Meyelan Hakkında

'İman ve İslam Forumu' forumunda kultur_bilgisayar tarafından 13 Aralık 2008 tarihinde açılan konu

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    Meyelan Hakkında konusu İnsanın iradesinin esasını ve temelini oluşturan meyelandır. Meyelan ise insanın çok seçeneklerden birisine meyletmesi ve yönelme arzusudur. Bu yönelme arzusu olan meyalan, mevcut bir şey değildir. Harici bir vücudu yoktur. Yani eni, boyu, ağırlığı, hacmi olan bir cisim gibi değildir.

    Mümkinat üç kısımdır. Biri mevcut, yani varlık sahasına çıkmış, harici vücudu olan her şey. Bu mevcudatı yaratan ve idare eden, Allah’ın kudret sıfatıdır. Kulun hiçbir müdahalesi olamaz.

    Mümkinatın ikinci sınıfı ise, “madum”dur. Yani, varlık sahasına çıkması mümkün ve caiz olup ta, henüz varlık sahasına çıkmamış olan şeylerdir.

    Mümkinatın üçüncüsü ve iradenin mahiyeti ile alakalı olan kısmı ise, itibari ve nispi şeyler dediğimiz; “mevcut ile madum” arası olan varlıklardır.

    Bu üçüncü sınıf olan itibari ve nispi emirler, ne mevcuttur, ne de “madum” dur. İkisi arasında bir makam ve mevkie sahiptirler.

    Bu sınıfta Allah’ın kudret sıfatının taallukatı yoktur. Dolayısı ile de cebir olamaz. Cebir, ancak Allah’ın kudret sıfatı ile olacağı için, burada da Allahın kudret sıfatı tecelli etmemektedir. İrade ise, itibari ve nispi bir varlığa sahip olmasından, cebir lazım gelmez. Yani, insan iradesi, itibari olmasından dolayı, cebirden kurtulur demektir.

    İmamların, mevcudu kula vermemesinin sebebi bu sırdan ileri gelmektedir. Zira, mevcut olan bir şeyi kula vermek şirk olur. Ama itibari olan bir şey kudrete ihtiyaç hissetmediği için, kula vermekte bir sakınca yoktur. İrade de mevcut olmayıp, itibari bir şey olmasından dolayı, kula verilmiştir.

    İrade mevcut olsa, cebir lazım gelir. Madum olsa, zaten olmayan bir şey olur. O zaman, mevcut ile madum arası, itibari ve nispi bir emirdir denilmiştir.

    İmam-ı Maturidi, meyelanı, itibari olarak kabul ettiği için, kula vermiştir. İmam Eşari ise, mevcut nazarı ile baktığından, kula vermemiştir. Ancak, meyelandaki tasarrufu, itibari gördüğü için kula vermiştir. Dolayısı ile her iki imam da iradeyi kabul etmişlerdir. Aradaki fark, lafzi ve içtihadidir.

    “Emr-i itbari, illeti tamme istemez” demekten maksat, itibari şeyler, kudretin taalluk ve tecelli dairesine girmez demektir. Şayet girmiş olsa idi, kudret devreye girer, iradenin seçme özgürlüğünü ortadan kaldırırdı. Bu durumda da cebir olurdu.

    “Belki o emr-i itibarînin illeti, bir rüçhâniyet derecesinde bir vaziyet alsa, o emr-i itibarî sübut bulabilir. Öyleyse, o anda onu terk edebilir. Kur'ân o anda diyebilir ki, "Şu şerdir, yapma."

    İradenin çalışma düzeneğinde, yani seçme anında, harici ve cismi, hiçbir sebep müdahil olamaz. Harici ve cismi şeyleri yaratan kudret’de tesir etmez. Yani illet-i tamme istemez.

    Bundan dolayı, insan iradesi üzerinde Allah’ın cebir ve zorlama şaibesi de kalkmış olur. Peki insan iradesini harekete geçiren illet ve dinamik nedir?

    Rüchaniyettir. Evet, rüchaniyet devreye girer ve iradeyi tetikler. Rüchaniyet, burada seçmeyi gerekli kılacak vaziyete getiren bir üstünlük, ya da sebeptir. Bu üstünlük vasfı, irade mekanizmasını seçme kıvamına getirir ve hazır hale sokar. Yanlış anlaşılmasın, iradeyi tamamen tesiri altına alıp hapsetmez. İşte bu süreçte ve kıvamda, seçme durumu sabit hale gelir. O zaman seçip seçmeme kararı iradeye aittir. Seçmeyip terk te edebilir. Bu şeçme kıvamı sırasında, şeriat, teklifini yapar; haramdır, yaklaşma, emrini hatırlar ve o anda onu terk edebilir.

    “Evet, eğer abd, hâlık-ı ef'âli bulunsaydı ve icada iktidarı olsaydı, o vakit ihtiyarı ref olurdu. Çünkü ilm-i usul ve hikmette, kaidesince mukarrerdir ki, "Birşey vâcip olmazsa, vücuda gelmez." Yani, illet-i tâmme bulunacak; sonra vücuda gelebilir. İllet-i tâmme ise, malûlu, bizzarure ve bilvücub iktiza ediyor. O vakit ihtiyar kalmaz.”

    Bir fiilin, varlık sahasına çıkması; bütün sebeplerin bulunmasına bakar. Şayet bütün sebepler bir arada ise, o fiilin oluşması kaçınılmaz olur, vacip olur. İnsanın irade etme sürecinde, seçmek için bir “an”a, bir zamana ihtiyacı vardır. O an ve zaman olmasa, seçme hürriyeti oluşmaz. İşte insan, kendi fiilini yapacak güce sahip olsa, o an ve zaman olmadan her şey anında vücut bulurdu. Kaynayıp gelen her meyil, anında vücut sahasına çıkardı.

    Mesela, kaynayıp gelen iki meyil düşünelim. Biri, camiye gitme meyli; diğeri, meyhaneye gitme meyli olsun. Bunlar arasında karar vermeden, seçim yapmadan, hemen vücut sahasına çıkması vacip olurdu. Zira, vücut bulması için tüm sebepler oluşmuştur. Ama kul fiilini yaratmaktan aciz olunca, meyiller çıkar çıkmaz, vücut bulmaz, seçmek için bir anı ve zamanı olur. Çünkü fiilin oluşması için bütün sebepler oluşmadı. Kul, o anlayamadığımız anı seyyale de kararını verir. Sonra da Allah o seçimi yaratır.

    Allah o meyiller arasında karar verene kadar insana mühlet veriyor. Kararını verdikten sonra da sebeplerin en önemli kısmı olan kudreti devriye giriyor ve fiili yaratıyor. Şayet ,kulda o fiili yapacak kudret olsa idi, o seçme anını selb edecekti seçme fırsatı kalmayacaktı irade düzeneği makineleşecek ve seri üretim gibi bütün meyilleri vücuda çıkarcaktı
     

Bu Sayfayı Paylaş