Mevlana neden önemlidir, neden tanımalıyız?

'Frmartuklu Soru-Cevap Bölümü' forumunda Kayıtsız Üye tarafından 26 Şubat 2011 tarihinde açılan konu

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    Mevlana neden önemlidir, neden tanımalıyız? konusu Mevlana'yı neden tanımalıyız, neden önemlidir
     
  2. SeLeN

    SeLeN Site Yetkilisi Editör

    Mevlâna'yı Tanımak ve Anlamak


    Mevlâna(1207-1273)

    UNESCO 2007/ Mevlâna Yılı ve 800. Doğum Yıldönümünde Mevlâna

    Üzerinde en çok söz söylenen, en çok yazılan isimlerden biri de Mevlâna’dır. O’nun hayatı, kişiliği, eserleri ve felsefesi binlerce kişiye konu olmuş, kütüphaneler dolusu kitaplar yazılmıştır; ancak bütün bunlar O’nu anlatmaya yetmemiştir. Burada şunu da belirtmek gerekir ki O’nu anlatmak her dilin, her kalemin kârı değildir!

    Mevlana, bir sevgi ve hoşgörü elçisidir! Mevlana, aşktır! Mevlana, engin bir okyanustur! Bu okyanusta ben sadece küçük bir balığım. Balık ne kadar farkındaysa okyanusun, ben de o kadar farkındayım… (O’nun.)

    Sevgisi tüm dünyayı kuşatan böylesi engin bir kişiliği anlatmak kolay olmasa gerek. Ben bu yazımda Mevlâna Celâleddin Rumi’nin hayatı, kişiliği ve eserlerinin içeriği hakkında kısa bilgiler sunacağım.(1)

    O, ilginç yaşantısıyla ve etkileyici kişiliğiyle,13.yüzyıldan bu yana adeta insanları büyüleye gelmiştir. Derinliği olan şiirleri ve geniş yorumlara elverişli hikmetleriyle kitaplara sığmayacak olan Mevlâna’yı birkaç sayfaya sığdırmak acizlik olsa gerek! O, yaşantısı ve felsefesiyle yaşadığı dönemdeki bütün insanları büyülemiş, bu gün de bütün dünyayı büyülemeye devam etmektedir.

    Bu yüzdendir ki sevgisi bütün dünyayı kuşatan Mevlana’nın 800. doğum yıldönümü olan 2007 yılı, UNESCO tarafından “Mevlâna Yılı” olarak ilân edilmiştir. Bu da gösteriyor ki Mevlâna bütün dünyada daha çok konuşulmaya devam edecektir.

    Şüphesiz ki Mevlâna’yı en güzel anlatan yine kendisidir, yani eserleridir. Tabi ki bu eserler incelenirken O’nu görebilecek göz, işitebilecek kulak, hissedebilecek gönül gerekir. O’nun bütün eserleri, bütün yazıları büyük bir derinliğe sahiptir. Bu yüzden O’nun eserlerindeki derinliğe inebilmek, her gözün, her kulağın, her gönlün işi değildir.

    Tasavvufu bilmeden Mevlâna’yı tanımak, anlamak ve anlatmak mümkün değildir. Hele tasavvuf, günümüzde farklı farklı anlaşılıp yorumlanırken… O’nun tasavvuf anlayışı, tüm dünya mistizminden, hümanizminden ve diğer tasavvuf anlayışlarından tamamen farklı bir anlayıştır. Mevlâna çok büyük bir mutasavvıftır. O’nun tasavvuf anlayışı, özünü İslâm’dan alan İslâm Tasavvufudur. Bu yüzden Mevlâna’yı anlamak, anlatmak her şeyden önce bütün tasavvuf anlayışlarını, özellikle İslam Tasavvufunu ve İslam anlayışını iyi bilmekle mümkündür. Yoksa bir düşünce felsefesi akımı olan hümanizmdeki insan sevgisi ile Mevlâna ve diğer İslâm mutasavvıflarındaki insan sevgisi arasında çok fark vardır. Bir felsefi akım olan hümanizmde yüceltilen insan sevgisiyle Mevlâna’da yüceltilen insan sevgisi aynı değildir. Mevlâna’daki insan sevgisi, “Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü.”anlayışının bir ifadesidir.
    Bu gün ne yazık ki tasavvuf anlayışı bu farklı bakış açılarından dolayı, farklı farklı algılanmakta ve yorumlanmakta, bu nedenle de mutasavvıflar da doğru anlaşılamamakta… Böyle olunca da bu durum, tüm İslâm mutasavvıfları için geçerli olabilecek yanlış anlaşılmalara neden olmakta, din ve tasavvuf konularını iyi bilmeyen insanlar arasında da bir kavram kargaşası yaratmakta…

    Oysa Mevlâna bu konudaki anlayışını açıkça ifade etmekte:
    “Ben bu canı bu tende taşıdığım sürece Kuran’ın bendesiyim, Kuran’ın kölesiyim. Ben Muhammet muhtarın ayağının tozuyum. Benden, bundan gayrısını nakleden olursa, ondan da o söylenen sözlerden de bizarım, şikâyetçiyim.”

    Mevlâna’da bütün insanlığı kucaklayan bir insan sevgisi vardır. Bu sevgi İslâmiyet’in öngördüğü insan sevgisinin ta kendisidir. Bunu bütün dünya insanını kucaklayan ve bütün dünyayı hayret ve hayranlığa düşüren şu meşhur dizeleri ne güzel anlatmaktadır: “Gel, ne olursan gel…”

    Mevlâna, bütün insanları aynı aşkla sevmiştir. Hiçbir insanı, insan sevgisinin dışında bırakmamıştır. Kötüyü, kötülüğü yermiştir; ama hiçbir insanı insanlığın dışına itmemiş, kimse için yargılayıcı olmamış, hatta kucak açmıştır. O’nun bu evrensel insan sevgisini bütün eserlerinde görmek mümkündür.

    Dünyada bir şeyler hep eksiktir, hep eksik olacaktır; o da maneviyattır, aşktır, sevgidir. Mevlâna, insanlara bu manevi zevki tattıran insandır. O, aşk ve sevgi ırmağıdır; gönüllere hep akmıştır. O’nun mesajı insanın aklına değil, kalbinin taa derinlerinedir. O’nun eserlerinin gücü, aşkın ve sevginin gücüdür. Bir sonsuzluktur aşk O’nun için, sürüp giden sonsuzluğa… Bu yüzden Mevlâna, insanlara hep aşk ve sevgi sunmuştur. İnsanın en büyük ihtiyacı da bu değil midir?

    Bütün güzellikler iğretidir, ödünçtür onun için… Bu yüzden O, hep hakikat peşinde koşmuştur. İnsanları hep hakikate çağırmıştır.

    Her konuya, her olaya farklı bakmıştır. Her bakışı insanları hayran bırakmıştır. O’nda damlalar deniz olmuştur. Onun için O’nu anlatmak kolay değildir. O, büyük bir şairdir. O, büyük bir filozoftur.

    O’nu okurken insan kendisini de okur! Hakikati kaybeden O’nda yol bulur! Kendini kaybeden, kendini O’nda bulur!

    O, bir okyanustur. Ben bir balığım… Balık ne kadar farkındaysa okyanusun, ben de o kadar farkındayım… Bu yazımda, binde birini bile anlatamadığım felsefesinin, aşkının ve sevgisinin bu kadarını anlatmaktayım… Allah dostu, insan dostu Mevlâna’nın, O’nu daha iyi anlatanların, O’nu sevenlerin affına sığınmaktayım…

    Mevlâna’yı ve kendimizi daha iyi tanıyabilmek ve daha iyi anlayabilmek ümidiyle…


    07.07.2007
    (*) Mehmet KIYAK
    Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

    Mehmet Kıyak

    Kaynak
     
  3. SeLeN

    SeLeN Site Yetkilisi Editör

    MEVLANA VE FELSEFESİ NİÇİN ÖNEMLİDİR


    Ağustos’ta İktibas Dergisi’nde yayınlanan bir yazımızdan sonra Mevlana hakkında süregelen tartışmalar ulusal medyaya da taşındı. Her yıl Şeb-i Aruz törenleriyle görkemli bir şekilde anılan Mevlana’nın fikirleri ve tarzıyla ilgili dar çerçevedeki eleştiriler, geniş halk kitleleri tarafından da duyulmuş oldu. Mevlana’nın şimdiki literatürle bir Moğol ajanı olarak emperyalist taraftarlığıyla suçlamanın tarih perspektifiyle bağdaşmayacağı, kendisine haksızlık yapıldığını dile getirenlerin şikayetlerini dinledik. Çünkü o dönemde henüz Anadoluda, Türklerin siyasi hakimiyetinde olmakla birlikte, kalıcı bir Türk hakimiyetinin belirtisi yoktu. Türkler halk içinde çoğunluk teşkil etmiyor, yerleşimleri kalıcı olmuyor; zamanla daha batıya göçüyorlardı. Bu iddiaların cevabını Tarihçiler verir sanırım. Benim asıl üzerinde durmak istediğim konu; Radikal Gazetesi’nde Avni Özgürel Bey’in Mevlana’nın ileri görüşlü bir insan olarak Moğol’ların işgalinin kalıcı olamayacağını, zaman içinde Anadoluda
    eriyeceklerini öngördüğünden işgalcilerle savaşmaktan beri durduğu sav’ı oldu. Avni Bey, Anadolu’dan ve hatta işgal ettikleri İran ve Bağdat gibi yerlerden dahi günümüze etnik bir Moğol uzantısı gelmediğini söyleyerek bu sav’ın gerçekleştiğini, böylece Mevlana felsefesiyle direnmeden; fazla kan dökülmeden bu badirenin atlatılmış olduğunu söylüyordu. Yani Mevlana bırakın işgalciler safında yer almayı; Türkler’in az kayıpla bu tarihi işgalden kurtulmalarını sağlamıştı hümanist felsefesiyle.

    Olaya bu vechesiyle bakarsak söylenecek fazla söz yok. Çünkü gerçeketen de günümüzde ne Anadolu’da ne Bağdat’da ve ne de İlhanların uzun süre hakimiyet sürdükleri İran’da etnik bir Moğol kimliğine rastlamıyoruz. Fakat Moğolların 100 yıldan fazla süren hakimiyetleri boyunca işledikleri zulümlerinin neticeleri sadece kendi çağlarıyla sınırlı kalmamış, Tarihin dönüm noktası olmuştur. Avni Bey ve onun gibi düşünenlerin yanıldıkları nokta burasıdır. Anadolu, Moğol işgalinden kendisini kurtarabilseydi, yahut Ahi Evran ve arkadaşlarının uğrunda mücadele ettikleri Türk hakimiyeti davası başarıya ulaşmış olsaydı, şimdi muhtemelen tüm Avrupada İslam bayrağı dalgalanıyor olacaktı. Günümüzde Anadolu ve tüm Orta Doğu halkları Avrupa’nın kapitalist zihniyetinin işgaline uğramayacaktı. Moğol işgali Tarih’in akışını değiştirerek Hristiyanlığın İslam karşısında kesin mağlubiyetini engellemiş, böylece tüm Dünya’nın İslam olmasının önüne geçmiştir. Bunu söylemek bazılarına abartı gelebilir ancak, abartı değil; sadece bir gerçeğin altını çizmektir. Mevlana-Ahi Evran çatışması basitçe, dönemin iki önemli şahsiyetinin bir mücadelesi olarak ele alınıp yorumlanamaz. Belki Mevlana ve Ahi Evran’ın nevi şahsında resmedilmiş evrensel bir mücadelenin adıdır bu. İşte bunun için önemlidir ve tartışılmalıdır. Bunun için konu gündeme gelmeli, üzerinde daha yoğun olarak düşünmeliyiz.


    Selçuklular döneminde Halifeye bağlı Futuvvet Teşkilatı bünyesinde kurulan ve Ahi Evran’ın liderliğini yaptığı Ahilik kuruluşu herşeyden önce mesleki bir örgütlenmedir. Toplumda yer bulmuş bütün meslek sahiplerinin bir çarşıda toplanarak sanaatlarını orada; birarada icra etmelerini öngörmüş ve çeşitli şehirlerde kurulmuş sanayi çarşılarıyla bunu gerçekleştirmiştir. Meslek içi bir disiplin ve iş ahlakını kaim kılarak sanaatkarlığı korumaya almışlardır. Yine Prof Mikail Bayram Bey’den öğrendiğimize göre son derece bilimsel esaslar üzerine çalışmışlardır. Dericilerin, bakırcıların ve her türden sanatkarın aynı yerde çalışmasının sanayiinin gelişimi üzerine oldukça fazla olumlu etkisi vardır. Şimdilerde her şehirde kurulmaya başlayan ‘Organize Sanayi Bölgeleri’ daha o zamandan Ahi Evran ve arkadaşları tarafından uygulamaya konulmuş olduğunu anlıyoruz. Kayseri’de açılan ve Uluslararası niteliği olan fuarlar dolayısıyla dış ticaretin önemini kavradıklarını fark ediyoruz. Bu fuar o kadar meşhur olmuştur ki günümüzde bile İran’da fuarlara ‘Kayseriyye’ denildiği yine Mikail Bey tarafından ifade edilmektedir.

    Ahi Evran kendi mesleği olan dericilikten başka 32 çeşit esnaf ve sanaatkarın da lideri olmuştur. Kurmuş olduğu Ahilik Teşkilatının asıl amacı ilim ve bilgiyi insanlığın hizmetine sunmaktır. Türklerin henüz Anadoluyu yurt tuttukları bu dönemde bilim adamları, pozitif bilimlerin toplum yararına kullanılmasının peşindedirler. Bilimin Tekniğe uygulanmasına örnek olarak Cizreli İsmail R. Bezzaz isimli bilim adamının kitabında bir çok otomatik makinanın projelerinin çizildiği ve çalıştırılmasıyla ilgili tariflerin yapıldığı ve bazılarının uygulamaya konulduğu bilinmektedir. Su saati, otomatik musluk, el yıkama ve abdest alma esnasında kendiliğinden su döken makina, otomatik su tulumbaları, su fışkırtan fıskiyeler ve şifreli anhtarlar v.s bunlardan bazılarıdır. Bilimin teknolojiye dönüşmesinin ilk örneklerini Ahilik kurumunda görmekteyiz. Halbuki şimdinin sanayi devi olan ülkeler buna ancak dört yüz yıl sonra başlayabilmişlerdir. Moğol işgalinden en büyük zararı Ahilik teşkilatı görmüş, binlerce mensubu kılıçtan geçirilmiş, malları yağmalanarak sanayii çarşıları yakılmıştır. Çünkü her ne kadar bir meslek kuruluşu olsalar da ülkenin içinde bulunduğu siyasi duruma kayıtsız kalmamış, işgalden kurtarılması için Moğollara karşı fiilen savaşmışlardır. Ticaretin ve sanayiinin gelişmesinin, bunu destekleyecek bir yönetimle olabileceğinin farkındadırlar. Putperest, bağnaz ve yağmacı Moğol idarecilerle sanatkar ve esnafın bir başarı elde edemeyecğini anlayıp, tüm güçlerini onları def etmeye vermişlerdi. Günümüz kötü idarecilerinin esnaf üzerindeki olumsuz ve hatta yıkıcı etkisine bakıp buna hak vermemek mümkün mü?

    Ahilik teşkilatı aynı zamanda ahlaki ve medeni prensipler deruhte ediyordu. Her isteyen esnaf ve sanaatkar olamıyordu. Bunun için uygulamaya koydukları ahilik prensiplerine bağlı kalma şartı vardı ve uymayanları meslekten men ediyorlardı. Bu anlayışlarıyla günümüz meslek kuruluşlarından ne kadar ileride olduklarını görebiliyoruz. Günümüzün mesleki teşkilatları, üyelerinin hiç bir ahlaki davranışına karışmakla mükellef hissetmiyorlar (sadece aidatların ödenip ödenmediği önemlidir onlar için). Kötü kalite üretim, tüketiciye zarar vermek v.s gibi şeylerle ilgilenilmediğinden müşterinin mağdur olmasının önüne geçmek oldukça zordur bu sistemde. Ahiler ise sözünde durmayan, büyüklerine saygı göstermeyen, ahlaki kaygu taşımayan insanları sanayii çarşısına almıyorlardı. Ticaretin gelişmesinde tüccarın kişiliğinin çok önemli bir faktör olduğunun günümüzde henüz anlaşıldığına bakarak ne kadar ileri görüşlü olduklarını kavrayabiliyoruz. Bir çok marka sadece adını satmakta, bu ad insanlara çok şey ifade etmektedir. İşte Ahilik kuruluşu daha o dönemden bir marka oluşturmanın ‘Türkmen Malı’ adının peşindedir adeta. Ahiler medeni davranış ilkeleri olan ve bunları uygulayan kişilerdi. Su içmenin, insanlarla konuşmanın, pazarlık yapmanın v.s bir adabı vardı. Çıraklıktan itibaren her üye bunların ilkelerini ediniyor, çevresi tarafından uyulup uyulmadığı kontrol ediliyordu. Daha o dönemden sokağa tükürmenin yasaklandığını söylersek, medeniyet seviyeleri hakkında bir fikir sahibi oluruz. Günümüzün pasaklı, ilke tanımaz ve sadece işin teknik kısmıyla ilgili çıraklık anlayışından ne kadar farklı duruyor!

    Teşkilatın lideri Ahi Evran, toplumun meslek sahipleri olmadan yaşayamayacağını, bu nedenle her çeşitten meslektaşın yetiştirilmesi gerektiğini söylüyordu. Kurdukları teşkilat ve hiyerarşi içerinde çıraklıktan başlayan bir çocuk, usta olana kadar uzun bir yol izliyor ve sonra o, başka ustalar yetiştiriyordu. Bu anlayışın şimdi kurulmuş olan meslek liselerinden çok daha ileri bir yöntem olduğunu ben söyleyebilirim. Üstelik bu, ömür boyu süren bir eğitim anlamı da taşıyor. Halbuki günümüzde insanlar küçükten yerleştirildikleri okullarda, ne işe yarayacağını bilmedikleri bilgileri ezberleyip, hiç karşılaşmadıkları problemleri çözmeye çalışıyorlar. Ahiler ise, çırak olarak başladıkları iş yerinde insani erdemleri öğrenip uygulamanın yanında, aldıkları mesleki derslerle konularına çok iyi vakıf sanaatkarlar olarak yetişiyorlardı. Çünkü öğrenmeye çalıştıkları şey, ileride karşılarına çıkıp çıkmayacağı belli olmayan bir problem değildir. O anda neyle ilgiliyseler o konuda eğitiliyor ve böylece eğitimden yüksek oranda verim almak mümkün oluyordu. Meslek içi eğitim dedikleri şey, Avrupa ve Amerika’da bile yakın zamanda uygulanmaktadır dersek, Ahililerin ne kadar ileri bir eğitim anlayışına sahip olduklarını belki kavrarız.

    Moğol işgaliyle birlikte Ahilik kurumu büyük yara aldı. Onun yerine Mevlana ve O’nun paralelindeki tasavvufi anlayış yerleşti. Bilimin tekniğe uyarlanması işi askıya alındı. İnsanlar içsel derinleşmeye (Tasavvuf) yönelirken sanaatkarlık boşlandı. Selçuklularda güçlü olan Ahilik teşkilatı, Moğol işgalinden aldığı yarayla Osmanlı’da yerini ve değerini bulamadı. Moğol işgali boyunca uğradıkları takibat ve zulüm, kurumun aslını muhafaza ederek Osmanlıya ulaşmasını engelledi. Böylece 15. yüz yıl sonlarında Avrupa’da görülene kadar bilimin teknolojiye uyarlanması; yani sanayileşme durmuş oldu. Teknolojinin hakimi daha o dönemde Türkler olacakkken, bunu başkalarına bırakmış olduk. Çünkü teknolojiye temel teşkil eden bilimsel gelişme belki bin yıldır tekamülünü tamamlamıştı zaten.

    Batı Mevlana’yı çok önemser; yere –göğe sığdıramaz bir tavır içindedir. Cumhuriyet kurulduğunda bütün tekkeler kapatılırken Mevleviliğin serbest bırakılması ilginçtir. Yine İslam Dünyasına hep soğuk bakan İngiltere’de modern Mevlevihanelerin bulunması daha da ilginçtir. Bu kadar önemsenen bir kişinin kendilerine çok büyük bir katkısı olması gerektiğini düşünmez misiniz? Bu katkı ne olabilir?

    Sanayileşmeye ve müspet adlandırılan bilimlere çok önem veren Batı Uygarlığı’nın, yukarıda anlatılanlar çerçevesinde Mevalana’dan çok Ahi Evran’a yönelmesini beklemek daha tabii değil midir? Mevlana içsel derinlik iddiasındayken, Ahi Evran bilimin insanlık adına kullanılmasının peşindedir.

    Sakın bunun sebebi, Hristiyanlığın şu hakim konumu olmasın? Sanayileşerek müreffeh hale gelen toplumlarının bu konumundan dolayı kendilerini Mevlana’ya borçlu hissediyor olmasınlar! Çünkü O’nun felsefesi Anadolu’da hakim olunca fetih ruhu pörsüdü, öldü. Abdallar, Gaziler ve bilimi teknolojiye uyarlayan Ahiler ortadan kaybolup, yerlerini Dünya’yı boşlayan sufist anlayışlara bıraktılar. Böylece Batı’ya süren akınların hızı kesildi, nefes aldılar.

    Döneminde Moğollar, Diyar-ı Rum dedikleri Anadolu’da bütün dinsel önderlere Mevlana’ya bağlı olma şartı getirmişler, uymayanlara zulmetmişlerdi. Sanki günümüzde bunu medya terörüyle yapmak istiyor gibiler. İslam Tarihinde ikinci bir düşünce adamı yokmuş gibi davranıyor, O’nun fikirlerini erişilmez gibi gösteriyorlar. Böylece diğer önderlerin ve farklı seslerin önünü kesmeyi umuyorlar.

    Tarih sürekli tekerrür ediyor. İsimler ve araçlar değişse de...


    (Nida Dergisi, Ocak 2006)
    Raci Durcan

    Kaynak
     
  4. mevlananın insani özelliğini ,kişiliğini ve doğruluğunu öğrenmeliyiz
     
  5. Metinleri okurken dikkatimi çeken iki kelime ''hümanist felsefesiyle '' maalesef bu iki kelime beni üzdü çünkü hümanizm akımı ateistliği savunuyor bu açıdan mevlana hümanist olması düşünülemez.Tabi hümanizmi kabaca:'' insan seven ''olarak bildiğimiz ve tam olarak içeriği hakkında bilgi sahibi olmadığmız için böyle gaflar yapıyoruz.
     
  6. mevlana neden büyük bir kişiliktir
     
  7. Mevlana nasıl ünlü oldu lütfen 3-4 satırlık kısaca bilgi,özet
     
  8. Niye Mevlana 2007 yilinda UNESCO tarafîndan ''Mevlana Yili '' olarak seçilmis
     
  9. Niye Mevlana 2007 yilinda UNESCO tarafîndan ''Mevlana Yili '' olarak seçilmis
     
  10. Ya Güzel Bir Site Ama Daha Belirgin, Daha Kısa Bir cevap yazabilirlerdi :)
     

Bu Sayfayı Paylaş