Midyat'ın Yezidi ve Süryani köylerine bir yolculuk

'Midyat Tanıtımı' forumunda Dine tarafından 18 Eylül 2009 tarihinde açılan konu

  1. Dine

    Dine Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Midyat'ın Yezidi ve Süryani köylerine bir yolculuk konusu DİFOG (Diyarbakır Fotoğraf Grubu) olarak 1996 yılından bu yana, "Anadolu'nun Solan Rengi: SÜRYANİLER" konulu bir fotoğraf çalışması için çeşitli tarihlerde Midyat'a (Mardin) bağlı köyleri dolaştık. Süryanilerin yaşamlarından çeşitli kesitleri fotoğraflarken izlenimlerimiz de en az o fotoğraf karelerindeki yüzler kadar hüzünlü ve iç burkucuydu. '96 Temmuzunda ilk kez gittiğimde, köy minibüsünün içindeki 17 kişinin taranarak öldürülmesi (öldürülenlerin hepsi Süryani) sonucu Midyat'ın Enhel köyünün hızla boşaltıldığını ve köye korucuların yerleştiğini hem dinlemiş, hem de görmüştüm. O köyde bütün çocukları Almanya'da yaşayan yaşlı bir çift vardı. 4 ay dayanabildikleri Almanya'dan, "Ölürsem de orda öleyim" diyerek Enhel'e dönmüşlerdi.
    Mardin... Taş evler, dar sokaklar... Mağrur insanların kenti... Akşam saatleri... Akşam ezanına karışan çan sesleri. Küçük adımlarla ibadetgâhlarına yürüyen suskun bakışlı insanlar. Sıcak bir mart sabahı, DİFOG'dan Özgür'le akşam konuk kaldığımız Süryani dostumuzun evinden ayrılarak Midyat'a doğru yol alırken içimizde, daha önce de bir-iki kez gidip giremediğimiz Şırnak'ın İdil ilçesine bağlı Mıdıhe'yi (Öğündük) gezip gezemeyeceğimizin endişesi vardı.
    Köylerde tanker mezarlıkları...
    Yol güzergâhındaki ilçe ve köylerde tanker mezarlıkları... Tomurcuğa durmuş ağaçlar... Telaşla yol alan sürücüler... Kontroller azalsa da yerinde duran varilli kontrol noktaları... Midyat-İdil karayolunun sol tarafında eski bir Yezidi köyünün yakınlarında, sırtında kalaşnikofla koyun sürüsü otlatan çocuk çoban neyi çağrıştırır size? Can güvenliğinin olmayışını mı? Yoksa potansiyel tehlikeyi mi?..
    Aracı durdurup yanına yaklaştığımızı görünce çocuk, silahını bize doğrultarak "Yaklaşma" uyarısında bulunuyor. Korkmamasını, fotoğrafını çekeceğimizi söyleyip, bir de Kürtçe "çawayi? (nasılsın)" deyince rahatlıyor. Belli ki, yaklaşan her gölgenin, her yüzün zarar verebileceği endişesi kazınmış bilinçaltına. Güneşte yanmış, soğukta çatlamış tenine, silahın ağırlığı altında ezilen incecik gövdesine, tedirgin bakışlarına, yorgun gözlerine bakıp yaşamının onda bıraktığı soğuk ve ürkütücü yanlarını anlamaya çalışıyoruz. Kısa bir sohbet ve ikramıyla ayrılıyoruz adını bile bilmediğimiz 14 yaşındaki çobandan. Köyün girişindeki karakolda, gazeteci olmadığımızı, yalnızca fotoğraf çekeceğimizi söyleyerek izin alıyoruz.
    Yanımızda iki uzman çavuşla, köyü gezmeye kiliseden başlıyoruz.
    200 evden 30 eve düşmüş olan Öğündük'e gittiğimiz gün, çamaşır ve banyo günüydü. Çünkü burada cumartesi temizlik yapılır, pazar günleri de; pazar ayinine gidilip ardından dinlenilirmiş. Midyat'ın diğer Süryani köylerine göre daha büyük ve kalabalık olan Öğündük'te; çocukların çokluğu da dikkat çekiyordu. Bol fotoğraf çektiğimiz geziyi damda bize sunulan neskafe ikramıyla noktalayıp öğlene doğru köyden ayrılıyoruz. Burada, hem Habur'dan yapılan ticaret, hem de bütün köylülerin Avrupa'ya göçmüş birkaç akrabası olması nedeniyle hemen her evde bulunduğu için, çay yerine neskafe ikram ediliyor.
    Koruculu bir yezidi köyü…
    Dönüş yolunda, daha önce birkaç kez gittiğimiz Bsörino'yu (Haberli) geçip ilerideki eski bir Yezidi köyüne gitmeyi kararlaştırıyoruz. Artık hiçbir Yezidi'nin yaşamadığı Kivağ (Mağara) köyü, şimdiki adıyla İslamköy, Midyat-İdil karayolundan 1 km içerde. Köy meydanında, eşiyle gezinti yapan köy öğretmeniyle karşılaşıyoruz. Marmara depreminden sonra Mardin'e tayin istemiş. Köyde henüz yeni sayılır. Köyün muhtarını soruyoruz. Bizi pencereden gören muhtar ve tümü korucu olan köylüler seğirtip geliyorlar. Ziyaret sebebimizi açıklıyoruz yine. Hangi TV kanalından geldiğimizi, izin alıp almadığımızı soruyorlar. Biz, televizyoncu veya gazeteci olmadığımızı, yalnız fotoğraf çekeceğimizi, bunun için izne gerek olmadığını anlatıyoruz. "Serbestsiniz" diyorlar.
    Gezimize köyün mezarlığından başlıyoruz. İlginç mezarları var Yezidilerin. Mezarın üstü kubbe ve sarık görüntüsü karışımı bir gölgelik. Köydeki Yezidiler, 90-91 yıllarında bilinen nedenlerden dolayı köyü hızla boşaltmışlar. Tümü Avrupa'ya gitmiş; İsveç, İsviçre, Belçika, Hollanda, ama en çok da Almanya'ya. Şimdi burada yaşayan Müslüman Kürtler ise, Yezidilerin, köyü boşaltmalarından sonra, yaya olarak iki saat uzaklıktaki bir başka köyden gelip buraya yerleşmişler. Hemen hepsi korucu. Köyün bulunduğu yamacın tepesinde de karakol var.
    Bu köyden göçen Yezidiler, hâlâ cenazelerini Avrupa'dan uçakla İstanbul'a gönderiyor; ordan da köyden birilerinin yardımıyla getirtip köy mezarlığına gömdürüyorlar. Köyde cami yok. Fotoğraf çekme seremonisinden sonra, bir korucunun evine kahve içmeye gidiyoruz. "Türk kahvesi" fincanlarında, bol miktarda koyun sütü katılmış neskafelerimizi içiyoruz. Korucular, ortamın sakin olmasından kendilerinin de memnun olduklarını, eskisi gibi gece nöbetlerinin olmadığını ama koruculuk kalkarsa ne yapacaklarını kendilerinin de bilmediğini anlatıyorlar. İzmir, İstanbul gibi kentlere gidip inşaatlarda işçilik yapmaktan başka çözümlerinin olmadığını düşünüyorlar, ya da kaçak olarak Avrupa'ya... Daha önce çoğu tankercilik yapan köylüler; ama Irak'a ambargo kalkar ve Habur kapısı açılırsa, o zaman bayram ederiz diyorlar.
    Yezidilerce Kivağ denilen, eski adıyla Mağara, yeni adıyla İslamköy'ü ve buradaki ilginç Yezidi Mezarlığını geride bırakıp geceyi geçirmek üzere Midyat'a dönüyoruz.
    Mor Gabriel Manastırı'nda…
    Bende hep yalnızlık duygusu uyandıran Mor Gabriel Manastırı'na vardığımızda ikindi vaktiydi. Yıllardır gidip geldiğimiz Mor Gabriel'deki güleryüzlü dostlarımızı, bir kez daha görmenin sevinci var içimizde. Ne zamandır uzak kaldığım odun sobasının sıcaklığında çaylarımızı içerken, söz İsveç'te çıkan Heto dergisinde yayımlanan "Asurlu Yüzünde Yaralı Bir Tarih" isimli şiirime geliyor. Şiir, dergide Türkçe ve Süryanice yayımlanmıştı. Manastırın özel kalem müdürü Yusuf Beğtaş, oradakilere şiiri Süryanice okuyor.
    Şiir bittikten sonra, kısa bir sessizlik oluyor. Bize eşlik eden Yusuf hariç topluca yemek yiyorlar. Oruç zamanı olduğu için yemeklerinde hiçbir hayvansal gıda kullanmıyorlar. Sadece zeytinyağı kullanıyorlar. Biz ayrıcalıklıyız, kızartılmış tavuk hazırlanmış. Şaşırıyoruz. "Gerek yoktu, sizinkini paylaşırdık" diyoruz. Onlar ise, kendilerine Ramazan ayında oruç gerekçesiyle çeşitli tören ve resmi ziyaretlerde gösterilmeyen ihtimamdan yakınıyorlar haklı olarak: "Bizim de orucumuz var, biz buraya gelen misafirlere oruç gerekçesiyle ikramda bulunmazlık edemeyiz. Ama aynısını Müslümanlar yapmıyorlar" diyorlar. Söz, geçtiğimiz yıllarda Deyrül Zafaran Manastırı'nın Ramazan ayında, resmi zevata verdiği iftar yemeğine geliyor. Kimi Süryaniler çok eleştirmiş, kimileri onaylamış bu yemeği. Ama yemeğe askeri kesimden katılan olmamış.
    Yemekten sonra, Yusuf'un evine konuk oluyoruz. Ve tabii ki, Turabdin'in bağlarındaki üzümlerden elde edilmiş şarap var bardaklarda. Zaman, Diaspora'daki Süryanilerden, dini turizme, okuduğu kitaplardan güncel sorunlara ilişkin sohbetle ilerliyor. Ve Bagok dağlarına bakan manastırın dingin gecesinde uykuya dalıyoruz.
    Görkemli konaklardan hayalet köyüne…
    Sabah kahvaltısının ardından yolumuz Mızıza'ya (Doğançay) doğru. Mızıza, Midyat'a 4-5 km uzaklıkta. Birkaç Süryani aile ile birlikte Kürtlerin de oturduğu bir köy. Burası Cumhuriyetin ilk yıllarında çıkan Ali Bate isyanının önderlerinden Ali Bate'nin de köyü. Görkemli konakları, duvarları taş işçiliğinin güzel örneklerini sergileyen büyük geniş avlulu iki katlı evleriyle Mızıza şimdi hayalet köy görünümünde. Bejan Matur'un 'Rüzgâr Dolu Konaklar' şiiri geliyor aklıma. Korumasız, terk edilmiş, yıkık dökük evler. Kilise ve konaklarla başlayan geziyi, Süryani ve Kürt çocuklarının yüzlerindeki mahzun bakışlar tamamlıyor. Almanya'da yaşayan bir hanımın bize ikram ettiği kolayı içip orada fazla kalmıyoruz. Eskiden çay ve ayran ikram edilirdi. Şimdilerde ise neskafe ve kola... Her şey ne kadar da değişiyor. Genç bir kızdan yakınlarda bir Yezidi köyünün olduğunu ve hâlâ birkaç ailenin yaşadığını öğreniyoruz. Midyat'a dönmeyi düşünürken güzergâhımız değişiyor. Yeni bir köyü, yeni bir bölgeyi, yeni insanları keşfetmiş olmanın heyecanı ve sevinci içindeyiz.
    Yapılan tarife uygun olarak stabilize yoldan ilerlerken, bir tepenin yamacına yaslanmış büyük bir köyle karşılaşıyoruz. Büyük bir kısmının boş olduğu uzaktan bile fark edilen köyde hayat belirtileri var. İplere serilmiş çamaşırlar... kadınlar, çocuklar... ve hayvan sesleri... İşte Xırabiya... Resmi adıyla Yenice. Bir Yezidi köyü...
    Köyün girişinde bizi karşılayanlarla selamlaşıyoruz. Bunların büyük koyun sürüleriyle kışın bu sıcak bölgede konaklayıp baharda Van civarına Süphan'a, Tendürek'e çıkan Bitlis'li göçerler olduğunu öğreniyoruz. Köyde 6-7 göçer aile yaşıyor. 70-80 hanelik köyde yalnızca üç Yezidi evi kalmış; köyün muhtarı ve altı yaşlı insan. Her köyde yaptığımız gibi önce muhtara uğruyoruz. Muhtarın odun kesmeye gittiğini söyleyen yaşlı eşi, sevinç ve telaşla karşılıyor bizi. Türkçe bilmediğinden zor da olsa Kürtçe iletişim kuruyorum. Israrla yemek ve çay ikramında bulunmak istiyor. Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi merak ediyor. Belli ki, bütün çocuklarının, gelinlerinin, torunlarının yaşadığı Almanya'dan gelmiş olabileceğimizi ümit ediyor. Belki onlardan bir selam... Biz ise mal bulmuş mağribi gibi fotoğraf derdindeyiz. Tabii ki istediğimiz kompozisyon olmuyor. Yaşlı kadın 'hazırol'da durur gibi poz veriyor. Evin içine şöyle bir göz atıyoruz. Duvarlar her boyuttan renkli ve siyah-beyaz fotoğraflarla kaplanmış. Belli ki özlemin tek avuntusu fotoğraflar.

    Çocuk sesine hasret ihtiyarlar…
    Damları dümdüz, kutu gibi evlerin olduğu bu köyde elektrik yok. Gaz lambasıyla aydınlanıyorlar. Çatışmaların çok sıcak olduğu dönemde köyün yakınındaki elektrik trafosu tahrip olunca; devlet de, elektrik direklerini söküp almış. 1980'den sonra başlayan göç furyası köyde yaşayanların sayısını hızla azaltmış. Köydeki ihtiyarlar, 7-8 yıldan bu yana elektriksiz, insansız, televizyonsuz, telefonsuz dahası çocuk sesine hasret yapayalnız bir yaşamla baş başa kalmışlar; kışın gelen göçerleri saymazsak.
    Muhtarın evinden başka bir eve, Yusuf amcayla karısının yaşadığı eve gidiyoruz. Gezdiğimiz iki evde de dağınık toz toprak içinde eşyalara sinen yoksul ve acılı yalnızlığın boğuntularını hemen hissediyorsunuz. Duvarda tavuskuşlu bir duvar halısı. Yezidiler, tövbe edip Allah tarafından affedildiğine inandıkları şeytana, 'Melek'e Tavus' diyorlar. Şeytan lafı, onlar tarafından ağır bir hakaret olarak algılanıyor.
    Biz fotoğraf çekme derdinde olduğumuzdan çay ve yemek ikramını kabul etmiyoruz. Dahası yoksulluğun iç burkucu görüntüsü gırtlağımızı kilitliyor. Ancak neskafe içmeyi kabul ediyoruz. 1 yıl önce Almanya'daki çocukları tarafından gönderilen ama, henüz poşetinden bile çıkarmadıkları neskafeyi nasıl pişireceğini bilmeyen Yusuf amcaya, bizimle dolaşan Bitlis'li göçer yardımcı oluyor. Yusuf amca, "Çay gibi demleniyor mu?" diye sormuş Bitlis'li göçere. Hüzünlenip yutkunuyorum. Elim makineye gitmiyor. Canım fotoğraf çekmek istemiyor. O loş ışıkta saatlerce o iki yaşlı insanın yüzüne, ellerine, gözlerine bakmak, yüreğindeki sancıları duyumsamak, dinlemek, anlamak isteği duyuyorum o an. Yoğun bir duygu fırtınası kaplıyor içimi. Çocuklarının 20 yıldan beri hiç gelmediğini, yalnızca zaman zaman Midyat'tan telefonla görüştüklerini anlatıyor.
    Köyün ulaşımı da sorunlu. Köyden geçen araç yok. 2 saat yaya yürüyerek minibüsün geçtiği yola ulaşıyorlar. Ama yaz-kış, çoğunlukla ulaşımı eşekle sağlıyorlar.
    Neskafemizi içip, bir kayanın yamacında güneşlenen üçüncü Yezidi'ye ulaşıyoruz. Pos bıyıklı bu kişiyle de Kürtçe anlaşabiliyoruz. Fazla konuşkan değil, suskun ve durgun, biraz da hasta. Belki de yaşadığı acılara daha fazla dayanamıyor, sanki el açıp dileniyor ölüme; "azıcık toprağından versene!"
    Uzun beyaz elbiseli amcayı, Bitlis'li göçerleri, Xırabiya'nın ürkütücü yalnızlığını, bir toplumun trajedisine tanıklığımızla geride bırakıp yine tarif üzerine içinde insanın yaşamadığı başka bir Yezidi köyüne doğru yol alıyoruz. Bütün evlerin kapı ve pencere pervazları sökülmüş, bir yalnızlık abidesi gibi duran Taka (Oyuklu) köyü bir tepenin üstüne kurulu. Sıcak, güneşli bir bahar günü esen ılık yelin esintisinde buradan evlerin arasındaki boş mermi kovanlarını ve kesilmiş elektrik direklerinin toprakta kalan kısımlarını görebiliyorsunuz. Uzaktan köye doğru gelen koyun sürüsü ve sürünün çobanı olmasa köyde çıt yok. Suskun doğanın dingin atmosferine dalıyoruz. Evlerin arasında gezerken köyde yaşanmış olan anıları, sevinçleri, acıları, şenlikleri, ölümleri, yasları, düğünleri, kavgaları, komşuluk ilişkilerini, bağ bozumlarını, mevsimleri, özlemleri düşünüyoruz.
    Köyün kapı ve pencereleri olmayan ilkokulunun duvarına yeni yazıldığı anlaşılan "Ne Mutlu Türküm Diyene" yazısı gözümüze çarpıyor Sahi, artık ne anlamı kalıyor "ne mutlu Türküm diyene" demenin. O coğrafyanın yürekleri ve tarihleri yaralı halkını, tutkun oldukları bu topraklardan kopardıktan sonra ne anlamı kalıyor hamasi nutukların?
    Yeniden yola koyulduğumuzda yönümüz bu kez bir Süryani köyü olan Ayınvert'e (Gülgöze) doğru... Stabilize yoldan ilerlerken içimizde mayın korkusu başlıyor. Daha önce de sabahın beş buçuğunda Midyat'tan kalkıp Anıtlı'ya (Hah) giderken geçirdiğimiz mayın macerasını anımsıyorum. Çan kulesini ve 1. yüzyıldan kalan bölgenin en eski kilisesini, güneşin doğuşuyla birlikte görüntüleme düşüncesi ile Anıtlı'ya giderken, yolumuzu şaşırıp başka bir köye gitmiştik. Yatağından uyandırdığımız bir köylüden aldığımız tarifle yolumuzu bulduğumuzda ise yol kenarında elinde dedektörleriyle bekleyen koruculara bir anlam verememiştik. Anıtlı'nın girişindeki karakola vardığımızda; nasıl geldiğimiz sorusuna, "Basbayağı geldik" demeye kalmadan, "Yolda mayın taraması yapılmadan araç geçişine izin vermiyoruz da" açıklamasına, "Korucular sizi durdurmadı mı?" sorusu eklenmişti. Durdurulmamıştık. Ve bu konuşmadan sonra üstümüze soğuk bir su dökülmüş gibi olmuştuk.

    "MED TV'deki telebeler gibi…"
    Uzun ve engebeli yolun sonunda; Ayınvert, üç çan kulesiyle gösteriyor kendini. Köye girişte çocuklar karşılıyor bizi. Bu köy daha canlı. Muhtarın evini sorduğumuz çocuk, muhtarın kızıymış. Muhtar bağda. Ancak kısa süre sonra oğlu Yuhanna ve köyden Aziz geliyor yanımıza. Konuk ederlerse geceyi burada geçirmek istediğimizi söylüyoruz. "Ne demek! Başımızın üzerinde yeriniz var" diyorlar. Köyde 8 Süryani ve 19 Kürt aile yaşıyor. Kürtler sonradan yerleşmiş. Kısa bir kahve molasından sonra (yine neskafe) köyü dolaşıyoruz. 1600 yıllık Mar Had Bşabo Kilisesi'nden başlıyoruz gezmeye. Çok değişik bir mimariye sahip. Şato burçları gibi duvarları var. 1915'teki Ermeni tehciri sırasında; Hıristiyan Süryaniler de baskı ve ölümlerden nasibini alınca, civardaki köylerde yaşayanlar buraya sığınarak kurtulmuşlar. Şimdilik ibadet için kullanılmıyor. Ancak üst kattaki oturma odasında, köyün öğretmeni olmadığı için, Süryani çocuklara Türkçe okuma-yazma öğretiyormuş Yuhanna. 300 hanelik bir köyden 8 hane kalmış. Köydeki çoğu evin pencereleri taşlarla örülmüş. Belli ki gece yapılabilecek muhtemel silahlı baskınlara karşı, kendilerini korumaya yönelik. Hem Süryaniler, hem de Kürtlerin evlerinde bunu görmek mümkün. Köydeki evlerin taş mimarisi; bazı eklemelerle ve çeşitli renklerle boyanarak bozulmuş. O güzelim motiflerin işlendiği kalkerli taşların güneşten aldığı renk kapatılmış. Bazı eklemeler yapılarak büyütülen, ama kullanılmayan bir başka kilise de Mar Şimuni.
    Kilisenin alt tarafında oturan korucunun oğlu, çay içmeye davet ediyor. Hep birlikte gidiyoruz. Babası Botaş'ta nöbetçi o gün; 3 günde bir sıra geliyormuş. Civar köylerdeki bütün korucular, sırası geldiğinde nöbete gidiyorlarmış. Oturduğumuz evde, başka bir korucu daha var. "Koruculuk kalkacakmış, ne diyorsun?" sorusuna, "Valla biz bilmiyoruz, devlet ne derse odur" diyor. Kürtçe konuştuğum ev sahibesine çay için "Spas dıkım" deyince, korucu, "Sen, eyni telebeler gibi konuşuyorsun" diyor. "O MED TV'deki telebeler gibi."
    Artık akşam karanlığı basmış, muhtarın evine dönme vakti gelmiştir. Eve vardığımızda muhtar İşo amca bağdan dönmüş, sardığı tütünü içiyordu. Yemek faslından sonra, gündüz evlerinde çay içtiğimiz korucular ve köyden başkaları geliyor. Uzun oturuyorlar. Hem evinde kaldığımız, hem de diğer Süryaniler rahat konuşamıyorlar. Biz de konuşamıyoruz. Onlar kalktıktan sonra şarap ikramı başlıyor. Hiç yok der miyiz! Kendi bağlarından, ev yapımı. Turabdin'in son şarap ustalarından. Herkes daha rahat hissediyor kendini. Sorular, Süryanice'den Türkçe'ye, Türkçe'den Süryanice'ye çevriliyor. Çocuklar daha bir şen. Elizabeth, Gabriel, Şimon, İsa...
    İşo amca yıllardan beri muhtarlık yapıyor. "Daha Midyat'ta telefon yokken bu köyde telefon vardı" diye başlıyor konuşmaya. Kaç kez asılsız ihbarlarla yardım ve yataklıktan işkenceler görmüş, başka Süryani vatandaşlarla birlikte. "İstiyorlar ki ben burayı terk edeyim, gözüm gibi baktığım bağıma, bahçeme el koysunlar. Hiçbir yere gitmiyorum, terk etmeyeceğim burayı" diyor. Göçüp Avrupa'ya giden Süryanilere ateş püskürüyor. "Köyü merak ediyor, özlüyorlarmış. Bağını, bahçesini, kilisesini soruyor: Niye kaçtın öyleyse! Biz de insan değil miyiz?"
    Köyü terk etmemiş civardaki birçok Süryani köylüsünden dinlediğimiz bir öyküydü, asılsız ihbarlarla göçe zorlayıp evlerine, verimli tarlalarına, bağ ve bahçelerine el koyma numaraları. Dahası var; PKK'ye yardım ve yataklık suçlamalarıyla gözaltına alınanların ailelerine, başka korucular gelip, "Benim komutanla aram iyidir, şu kadar para (yüklü miktarda) verirseniz işi çözeriz," diyerek haraç alma hikâyelerini de çok dinlemiştim. Buralarda hemen her evde Avrupa'da yaşayan birileri vardı. Ve bunlardan şantajla para alınabilirdi. Olmadı, göç ettiriliyorlardı. Daha olmadı, faili meçhuller…
    Küçük bir çocuk, ezberlediği Süryanice bir ilahi okuyor. İçimi garip duygular kaplıyor. Kendi kültürlerini yaşatmaya çalışıyor olmaları sevinç, yaşadıkları trajedilerin boğduğu, kuşattığı hayatları hüzün veriyordu.

    Mağrur insanların coğrafyası…
    Pazar duasında fotoğraf çekmek için erkenden uyanıyoruz. 1956 yılında yapılmış Meryem Ana Kilisesi'nin çan sesine doğru yürüyoruz. Ayin... Gündoğumu... Fotoğraf çekim seremonisi... Sabahın serin sessizliği... Turabdin... Bereketli topraklar... Mağrur ve mazlum insanların coğrafyası... Rüzgâr... Özlem... Ve bitmeyen yalnızlıklar... Kahvaltıdan sonra artık vedalaşma vakti.
    Bir Süryani düğününe haber edilmek, haberleşmek, tekrar gelmek sözleşmeleriyle ayrılıyoruz. Herkesin yüzünde buruk bir sevinç... "Yolunuz düşerse mutlaka bekleriz." Sanki, bizden sonra köylerine hiç kimse gelmeyecekmiş, uğramayacakmış gibi bir yalnızlık duygusu veriyor ayrılma saati.
    Beş günlük bir Mardin-Midyat gezisi, yüreğimizde inanılmaz duygular bırakıyor. Seviniyoruz; kapısını çalabileceğimiz, "şlomo (merhaba)" diyebileceğimiz dostlarımız var artık. Üzülüyoruz; o uzak ve kederli coğrafyada "fuşbe şlomo (hoşçakal)" denilerek geride kendi yalnızlıklarında boğulan insanlar bırakıyoruz. Sanki bin yıldır o köylerde yaşamışız gibi. Ve sanki bir daha hiç gelmeyecekmişiz gibi..
     
  2. Google

    Google Özel Üye

    Paylasım için tesekkürler
     

Bu Sayfayı Paylaş