Mevlana'nın fikirleri

'Sahabeler ve Alimler' forumunda Mavi_Sema tarafından 22 Mart 2011 tarihinde açılan konu

  1. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Mevlana'nın fikirleri konusu mevlananın fikir hayatı
    mevlananın fikirleri hakkında bilgi
    Mevlana'nın fikirleri Mevlevilik


    Mevlana'nın fikirleri

    [​IMG]

    Mevlana’nın fikriyatının asli unsuru “tasavvuf”tur. “Tasavvuf” ve “sufi” kelimelerinin softan geldiği ve bu mesleği benimseyenlerin, yünden dokunmuş abalar giydikleri için kendilerine sufi, mesleklerine ve inanç sistemlerine ise tasavvuf denildiği söylenir. Ancak gerçekte; “hikmet” anlamına gelen, yunanca “sofos” kelimesinden türetilmiştir. Tasavvuf’a göre; (İslamiyet bakışıyla etkilenmiş olan felsefeye göre) kudret, yani Tanrı, mutlak varlıktır. Mutlak varlık (Tanrı); kendisini kişide görünür kılar. Öbür türlü yalnız bu kudretten bahsetmek imkânsızdır. Yani yaratılış yoktur, görünür kılınmak (zuhur) vardır. Ancak Mevlana bu inanç sitemini insandan yana kullanmayı iyi bilmiştir. Adeta gerçek bir “insanlık dini” kurmuştur. Tasavvuf’ta insan; varlığın amacı ve sonudur. İşte bu çoğu sufi’de; egoizm oluşturmuş, kendilerini kâinatın merkezi saymışlardır. Sufiler; mutlak varlığa ulaşmak için bir an önce dünyayı terk etmek isterler. Mevlana ise “gerçek yolcunun dünyadan kaçmasına gerek yoktur, dünya mutlak varlığın zuhurudur ve güzelim dünyadır” der. Dünya işleri sayılan; yeme, içme, para puldan kaçmaz, kendisinden olanlara: çalışın der. Yani Mevlana; dünya olaylarını çoğu sufinin yaptığı gibi, kerametlere bağlamaz.



    Mevlana’ya göre; felsefe sadece akla dayandığı için eksiktir ve aksaklıkları vardır. Çünkü akıl; sahip olana bağlıdır sadece.



    Bilgi; faydalı ise iyidir, yoksa sahibine yük getirir. Ancak bilgi bir amaç değil, araçtır.

    “Gerçeğe eren kişi; kâinatı kendisinde görmez, kâinata yayılır. İşte o zaman onun dileği herkesin dileğidir” der.

    “Yaradılış daimdir ve dünya bir savaş âlemidir” der. “Zerreler zerrelerle savaşır ve ilim, her an iyiye, yeniye, gerçeğe doğru gider. İnsan eline ucu yanan bir sopa alsa, hızlı hızlı hareket ettirse göz ateşten bir çizgi görür ve onu duruyor sanır”. İşte, hareketin durumu böyle gösterdiğini bilmek değişime inanmaktır.”



    Mevlana’ya göre; tüm dinler birdir. Mevlana, Papazlarla ve Rahiplerle dostluk ederdi. “İnsan, bir hamur teknesi boyundadır ama her şeyden, her varlıktan yücedir.” Ayrıca; “iyilik aradı mı insan da kötülük kalmaz” der.



    Ezilen insan’a yaptığı davranış hep birdir. Onları insan içine katmak, diğerleri gibi hissettirmek adına sürekli çaba gösterir. Onun sayılması ve sevilmesi bundan gelir. Ve yaptıkları insanlar arasında bir birlik yaratır, bir insanlık dini olur.



    Mevlana’ya göre aşk; mutlak varlığın vasıflarındandır. İnsan, neyi ve kimi severse sevsin, bu sevgi mutlak varlığadır. Tanrı, insanın gerçek aşka (kendisine) ulaşması için geçici aşkı yaşamasına göz yumar. Çünkü aşk; karşındaki insanda gördüğün iyiliğin, güzelliğin kendinde olmasını istemektir. Ve bu; hırsın kibrin yerine iyiliğin, güzelliğin tüm dünyaya yayılmasını sağlar. Mevlana; hiçbir şeyi kendi başına ne “hayır” ne de “şer” olarak nitelendirir. Her birinin faydası ve yararı vardır. Bilgi bu bakımdan gereklidir. “Adalet her şeyi layık olduğu yere koyar” der.



    Mevlana; tüm tepkilere rağmen müziği ve dansı da benimsemiştir. Mananın; harflere, söze, vezne, kafiyeye sığmayacağını düşünür. Hangi dilde yazılırsa yazılsın müziğin insanlar arasında birlik yarattığını düşündüğünden, müziği şiirden daha çok sevdiğini söyler. Mevlana; müziği ibadetin bile içine sokmuştur. Halk desteği olan Mevlana’ya, cenazelerde müzik çaldırdığı halde kadılar bile karışamamıştır. Hatta bunu sünnet gibi, görenler bile olmuştur.



    Mevlana’ya göre kadın; yaratılmış değil yaratan bir kudrettir. Kadını ekmeğe benzetir. Kapanan, görünmeyenin görme isteğini artırdığını bu yüzden kadın için de erkek için de iyi olmadığını düşünür. Yani örtmek 2 tarafta da hırsı yaratır bu yüzden düzeni bozar, kötülüğü artırır. Kadını da cariye olarak kullanmayışı, köleliğe karşı oluşu da açıklar.



    Mevlana; diğer şeyhler gibi saraya, beylere yamanmamış, bu konumdaki insanlarla saygı-sevgi ilişkileri beslemiştir. Ancak alt tabaka sayılan insanlara da aynı şekilde yaklaştır Mevlana. Padişahlığın, beyliğin halka yük olduğunu düşünüyordu. “Kul ol da at gibi dik yürü, leş gibi halkın sırtına yük olma da…” diyordu. “Tanrı’nın ne oğlu var, ne babası… Ne doğmuştur, ne doğurmuş… Şu halde soyla sopla övünmek olmaz.”. Hatta bir gün hizmetçisine darılan kızına kızmış, ister misin bir fetva vereyim; bütün insanlar kardeştir, ne kul vardır, ne köle diyeyim mi” demiş. Mevlana, öngörülüdür. Ancak bu yaptıkları, bir zümreye ait davranışlar değil, kişisel hareketler olarak kaldığından iktisadi sonuçlar oluşturamamıştır. Ve Mevlevilik; gerçekçi değil, mistik görünmüştür.



    Mevlana; Mesnevi’yi Tanrı buyruğu sayar ve Kuran’da olduğu gibi, Tanrıdan gelen ilhamın yüreğe doluşunun ürünü olarak niteler.



    Şiir ve gazellerini; güzellemelerle, kafiyelerle uğraşmadan, idealistçe ama halk için yazar. Tanrı’nın kendisine kafiye aramaktan başka dert verip vermediğini sorarak, dalga da geçer. Her daim, “yeni şeyler söylemek gerektiğini” düşünür. Mevlana’nın dili; Arapça da olsa, Farsça da, halkın anlayacağı şekildedir. Şiirlerinde; halk hikâyelerini, atasözlerini, halk tarafından kullanılan mecazları ve halk inanışlarını kullanır. Hatta; köylülerin en uzak yolu bile “ahancık” diye sakallarıyla göstermelerini bile… Kendisinin de kullandığı söylenilen müzik aleti Rebab’ın ağzından “Ben de yeşil bir daldım. Beni ağacımdan kestiler” diye şikâyet ettirmesi onun bu özelliğine örnektir.



    Onun şiirlerinde; şarap; alev alev yanar, ışıklar ordusu; dalga dalga gelir, karanlıkları bozar, kaçırır. Sarhoşun; sendelemesi, yıkılıp kendinden geçmesinden bahseder. Ağacın yerden el çıkarıp yücelişi, taze ve sıcak bir somunun güzelliği, bayat ekmeğin ufalanıp yere döşenmesi onun gözünden kaçmaz. Gerçeğe erişmemiş ve bir fikre saplanıp kalmış olanlar, hiç içeriye girmeyecek olan kapı mandalına, kabiliyeti olmayanlara söz söylemek; kaya kaşımaya, ölü yıkamaya benzer ona göre. Sır saklamanın lüzumundan bahsederken; denizin kesesini bağlayıp suratını buruşturarak sert bir halde “bende inci nerde?” diye oturuşunu örnek verir. Terk edilişini anlatırken; beni der, dişinin dibinde kalmışım gibi çıkarıp attı. Ayrılığı; göze yamanıp kalmış göz ağrısına, iştiyakı; yüzünü göklere tutan yere benzetir.

    Alıntı
     

Bu Sayfayı Paylaş