insanların hayatına girmiş, neticesi âhirete kadar varan bir ebedî saâdete vesîle, şakavete sebep teşkil etmiştir. Nitekim yukarıda da kısaca temas ettiğimiz gibi Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) ve onun gibilerle, Ebû Cehil ve benzerleri ayrılmış, imtihanı kazarla kaybedenler ortaya çıkmışlardır.

    Mi‘rac mûcizesinin cereyan ettiği gecenin sabahında, Mekke'de büyük bir heyecan dalgası her tarafı kaplamış; hâdiseyi işiten müşrikler, hep birlikte yeni bir isyan bayrağı açmışlar ve “Olmaz böyle şey! Bir gecede Kudüs'e gitmek, oradan da semâlara uçup geçmek... Mümkün değil” diye feryâdı basmışlardır. Ancak mü’minler, onların bu isyan ve azgınlıklarına karşılık vermekte gecikmemişler ve Hz. Ebu Bekir'in (r.a.) diliyle, “Şayet bunu o söylüyorsa, mutlaka doğrudur; çünkü ben, sabah-akşam bundan çok daha büyük haberleri ve hâdiseleri ondan dinliyorum” diyerek imtihanı kazanmışlardır.

    Müşriklerin yukarıdaki inkâr ve itirazlarından da anlaşılıyor ki, Mir‘ac mucizesi Resûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.) ceset ve rûhiyle birlikte cereyan etmiştir. Şayet sadece ruhla, yani rüya gibi bir vaziyette vâki olsaydı, müşriklerin böylesine isyan-inkâr ve itirazlarına sebep olmayacaktı. Çünkü rüya hâlinde Mi‘rac her zaman, herkes için mümkündür.


    Mİ‘RAC HÂDİSESİ İTİKÂDÎ AÇIDAN ÜÇ KISMA AYRILIR

    Birinci kısım: Mescid-i Haram’dan, Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya kadar olan gece yolculuğu... Bu kısım, âyet-i kerimenin sarâhatiyle sâbittir. Bunu inkâra cür’et etmek, yahut hafife almak –Allah korusun– insanı küfre düşürür. “Burak” isimli vasıtayla yapılmıştır.

    İkinci kısım: Mescid-i Aksâ'dan yedi kat göklere doğru uçuş ve geçiş kısmıdır. Malum, her katta geçmiş bazı peygamberler (aleyhimüsselam) ile görüşüp konuşmalar… Dileyen okuyucularımız, yazarı Mi’rac münkiri olmayan sağlam kaynaklarda bulup okuyabilirler. Bu da meşhur hadisle sâbittir. Bunu inkâra cür'et eden de dalâletle (sapkınlıkla) itham olunur. Yolculuğun bu kısmı ise “Mi’rac” denilen –tabir caizse- manevi bir asansörle vaki olmuştur.

    Üçüncü kısım: Göklerin ötesine, Kürsî, Arş-ı muazzam, Âlem-i emr, Sidretü’l-müntehâ, “Sümme denâ fe tedellâ. Fe kâne Kaabe kavseyni ev ednâ” (1) makamlarına olan yolculuk… Kısacası bir noktadan sonra Cibrîl aleyhisselamın bile refakat edemediği, “Yâ Resûlellah, burdan ileri bir adım dahi atarsam yanarım” dediği… mâhiyetini hayâl bile edemediğimiz âlemlere geçiştir ki, bu da âhâd hadisle sâbittir. Bunun münkirine de, günahkârlık isnat olunur; ancak küfür isnat olunmaz, fâsık bir kimse sayılır. Bu safhanın belli bir kısmındaki vasıtanın adı ise "refref"tir. Mevlid'inde Süleyman Çelebi merhum ne güzel ifade etmiş:


    Söyleşürken Cebrâil ile kelâm
    Geldi Refref önüne verdi selâm...

    Bu üçüncü kısımla ilgili kısaca bir şeyler söylemek gerekirse, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz bu safhada Rabb’ini görmüştür. Zaman ve mekân dairesinden çıkıp imkân darlığından sıyrılınca ezel ve ebedi bir ân (aynı an), başlangıcı ve sonu aynı nokta olarak gördü. (Abdest aldığı ibriğin sularının dalgalanması bile henüz sakinleşmemişti bu yolculuktan dönüşlerinde.) Binlerce yıl sonra cennete girecek olanları cennette gördü. Hatta (ashabın zenginlerinden) Abdurrahman b. Avf (r.a.) sahabenin fakirlerinden beş yüz sene sonra cennete girecektir. (2) Resûlüllah (s.a.v.) beş yüz sene geçtikten sonra Abdurrahman b. Avf’ın cennete girdiğini gördü ve ona niçin geciktiğini sordu. (3)


    Mir‘ac mûcizesi gibi diğer pek çok hâdisenin, senenin bazı devrelerine serpiştirilmiş olmasının da herhalde hikmetleri vardır. Mü'minler böyle gün ve geceler sebebiyle, hayatlarını yeniden kontrol edip çekidüzen versinler, kendilerine gelsinler; mânevî bünyelerini kuvvetlendirme yolunda şevk ve şuur sâhibi olsunlar...

    Mi‘rac Gecesi, bizleri böyle bir tefekküre sevk ediyor, nefis murakabe ve muhasebesi temin ediyorsa hedefini bulmuş, maksada uygun bir şekilde ihya edilmiş demektir.
     

Bu Sayfayı Paylaş