Mersin Tarihi - Mersin'in Tarihcesi

'Akdeniz Bölgesi' forumunda NeslisH tarafından 26 Aralık 2008 tarihinde açılan konu

  1. NeslisH

    NeslisH Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Mersin Tarihi - Mersin'in Tarihcesi konusu
    Tarihçe

    Yeni Taş Çağı'ndan, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna kadar süregelen tarihi dönemleri, özet bilgiler halinde içeren bu bölümde; Eski çağlarda Ovalık Kilikya'nın metropoliti olan Tarsus kenti başta olmak üzere; Silifke, Erdemli, Anamur, Aydıncık, Bozyazı, Gülnar, Mut ve Çamlıyayla ilçeleri, yörenin genel tarihi kapsamında anılmaktadır. Mersin kenti, Yumuktepe ve Zephyr'ium yerleşimlerine rağmen, ancak 19. yüzyıl ortalarında gelişme sürecine girmiş ve Mersin ilinin merkezi olmuştur.

    "Anadolu'da gelmiş geçmiş en eski sürekli yerleşimin tanıkları" R.Numann

    YUMUKTEPE VE GÖZLÜKULE

    Geçmişteki kültürler, bilimsel olarak Eski Taş (Paleolitik), Yeni Taş (Neolotik), Bakır Taş (Kalkolitik), Bronz ve Demir gibi madde cinslerine göre ana çağlara, bu çağlar da kendi içlerinde "erken", "orta" ve "geç" dönemlere ayrılmışlardır. Bu kronolojik gelişme, aynı zamanda toplumun yaşam düzeyinin yükselişini ve ekonomik ilişkilerinin gelişmesini de belirlemektedir.

    Sığındığı mağaralarda 100 binlerce yıldan beri yaşamını güçlükle sürdürebilen Eski Taş Çağı'nın toplayıcı ve asalak insanı, gelişmesini sürdürebileceği doğal koşullara kavuşmasıyla, diğer tüm canlılardan üstün bir soy olduğunu kanıtlarcasına, Yeni Taş Çağı'nı başlattı. Gordon Childe'nin uygarlık tarihinde en önemli "devrim" olarak nitelendirdiği bu çağda, Anadolu'da yabani bir yaşam sürdüren Homo Neanderthalensis ve Homo Sapiens insanı, kaya oyuklarından çıkarak toplu yerleşik yaşamaya, doğal çevreyi tanımaya-geliştirmeye, ihtiyacı olan el aletlerini, üretim araçlarını ve gereksinim duyduğu eşyaları yapmaya, tarımsal üretimi gerçekleştirmeye, hayvanları ehlileştirerek onlardan yararlanmaya başladı; bu süreçle birlikte ürün artırmaya ve ticarete de yöneldi.

    C. M. Cipolla'ya göre, bu gelişmenin diğer önemli bir yanı da, Yeni Taş Çağı kabilelerin tarıma elverişli toprakları bulmak için göç etmeleri ile esas buluşları olan tarımı da yaygınlaştırmış olmalarıdır.

    Kilikya bölgesinin tarım yapılabilen Tarsus düzlüğündeki sulak ve verimli ovaları, yoğun orman alanları; Yeni Taş Çağı insanı için yaşanabilir bir coğrafyaya sahipti. Burada bulunan ve ovanın rahatlıkla gözetlenebildiği bir yüksekliğe sahip olması nedeniyle Gözlükule olarak bilinen yerleşimde, ilk kazıları İngiliz Konsolosu W. B. Barker ve daha sonra i852 yılında Fransız Gezgin V. Langlois yaptı. Buldukları çok sayıdaki eser yurtdışına ***ürüldü. 1918'de Kilikya'yı işgal eden Fransız birliklerinden bir topçu grubunun Gözlükule'de konuşlanması, höyükte büyük tahribata neden oldu.

    Hetty Goldman, Byrn Mavr Koleji, Fogg Müzesi, Harvard Üniversitesi ve Amerikan Arkeoloji Enstitüsü'nün girişim ve destekleri ile ilk defa 1935-1939 yılları arasında arkeolojik araştırma ve kazılar yaptı. II. Dünya Savaşı nedeniyle ara verilen kazı çalışmaları, 1947-1949 yılları arasında tekrar sürdürüldü.

    Modern Tarsus kentinin güneydoğusunda, Mersin-Adana otoyolundan bütünüyle görülen höyük, İslam uygarlıklarından Geç Yeni Taş Çağı'na kadar 33 katmandan oluşmaktadır. Çiftçi ve çoban toplumunun yaşadığı ilk katmanlarda, toprak sıvalı mekan zeminleri ortaya çıktı. Ayrıca volkan camından (obsidien) yapılmış çok sayıda kesici, delici, kazıyıcı aletler, ok ve mızrak uçları ile Filistin'deki Gassulien kültürü ile benzerlik gösteren siyah veya kırmızı tek renkli perdahlı ve tırnak izi süslemeli çanak çömlekler buldu.

    Öte yandan, Mersin'in Demirtaş Mahallesi'ndeki Soğuksutepe ya da Yumuktepe olarak bilinen höyükte, J. Garstang'ın 1937-1940 yılları arasında gerçekleştirdiği arkeolojik kazılarda, Orta Çağ İslam uygarlıklarından Erken Yeni Taş Çağı'na kadar inen, kesintisiz yerleşimlere ait çok sayıda katmanlar tespit edildi. II. Dünya Savaşı'nın başlaması nedeniyle çalışmalara ara verildi. Bu arada Yumuktepe arşivinin bulunduğu Liverpool'daki İngiliz Arkeoloji Enstitüsünün Alman bombardımanında isabet almasıyla, tüm Yumuktepe kazı r***rları ve buluntular imha oldu. Buna rağmen J.Garstang, Chicago Orient Enstitüsü'nde ve bazı kişilerde bulunan Yumuktepe ile ilgili dokümanları toparlayarak, 1947-1948 yıllarında kazı çalışmalarına tekrar devam etti. Uzun bir aradan sonra, 1993 yılından itibaren İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden Veli Sevin başkanlığında, Roma Üniversitesi'nden lsabella Caneva ve çeşitli dallardan oluşan bilim heyeti, kazı çalışmalarını sürdürmektedirler.

    Mersin ve Tarsus olarak bilinen her iki yerleşimin, tarıma elverişli sulak alanda kurulmuş olmaları, Yukarı Mezopotamya'dan Orta ve Batı Anadolu'ya yönelik geçiş yolları üzerinde bulunmaları nedeniyle, önemli bir coğrafi konumdaydılar. Höyüklerde yapılan bilimsel çalışmalar, insanlık tarihi için pek çok değerli bilgi ve eserlere ulaşmamızı sağlamıştır. J. Garstang "Prehistoric Mersin" başlıklı yayınında, endüstri olarak tanımladığı çok sayıda ve çeşitteki taş, seramik, metalden yapılmış, eşya ve alet ile mimari kalıntıların uzun listelerini vermektedir. insanın ihtiyaçları doğrultusunda çevresinden yararlanması, keşiflerde bulunması ile bunların kentler ve bölgeler arasındaki dolaşımını sağlaması; ekonominin iki ana kaynağı olan üretim ve ticaretin; kültürel ve sosyal ilişkilerin gelişmesinin de başlangıcı olmuştur. Bu höyüklerden elde edilen objelerin bir bölümü Mersin, Tarsus ve Adana Müzeleri'nde sergilenmektedir.

    J.Garstang, höyüğün XXXIII. ve XXVII. katmanları arasında, Erken Yeni Taş Çağı kültürlerine ait konutlar, el yapımı siyah ve gri renkli, tırnak izi süslemeli çanak çömlekler ve çeşitli el aletleri buldu. Bu ilk yerleşim katmanlarının üstündeki yapıların inşaatında taşın kullanılması, yeni bir gelişmenin işaretiydi. Burada bulunan bazı çömlekler, kili yaş halde iken çizilerek, içlerinin beyaz bir madde ile doldurulmasıyla "incrustation" denilen yöntemle süslenmiş, ayrıca "monocrom" denilen tek renkle boyanmış çanak çömlekler, volkan camı ve çakmak taşından yapılmış aletler ve silahlar da bulunmuştur.

    Son Yeni Taş Çağı'na ait XXVI. ve XXV katmanlarda bulunan büyük ölçekli ağıllar, dokumacılıkta kullanıldığı anlaşılan kahverengi büyük ağırlık taşları, yün eğirmeye yarayan kirmanın başına takılan taş ağırşaklar, orak dilgiler, kemik ve boynuzdan yapılmış iğneler, tarımsal üretimde kullanılan yarım daire şekilli aletler, ilk kez rastlanılan yıldırım desenli ve boyalı çanak çömlekler, üretim ekonomisinin; toplumsal bilincin giderek geliştiğini göstermektedir. Bu dönemin bulguları, insanların imece ve işbölümü gibi dayanışma ile planlı çalıştıklarını belgeliyor. Ortaklaşa inşa edilen koruyucu duvarlar, toprağı işleyen köylüler, çanak çömlek üreten ustalar, yapı kalfaları ile taş, seramik ve metalden plastik sanat ürünleri yapan yontucu ve desinatör gibi gruplar vardı. Bunlar çanak, çömlek ve metal eşya üzerine geometrik ve figüratif desenler uygulamakta, mühürler, hayvan ve çıplak kadın heykelcikleri yapmaktaydılar. F. Schachermeyr'e göre; kadın heykelcikleri, kadının doğurganlığı nedeniyle Yaratıcı Büyük Anaya tapmak için dini amaçla; dişi olmaları ise Mersin Yeni Taş Çağı sakinlerinin anaerkil aile yapısından kaynaklanmaktaydı. XI. kata ait seramik ördek başı, kulp ve evcil hayvanlara ait küçük boyutlu figürler, Yumuktepe plastik sanatının en ilginç ve sempatik örnekleridir.

    Her iki yerleşimde de çok sayıda ve çeşitte bulunan alet ve silahların hammaddesi olan volkan camı (Obsidien), Torosların kuzey gerisinde üçüncü zamanda oluşan Erciyes, Hasan ve Melendiz volkanik dağlarının çevresinde bulunmaktaydı. Böylesine erken dönemlerde kıyı yerleşimlerinin ihtiyaçları nedeniyle, dağ aşırı bölgeler arası alış veriş ilişkilerine girmeleri, Anadolu kültür coğrafyasını zenginleştiren çok önemli bir gelişmeydi. V. Sevin, Mersin'de kullanılan volkan camı objelerin analiz sonuçlarına bakarak, bunların Orta Anadolu kaynaklarından geldiğine işaret etmektedir. Mersin'de obsidien yongalama ürünlerinin olmayışı, bu ürünlerin doğrudan veya aracılar eliyle mamul halde ithal edildiğini göstermektedir. J.Mellaart'ın Çatalhöyük ekonomisinin önemli bir dalı olan obsidien ticareti ile Batı Anadolu, Kıbrıs ve Batı Akdeniz kıyıları ile obsidien alışverişi üzerinde tekel kurduklarını belirtmesi, Mersin ve Tarsus volkan camı aletlerinin kaynağına açıklık getirmektedir.

    V. Sevin'e göre: "Höyükte balık dışında hiçbir yabani av hayvanı kemiğine rastlanmamıştır. Keçi, koyun, sığır ve domuzdan oluşan dört ana grubu içeren fauna istisnasız evcildir. Yumuktepe, dört türünde evcil olarak görüldüğü en erken merkezlerden biridir. Bu durum hayvancılık ekonomisinin geliştiğini, kültürel ve ideolojik dünyanın da Çatalhöyük'den tümüyle farklı olduğunu göstermektedir".

    Yapı temellerinde, özellikle silo tabanlarında çokça kullanılan yuvarlak taşlar, höyüğün hemen eteğindeki Müftü deresinden sağlanmıştır.

    "Böylece Anadolu'da, hatta yalnız Anadolu'da değil tüm dünyada, ilk defa bakır izabesinin ve maden dökümcülüğünün, Yumuktepe'de gerçekleştirildiğini söyleyebiliriz. " Ü. Yalçın

    Bakır ve bronz alaşımı çiftçilikten küçük sanayiye geçişi kentleşmeyi ve bölgeler arası bağları güçlendiriyor.

    İnsanoğlunun madeni keşfetmesi, gelişme sürecine çok yönlü ivme kazandırmıştır Bakır, yumuşak olması nedeniyle, soğuk olarak işlenebildiğinden insanoğlunun ilk olarak tanıdığı ve kullandığı bir madendir. Yumuktepe ve Gözlükule'de MÖ 4000-3000 arasında tarihlenen Bakır Taş Çağı'na ait arkeolojik buluntularda, bakır madeninin çok yoğun biçimde kullanıldığı ortaya çıkmıştır.

    J. Garstang, Yumuktepe'nin XXIV katmanını, Erken Bakır Taş Çağı olarak tespit etmiştir. Kazı çalışmalarında MÖ 5300'e tarihlenen XVI. kültür tabakasında rulo başlı iğneler ve keskiler ele geçmiştir. Ü. Yalçın'a göre:"Bu objeler üzerinde yapılan analitik ve metalografik araştırmalar sonunda bunların bakırdan olduğu anlaşılmış, bununla da kalmayıp kullanılan bakırın izabe yoluyla cevherden kazanıldığı sonucuna varılmıştır. Bu ikinci sonuç Anadolu madenciliği açısından başka bir önem taşır. Zira, Mersin'e kadar Anadolu'da sadece doğada saf olarak bulunan "nabit" bakır kullanılmakta idi. Bilindiği gibi, nabit bakır doğada çok ender bulunur, buna karşın bakırın oksitleri daha yaygındır ve metal bu bileşimlerde nancak izabe yoluyla kazanılabilinir. İlk defa Mersin'de bilimsel olarak kanıtlanan bu "yeni" teknolojik gelişme, insanlara ihtiyaç duydukları oranda bakır elde etme olanağını sağlamış ve bu teknolojiye sahip olan toplumların gelişmesinde önemli etken olmuştur. Objelerin önce kalıplara döküldüğü, daha sonra çekiçlenerek istenilen formun verildiği anlaşılmıştır Bu da o dönemde rastladığımız bir başka teknolojik yeniliktir. Böylece Anadolu'da, hatta yalnız Anadolu'da değil tüm dünyada, ilk defa bakır izabesinin ve maden dökümcülüğünün Yumuktepe'de gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Çatalhöyük'de veya başka yer-leşim merkezlerinde, Mersin paralelinde gelişmeler olabilir; ancak, günümüzde Mersin dışında bilimsel bir kanıt olmadığından, Mersin'in bu konudaki ilktenliği tartışma ***ürmez. İlk defa Mersin'de görülen bu teknolojik yeniliğin toplumlar üzerindeki etkisi büyük önem taşımaktadır.

    Höyükte tabanı yuvarlak taşlarla döşenmiş büyük tahıl depolarının varlığı, tarım ekonomisinde, tüketimden artırmaya geçildiğini göstermektedir. XXXIII. ve XX. katmanlarda, bakırdan yapılmış çiviler, toplu iğneler Bakır Çağı'nın öncü belgeleridir. XIX. ve XVII. katmanlarda bulunan bakırdan yapılmış silah ve mühürlerin bulunmasıyla, bu madenin ne kadar geniş kullanım alanı olduğu anlaşılıyor Daha sonraki katmanlarda, köy tipi yerleşimden kentleşmeye doğru bir gelişme gözlenir. Yüksek duvarlarla çevrili bir kalenin ve çok sayıda silahın varlığı, yabancı istilacılara karşı yerleşimin savunma zorunluluğunu; çiftçi ve köylü insanların yanısıra, askerlerin de önemli sayıda olduğunu ortaya koymaktadır. Yumuktepe, Bakır Taş Çağı ekonomisi tarım, hayvancılık, madencilik ve dokumacılığa dayanmaktaydı. Tahıl öğütme, vurgu taşları, ortaklaşa kullanılan fırınlar, çok sayıdaki silah ile Tell Halaf, Ubeyd ve Uruk kültürlerine ait çanak çömleklerinin varlığı, büyük boyutlu depolama kapları, çok sayıda silah, pencereli üç odalı evlerin bulunması; gelişme düzeyinin giderek yükseldiğini, özellikle Mezopotamya ile ilişkilerinin de geliştiğini belgelemektedir

    Tarsus Gözlükule Bakır Taş Çağı, Yumuktepe ile benzer özellikler göstermektedir.

    " Bronz kesinlikle uzmanlaşma gerektiren bir üretimin ve örgütlenmiş bir ticaretin varlığını belirler. " S. Aktüre

    Anadolu insanı Yunanistan, Ege adaları, Girit ve Avrupa'dan çok önceleri bronz alaşımını bilmekteydi. MÖ 3000 yıllarından itibaren bakıra, erimesi sırasında 1/6 oranında kalay katarak daha sert ve dayanıklı bir alaşım elde etti. Bu alaşımı balta, kılıç, ok ucu, topuz, hançer gibi silahlar ile figürler, kült eşyaları, mühür, kap-kacak gibi çok çeşitli üretim alanlarında kullandı.

    Gözlükule ve Yumuktepe'de, bu yeni alaşımın alet ve çeşitli eşyaların yapımında kullanılmasıyla birlikte, tarımdan küçük sanayiye geçiş süreci başladı. Toplumsal örgütlenme, toplumsal ve demografik yapı ile kentleşme ve bölgeler arası ilişkiler de yoğunluk kazandı.

    Maden cevherlerinin farklı bölgelerde bulunması, bu ilişkilerin ve maden kullanımının yayılmasında başlıca faktörü oluşturmaktaydı. Yeni Taş Çağı'nın kendine yeterli kapalı tarım ekonomisi, madenin kullanılması ile birlikte dışa açılmak zorunda kalmıştır. MÖ 1900'de merkezi Kayseri yakınlarındaki Kaniş Karumu bölgeler arası bakır ve kalay ticareti organizasyonu bunun en önemli örneklerinden biridir. Kalay madeni Asur'da, bakır madeni ise Anadolu'da çokça bulunmaktaydı. Bronz alaşımı elde etmek için gerekli olan her iki madenin bir araya getirilmesi gerekiyordu. Bronz Çağı'nda en önemli maden ulaşım yolları Asur'dan başlayarak Fırat bölgesine, buradan Kapadokya'ya ve Toroslar üzerinden Kilikya'ya ulaşıyordu. A. Goetze Kilikya geçitlerine, bakır-kalay yolu da demektedir.

    R. J. Forbes, metalin ve metal işleme tekniklerinin yayılması, yalnızca ticaret ilişkileriyle değil; ticaretin yanısıra göçler yoluyla ortaya çıkan mekânsal maden kaynaklarının farklı bölgelerde olması veya bu madeni işleyen ustaların göçler yoluyla ortaya çıkardığı mekânsal hareketlilikle açıklamaktadır.

    J. Garstang, Yumuktepe Höyüğü'nde XI I-A katmanını Tunç Çağı'nın başlangıcı olarak tespit etmiş-tir. Yumuktepe'de bulduğu bronz eşyalar üzerindeki süslemelerin, Truva ve Karaoğlan eski bronz eserlerinde görülen paralel kırık hatlarla yapılmış süslemelerle olan benzerliği, bronz kültürünün nasıl yaygınlaştığının tipik örneklerinden biridir. Ayrıca bu katmanda bulunan siyah astar üstüne beyaz boyalı, Truva I ve IV tipi çanak çömleğin varlığına değinerek, Yumuktepe'ye Batı ve Orta Anadolu'dan göçmen gruplarının gelmiş olabileceğini de belirtiyor. F. Kınal ise T Özgüç'ün Samsun Kaledoruğu'nda bulduğu benzeri seramikleri örnek göstererek; yöremizden, Karadeniz'e kadar uzanan göç veya kültür ilişkilerine de dikkat çekmektedir.

    Gözlükule'de MÖ 3000-2750 arasında tarihlenen Erken Tunç Çağı yerleşimine ait arkeolojik buluntular, nitelik ve adet bakımından daha zengin ve gelişmiş olarak karşımıza çıkıyor. Burada yerli Akkad tipi ve Suriye kökenli seramiklerin bulunması, Yumuktepe'de olduğu gibi, Gözlükule'nin de doğu ile daha yakın ilişkide olduğunu göstermektedir. M. J. Mellink'in bu konuda gösterdiği ticaret güzergahları ve taşınan ürün tipleri de bu görüşü doğrulamaktadır. II-A-B katmanından sonraki yerleşimin çevresini kuşatan den-danlı koruyucu duvarların varlığı da, Kilikya bölgesinde daha sonra ortaya çıkacak feodal küçük krallıkların öncü bir örneğini anımsatmaktadır. lll. katmanda bulunan Alacahöyük tipindeki bronz hançer ve Hitit yapı kalıntıları, yöredeki Hitit varlığının belgeleridir.

    Mersin yöresinde, Mezolitik ve Paleolitik Çağlar'a ait buluntulara henüz rastlanmıştır. Ancak Yeni Taş, Bakır Taş ve TLnç Çağları'na ait bulgular Gözlükule'de Argolis'ten alındığı anlaşılan Miken seramiği (Geç Helladic II.C dönemi-MÖ 1250) gibi batılı örneklere rağmen, Mezopotamya çağdaş kültürlerinin yoğun etkisi altında kaldığını açıkça gösteriyor. Ancak, bu kültür ve yaşam biçimi bir kopyacılık değil, Anadolu kültürü ile kaynaşmış bir sentez olarak tanımlanabilir. Tunç Çağları'nın sonlarına doğru, Anadolu'daki yerel beylik ve krallıklar üzerinde siyasi egemenlik sağlayan Hitit Devleti'nin ortaya çıkışı da aynı zamana rastlamaktadır.

    Yazılı kil belgeler yöre tarihini aydınlatıyor

    Ön Asya uygarlıklarının Mısır, Mezopotamya ve Anadolu'da gelişmesine rağmen, yazının kullanılması ile başlayan tarihi çağlar,öncelikle MÖ 3000 sonlarında Mısır ve Mezopotamya'da başlamış,Anadolu'ya ancak 1000 yıl sonraları ulaşabilmiştir. Bunlara ait pişirilmiş kilden yapılmış çivi yazılı belgeler (tablet); Kayseri yakınlarında, dünyanın ilk ortak pazarı niteliğindeki Kültepe Höyüğü yamaçlarında, Asur ticaret kolonisi olarak MÖ 1900'lerde kurulan Kaniş Karumu'nda bulunmuştur. Çok sayıdaki bu belgelerin bir kısmı, MÖ 17. yüzyıldan itibaren Anadolu'da ve yöremizde siyasi egemenlik kuran Hitit Devleti'nin başkenti Hattuşaş arşivlerinde bulunan 10.000'i aşkın belgeden bazıları ile Mersin Bronz Çağı yerleşimlerinden elde edilen kil ve bronz belgeler; yörenin yazılı tarih dönemlerinin aydınlanmasını sağlamıştır.

    Anadolu'da tarihöncesi çağlarda yaşanan dingin ortam, MÖ2000 yıllarına doğru dışarıdan gelen yoğun göç dalgalarıyla sarsıldı. Barışçıl ortamdan kültür ve toplumsal yapıya kadar her alanda

    büyük değişikliklere uğradı. Avrupa'nın, belki de Asya'nın kuzeyinde oturan Hind-Avrupalılar, henüz netleşmeyen nedenlerle, MÖ 3000'in son çeyreğinde, Atlantik kıyılarından Hindistan'a kadar ulaşan geniş bir mekan içinde, güneye doğru göç ettiler. Bu göç grupları arasında nereden geldikleri tartışılan Hititler ve onlarla gelen daha birçok Hind-Avrupa kavimleri, bir varsayıma göre Kafkasya üzerinden Anadolu'ya, A. ***ze'ye ait diğer bir varsayıma göre ise batıdan boğazlar üzerinden geldiler.

    Hititler, MÖ 17. yüzyılın başlarında önceleri Hatti ülkesi ve başkentleri Hattuşaş'ı (Boğazkale) yönetimleri altına aldılar. Kendilerinden önce burada kurulmuş birçok kent devletini de teker teker elde ederek federasyon niteliğindeki Hitit Devleti'ni kurmayı başardılar. E. Akurgal'a göre, Anadolu'da ilk kez, başkentten yönetilen merkezi bir devlet yapısı oluşmuştu. T. Özgüç, kısa sürede elde edilen bu başarıya şöyle bir açıklık getiriyor: "Hititler, yalnız Anadolu'ya geldikleri zaman değil, hemen sonraki dönemde de azınlıktaydılar. Buna karşılık, Orta ve Kuzey Anadolu'da kendilerinden önce kurulmuş küçük kent devletlerini yönetenler, her türlü silah kullanmayı ve üretmeyi biliyor, aynı zamanda da zengin ve etrafı surlarla çevrili, korunaklı kentlerde oturuyorlardı. Bu nedenle sayıca az olan Hitit göçmenlerinin, bu kadar kısa zamanda ve her yerde, bir anda varolan bütün kentleri yıkıp yakmaları pek olası değildir. Onların başarısı, yerli uygarlığı kabul etmeleri ve buna uyum göstermeleri, sonra da kendi katkılarını yapmaları olsa gerekir."diyor. Ancak burada önemle belirtilmeli ki; Alişar ve Anitta tabletlerine göre, Hititler'den önce Kuşşara Krallığı, Anadolu'nun pek çok kentini bir birlik altında zaten toplamıştı. Kilikya'da Luwive Hurri kültürleri de güçlü bir biçimde varlıklarını sürdürmekteydiler. Hititler, yörede kendi geleneklerini kabul ettirmek istedilerse de, bunu yeterince sağlayamadıkları belgelerden anlaşılıyor.

    MÖ 6. yüzyıla kadar yörenin yazılı tarihi Hurri, Luwi, Arzawa ve Kizzuwatna gibi yerel krallıklar ve bunların kültürleriyle, buraya daha sonraları egemen olan Hitit, Asur ve Babil Krallıkları'nın tarihleri ile içiçedir.

    Kilikya kapılarının anahtarlarını elinde bulunduran krallık

    KIZZUWATNA

    Yumuktepe'de yapılan arkeolojik kazılarda, IX. katmanda Hitit Kralı I.Mursilis'in Kizzuwatna seferinden kalma Hitit silahları bulundu. Bu silahlar Tarsus düzlüğü, Çukurova ve Toroslar'ın bir bölümünü içine alan dağlık bölgedeki yerel Kizzuwatna Krallığı'nın, MÖ 17. yüzyılda Hitit işgaline uğradığını belgelemekteydi. Burası, başkenti Tarsa (Tarsus) olarak bilinen ve anavatanları Yukarı Mezopotamya olan Hurriler'in yaşadığı Ovalık Kilikya idi.

    J. Garstang, Hattuşaş'dan Suriye'ye giden üç güzergah belirler. Bunlardan Kilikya kapılarından, Hitit döneminde Pitura olarak bilinen Yumuktepe yerleşimi ile Gözlükule önünden geçmekteydi. Hitit Kralı I.Hattusilis, Mezopotamya ve Kilikya'nın coğrafı, ekonomik ve siyasi önemini görmüş, Kuzey Suriye'ye yaptığı seferle Babil yolunu açmıştı. Oğlu I.Mursilis (MÖ 1620-1590) bu yöndeki büyüme politikasını devam ettirerek, çıktığı Babil seferiyle Kizzuwatna topraklarını Hitit konfederasyonuna bağlı bir krallık yaptı. Böylece Hititler, Kilikya ve Hurri kültürleriyle doğrudan temas etmiş ve Mezopotamya'ya ulaşan Kilikya kapılarını aralamış oluyorlardı. Ancak. Hattuşaş'da çıkan sorunlar nedeniyle kralın aniden geri dönmesi ve kuşkulu ölümü ardından, Kizzuwatna Krallığı konfederasyondan ayrıldı. Bu durum, daha sonraki Hitit Kralları Zidanta ve Amnunas ile Kizzuwatna Kralları Pallia ve I.Sanussure arasında yapılan anlaşma metinlerinde belirtilen eşitlik ilkesinden de anlaşılıyor.

    Eski Hitit Krallığı'nın, gelişme döneminde henüz merkezi otoriteyi sağlayamadığı, cinayetlerle sonuçlanan saray entrikalarının yönetimi nasıl zayıflattığı, o sırada oluşan büyük kıtlığın olumsuz etkileri, Telepinus fermanında dramatik bir biçimde anlatılmaktadır. Bu ise Kilikya ve Kuzey Suriye'de bulunan küçük yerel krallıkların başlarına buyruk davranmalarına veya Alalakh tabletlerinde yazıldığı gibi, Kuzey Suriye'deki güçlü Mitanni Krallığı'nın egemenliğine tabi olmalarına neden oluyordu. Kizzuwatna Krallığı, Mitanni ve Hitit Devleti'nin bölge üzerindeki egemenlik çatışmaları ve çekişmelerinde, ara bölge konumunda bulunması nedeniyle sürekli baskı altında kalmakta, belgelere göre zaman zaman "ihanet" veya "günah" işlemekle de suçlanmaktaydı.

    Gözlükule kazılarında bulunan ortası hiyeroglifli, etrafı çivi yazılı mühürde, Hitit Kralı Telepinus ile Kizzuwatna Kralı İşputahşu'nun yaptığı ve bir parçası günümüze ulaşan anlaşma metnine göre: Telepinus'un da bağımlıları üzerinde baskı yapmak yerine, iç sorunları nedeniyle pasif bir davranış içinde olduğu anlaşılıyor. B. Umar'ın, Eski Hitit Krallığı'nı "gevşek bir konfederasyon denilmesi bile güç olan krallıklar topluluğu" olarak tanımlaması .gerçeği yansıtmaktadır. Zira, örneklerine çokça rastladığımız gibi, Eski Hitit yönetimi askeri bir seferle kendine bağımlı hale getirdiği bir krallığı, yerel bir soylunun yönetiminde bırakmakta ve köklü olmayan bağlılık hükümleri belirleyerek, geri dönmekteydi.

    Telepinus'dan sonra 200 yıl kadar karanlık kalan, belgesiz dönemin ardından, Hitit Kralı II. Tuthalya'nın (MÖ 1460-1440) başlattığı yeniden yapılanma ile birlikte, Kizzuwatna Krallığı tekrar Hattuşaş yönetimine bağımlı oldu.

    Kilikya önemli jeopolitik konumu ve ekonomik kaynaklarının zenginliği nedeniyle Ön Asya Krallıkları'nın paylaşamadığı bir bölge oluyor.

    II.Hattusilis zamanında, Kizzuwatna Krallığı ile yapılan anlaşmaya göre, tarafların Kuzey Suriye'ye egemen olan Mitanni Krallığı'na karşı dayanışma içinde oldukları anlaşılıyor. III.Tuthalya'nın başarısız yönetimi nedeniyle, Kizzuwatna ve Hitit ana-yurdu; Mitanni, Kaşka ve Arzawa saldırıları karşısında bunalımlı bir döneme girdi. Fırat'ın ötesindeki İşuva kentleri Mitannilerle yandaş olarak ayaklandılar. Kral, bu olaydan çok etkilendi ve adeta panik halinde Kizzuwatna tapınaklarındaki atalarının naaşlarını buradan aldırarak Şamuha'ya getirtti. Federasyon birliğini parçalayan bu saldırılar, ünlü Kral Suppiluliuma'nın iktidara gelmesiyle son bulacak, ardından ayrılıkçı federasyon krallıklarının Hattuşa'ya bağımlılıkları güçlendirilecektir. Suppiluliuma, devletin her alanda restorasyonunu sağlayarak, imparatorluk sürecini başlatan kral olarak tanınır. "Amarna Dönemi" olarak da anılan bu yükseliş sürecinin 50 yılına ait bilgiler,Mısır'da Tel el Amarna köyünde bulunan Akkadça yazılmış 400'e yakın kil tabletten ayrıntıları ile bilinmektedir.

    Bundan böyle Ön Asya ve Orta Doğu'da güç dengeleri büyük krallıklar olan Mısır, Babil, Mitannive Hitit devletleri arasında belirlenmekteydi. Suppiluliuma'nın öncelikli hedefi, Kilikya bölgesi ve Yukarı Suriye'nin güvenliğiydi. Bu bölgeler büyük krallıkların siyasi ve ekonomik çıkar alanları ve güç kaynaklarıydı. Burada bulunan Kizzuwatna Krallığı, Anadolu içleriyle Orta Doğu arasında ticari ve askeri açıdan jeostratejik öneme sahip "Kilikya Kapıları"na, başta zeytin, üzüm, arpa ve buğday olmak üzere her türlü tarımsal üretim ile hayvancılık yapılabilen yaylalar ve sulak alanlara, özellikle gemi yapımına elverişli ormanlar ile zengin demir ve gümüş yataklarına, büyük orduların kışlayabileceği ılıman iklimi ve lojistik kaynaklara ve gelişmiş bir ekonomiye sahipti. K. Bittel'e göre:"Anayurdu Orta Anadolu olan Hitit Krallığı, doğuda Fırat'a kadar yayılma eğilimi gösterirken, güneyde Seyhan ve Ceyhan akarsuları boyunca Akdeniz'e inmeyi hedeflemişti." Hititleri, güneye inmeye zorlayan ekonomik ve jeopolitik nedenlerin yanısıra, bölgenin çok eskiye dayanan kültürel geçmişi ve jeososyolojik faktörler de etkili olmaktaydı.

    Bu nedenlerle ileri görüşlü bir kral olan Suppiluliuma, Hurri Kralı Artatama ve Kizzuwatna Kralı II.Şunassure ile anlaşmalar yaparak yandaşlığını pekiştirdi. Kizzuwatnalılara diğer bağımlılardan farklı ayrıcalıklar tanıdı, Hitit protokolünde önemli yerler verdi. Lawazantia gibi kutsal kentlere, din adamları ve değerli hediyeler gönderdi. Ardından en yakın ve ezeli düşmanı Mitanni ülkesine yürüdü. Mitanni Kralı Tusratta'nın Mısır Firavunları III. ve IV. Amenofisler'den istediği yardımlara kayıtsız kalınması, Suppiluliuma'nın başarılı savaş taktikleri sonucu Mitanniler yenik düştüler. Böylece Amqa (Amik) Ovasıgibi önemli bir tarım alanı ile Halpa, Mukiş, Ugarit gibi önemli Suriye kentleri, Hitit egemenlik alanı içine girdiler. Suppiluliuma'nın, bu ülkelerin yönetimine oğullarını Küçük Krallar olarak tayin etmesi ile Hitit Devleti, sınırları Mısır'a kadar uzanan gerçek bir imparatorluğa dönüştü. Hitit ülkesinden demir, bakır, at, atlı savaş arabası ve silah ihraç edilmekte, buna karşılık kereste, kalay ve kumaşlar ithal edilmekteydi.

    Suppiluliuma'nın oğlu If. Mursilis, tahta çıkar çıkmaz ilk iş olarak, MÖ 1332'de Kizzuwatna Krallığı'nı egemenliği altına aldı. Böylece Hitit İmparatorluğu I.Hattusilis'den beri hedeflediği jeopolitik güce kavuşmuş, bölgenin en güçlü devleti olan Mısır'a karşı Suriye'nin paylaşımını masaya yatırmıştı.

    Her iki devletin Suriye üzerindeki hak iddiaları ve bölge krallarının zaman zaman baş gösteren ayrılıkçı ve taraflı tutumları oldukça sıkıntılı bir ortam yaratıyordu. Burada özellikle Amurru Krallığı'nın ikiyüzlü ve Mısır yanlısı tutumu ile gelişen olayların ardından, iki güçlü devletin ordusu Kode'de (Kadeş) karşı karşıya geldi (1296).



    "Adalar üzerindeki kavimler göç etmişlerdi.

    Bunların ordularından hiçbir ülke kurtulamadı. "

    Mısır Kralı III.Ramses'in Medinet Habu'daki mezarında, deniz kavimleri ile ilgili yazıtından.

    Deniz Kavimleri ile gelen büyük toplumsal değişim

    ***calypsis'in gökyüzündeki dört süvarisi ile simgelenen ölümcül felaketler, bu defa MÖ 12-11. yüzyıllarda Avrupa yönünden ve tekneler dolusu insanlarla kasırga gibi geldi. Göç dalgaları halinde birbirlerinin önünden kaçışan halk toplulukları, Akdeniz'in her yanına dağıldı. Kimileri 2. Ege göç dalgalarıyla Anadolu'ya, kimileriyse baştan sona ülkeler aşarak doğu yönüne devam ettiler. Bu nedenle Anadolu'da MÖ 11. yüzyıla rastlayan kent katmanları, yangın külleri ve yıkıntı izleriyle doludur. Mısır belgelerinde etnik kökenleri, eylemleri, silahları, giyim ve kuşamlarına kadar bilgi verilen ve deniz kavimleri olarak anılan göç kavimlerinin yarattığı büyük toplumsal kaynaşma sonunda, Ön Asya'nın siyasi ve etnik yapısı beklenmedik bir biçimde değişime uğradı. Bölgenin en güçlü devletlerinden Hitit İmparatorluğu ve Mitanni Devleti yıkıldı. Hitit halkının büyük bir bölümü Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye'ye çekildi. Karanlık çağların ardından MÖ 7. yüzyılda Anadolu'da Frig ve Lidya Krallığı iki büyük güç olarak ortaya çıktı.

    Houwink'e göre, deniz göçü sırasında efsanevi kahraman Mopos ile özleştirilen Lidyalı Mopsus, güney kıyılarını içine alan güçlü bir krallık kurmuştur. Luwi halk gruplarını birleştiren bu krallığın adı Karatepe metinlerinde de geçmektedir.

    B. Lansberger'e göre, Güneybatı Anadolu'nun Arzawa bölgesinde yaşayan Luwi kökenli halk toplulukları da Kilikya'ya yerleştiler. Max Semper, Geç Hitit Krallığı'nın Fırtına Tanrısı Tarhun'un Luwi Tanrısı olduğunu ve kült merkezinin de Kizzuwatna'da bulunduğunu belirtir. Ernest Herzfeld, bu nedenle Arzawa'nın Kilikya bölgesinde, Silifke yakınlarındaki Olba kentinin Walma, Elaioussa'nın da Vilusa olarak bilinen Arzawa kentleri olduğunu iddia eder. Yunanistan'ın Epiros bölgesinden, Rodos ve Akdeniz adalarından göç eden ve Strabon'un Soloi (Viranşehir) kentinin kuruluşuna katıldıklarını söylediği Akhalar da Kilikya bölgesine göç eden halk topluluklarından biriydi. L.Zoroğlu, Hotten ve Houwink'i kaynak göstererek; MÖ 2. Bin yılda Kelenderis'in de içinde olduğu tüm Dağlık Kilikya'nın büyük bir olasılıkla Tarhundaşşa Krallığı'nın sınırlarında bulunduğu; hakkında çok az şey bilinen bu krallık halkının Luwiler olduğunu ve bu bölgede Luwi unsurların özellikle kişi ve yer adlarının Roma Çağı içlerine kadar yaşadığı görüşündedir.

    Üç yanı denizlerle çevrili Anadolu yarımadasına yaklaşık 500 yıl egemen olmasına rağmen, Dağlık Kilikya'dan Kıbrıs'a yaptıkları sefer dışında kara devleti olmaktan öteye gidemeyen Hitit İmparatorluğu, yine karaların içinde eriyip yok olurken, denizci kavimler varlıklarını daha binlerce yıl sürdüreceklerdir.

    "Hilakkulu birçok adamlar ile kentlerden yağma edilen malları ve bütün hayvanları Ninive'de huzuruma getirdiler." Asur Kralı Sanherib'in günlüğünden.

    Kilikya'da Asur Egemenliği

    Göç dalgaları halinde yaşanan toplumsal olayların ardından, Batı ve Orta Anadolu'da Frig, Doğu Anadolu'da Urartu; Mezopotamya, Kuzey Suriye ve Mitanni toprakları üzerinde Asur Krallığı, yeni üç büyükler olarak Ön Asya tarih sahnesine çıktılar. Önceleri Hitit konfederasyonuna bağlı Kizzuwatna ve diğer yerel krallıklar, göç sarsıntıları ve değişen siyasi oluşumların ardından Kue (Que) ve Tabal örneklerinde olduğu gibi dayanışma içindeki kentler konfederasyonu veya bireysel olarak toparlanma sürecine girdiler; ancak bu uzun sürmedi. Bölgenin güçlü devletlerinin egemenlik alanları içinde, zaman zaman yer değiştirdiler, çatışmaların içinde kaldılar. Hatta birbirleriyle de çatıştılar.

    Bu yeni oluşum sürecinde çoğunluğu Asur Devleti'ne bağımlı olan küçük krallıklar ile Mersin yöresindeki kentlerle ilgili bilgiler, bundan böyle "analet" denilen Asur Kraliyet Günlükleri'ne ait belgelerden izlenebilmektedir. Zira, Hitit Devleti zamanındaki coğrafi yer ve bölge isimleri bu belgelerde Hitit dönemindekilerden farklı olarak, Asur dilindeki adlarıyla anılmaktadırlar. Bölgenin Kilikya olarak bilinen adı Meier'e göre, "Chilakka" olarak Asur yazıtlarında görülür. Antitoroslar'ın başladığı dağlık bölgeye Hilakku, daha güneydeki Dağlık Kilikya'ya kadar devam eden bölgeye Kue, Göksü akarsuyunun batısına Prindu veya Piriddu, Dağlık Kilikya'yı içine alan bölgeye ise Tarhundaşşa deniliyordu. Pirindu bölgesinin ilk kenti Kelenderis olmak üzere, her bölgenin içinde başlıcaları Kırshu (Meydancıkkale) Harrua(Silifke), Sallune veya Selinus (Gazipaşa), İllubru (Namrun), Tarzi (Tarsus), Ura (Hurrua-Uzuncaburç)ve lngirra gibi çok sayıda yerleşim ve kentler bulunmaktaydı.

    "Dağlarda oturan Hilakku sakinlerini mağlup ve kentlerini tahrip ettim" Asur Kralı Sanherib'in prizmasından.

    Kilikya'daki Hitit siyasi egemenliğinin sona ermesiyle, birlikte böylesine cazip bir bölgeye Urartu ve Asurlular'ın yönelmeleri kaçınılmazdı. Ardından Kilikya üzerindeki egemenlik girişimleri, Urartu ve Asurlular'ın sürekli çatışmalarına neden oldu. Yöre kralları, İonlar ve Muşkiler, Urartu önderliğinde Asurlular'a karşı koalisyon yaptılarsa da, Asur Kralı III.Salmanassar (MÖ 859-825) önce Urartular'ı buradan uzaklaştırdı. Daha sonra MÖ 839-834 yılları arasında Kilikya'ya dört askeri sefer yaparak bu birliği dağıttı. Hilakku ve Kue'yi ele geçirdi. Kue Kralı Kate'yi tahtından indirerek, yerine Asur yanlısı Kirri'yi (Kate'nin kardeşi) tahta çıkarttı. A.Erzen, Kue'nin önemli kentlerinden biri olan Tarzi'nin (Tarza -Tarsus), bu tarihten itibaren Asur egemenliğini tanıyan veya ona bağımlı bir bölge merkezi olduğunu ve bu durumun Asur Devleti'nin son yıllarına kadar devam ettiğini öne sürer. Gözlükule belgelerinin de doğruladığı bu bağımlılığa rağmen, Kue yöneticileri zaman zaman cezalandırıldılar.

    Asur Kralı III.Tıglatplaser ve daha sonra II.Sargon'un girişimleri ile Urartular, ardarda yapılan askeri seferlerle adeta ezilerek bölgeden çıkartıldı. Başkentleri Tuşpa (Van) tahrip edildi. Öte yandan Asur yönetiminin saldığı ağır vergiler ve uyguladığı baskı ve zulümlere karşı, dayanışma içinde olan ve zaman zaman başkaldıran Asur yanlısı küçük krallıklar şiddetle uslandırıldı. Herbirinin yönetimine Asur kökenli valiler atandı. Asurlular tüm bu yaptıklarını, gözdağı verircesine pek çok taş kabartmasında tasvir haline getirmişlerdir. Asurlular, Kilikya'daki egemenliğini güçlendirmek için, başta şiddet olmak üzere her türlü çabayı gösterdiler. Hatta Doğu Anadolu ile Kilikya halklarını zaman zaman zorunlu olarak mübadele ettiler Buna rağmen uzaktan yöneten yabancı sömürgeci kimliği nedeniyle, yöre halkıyla Hititler gibi kaynaşamadılar.

    Ön Asya'da büyük bir imparatorluğa dönüşen Asur Devleti'nin daha sonraki Kralı Sanherib'in (MÖ 704-681 ), Mersin yöresinde kentleşmeye önem verdiği anlaşılıyor. Sanherib'e ait bir günlükte, Kralın Kilikya'da ikinci bir Babil kenti inşa etmek amacıyla Tarsus Çayı (Cydnus) kenarında yeni bir Tarsus kenti kurdurduğu, Gözlükule üzerindeki eski yerleşimi ise yıktırdığı yazılıdır Sanherib her fırsatta ayrılıkçı davranan yöre krallıklarını şiddetle sindirdi. İllubrum (Namrun) Valisi Kirua'nın, Gülek geçidini kapatarak başlattığı ayaklanma başarısız oldu ve Kirua, Ninova'ya ***ürülerek derisi yüzüldü. Asarhaddon ise Kue Kralı Sanduari'nin başını kestirecek kadar acımasız davrandı.

    J. N. Coldsteam'in "Kıbrıs ve Doğu Akdeniz'de İlk Yunan Ziyaretçileri" başlıklı çalışmasında görüldüğü gibi, yöreye deniz yoluyla gelen Aiol ve lonlar, Anadolu'nun Batı Akdeniz kıyılarında bazı koloniler kurarak, buradan Karadeniz ve Doğu Akdeniz kıyılarına yöneldilerse de Asur, özellikle Ovalık Kilikya ve Suriye kıyılarında tutunmalarına fırsat vermedi. Buna rağmen başkent Tarzi (Tarsus); Fenikeli, Suriyeli, Kıbrıslı, Rodoslu ve İonyalı denizci tacir kolonların bulunduğu, bir deniz ticaret merkezi olarak kozmopolit yapısını koruyabilmekteydi. M. Riemschneider'in ifadesiyle bu denizci kolonlar, denizi gözden kaybettirecek bir noktaya kadar gitmeden kıyılarda ve sığınaklarda faaliyet göstermekteydiler. Ancak, Asur egemenliğinin MÖ 7. yüzyıl sonlarında bölgeden çekilmesinin ardından, Dağlık Kilikya'da doğu-batı yönünde sıralanan Anemurium, Nagidos, Poseideion, Salon, Myus, Kelenderis, Aphrodisias, Holmi (Holmoi), Sarpedon gibi "Enoikismoi-emporiori" ticaret iskeleleri veya "***ikiai" denilen yerleşim birimleri kurulabildi. Bu kolonizasyonun kurulabilmesinde İonlar'ın Kilikya yerel krallıkları ile Asurlar'a karşı yaptıkları koalisyonun etkileri de gözardı edilmemeli.

    Fenikeliler'in deniz ticaret sistemini daha örgütlü bir biçimde uygulayan Yunanlılar; anayurtlarındaki toprak darlığı, artan nüfus ve toplumsal sorunlar nedeniyle deniz ticaretine yöneldiler. Doğunun tarımsal ürünlerini, dokuma ve süs eşyalarını, Ege'nin şarap ve seramiklerini, Trakya'nın buğdayını, Kilikya'nın atlarını ve kerestesini, adaların tuzlanmış balıklarını taşımakta; Lidya'dan öğrendikleri para sistemini ve Trapeza denilen bankacılığı yaygınlaştırarak ticareti kolaylaştırmaktaydılar. Bu nedenle uygun gördükleri her kıyıda bir ticaret iskelesi kurma çabası içinde oldular.

    MÖ 7. yüzyılda lran'da yeni bir güç olarak ortaya çıkan Medler'in ve lskitler'in baskısı, Asur'un,Mısır içlerine kadar geniş alanda giriştiği savaşlar, Anadolu'ya yönelik Kimmer istilasının Kilikya üzerinden Asur anayurduna yönelmesiyle gücü tükenen devlet, yıprandı ve merkezi otoritesini kaybetti. MÖ612'de Babil ve Medler'in, Ninova'ya girmeleriyle Asur İmparatorluğu da sona erdi.

    Kilikya bölgesi, Persler'in Anadolu'yu bütünüyle elde ettiği MÖ 6. yüzyılın ortalarına kadar önce Babil Krallığı'nın işgaline, daha sonra da Lidya Krallığı'nın denetimine ve Syennesis hanedanına ait kralların da yönetiminde kaldı.

    Kilikya yönetiminde yerel bir hanedan SYENNESİSLER

    Asur ve Babil egemenliklerinin sona ermesi ve ardından ortaya çıkan merkezi otorite boşluğu süreci içinde, Syennesisler denilen yerel bir krallık bölgeyi yönetmeye başladı. Heredot'un övgüyle sözünü ettiği bu hanedan, bölgenin yüzyıllardır özlemini duyduğu özgür, barışçıl ve yerel kaynakları akıllıca değerlendiren kalkınmacı bir süreç başlattı. MÖ 585 yılında İran'da güçlenen Med Hanedanı ile Batı Anadolu'daki Lidya Krallığı arasında, diplomatik arabuluculuk yapabilecek düzeyde saygınlık kazandı. Daha sonraları İran yönetimine egemen olan Persler, Anadolu'nun gelişmiş koloni kentleri ile Lidya Krallığı'nın yarattığı zenginliğin cazibesi ve diplomatik çekişmelerin ardından, doğudan batıya Anadolu'yu geçerek Lidya Krallığı'na dramatik bir biçimde son verdiler.

    Syennesis Krallığı, bu güçlü kara devletinin ağırlığı altında ezilmemek ve bağımsız kalabilmek için Perslerle yandaş oldu. Ancak Persler'in kısa zamanda Ön Asya'da büyük bir imparatorluk kurmaları ve satraplık denilen yönetim sistemine geçmeleriyle durum değişti. Syennesis Krallığı, MÖ 386'da merkezi Tarzi (Tarsus) olan ve içine Kıbrıs ve Suriye'yi(?) de alan Kilikya (Hlk=Hilik) 6. Satraplığı adı altında başkent Persepolis'e bağlandı. Kilikya sikkelerinde, Syennesis Kralları'nın portreleri ile Tarsus'un koruyucu Tanrısı Sandon (Baal Tarz) veya kutsal betimlemeler yer alır. Karakter olarak doğuyu yansıtmasına ve üzerinde Arami yazılar bulunmasına rağmen, Klasik Yunan tarzında olan bu sikkeler, Syennesisler'in iç yönetimlerinde özerk olduklarını göstermektedir.

    İran, imparatorluk yönetiminin büyük boyutlu giderleri için Syennesis Krallığı'ndan her yıl 500 talent gümüş ve 360 beyaz at ve asker talep etmekteydi.

    Öte yandan tarihe İonya Ayaklanması olarak geçen ve ardından başlayan Pers-Yunan Savaşları nedeniyle, Syennesis Kralları, Darius'un bağımlılarından topladığı 650 gemilik büyük donanmaya 100 gemi ve çok sayıda at vererek katılmıştı. Darius'un oğlu Xerxes MÖ 481'de Yunanistan'a yönelik ikinci büyük askeri kampanyaya da çok sayıda gemi ve askerle katıldı. Silifke ve Tarsus limanlarından donanma üssü olarak yararlanıldı. Her türlü gıda kaynaklarına sahip yöreden lojistik destek sağlandı. Bu ağır maliyetli zorunlu katılımlara rağmen, tarihi kaynak ve belgeler Kilikya Krallığı'nın, Persler'in egemenliği süresince gelişmesini sürdüren varlıklı bir ülke olduğunu gösteriyor.

    Heredot Yunan Savaşları'na katılan Kilikyalı askerler için:"Başlarında kendi yörelerine ait miğferler vardı. Kalkan yerine ham deriden yapılmış siperler taşıyorlardı. Üzerlerine yünden yapılmış gocuklar giymişlerdi. Her biri iki mızrak ve Mısırlılar'ın palalarına benzeyen bir kılıç ile silahlanmıştı. Kilikyalılar'ın denizcilik bilgisini de öven ünlü tarihçi, Salamis Deniz Savaşı'na katılan filo komutanları arasında Synennesis'den övgü ile sözederek, kahramanca savaşarak ölmüştür" diye yazar.

    Pers İmparatoru II. Artakserkses'e başkaldıran kardeşi Sardes Satrapı Kyros'un, Batı Anadolu'dan toparladığı askerlerle İran'a yaptığı yürüyüşe katılan Yunanlı maceracı yazar ve asker Xenophon'un günlüğünde, Synessesis Krallığı ile ilgili bilgiler edinebiliyoruz.

    Xenophon, Kyros'un askerleri ile Gülek boğazından geçerek Tarsus Ovasına yöneldiğinde gördüklerini şöyle yazar: "Uçsuz bucaksız, görkemli, suyu bol, her çeşit ağaç ve bağlarla örtülü, susam, hintdarısı, darı, has buğday, arpa bakımından bereketli bir ovaya indi. Ova heryönden yüksek sıradağlarla çevriliydi; dağlar, iki ucu kesintisiz bir sur oluşturuyordu. Dağlardan inen Kyros, bu ovada ilerledi. Dört günde 25 fersenk aşarak Kilikya'da Tarsus'a ulaştı. Kilikya Kralı Syennesis'in sarayı bu zengin ve büyük kentte idi. Kenti 200 ayak genişliğinde olan Cydnos Irmağı ortasından ikiye böler. Halk kenti boşaltıp Syennesisle dağlardaki bir kaleye sığınmıştı. Yalnız tacirlerle, kıyılarda Soloi ve Issos'da oturanlar kalmıştı".

    Kyros, maceralı doğu seferi sırasında Tarsus'da yaşayan savaşta öldü. Bu badireden kurtulduğunu sanan Kilikya Kralı ise, asi Kyros'un Kilikya kapılarından girmesine engel olmadığı, ona gösterdiği ilgi ve yardımlardan dolayı, Pers yönetimi tarafından cezalandırıldı. Tacı ve tahtı elinden alınarak, özerk Kilikya Krallığı da tam bağımlı olarak Persepolis'e bağlandı. Böylece MÖ 401'den itibaren Syennesis Hanedanı ve Kilikya Krallığı sona ermiş oldu. Bundan sonra darbedilen Kilikya sikkelerinde sadece merkezden atanan; Tiribazes, Pharnabazez, Datames, Mazaies gibi Pers Satrapları'nın resimleri görülmektedir.

    Hellenistik Dönemde Kilikya

    Makedonya dağlarından Tarsus ovasına inen generaller

    Persler, ticaretle zenginleşen kıyı kolonilerinin faaliyetlerini serbest bıraktılarsa da, Ege denizinin karşı kıyısındaki Yunanistan'ın ekonomik ağırlık merkezi olan Batı Anadolu ile bağları kesilmiş, buradaki kolonileri Persler'e karşı ayaklanmaları yönünde desteklemişti. Tarihe İonya Ayaklanması olarak geçen bu olay çok kanlı oldu. Anadolu'da birçok bayındır kent tahrip edildi. Ardından uzun yıllar süren Pers ve Yunan savaşları, antik dünyanın toplumsal yapısını büyük ölçüde yıprattı. Ancak, Pers işgali ile tarihte ilk defa doğu ile batı kaynaşmış, Kral yolu ana arteri, bağlı güzergahları ve limanlarıyla ticaret ve ekonomi alanında gelişmeler sağlanmıştı.

    Makedonya'dan inerek, dağılmış Yunanistan'ın birliğini sağlayan Philip ailesinin, 20 yaşındaki genç Kralı Alexander'in (İskender), gözü Ege denizinin doğu sahillerinde idi. Yunanistan'ı fena hırpalayan Pers İmparatorluğu merkezi yönetiminin yozlaşmasına rağmen, hala boğazlara ve Anadolu'ya egemendi. MÖ 334'de sayısı az, iyi eğitilmiş ordusuyla Truva'ya çıkan Alexander, Pers işgaline karşı başlattığı hızlı ve hırslı askeri kampanya ile Biga çayı başarısı ardından; Göynük, Sart, Gordiyon, derken Toros dağlarına tırmanarak, Kilikya kapılarının en ünlüsü olan Gülek boğazına geldi. Alexander'in tarihçisi Ariannos'un ayrıntılarıyla anlattığı doğu seferi, daha sonra özetle şöyle gelişir. Alexander, geçidi tutan Pers garnizonlarını ustaca taktiklerle püskürterek, Tarsus düzlüğüne indi.

    Kilikya Satrabı Arsames, bu beklenmedik durum karşısında Alexander'e gönderdiği elçiyle, Tarsus kentini teslim edeceğini bildirdi, oysa gerçek niyeti kenti yakarak geri çekilmekti. Ancak, durumu öğrenen Alexander, hafif donanımlı süvarilerini hızla Tarsus'a göndererek kenti harap olmaktan kurtardı. Arsames ise kenti terketmek zorunda kaldı. Alexander, Tarsus'a geldiğinde halktan, gemici ve tacir kolonlardan büyük sevgi gördü. Eski çağ dünyasının önemli bir liman ve ticaret merkezi olan Tarsus kenti özgürlüğüne kavuşmuş, yıkımdan kurtulmuştu.

    Antik Tarihçiler Alexander'in Tarsus'a geldiğinde, yorgun ve hasta olduğunu veya teri kurumadan Tarsus şelalesinin soğuk suyunda yıkanması ile hastalandığını, bu nedenle yüksek ateş ve devamlı uykusuzluktan şikayetçi olduğunu yazarlar. Genç kral sağlığına kavuştuğunda, öncelikle Persler'le işbirliği içinde olan Soloi (Viranşehir) kentine girer, suçluları cezalandırır, korkudan dağlara çekilmiş bir kısım halkı geri dönmeye ikna eder ve kente 200 talent para cezası yükler (İsos başarısından sonra bu cezayı kaldırmıştır). Sağlığına kavuşması nedeniyle Soloi Asklepion'unda kurban kestirir. Meşale koşusu,spor, müzik gösterileri ve şenlikler düzenleyerek askerlerine ve halka moral verir. Kentte halk egemenliğine dayanan demokratik bir yönetim bırakarak, limanda toplanan donanmasını, İran seferi için denetledikten sonra Tarsus'a döner.

    Tüm çabalarına rağmen Alexander'in doğuya ilerlemesini engelleyemeyen III.Darius, daha büyük bir orduyla Kilikya'ya yöneldi. Pers ordularının Amanos dağları üzerindeki geçitlerden ovaya girdiğini haber alan Alexander, Harpalos'u Tarsus'da Vali olarak bırakarak hızla doğuya hareket etti. Suriye'ye açılan geçitleri tutmak istediyse de geç kaldı. İki ordu birbirlerini görmeden aksi yönde hareket ettiklerinden MÖ 333'de lssos (Dörtyol yakınlarında Deliçay kıyısında) karşılaştıklarında; III.Darius kuzeyden,Alexander güneyden gelmekteydi. Pek çok edebiyat ve plastik sanat yapıtına konu olan bu ünlü savaş aynı gün içinde Pers yenilgisiyle sona erdi. Çok sayıda Pers komutanı ve Kilikya Satrapı Arsames öldü. III.Darius, karısı, çocukları ve savaş alanındaki küçük bir saray niteliğindeki ordugahını ve askerlerini bırakarak İran'a kaçtı. İssos Savaşı'ndan sonra Kilikya, Alexander'in egemenlik alanına girdi ve MÖ 323'deki ölümüne kadar adına basılı sikkelerinden tanınan Satrap Balokros'un yönetiminde, Alexander imparatorluğu'na bağlı kaldı.

    Alexander fethettiği her ülkenin ufuklarına yönelerek durmaksızın doğuya doğru ilerledi. Hindistan sınırlarındaki İndus akarsuyu kıyılarında durarak ardına baktığında, dünyanın en kısa zamanda ortaya çıkan en büyük imparatorluğuna sahip olduğunu gördü. Dünya tarihinde yaşanmamış böylesine büyük boyutlu olayın başarının nedenleri aranırsa, "hoşgörü" sözü yeterli olmalıdır. Zira, Alexander doğu ile batı dünyasını kültürel ve ekonomik alanda kaynaştırmayı hedeflemiş ve bu yönde önemli adımlar atmış; "Büyük" sanı da bu makro projelerinden kaynaklanmıştır.

    "Alexander'in komutanlığından Asay İmparatorluğuna"

    Seleukhos Hanedanı Yönetiminde Kilikya

    Alexander İmparatorluğu kısa sürede kurulmuş, parçalanması da kısa sürede olmuştu. İmparatorun ölümü ardından, komutanların Anadolu ve çevresindeki ülkelerde yaptıkları paylaşım sonucunda Makedonia, Ptolemaios, Seleukhos, Thrakia gibi büyük krallıklar ortaya çıktı. "Diadokhoslar" denilen bu kral komutanlar, yaklaşık 200 yıl boyunca, farklı uluslardan oluşan bu yabancı ülkelerde sürekli toprak ve egemenlik çatışması içinde oldular. Bu dönemde kesintisiz olarak değişen sınırları, savaşlar ile ele geçen ülkeleri, çok sayıdaki kral ve prensin iktidar ve güç elde etme uğruna verdikleri amansız mücadeleleri ve siyasi olayların karmaşıklığını belirli bir kronoloji içinde izlemek hayli güçtür. Böylesine karmaşık bir ortam,Ön Asya ve Balkanlar'ın batı ucundaki Roma Devleti'ni, istese de istemese de zaman içinde doğuya yöneltecektir. Romalı İmparator ve generaller, kendilerini, ordu ve donanmaları ile birlikte Anadolu'nun bu karmaşık ortamının içinde bulacaklardır. Kararları ise en güçlü ve en büyük olarak kendi çıkarlarına,"böl ve yönet" ilkesine bağlı olacaktır.

    Herşeye rağmen, bu dönemde kültür, sanat ve ekonomi, yüksek düzeylere ulaşmış; klasik sanat,Anadolu'ya özgü bir sentezle yorumlanarak, mimarlıktan güzel sanatlara kadar her alanda pek çok şaheserler yaratmıştır. Bunun ana kaynağı ise Anadolu ve Ön Asya'da binlerce yılda oluşan güçlü kültürler ve zengin doğal yapıdır.

    Alexander'in ölümünden az önce Kilikya Satraplığı'na atanan Philotas, imparatorun ölümünden sonra da bu görevinde kalmıştı. İmparatorluğun parçalanmasından sonra Antigonos ve oğlu Demetrios Anadolu'ya; Seleukhos Babil, Mezopotamya ve İran'ın doğu bölgelerine, Ptolemaios ise Mısır ve Suriye'ye sahip oldular. Alexander'in Makedonyalı komutanlarından Babil Satrabı Seleukhos Nicator, rakibi Antigonos'u yenmesinin ardından kendisini Suriye Kralı ilan etti ve kendi adını taşıyan Seleukhos Krallığı'nı kurdu. Ardından batı yönünde Anadolu topraklarında genişlemek amacıyla, başkentini Babil'den,babası Antiokhos'un anısına Antioch (Antakya) adını verdiği kente nakletti. Seleukhos daha batıya yönelerek Kilikya'nın önemli kentlerinden ve kendi adını taşıyan 9 kentten biri olan Seleucia on Calycadnus'u (Göksu kenarındaki Silifke) kurdu, Strobon'a göre buraya kıyıda bulunan Holmi (Taşucu) halkını yerleştirdi. Kısa süre içinde gelişen Seleucia, anıtsal yapılarıyla bayındır ve yüksek düzeyli bir yaşam seviyesine ulaştı.

    Seleukhos'dan sonra tahta çıkan oğlu l.Antiochos Soter'in başarısız yönetimi bağımlı krallıkları ayaklandırdı. Çıkan iç karışıklıkları fırsat bilen Mısır Kralı II.Ptolemaios güçlü donanması ile MÖ 246'da Kilikya'yı işgal etti. Bölge ancak II.Antiochos zamanında geri alınabildi.

    Seleukhos Devleti'nin en güçlü kralı III.Antiochos döneminde yeniden kalkınan krallık, sınırlarını doğuda Hindistan'a kadar genişleterek büyük bir imparatorluğa dönüştü. Ön Asya'nın en verimli topraklarına sahip olan krallık, bağımlı pek çok ülkeden toplanan vergilerle büyük gelir elde etmekteydi.

    Düzenli para sistemi kuruldu. Köle emeğine dayanan büyük tarım alanları, gemi inşası için elverişli sedir ormanları, zengin maden yatakları, çok sayıda liman, deniz ve kara ticaretine hizmet eden ekonomik altyapılardan oluşan devasa sistemden elde edilen büyük gelirler; devleti, kent aristokrasisini ve tacirleri olağanüstü zenginleştirdi. Romalılar'ın da örnek aldığı, doğu geleneklerini ve görkemini yansıtan saraylar büyük debdebe içindeydi. Hazine ve kent gelişmesine yansıyan parasal kaynaklar, bayındırlık faaliyetleri ile bu sistemi koruyan ordu ve donanmaya harcanmaktaydı. (Ordu, Makedonyalı Phalankslar, filler, tırpanlı savaş arabaları ve ağır donanımı ile vurucu güce sahipti.) Doğu Akdeniz'in birçok kenti,kültür, sanat ve kentleşme de İskenderiye ile yarışır hale gelmişti. Tarihi kaynaklar incelendiğinde Seleukhoslar'ın zenginliğinin şaşırtıcı boyutlarda olduğu görülür. Yörede bunun en çarpıcı örneği, 1995 yılında Tarsus Cumhuriyet Meydanı'nda ortaya çıkarılan antik caddedir. Seleukhoslar MÖ 2. yüzyılda Tarsus kentini yeniden imar etmek üzere proje hazırladılar. Ayrıntıları Tarsus ilçesi bölümünde yeralan bazalt kaplamalı, mühendislik harikası olan yol, bu proje kapsamında yapılmıştı.

    Hellenistik ve doğu kültürlerinin sentezi olan bu olağanüstü zenginlik ve güç, Alexander ekolünden gelen ve aşırı güven duygusuna sahip III.Antiochos'u büyük bir imparatorluk kurma arzusuyla batıya yöneltti. III.Antiochos'un bu cüretkâr girişimi kendisinin ve krallığının sonu olacak, bölge neredeyse bir devlet düzeyinde örgütlenmiş korsanların, daha sonra da doğrudan Roma İmparatorluğu'nun eline geçecektir.

    Kral, MÖ 197'de donanmasıyla Kilikya kıyılarından batı yönünde denize açıldı. Yolu üzerindeki Soloi ve Corycos kentlerinin önderlerinden saygı gördü. Coraceasium (Alanya) ve daha sonra Side'ye geldiğinde kendisini karşılayan Bergama yanlısı Rodos elçileri, kralı bu girişiminden vazgeçirmek istedilerse de başarılı olamadılar. Kral, yoluna devam ederek Efes kentine girdi ve MÖ 197-196 kışını orada geçirdi. Burada Roma'nın ezeli düşmanı Hannibal ile biraraya gelmesi ve daha ileri giderek, Yunanistan'a çıkması onu Roma orduları ile karşı karşıya getirdi. Thermopylai yakınlarındaki ilk yenilgisinden sonra, geri çekilen ve savunmaya geçen III.Antiochos, daha sonra ardarda yeni saldırılar düzenledi. Tüm bu gelişmeler karşısında Roma senatosu III.Antiochos'u durdurmak için Batı Anadolu'ya askeri müdahale kararı aldı. MÖ 190 yılında Magnesia (Manisa) yakınlarında Romalılarla yapılan savaşta büyük bir yenilgiye uğran III.Antiochos, Batı Anadolu'dan geri çekilmek zorunda bırakıldı. MÖ 188'de yapılan Apameia (Dinar) Anlaşması'nın ağır şartlarını kabul eden krallık, askerlerini bundan böyle Toros Dağları'nın ötesine gönderemeyeceği gibi, gemilerini de Seleucia (Silifke) yakınındaki Calycadnos (Göksu) akarsuyunun ağzı ile Sarpedon (İncekum) burnundan daha batıya geçiremeyecekti.

    Artık Seleukhos Devleti'nin büyüklük dönemi sona ermiş, Roma'nın denetiminde giderek küçük bir krallık durumuna düşmüştü. Başta Armenia Satrapı olmak üzere, Arsak, Sasani gibi yakın çevresindeki krallıklar ayaklanarak devleti yıprattılar. Uzun yıllardan beri sürüp giden savaşlar ülke ekonomisini ve maliyesini çökertmiş, kaynak arayan yönetim zengin tapınaklara ve varlıklı insanların mallarına eI koymak zorunda kalmıştı. Hanedanın daha sonra gelen kralları da bu gidişatı değiştiremediler. Kırsaldan kentlere çekilen sermaye köylüleri yoksullaştırdı. Kır ile kentliler, hatta hanedan üyeleri bile kendi aralarında çatışmaya başladılar. Başta Museviler olmak üzere, büyük tacirler iç bölgelerden Akdeniz kıyı kentlerine göç ettiler. MÖ 164'de Antiochos Epiphanes'in ölümünden sonra Krallığın Ovalık Kilikya'da etkinliği kalmadı. Öyle ki, VII.Antiochos Euergetes (MÖ 142-139) Tarsus ve Silifke yöresine de sıçrayan iç kargaşayı önleyemeyince kral, çareyi Aspendos'a kaçmakta buldu. Merkezi otoritenin dağılması ile Isauria ve Dağlık Kilikya'da "Korsan" denilen denetimsiz güçler ortaya çıkmaya başladı. Bazı kaynaklar, bunları ülke yönetiminde çaresiz kalan VII.Antiochos'un özellikle teşvik ettiğini yazarlar. Strabon ise korsanlığın, ilk olarak Corakesion'da (Alanya) Trypon veya Diodotos olarak adlandırılan bir korsan reisinin Seleukhoslar'a başkaldırmasıyla giderek yaygınlaştığını; bunları, Seleukhoslar'a düşman olan Mısır, Kıbrıs ve Rodoslular'ın desteklediğini yazar.

    Daha sonra gelen kralların çabaları ile yarım yüzyıl daha varlığını devam ettiren krallığin yoksullaşan ve bunalan halkı, son çare olarak Armenia Kralı III.Tigran'a başvurarak ülkelerinin yönetimini ele almasını istedi. MÖ 83'de Armenia Başkomutanı Megadates, Seleukhos ülkesini istila etti, hanedan prenslerini tutukladı. Ovalık Kilikya'ya kaçan Seleukhos Kralı Phillopos'u burada öldürterek, Soloi kentini tahrip etti ve halkını doğuda Tigranokerta'ya sürdü. Pontos Kralı VI. Mithridates ve Armenia Kralı Tigran'a karşı yürüttüğü askeri kampanya nedeniyle bu çözülme ve işgale karşı olan Roma, General Lucullus eliyle Seleukhos Krallığı'nı yeniden canlandırdı. Ancak kısa bir süre sonra Romalı Komutan Pompeius, politik ve kişisel nedenlerle bunu engelledi.

    Seleukhos toprakları üzerinde Tarkondimotos, Polemon ve Arkhelaos'un yönettiği küçük krallıklar, Olba devletçiği ile Elaiussia'dan Lykonia'ya kadar olan bölge İotapa ve Antiochos'un yönetiminde birsüre daha varlıklarını sürdürdüler. Seleukhos toprakları üzerinde ortaya çıkan Samosata (Samsat) başkentli Kommagene Krallığı ise yüz yılı aşkın bir süre devam etti.

    A.Erzen, Seleukhos Kralları'nın, Tarsus'a Persler'den daha fazla önem verdikleri ve denetim altında bulundurduklarını belirterek, IV Antiochos'tan daha önce veya onun döneminde Tarsus'un Antiocheia olarak anıldığını, Tarsus adının MÖ 1 . yüzyıl ortalarındaki sikkeler üzerinde tekrar görülmesiyle, ilk kez IX.Antiochos Philopathor döneminde yeniden ortaya çıktığını yazmaktadır. Bu değişiklikle kentinözerkliğini elde ettiği anlaşılıyor. Sikkelerde daha önceki dönemlerde olduğu gibi Sandon betimlemesi yeralmaktadır. Sandon, ilginç bir biçimde Roma İmparatoru Augustos'un Filozof hocası Tarsuslu Athenedoros'un babasının da adıdır.

    L. Zoroğlu, Tarsus Cumhuriyet Alanı ve Gözlükule Hellenistik katmanlarında yapılan arkeolojik çalışmalar sonunda elde edilen buluntulara bakarak, bu dönem kültür ve sanat yaşamının yüksek düzeyde olduğunu belirtir.

    Akdenizde oluşan siyasi konjonktürün etkisiyle; Roma'nın, batıdan doğuya Akdeniz'i elde etme girişiminin Yunanistan'dan sonraki ayağı Batı Anadolu idi. MÖ 133 yılında Batı Anadolu'nun büyük bir bölümünü elinde bulunduran Bergama Krallığı'nı veraset yoluyla devraldı ve burayı Asya Eyaleti adı altında Roma'ya bağladı. D.Magie'ye göre; Batı Anadolu'yu İç Anadolu'ya bağlayan bölge, ekonomik önemi olmadığı için önceleri Asya Eyaleti'ne katılmadı. Roma, ilk aşamada gelişmenin gücünü artırmak amacıyla; bu bölgede sosyal, ekonomik, askeri, bayındırlık ve kentleşme alanlarında Hellenistik altyapıyı büyük ölçüde genişletmeye başladı.

    Hellenistik dönemde, Batı Anadolu'nun yönetim merkezi durumunda olan Bergama yerine, Efes ön plana çıkarıldı. Daha önceki dönemlerde bölgeye denetimsiz gelen göç gruplarının akışı durduruldu. Bunun yerine çoğunluğu Güney İtalyan halkı ve çeşitli meslek gruplarından Romalılar, Batı Anadolu'ya gelerek koloniler kurmaya başladılar. Tüccarlar, bankerler, sarraflar başta Efes olmak üzere büyük kentlere yerleşirken; imparator ve soylulara büyük topraklar tahsis edildi; emekli askerler için büyük çiftlikler kuruldu. Toprak sahibi Romalılar'ın köle çalıştırdıkları çok sayıda köyler kurulmaktaydı.

    "Romalılar yakınlarındaki daha acil sorunlarla uğraşmaktan, uzaktakilere bakmaya vakit bulamıyorlardı. " Strabon, "Geographika-Anadolu, 13. Kitap"

    Roma'nın Batı Anadolu'da başlattığı yeniden yapılanmalar, Kilikya bölgesi için önemlidir. Zira, Romalılar'ın Küçük Asya dedikleri Anadolu yarımadasının giriş çıkış merkezi olarak Efes'i belirlemeleri ve buraya yatırım yapmalarıyla, siyasi ve ekonomik ilgi alanı Ege denizine yönelmiştir. Bundan olumsuz etkilenen Doğu Akdeniz'deki Hellenistik Krallıklar'ın, siyasi, kültür veya ticaret merkezlerinin gelişmesi ise ancak I. yüzyıl ortalarından itibaren başlatılabilmiştir.

    Roma'nın ansızın gerçekleştirdiği Bergama Krallığı'nın işgaline ilk tepki, bu krallığın varisi olan Aristonik'den geldiyse de sonuç değişmedi. Roma daha da ileri giderek, MÖ 123'de Pamphilya ve Dağlık Kilikya'yı da Küçük Asya Eyaletine bağladı. Ancak Kapadokya, Frigya ve Galatya üzerinde Pontus, Bithinya ve Armenia Krallıkları'nın hak iddiaları ve ardından buraları MÖ 92'de işgal etmeleri, yaklaşık 50 yıl sürecek kanlı paylaşım savaşlarıyla, Anadolu'nun her köşesi tam bir kaosa dönüşecektir. Savaştan başka hiçbir şeyin gündemde olmadığı bu dönem sonunda; Roma, Anadolu'nun ve tüm Akdeniz'in tek patronu olacaktır.

    Önceleri Hellenistik Krallıklar'ın kendi aralarında veya Roma yönetimi ile olan sorunları için uslandırma seferleri düzenleyen Roma, buralardan gelen tepki ve direnişi kırmak bahanesiyle giderek tüm bu krallıkları da elde etmeye başladı.

    Anadolu'da Roma emperyalizmine karşı "Milli Direniş" diyebileceğimiz hareketin öncüsü, "Büyük"sanlı Pontus (Karadeniz) Kralı VI.Mithridates Eupatoria olmuştur. İskenderiyeli tarihçi Appianos'un Roma İmaparatorluğu'nun üçüncü tarihini yazdığı 24 kitabından 12'si, bu efsanevi kraldan sözeder.

    MÖ 88'de Romalılar'a karşı başlattığı ve tarihe "Mithridates Savaşları" olarak geçen uzun soluklu ve ilginç savaşlarda, Roma'dan gönderilen ünlü generaller Sulla, Amiral Triarius, Lucullus'un ardarda yenilmeleri; Mithridates'in Anadolu'nun büyük bir bölümünü elde ederek, ardından Roma toprakları olan Batı Anadolu ve Yunanistan'ı işgal etmesi, Efes'de Latince konuşan onbinlerce kişiyi katletmesi ile Anadolu'daki Roma varlığı bir süre için son buldu. Vl.Mithridates, komutanlarını Kilikya bölgesine göndererek burada önemsiz olan Roma varlığını da denetim altına aldırdı. Pontus Kralı. acımasız da olsa elde ettiği başarılarla Anadolu'nun birçok bölgesinde büyük bir kurtarıcı olarak karşılandı. VI.Mithridates'in bu beklenmedik azimli direnişi, Romalılar'ı Anadolu'dan çıkarması, Latin dünyasında büyük bir şaşkınlık ve paniğe yolaçtı.

    "Oraya git, gemini boşalt, her şey satılır. "

    (Srabon'un Kilikya Korsanları ile ilgili yazısından, Geographika, l4.Kitap)

    Roma'nın çözümünde büyük sıkıntıya düştüğü diğer bir açmazı da, Seleukhos İmparatorluğu'nun dağılma döneminde Doğu Akdeniz'de otorite boşluğundan oluşan korsan filolarıydı. Toros dağlarının iç bölgesindeki Isauria'da barınan Likya, Pamfilya ve Kilikya bölgelerinde faaliyet gösteren korsanlar, sadece ganimet için değil, aynı zamanda tutsak ticareti de yapmaktaydılar. Çok sayıda sığınaklara ve korunaklı kalelere sahip olarak tüm bu bölgeleri denetimleri altına almışlardı.

    Strabon, Zeniketos adlı korsan reisi ve bir kaleden sözederek. korsanların en kârlı işi tutsaklarını köle olarak satmalarıydı. Bunun için en iyi pazarın, Yunanistan'da günde 10.000 tutsağın alınıp satıldığı Delos kenti olduğunu yazar.

    Roma, Doğu Akdeniz ve İtalya arasındaki deniz ticaret yollarının güvenliği için MÖ 78-75 yılları arasında Kilikya Prokonsülü Servilius Vatia'yı gönderdiyse de onun bütün çabalarına, başarısı nedeniyle aldığı "lsauria" sanına rağmen istenilen sonuç alınamadı. VI.Mithridates'in desteklediği korsanlar, yeniden faaliyete geçerek bu defa Roma'yı hedef aldılar. İtalya kıyılarına kadar sokularak özellikle tahıl ve gıda taşıyan gemileri tutsak ettiler. Roma, kıtlık ve açlık tehlikesi ile karşı karşıya kaldı.

    Senato tüm bu gelişmeler karşısında MÖ 66'da Gnaeus Pompeius'a korsan faaliyetleri ve VI.Mithridates sorununun çözümü için olağanüstü yetkiler verdi. Kendisine 120.000 asker, 500 gemi ve 24 general yardımcı olacaktı. Pompeius doğudan batıya, önce İtalya ve Sicilya kıyalarında, daha sonra Yunanistan ve Kilikya kıyılarında faaliyet gösteren korsanların üzerine acımasız bir biçimde gitti. 120 yerleşim yeri ele geçirildi, 10.000'den fazla korsan öldürüldü, 800 kadar gemiye el konuldu veya yakıldı, barınakları yıkıldı, kaleleri tahrip edildi. 20.000 civarındaki korsan ise tutsak edilerek çalıştırılmak üzere büyük çiftliklere gönderildi. V Langlois ve Strabon'a göre; Ovalık Kilikya'da korsan barınağı olarak kullanılan Soloi kentini yerle bir eden Pompeius, bu başarısını anıtlaştıran ve Pompeiupolis olarak bilinen yeni bir liman kenti kurdu. Günümüzdeki Viranşehir olarak bilinen ören yerinde, bu görkemli kentin liman caddesine ait sütunlar ayakta durmaktadır.

    Korsan sorununu çözümleyen Pompeius, bu defa VI. Mithridates'e yöneldi. Ancak umduğundan çok daha büyük bir direnişle karşılaşacağını bilmiyordu. Burada kendisini güneydoğudan Kafkasya'ya, Karadeniz'den Orta Anadolu'ya kadar bölgenin her yanında akıl almaz heyecanlı olaylar ve savaşlarla dolu bir kovalamaca içinde buldu. Pompeius, VI. Mithridates'i yendiğini sanırken o daha büyük bir güçle karşısına çıkmaktaydı. Aylarca süren bu mücadele sonunda Kuzey Karadeniz'de Kırım Roma döneminde Dağlık Kilikya (Cilicia Trakheia) kentleri

    1. yüzyılda gelişme sürecine giren diğer Kilikya kıyı kentlerinden, Orta Dağlık Kilikya'da Anemurium (Anamur), Nagidos ve Kelenderis (Aydıncık) dikkat çeker. MÖ 6. yüzyıldan beri varolan küçüklü büyüklü bu liman yerleşimleri, iç bölgelerden gelen yolların denizle bağlantılı olduğu, güney rüzgarlarına karşı korunaklı koylarda kurulmuştu. Nagidos ile birleşen Anemurium 38-72 yılları arasında IV At-tikus'un yönetimi altındaydı. Daha sonra Roma yönetimine geçti ve 382'de İsauria bölgesine bağlandı. Tiyatrosu, odeonu, hamamları, renkli fresk ve mozaiklerle süslü evleriyle zengin bir kent durumunda olup, çok sayıda sikke darbetmiştir.

    Strabon'un özellikle "liman kenti" olarak tanımladığı Kelenderis, zengin sedir ormanları, yamaçlarında üzüm ve zeytin gibi meyve türlerini yetiştiren, gemilerin barınmasına uygun, korunaklı limanı, kalesi, tiyatrosu, antrepoları ve su yolları ile gelişmiş önemli bir yerleşimdi. Meydancıkkale (Gülnar) üzerinden Orta Anadolu'da İkonium'a (Konya) bağlanan dağ yollarına sahipti.

    L. Zoroğlu; Attik-Delos Birliği'nin en doğudaki üyesi olan Kelenderis'in, MÖ 5. yüzyılın ortalarından itibaren sikke darbettiğini, bölgedeki Pers egemenliğine rağmen özerk olduğunu, Roma egemenliğine girdiği yıllarda Servilius Vatia'nın korsanlarla yaptığı mücadele sırasında gemileriyle yardımcı olduğunu yazar.

    Ramsay'a göre; Kilikya kıyısındaki Korykos ve Elaiussa Sebaste (Ayaş) kentlerini MÖ 20 tarihinde, Kapadokya Kralı Arkhelaos kurmuştur. Oysa Strabon, kralın Dağlık Kilikya'yı devraldığında, çoğu zamanını geçirdiği kralî ikametgah olarak buraya yerleştiğini yazar. Daha sonraları tiyatro, tapınak ve su arkları ile gelişmiş ve bayındır bir kıyı kentine dönüşen Sebaste Elaiussa, Korykos'a antik bir yol ile bağlıdır. M.Bildirici'ye göre Elaiussa kentinin önünde ilk çağda bugün üzerinde kilise kalıntısı bulunan bir ada bulunmaktadır. Bu ada yaklaşık 4.yüzyılda kara ile birleşmiştir. Günümüzde ada görünmediği gibi, tam dolgu olan zeminin üzerinden Silifke-Mersin karayolu geçmektedir. Kent, Augustos zamanında imparatorluk sikkelerini kesmekteydi. (Burada lV.Antiochos ve İotape'nin adlarıyla da sikke darbedilmiştir.) Arhelaos'un ölümünden sonra Romalılar, ülkenin güney kısmı olan Lykaonia ve Dağlık Kilikya'yı II.Arhelaos'a bıraktılar.

    Daha iç kısımlardaki Claudiopalis (Mut) kolonisi, Caesar Claudius tarafından MÖ 41 yılında kurulmuştur. Bu koloni Dağlık Kilikya'yı büyük bir vadi halinde kesen Calycadnus (Göksu) vadisinin Orta Anadolu girişinde yeralır. Romalılar'ın buralarda koloni kurmaya başlaması, dağlık bölgelere de önem verdiklerini göstermektedir. Nitekim Calicula (37-41 ) döneminde yine iç bölgelerde Germanicopolis ve Philadelphia kentleri aynı yıl içinde kuruldu. Birine, imparatora ithafen Calicula Germanicum; diğerine de IV.Antiochos'un karısı İotape Piladelphos'un adları verildi. Roma yönetimi, Augustos döneminde Kapadokya Kralı Arkhelaos'a (MÖ 36 -MS 17) korsan savaşları sırasında yaptığı yardımlar nedeniyle, Dağlık Kilikya kıyılarının büyük bir kısmını içine alan 11.Strategia'yı (Askeri vilayet) verdi. Böylece Dağlık Kilikya bölgesi, Toros Kapadokyası'na bağlandı. Kyinda ve Soloi'nin yukarısında dağlık bölge içinde bulunan ve Teukros'un oğlu Aias'ın Kilikya platosunda kurduğu Olba'ya (Uzuncaburç) Teukros'un ülkesi ve rahiplerinin çoğuna da "Teukros" veya "Aias" adı verilmişti. Bu küçük rahip krallık, daha sonra Ajax Kennatis ile Lalasis'i de egemenlik alanları içine aldı.

    Antonius Pius (138-161) döneminde Lykaonia ile lsauria, Galatya'dan ayrılarak Kilikya'ya eklenir. Bu imparator zamanında Tarsus, üç vilayetin metropolisi olur ve Ramsay'a göre bu durum 3. yüzyılın sonunda Isauria ve Kilikya'nın ayrı birer il haline geldikleri zamana kadar devam eder.

    "Roma kolonisi olmak yazgısının acısı, bundan kazanç sağlanması ile gideriliyordu." R.sedıııot)

    Roma Kilikya ekonomisini canlandırıyor

    MÖ 2. yüzyılın ortalarından itibaren Anadolu'da siyasi egemenlik kurmaya başlayan Roma İmparatorluğu, bu bölümün başlangıcında belirtildiği gibi pek çok sorunla karşılaştı. İmparatorluk düzeninin (Imperium Romanum) gerçekleşmesi ve siyasal dünya otoritesinin sağlanması ise MS 1. ve 2. yüzyıllarda gerçekleşebildi. Akdeniz'in tamamına egemen olan Roma, çok büyük gelir kaynaklarına sahip olmakla beraber, bu devasa sistemi ayakta tutabilmek için büyük harcamalar da yapmaktaydı. Öte yandan artan nüfus ve refah ile birlikte, ihtiyaçlar doğrultusunda giderek gelişen sanayinin hammadde ihtiyacı, Roma ekonomisini dışa bağımlı hale getirmeye başladı. Bu süreçle birlikte Roma, belirli yasalar ve kurallar doğrultusunda bağımlı ülkelerindeki ekonomik kaynakları harekete geçirebilmek için gerekli alt yapı yatırımlarına girişti. Böylelikle tüm imparatorlukta üretim yapan pek çok işletmenin faaliyete geçmesiyle birlikte topyekün kalkınma sürecine girildi. Düzenli kentler, yollar, köprüler, kıraç yerlerde kurulan kentlere can veren su kanalları inşa edildi.

    İmarcı olarak bilinen imparatorlar Hadrianus ve Traianus, doğu eyaletlerini gezdiler depremlerden zarar gören kentlere yardımcı oldular, çeşitli bayındırlık eserlerinin yapımına önderlik ettiler.

    Antonius Pius zamanında vergilerde önemli indirimler yapılmış, özellikle eyaletlerin gelişmesine imkan sağlanmıştır. Bu dönemde Kilikya'nın verimli topraklarında tahıl, harnup, zeytin, üzüm gibi pek çok tarımsal ürünün yanısıra, Mısır'dan getirilen uzun lifli pamuk da üretilmekteydi. Ayrıca keten ve yünlü dokumalar ile orman ürünleri ve madenler de önemli ihraç ürünleri arasındaydı. Bu durum Marcus Aurelius'un zamanında da devam etti. İmparator Septimus Severius'un Afrika, karısı Julio Domna'nın ise Suriye kökenli olması, ilginin doğu eyaletlerine yönelmesinde etkili oldu.

    Tarsus, 1. yüzyıldan itibaren en fazla gelişen ve büyüyen Kilikya kentiydi. Bulunduğu coğrafi konum nedeniyle en eski çağlardan beri Ovalık Kilikya'nın metropolisi olan Tarsus, Romalılar zamanında da bu önemini korudu, Latin urbanizmi bütün ağırlığı ile bu kente damgasını vurdu. Bölgeyi yöneten meclis, Tarsus'da toplanırdı. Bu meclis, Caracalla (211-217) döneminde bağımsız genel meclis haline dönüştürüldü. "Kiliarchia" (Kilikya Hakimi) denilen meclis başkanlığına sadece Tarsuslular seçilebilirdi.

    "Herşey Roma için, heryol Roma ya. "

    Akdeniz'in doğusu üretiyor, batısı tüketiyor ve tükeniyor

    Roma'nın Kilikya valilerinden Cicero, oğluna meslek seçimi konusunda öğütler verirken, ticaretine kadar hor gördüğünü gizlemez. "Hemen tekrar satmak üzere, pazarlıkla mal satan tüccar takımı da pis iş yapıyor sayılır." der. Roma perakende ticareti çoğunlukla kölelere, uluslararası ticareti de yabancılara bırakmıştır. Roma tanrılarından biri olan Merkür, ticaretin, hırsızların ve serserilerin tanrısıdır. Roma yönetimi ticaret yapmaktan çok, ticareti tüm altyapısıyla örgütlemişti.

    1. yüzyıldan itibaren Roma'nın doğu kaynaklarını sömürmesi ve sağladığı büyük servet, aşırı sermaye birikimine neden oldu. 2. yüzyılda her şey doruk noktasında yaşandı. Bu birikim çoğunlukla en kazançlı iş olan tefecilikte ve doğu kökenli tarımsal ürün ve lüks malların alımında kullanılmaktaydı. Pilinius'a göre, Küçük Asya'dan her yıl i 00 milyon sertertius-gümüş kuruş tutarında dışalım yapılmakta, 1/40 gibi çok düşük oranda gümrük vergisi alınmaktaydı: Bu ise Doğu Akdeniz üretici ve tüccarlarını durmaksızın üretmeye ve satmaya yöneltmiş, İtalya'nın kendi ihtiyaçlarına yeterli üretim yapan anavatandaki işletmelerini çökertmeye başlamıştı.

    Hiçbir ürününü ihraç edemeyen ve üretmeden tüketen bir sisteme dönüşen Roma'nın ekonomisi ve maliyesi sarsıldı.

    İmparatorluk, büyük boyutlu atılımları ve batıdan Got ve Vandallar'ın, doğudan Parthlar'ın yıpratıcı saldırıları nedeniyle yapılan askeri harcamalar ile yıpranmaktaydı. 3. yüzyıldan itibaren, para hacmi giderek daralmaya ve değerini hızla kaybetmeye başladı. Köle temini neredeyse olanaksız hale geldi. Büyük toprak ve işletme sahipleri, ayakta kalabilmek için topraklarını veya imalathanelerini üretici köylülerle paylaşmak zorunda kaldılar. Buna rağmen ticaret hala doğu ile batıyı sıkı bir bağ içinde tutuyordu. Aynı denizin sularından yararlanan bu değişik ülkeler arasındaki yakın ticaret ilişkilerini hiçbir şey kesintiye uğratmamıştı. Gerek sanayi, gerekse doğal ürünlerin alışverişi büyük ölçü de sürdürülüyordu. Byzantion'un Uzak Doğu kökenli malları; Urfa'nın, Antakya ve İskenderiye'nin dokumaları; Kilikya'nın Cilicium denilen keçi kılından yapılan kaba dokumaları, keteni, hurması, zeytini; Suriye'nin şarapları, yağı ve baharatı; Mısır'ın parşömeni, pamuğu ve parfümü; İspanya'nın buğdayı; Afrika'nın fildişi, hayvan postları. ve değerli taşları; içinde kadın saçı, devekuşu tüyü de bulunan, kaynak kitaplarda sayfalar dolusu listeler halinde gördüğümüz mallar, yüzbinlerce balya, fıçı ve anforalar halinde, tüketim ve lüksün ülkesi olan İtalyan limanlarına yığılmaktaydı. Gerekli gereksiz bu büyük savurganlık enflasyonu yükseltti.

    Sonuçta ticaret sermayesi piyasadan çekildi. Kötü para, iyi parayı yastık altına gönderirken, gümüş paranın değeri yok denecek kadar azaldı. Altın para istifçilerin eline geçti. Kötü gidişe önlemler alındı. Gümrük duvarları yükseltildi. Hatta ithal ipek giysiler bile yasaklandı. Ancak çok geç kalınmıştı. Trampa ekonomisi gündeme geldiğinde, paraya ve değerli madene sıkışan imparatorluk yönetimi, merkezden kopmalara, nakit sağlama nedeniyle önce taviz verdi, daha sonra da bunu önleyemedi. Barbar akınları başladığında imparatorluk hızla parçalanma noktasına geliyordu. Bu süreçte Roma'ya bağlı olarak gelişen Kilikya ekonomisi de darboğaza girdi.

    Doğu, yılda üç kez ürün alınabilen, kendine yeterli kaynakları, kırsal toplulukların gücü, organize olmuş ihraç limanlarıyla, gelişmiş kentleri ve kurumlarıyla ayakta kalabilmişti. H. Pirenne: "İmparatorluğun iki büyük bölgesi olan doğu ve batıdan; doğu, batıyı üstün uygarlığı ve çok daha yüksek ekonomik gelişme düzeyiyle alabildiğine aşmıştı. 4. yüzyılın başında, doğudakiler dışında gerçek anlamda büyük kentler yoktu. İhracatın merkezi Doğu Akdeniz ve Küçük Asya olup, buralarda özellikle bütün Roma dünyasının pazar olduğu ve doğu gemileri ile taşınan dokuma üretimi yaygınlaşmıştı. Bu olgu kuşkusuz toplumun sonunda Bizantinizmine varan hızlı doğululaşmasına büyük ölçüde katkıda bulunmuştur." diye yazar.

    4. yüzyılda Roma'nın Avrupa kanadı çökerken, doğuda Bizans daha sonra da Constantinopolis başkentli olarak, yaklaşık 1000 yıl daha devam etti. Akdeniz aracılığıyla gerçekleşen bu doğululaşma, özellikle Doğu Akdeniz'e kıyısı olan ülkelerin önemini gösteren tarihsel bir kanıttır.

    Doğu Akdeniz ekonomisi ile varolan İmparatorluk BİZANS

    "Ben Paulus, elimle selam sizlere.Benim bağlarımı hatırlayın. İnayet sizinle olsun. "

    St.Paulus'un Colossaelilere (Honaz) yazdığı mektuptan.

    Roma yönetiminin Kilikya'da en güçlü olduğu 1.yüzyıl başlangıcında, Paulus'un benim bağlarımı hatırlayın mesajını alan inananlar, 300 yılı aşkın süre boyunca sayısal olarak çoğaldılar, toplumsal olarak örgütlendiler.

    İmparatorlar Diokletianus ve Galerius, antik geleneklere, Yahudiler arasındaki bölünmeye ve yönetime başkaldıran ayrılıkçılar olarak gördükleri Hıristiyanlığın yayılmasına şiddetle karşı koydular, önderlerini ve inananlarını acımasızca cezalandırdılar. St.Paulus'un önderliğinde Hristiyanlığın yoğunlaştığı Kilikya, bu yasak ve cezalandırmalardan en çok etkilenen bölge olmasına rağmen, Hristiyanlık en güçlü şekilde burada örgütlendi.

    360 yılında Constantinus'un iktidara gelmesiyle Kilikya bölgesi Hristiyanları baskıdan uzak kaldı. Zira, Hristiyanlığı kabul ettiği söylenen bu imparator, devletin ağırlık noktasını doğuya nakletmenin, buna rağmen Hristiyan düşmanı bir tutum izlemenin mümkün olmayacağını görmüştü.

    "Neoplatonik" akımın sözcülüğünü yapan Julianus yeniden Hristiyanlarla mücadeleye girişti. G. Ostrogorsky, bu imparator için:"Kaybolup gitmekte olan dünyanın sihri, bu dünyanın sanatı, aydınlığı ve hikmetine karşı duyduğu ihtiraslı sevgi, Costantinus Hanedanı'nın bu son temsilcisine, yeni dini inanca karşı savaş açtırdı." diye yazar.

    İmparatorluğun 395 yılında resmen doğu-batı olarak ikiye ayrılmasının ardından Balkanlar, Trakya, Anadolu, Suriye ve Mısır eyaletlerinden oluşan Doğu Roma'nın (Praefectura praetorio Oriendioecese) sınırları içinde yeralan Kilikya'da yeni bir dönem başlayacaktır.

    Bizans İmparatorluğu; Roma Devlet sistemi, Hellen kültürü ve Ortodoks Hristiyan inancının bir sentezi olarak tanımlanır. Buna eklememiz gereken önemli gerçek; batı kanadı çöken İmparatorluğun, Bosphoros'daki eski Byzantion sitesini başkent yaparak, doğulu bir kültür coğrafyasında varlığı 1000 yıl sürecek yeni bir uygarlığı ortaya çıkarmış olmasıdır.

    Bu yeni gelişmelere rağmen, Roma döneminde Kilikya'daki büyük kentlere yerleşmiş olan toprak, işletme ve ticarethane sahibi Latin kökenli burjuva ve aristokratlar eski gelenek ve inançlarını terketmediler. Çökmekte olan batının ticari talepleri giderek azalmış da olsa, bağlarını sürdürmeye devam ettiler.

    Ancak, kısa bir süre sonra Bizans yönetiminin; siyasi, dini, ekonomik, ticari, kültürel ve sosyal yapılaşmasını, Başkent İstanbul yönünde yoğunlaştırmasıyla; bu defa Karadeniz ve Marmara bölgesi ön plana çıkmış; Batı Anadolu'nun metropol Roma kentleri Efes ve Milet sönükleşmeye başlamıştı. Kilikya ve hinterlandının denize çıkış kapıları olan limanlarındaki ticaret ve ekonomi de giderek daralmaya, içedönükleşmeye başlayınca; işletmeler ve ticarethaneler, sermayeleriyle birlikte Roma veya İstanbul'a göç ettiler. Böylece Kilikya'nın 200 yıl süren parlak dönemi, kararmaya başladı. Bunun en çarpıcı kanıtı, çeşitli tanrılara ait heykel kabartmaları ile süslü tapınak, tiyatro, gymnasium, stadyum, nymphiyum vestoa gibi anıtsal yapıların hemen tamamının 1 ve 2. yüzyıllarda inşa edildiği, bundan sonraki yüzyıllarda bu türdeki yapılaşmanın durduğu, ancak 4. yüzyıldan itibaren çoğu kilise ve manastır olan Hristiyanlık yapılarının ortaya çıktığıdır.

    Yeni yönetim, çok tanrılı "Paganist" dediği kültür ve inanç kurumlarını kapatmaya, yapılarını ortadan kaldırmaya, malzemelerini devşirmeye başladı. (Bu süreç Justinianus döneminde tamamlanmıştır.) Ardından tek tanrılı Hristiyan dini, yöre için köklü değişiklikleri de beraberinde getirirken, karşıt görüşler arasında toplumsal çatışmalarda yaşanmaktaydı.

    Kilise, Antik Çağlar'dakinin aksine, halkı dünyevi ve maddi olmaktan çok sadeliğe ve ahirete özendirdi; giderek merkezi otoritenin rakibi ve alternatif olarak halk üzerinde büyük yaptırım gücü kazandı. İmparatorlar da siyasi güçlerini büyük ölçüde kilise ile paylaşmak durumunda kaldılar. Kilise, toprak ve gayrimenkul varlıklarının yanısıra, sahip olduğu parasal kaynakları, üretim aktivitesi ve ekonomik alanlar yerine mistik alanlara yöneltti. Amaç yozlaşmış toplumsal bağları güçlendirmek, insanları bu inanç etrafında cemaat halinde birleştirmekti. Bu nedenle Kiliya'da birçok kilise ve manastır inşa edildi. Yöre Hristiyanlık inancının yoğunlaştığı bir bölge haline geldi. Dini örgütler olarak piskoposluk ve metropolitlikler kuruldu. Örneğin, daha erken dönemlerde Bizans imparatoru II.Theodosius, Olba Krallığı'na ait Knyteleis (Kanlıdivane) yerleşiminde, Ne***lis (Yeni kent) dediği kutsal bir Hristiyanlık merkezi kurdu. Daha sonraları bölgenin hemen her yanındaki diğer antik yerleşimlerde benzeri yapılaşmalar başladı. Romalılar'ın 100 yıl önceki Hristiyanları gerip çaktıkları haç, bu defa baştacı edilmişti.

    Yasaklı dönemlerde, St.Paulus önderliğindeki Kilikya bölgesi Hristiyanları, Silifke yakınlarındaki Hagia Thekla örneğinde olduğu gibi (Ayatekla-Meryemlik), Göksu vadisi içinde gizlenmiş çok sayıdaki mağara tapınaklarında toplanmakta ve gizli ibadet yapmaktaydılar. Azize Thekla'nın ölümünden sonra kutsal bir alana dönüşen bu mağara kilisenin üzerine, 12. yüzyılda Bizans İmparatoru İsaakios Zenon tarafından büyük bir bazilika külliyesi inşa ettirildi. Günümüzde apsis kısmına ait anıtsal bir bölümün kaldığı bu kilisenin yapımı ile ilgili ilginç olayı, İmparator Alexiad'ın kızı Anna Kommena, günlüğünde ayrıntılı olarak yazar. Buna göre; İmparator İsaakios, Balkanlarda barbarlarla yaptığı bir savaşın ardından büyük din şehidi Thekla'nın anma günü olan 24 Eylül'de Lobitzos (Lofça) dağının eteklerine gelir. Burada aniden çıkan fırtına, gökgürültülü yağmur ve sellerle bütün ordugahı, ağırlıkları sel sularına kapılıp yok olur. Askerlerin ve hayvanların iliklerine işleyen soğuğa rağmen, fırtınaların içinden çıkan şimşekler yöreyi tutuşturacak gibidir. Bundan sonrası Anna Kommena'nın günlüğünde şöyle yazar: "Bu gördükleri karşısında imparator çaresiz kalmışdı. Kasırga biraz hafifleyince sel sularının girdaplarına kapılıp sürüklenen nice adamlarını yitirmiş olarak komutanlarla bu yerden ayrıldı ve onlarla birlikte gidip bir meşenin altına sığındı. Ama orada, kendisine meşenin içinden çıkıyormuş gibi gelen, korkunç, gürültüye ve ulumaya benzer bir ses duydu; o sırada rüzgarlar daha da şiddetle esiyordu; bunların zoruyla meşe ağacı devrilir korkusuyla, ağaç devrilirse altında kalamayacak kadar yeterince uzak bir yere çekildi; orada şaşkın şaşkın duruyordu. Birden bire sanki bir işaret verilmiş gibi, ağaç, gözlerinin önünde, kökünden söküldü ve yere savruldu.

    İmparator, kendisiyle ilgili tanrı esirgemesi olayı karşısında hayran kalakaldı. O sırada, doğuda bir ayaklanma çıktığı söylencesi yayıldığını öğrendiğinden imparatorluk sarayına döndü. İşte o zaman, büyük din şehidi Thekla adına görkemli bir tapınak yaptırdı; bunun, böylesine şatafatlı olarak yapımında harcanan para hiç de az değildi; tapınak, çeşitli sanat dallarının yapıtlarıyla süslenmişti; o (imparator), şürkan adağını orada, Hristiyanlara yakışır yolda yerine getirdi ve bundan böyle, ayinlere hep orada katıldı."

    Azize Thekla, Tanrıça Athena Kannetis'e Karşı

    Kilikya'nın Kudüs'e yakınlığı, kilise ve manastır yapımına elverişli doğal yapısı, deniz yoluyla Akdeniz'in her yanına ulaşılabilecek çok sayıda büyüklü küçüklü limanlarının bulunması, azizlerin doğduğu ve yaşadığı yer olması, en önemlisi Hellenistik ve Roma dönemlerinde Toroslar'ın güney eteklerinde sık aralıklarla kurulmuş pek çok kutsal alanın ve kentin bulunmasıydı. Buralardaki farklı inanç kurumlarına alternatif olarak, onların yakınında örgütlenerek, Hristiyanlığı buradaki halk kitlelerine yaymak bakımından önemli bir alt yapı oluşturuyordu. Örneğin Silikfe'de yaygın olan Tanrıça Athena Kannetis inancına karşı, Azize Thekla ortaya çıkıyor ve kent yakınına gelerek; kendisini, Hristiyanlığı yaymaya adıyor. Nitekim 376 ve 379 yılları arasında Silifke'ye gelen Gregoryan Nazianus, Aya Thekla'yı Athena ile bir tutmuş, günümüzde "Meryemlik" denilen alanı "Parthenon" olarak nitelendirmişdi. Kanytelis ören yerinde de Hellenistik döneme ait Zeus Tapınağı ile çok sayıdaki kilise yanyana durmaktadır.

    Balkanlarda barbar kavimlerin, Doğu Anadolu'da Iran Sasanileri'nin, VI.-VIl. yüzyıllarda Müslüman Araplar'a karşı direnen, ancak İstanbul kapılarına kadar dayanmalarını önleyemeyen merkezi yönetim; İsa'nın varlığı ile ilgili "Christos" tartışmaları, İstanbul'un "Diyofizit", doğu kilisesinin "Monofizit" yorumları, Ortodoks ve Katolik mezheplerinin "Union" dedikleri beraberlik üzerinde anlaşamamaları; "yeşiller" ve "maviler" gibi partilileşme sorunlarıyla sarsılmaya başladı. Çok ağır olan memur ve askerlerin ücretleri, savunma giderleri güçlükle karşılanabiliyordu. İç ve dış sorunlar büyüdü. 611'de Sasaniler'in Antakya, Adana ve Tarsus'a girmeleri önlenemedi. Ancak Herakleios'un 622'de askeri girişimleriyle bu işgal sona erdi.

    Giderek artan bu baskılar sonunda, başkent çareyi kırsal topluluklara ve askeri güce dayalı yeni bir yapılanmada buldu. Serbest köylü ve serfler, mülkiyet hakkı verilmekle birlikte toprağa bağımlı hale getirildiler. Askerlere toprak verilmek suretiyle önemli bir bölümü Kilikya'da olan 60.000 kadar "stratiotikon kteme" denilen "köylü asker" bölgeleri oluşturuldu. Kentlerin güvenliği için Tarsus örneğinde olduğu gibi etrafı yüksek surlarla çevrildi veya Silifke'deki gibi daha güvenli tepeler üzerinde küçük kaleler içine alındı. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Bizans maliyesi, özellikle Doğu Akdeniz'de sahip olduğu verimli topraklar ve tarıma dayalı ekonomisiyle 12. yüzyıla kadar parasının değerini koruyabilmiştir.

    7. yüzyıldan itibaren Osmanlı Hükümdarı Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethettiği 1453 yılına kadar olan Bizans tarihi, Müslüman Araplar, Memluklar, İran Sasanileri, Anadolu Selçukluları, Beylikler ve Osmanlı tarihleriyle iç içe gelişmiştir.

    Kilikya'da Müslüman Araplar

    Hazreti Muhammed'in öncülüğünde kurulan ve tek tanrılı dinlerin sonuncusu olan İslamiyet, ortaya çıktığı 7. yüzyılda Orta Doğu ve Ön Asya'da kısa zamanda büyük bir gelişme ve yayılma gösterdi. Bunun sonucunda Bizans İmparatorluğu, Güneydoğu Anadolu'da yeni ve güçlü bir Müslüman Arap uygarlığı ile sınır komşusu oldu.

    Müslüman Araplar'ın Kilikya bölgesi ile ilk temasları Hz. Ömer zamanında başladı. Ebu Ubeyd komutasındaki Arap askerleri, 634yılından itibaren "Rum (Roma) ülkesi" dedikleri Anadolu'ya "Yaz gazveleri" olarak bilinen seferlerle Antakya üzerinden Çukurova ve Tarsus yörelerine kadar girdiler.

    Bu beklenmedik gelişmenin karşısında Bizans yönetiminin Araplar ile yaptığı diplomatik görüşmeler sonucunda, her iki ülke sınır bölgesinde bulunan Ovalık Kilikya'da, "Avasım" denilen askerden arındırılmış tampon bir bölge oluşturuldu. Ancak, Şam Valisi Muaviye bu karara uymadı. Güçlü donanması ile Silifike'ye kadar olan Kilikya bölgesini işgal etti. Ardından Gülek boğazının denetimini de ele geçirdi. Ancak Muaviye'nin Halife Ali ile giriştiği iktidar çatışmalarını fırsat bilen Bizans İmparatoru II.Constantinus, Kilikya'daki Arap işgaline son verdi. Muaviye'nin oğlu Yezid (680-683) zamanında, İslam fetihlerinin yeniden başlaması ile Kilikya tekrar Araplar'ın işgaline uğradı. Bu tarihten itibaren, Araplar ve Bizanslılar arasında sık sık el değiştiren bölge, Emeviler döneminde yaşanan barışçıl ortama karşın, Abbasi Halifeliği zamanında yeniden çatışmalara sahne oldu. Bu dönemde Harun ür-Reşid, özellikle Ovalık Kilikya'da kalıcı önlemlere girişti. Arap tarihçilerine göre; Ebu Süleyman Fereç, yörenin merkezi olan Tarsus kalesini berkitmek ve gerekli yönetimsel düzenlemeleri yapmakla görevlendirilmişti. Öte yandan Maveraünnehir'den gelen Türkmen aşiretlerinin bir bölümünün burada yerleştirilmesi ile yörede ilk kez Türk kolonizasyonu da başlamış oldu.

    Müslüman Araplar ile Bizans arasında bir uç kenti olan Tarsus, Antik Çağlar'da olduğu gibi bu dönemde de ön plana çıkmış, İslam kültür ve sanatının önemli bir merkezi haline gelmiş, birçok İslam bilgini kente yerleşmişti. Halife Memun (813-833) Bizans'ın bölgeye yönelik askeri hareketlerine karşın, Anadolu'ya geldiğinde hastalanarak Pozantı'da ölmüş, Tarsus'a getirilerek burada defnedilmişti. (Mezarı Ulu Cami'nin doğusunda bulunan türbededir.)

    Abbasi Halifeliği'nin zayıfladığı dönemde, Türk kökenli Mısır Valisi Tulunoğlu Ahmed, bağımsızlığını ilan ederek Kahire'de Tulunoğulları denilen bir hanedan kurmuş ve Kilikya bölgesine de egemen olmuştu. Yörede İslam egemenliği 10. yüzyıla kadar sürdü, atılgan Bizans İmparatoru N. Phokas zamanında, Kilikya yeniden Bizans egemenliğine girdi.

    Mersin Yöresinde Türk Dönemleri

    "Yaşama arayışı içindeki Türkler'in Anadolu;ya gelişleri, ekonomik ve toplumsal çöküş değil paylaşımdır. " A. Wachter.

    1071 Malazgirt Savaşı'ndan yaklaşık 400 yıl önce Harun ür-Reşid zamanında, Mersin yöresinde iskan ettirilen Türkmenler'in büyük bir bölümü, Bizans İmparatoru N.Phokas tarafından bölgeden çıkartılmıştı.

    Daha sonraki yüzyıllarda Türk soyunun pek çok boyları anayurtlarından uzaklaşarak Anadolu'ya yöneldi. Asya tarihi ve toplumsal yapısı için çok önemli olan bu göçlerin nedenleri araştırıldığında, başlıcalarını, "yetersiz yaşama alanları", "kıtlık" ve "güçlü istilacılardan kaçış" şeklinde görüyoruz. Yurtluk edinme eylemi içindeki bu göçebeleri salt "yağmacı ve asalak topluluklar" olarak gören düşünce, özellikle Rus bilimadamlarınca Orta Asya'da yapılmış olan arkeolojik kazı ve araştırmalar ile Orta Çağ kaynak ve belgeleriyle çürütülmektedir. Günümüzde Batılı objektif bilimadamlarının da itibar etmediği tek yanlı bir ön düşünceye karşın, C.Cahen: "Bizans topraklarına ilk giren Türkler, mevcut sistemi yıkmak düşüncesiyle harekete geçmekten çok, kendilerine yerleşecek bir yer bulmaya gelmişlerdi" diyor ve devamla "Bu yerleşme kendileri açısından yapıların değişmesini içerir ve büyük göçebelik düzeni, sürekli değilse bile,bir çeşit yerleşiklik demek olan yaylacılığa dönüşme yoluna girer. İster başlangıçta Müslümanlarla Hristiyanlar arasında, ister Türkler yerleşikliğe geçtikçe veya yerli köylüler İslam dinini kabul ettikçe,gerek Müslümanlar arasında, gerekse yerleşik ve göçebe unsurlar arasında olsun her halükarda bir ortak yaşama durumu doğar" diye yazmaktadır. A.Wachter, 1903'de yaptığı çalışmasına; Türk kolonizasyonunun batı kaynaklarında abartıldığı gibi: "Bölgenin ekonomik ve toplumsal çöküşü değil paylaşımıdır" görüşünü ileri sürmüş ve buna ait pek çok örnek vermiştir. Batı Anadolu'nun Orta Çağ tarihi ve toplumsal . yapısı ile ilgili değerli yayınları olan C.Cahen, P Wittek, F Köprülü başta olmak üzere; B.Lewis, H.Millas, D.Kitsikis ve daha birçok araştırmacı yazarın görüşleri bu yöndedir.

    Büyük Selçuklu İmparatoru Alparslan'ın 1071'den önce Doğu Anadolu'daki bazı Bizans garnizonlarına yönelik askeri hareketleri, Ön Asya'da dayanılmaz boyutlara varan Türk göçlerinin yarattığı toplumsal sorunlara çözüm arayışının sonucudur. İslam, Süryani ve Ortodoks vakayinameleri, bu göçlerden ve yarattığı sorunlardan ayrıntılı bir biçimde söz etmektedirler. Bunlar dikkatli bir şekilde incelendiğinde, Anadolu'nun Türkleşmesini, Alparslan'ın Doğu Anadolu'da sağladığı güvenli rampalardan yayılan Türk göçmenlerin gerçekleştirdiği anlaşılır. Yani, Anadolu'nun fethi, merkezi İran'da olan Büyük Selçuklu yönetiminin sistematik politikalarının bir sonucu değildir.

    Başlangıçta ortaya çıkan panik veya kontrolsüz olaylar ile mevcut düzenin sarsılmaması elbette mümkün değildi. Kitlesel göç grupları ile yerleşik halk arasındaki kültür, ideoloji, siyaset, yaşama biçimlerindeki farklılıklar; mera, otlak, su, beslenme ve barınmada çıkan sorunların, çatışmalara ve giderek savaşlara dönüşmesi kaçınılmaz oluyordu.

    Anadolu Selçukluları Dönemi

    Malazgirt zaferinden sonra Anadolu'ya giren Selçuklu komutanlarından Süleyman Şah'ın 1077'de Anadolu Selçuklu Devletini kurmasının ardından, Kilikya'ya girerek 1082 yılında Tarsus'u ele geçirmişti. Ancak, buradaki Türk egemenliği kısa süreli oldu. Zira, Selçuklu Türkleri ile baş edemeyen Bizans yönetimi, Doğu Hristiyanlarının kurtarılması, Kudüs Haç yolunun açılması ve Kudüs'ün Fatimiler'den alınması gerektiğini öne sürerek papalığın desteğini istedi. 1096'da Franklar'ın başını çektiği I.Haçlı Seferi ile yörede çeşitli Haçlı kontlukları kuruldu. Öte yandan 11. yüzyıl başlarında Ortodoks Bizans yönetiminin Doğu Anadolu'daki Ermeni krallıklarının ve kiliselerinin üzerindeki baskıları sonucu, buradan göçe zorlanan Ermeniler, Kilikya bölgesine yerleşmişlerdi. Kilikya bölgesinde yaşayan Türkmenlerin, Haçlı seferleri ile buradan Orta Anadolu'ya çekilmeleri ardından, Roma-German ikili ilişkileri güçlendiren Ermeni prensleri, Kilikya'da giderek güçlü bir konuma geldiler. Orta Çağ tarihçisi W.Heyd: "Kilikya'nın kuzeyindeki dağlara yerleşmiş olan Ermeniler, oradan aşağıya inmekte ve buranın eski sahipleri olan Rumları yarı rızaları, yarı zor ile göç ettirmeyi başardılar ve bu bölgenin alçak kısımlarına yerleşmekte gecikmediler. Bunların başları arasında bulunan Roupenides ailesinden yetenekli bir asker ve politikacı olan II.Leon. Kilikya Ermeni Krallığı'nın (1187-1219) kurucusu oldu. Bu krallık Batı Asya Hristiyanları için güçlü bir dayanışma idi. Ermeniler, Bizans İmparatorlarına kafa tutabilmek için, batı devletleri ile ve onların Suriye'deki sömürgeleri ile anlaşmalar yapma gereği duyuyorlardı. Leon, Alman İmparatoru VI. Henri'den bizzat başına krallık tacını koymasını rica etti. Bölgede batı tarzında saraylar, kaleler ile derebeylik yöntem ve örgütünü kurdu. Bu şatoların önemli bir bölümünü Frank Baronlarına. St.Jean, Templier ve Teutonique tarikatı şövalyelerine dağıttı." Böylece, bölgedeki Türk egemenliği öncesinde Kilikya'nın aşılmaz dağlarında çok sayıda kalelerden oluşan güçlü bir güvenlik zinciri oluşturarak, Bizans ile Doğu Akdeniz Haçlı kontlukları arasında bir tampon bölge kuruldu. Bu durum, Bizansın Kilikya egemenliği için bir set oluşturduğu gibi, Eyyübiler ve Selçuklular için de, Anadolu ve Suriye arasındaki bağlantıyı kesen önemli bir engel idi. Kısacası Kilikya Ermeni Krallığı, Hitit, Kizzuwatna, Asur, Pers ve Roma dönemlerinde olduğu gibi, büyük devletlerin hedefi olan bir coğrafyada bulunmaktaydı.

    Nitekim, Anadolu Selçuklularının en güçlü olduğu I.Aleaddin Keykubad döneminde, 1224 yılında Kilikya'ya giren Selçuklu orduları, Anamur'dan doğuya doğru ilerleyerek birçok Ermeni kalesini ele geçirdi. Lamprun (Namrun) Ermeni Senyörü Konstantin'in Kıbrıs Krallığından istediği yardım, Selçuklu Emirlerinden Mübarizeddin Ertokuş'un, Silifke'nin denizle olan bağlantısını kesmesi nedeniyle gerçekleşemedi. Buna rağmen Selçuklular korunaklı Silifke kalesini alamadılar.

    Mersin'de Yerel Türk Siyasi Egemenliğinin Öncüleri Karamanoğulları ve Ramazanoğulları Beylikleri

    Alaiye (Alanya) gibi önemli bir liman ve tersaneye sahip olan Konya Başkentli Anadolu Selçuklu Sultanı I.Aleaddin Keykubad, Kilikya'daki Türk varlığını güçlendirmek için, aralarında Üçoklardan Karaman ailesinin de bulunduğu Türmen boylarını buraya yerleştirmeye başladı. Nevarki Sultan II.Gıyaseddin Keyhusrev zamanında doğudan gelen büyük göç dalgaları ile ortaya çıkan toplumsal sorunlar, ayaklanmalar, doğuda başgösteren Moğol tehlikesi, 1243Kösedağ Savaşı'nda Selçukluların Moğollara yenilmesi ile sonuçlanmış ve Anadolu, Moğollar tarafından işgal edilmişti. Bu tarihten itibaren Konya yöne-timinin Moğollara bağımlı hale gelmesi, uçlarda bulunan yarı bağımlı Türkmen beyliklerinin merkezden kopmalarına neden oldu. Moğolların Ermeni Krallıkları ile işbirliği içinde olarak Kilikya bölgesindeki Türkmenlere baskı yapmaları ve onları yurtlarından etmeleri sonucunda: Karamanoğulları, Nûre Sofi adıyla anılan Sâdeddinoğlu Nûre önderliğinde birleşerek direnişe geçtiler. Daha sonra Kerimeddin Karaman Bey,Konya yöresinde kendi adlarını taşıyan bağımsız bir beylik kurarak, egemenlik alanlarını güneyde Toroslar'a doğru genişletmeye başladı. Diğer bir Türk boyu olan Avşarlar'dan İslam Bey ve Sarum Bey'de Silifke yörelerine yöneldiler. Bu durum Ermeni Krallığını yıpratırken, Memluk Sultanı Bâybars'ın(1260-1277) Moğolları yenerek Anadoluya girmesi, Kilikya'da Ermeni Krallığına ait birçok kaleyi elde etmesi ve buradaki Latinleri bölgeden çıkartması ile Karamanoğulları, yörede daha etkin hale geldi. Öte yandan Çukurova'da güçleri giderek artan diğer bir Türkmen boyu olan Yüreğir aşiretinden Ramazan Bey'in (1353-1378) kurduğu Ramazanoğulları da Ovalık Kilikya'yı denetimleri altına aldı.

    Osmanlı İmparatorluğu Dönemi

    Mersin yöresi, Osmanlı egemenliğine Batı Anadolu ve Balkanlara göre daha geç dönemde girmiştir. Bunun nedenlerini anlamak için biraz daha gerilere gitmemiz gerekmektedir.

    Batı Anadolu Türkmen Beylikleri üzerinde ve Balkanlarda genişleyen Osmanlı egemenliği, klasik döneminde üç kıtaya yayılmış büyük bir imparatorluğa dönüşmüştü. Osman Gazi'nin Söğüt çevresindeki küçük beyliğinin diğer Türk beylikleri arasından öne çıkarak hızla büyümesini zorunlu kılan koşullar nelerdi?

    Latinler, 1204 İstanbul darbesiyle Bizans mirasına sahip olacaklarını açıkça göstermişlerdi. Yunanistan ve halkı serfleştirilmiş, Balkanlara Latin ve Haçlılar'ın, Macaristan'a Anjoular'ın yerleşme arzuları; Latin ve Papalık koalisyonunun Anadolu'nun denize çıkış noktalarına egemen

    olan Denizci Türkmen Beylikleri'ni sindirmeleri ve Marmara denizinin kuzeyindeki korunaklı Bizans başkentinin varlığı karşısında, Osmanlıların kayıtsız kalamayacakları bir güvensizlik ortamı oluşmuştu. Öte yandan, Orta Anadolu'da güçlü bir beylik olan Karamanoğulları, Doğu Anadolu'da Akkoyunlular, Osmanlılar'ın Kilikya ve doğu yönünde büyümesine karşı büyük bir güç olarak durmaktaydılar. Ovalık Kilikya'da bulunan Ramazanoğulları ise Osmanlı büyümesi karşısında Mısır Memluk Sultanlığı'nın himayesini sağlamıştı. Sultan Il.Mehmed, bu kıskaçtan çıkabilmek için öncelikle Bizans'ın başkenti İstanbul'u elde ederek büyük bir başarı sağladı. Osmanlı Devletine karşı Akkoyunlu ve Karamanoğlu dayanışmasının Venedik, Papalık ve N***li'yi de içine alarak büyük bir koalisyona dönüşmesi ile sürüp giden çatışmalar sonunda, Sultan II.Mehmed (Fatih) doğuya yöneldi. Komutanlarından Gedik Ahmet Paşa, 1474 yılında Mersin'i, Şehzade Mustafa'nın da Develi Karahisar'ı barış yoluyla teslim alması ile en büyük rakibi olan Karamanoğulları'nın tüm kent ve kaleleri Osmanlılar'ın eline geçmiş oldu.

    1481'de Sultan II.Mehmed'in ölümünden sonra hükümdar olan II.Bayezid ile kardeşi Cem Sultan arasında ortaya çıkan saltanat kavgası nedeniyle, Karamanoğlu Kasım Bey, daha önce Konya Valiliğin'de bulunmuş olan Cem Sultan'la yandaş olarak, iki kardeş arasındaki bu kapışmada, beyliğini yeniden kurabilmeyi amaçladı. Ancak Ankara'da uğradıkları yenilginin ardından Cem Sultan ile Mersin'e geldi. Cem Sultan, önce Korykos kalesine, ordan da Anamur üzerinden Rodos Şövalyeleri'nin yardımı ile Italya'ya gitti. Kasım Bey ise II.Bayezid'ın kendisini bağışlanmasını sağlayarak, ölümüne kadar(1493) Osmanlılara bağımlı beyliğinin başında kaldı. Ovalık Kilikya'ya egemen olan Ramazanoğulları ise Yavuz Sultan Selim'in, Mısır-Memluk Sultanlığını ortadan kaldırarak, Osmanlı İmparatorluğu'na katmasıyla birlikte,oldukça geç bir dönemde, Halil Gıyasettin Bey (1480-1510) zamanına kadar Memlüklere, daha sonra-da 1516 yılından itibaren Osmanlı İmparatorluğuna bağlandı.

    16. yüzyıl, günümüzün yapısını şekillendiren önemli bir başlangıçtır. Dünyanın küreselleşmesine yönelik ilk girişimler, bu yüzyıldan itibaren başladı. Yüzyıllardır bunalan ve feodalizm çemberini kırmış olan Batı Avrupalı denizci uluslar, mavi küreyi keşfetmiş, okyanus ötesi sömürgecilik ve ticaret tekellerini elde ederek, büyüme ve gelişme sürecine girmişlerdi. Osmanlılar ise yönetimleri, Akdeniz'in dışında etkin olamadıkları gibi, Avrupa'da oluşan yoğun mal talebine rağmen, üretim ve ticaret alanındaki yarışta da başarı sağlayamadılar.

    Osmanlı İmparatorluğu, Doğu-Batı ülkeleri arasındaki konumu nedeniyle, kervan yolları üzerindeki kentlerini, limanlarını ve alt yapılarını geleneksel işlevinde korumaya ve yaşatmaya gayret ettiyse de, 17. yüzyıl sonuna kadar ancak bir yüzyıl daha sürdürebildi. Buralardan sağlayabildiği ticaret, gümrük ve transit vergi gelirlerinin çok daha fazlasını, ağır, atıl ve masraflı sistemini korumanın bedeli olarak ağır bir biçimde ödedi.

    Bizans döneminde gördüğümüz koyu merkeziyetçi yapının bir benzeri, Osmanlı İmparatorluk yönetim sisteminde de karşımıza çıkıyor. Toprak ve işletmelerin gözetimi ve yönetimi, büyük bir bürokrat kesim tarafından yapılıyordu. Büyük kentlerde toplanmış tüccarlar, sarraf denilen tefeciler,has, zeamet ve tımar sahipleri, sermayeyi ellerinde bulunduruyorlardı. Ancak, devlet bu sermayeyi kontrol ediyor ve gerektiğinde el koyabiliyordu. Bu ise özel mülkiyet, yatırım ve özel girişimciliğin gelişmesini engelliyordu.

    Yukarıda anılan olumsuzlukların yanısıra, Ö.L.Barkan, R.C.Jennings ve S.Faroqhi'nin demografik çalışmalarına baktığımızda, 16. yüzyılda Anadolu'da nüfusun %50'den fazla arttığı görülür. Bu ise başta gıda olmak,üzere temel ihtiyaçların aynı oranda artmasını gerektirmekteydi. Öte yandan, hammadde temininde güçlük çeken loncalar da üretimlerini daraltmak zorunda kalmış,kentlerde işsizlik ve toplumsal olaylar baş göstermişti. Kısacası 16. yüzyılın ikinci-üçüncü çeyreğinde gelişen ve kırlarla, kentler arasındaki işbölümünün derinleşmesini, meta üretiminin yaygınlaşmasını ve iç ticaretin genişlemesini sağlayan ekonomik canlılık, 1570'lerden sonra tersyüz olmuştu.

    Bütün bu olumsuzluklara rağmen birçok ülkeden oluşan imparatorluğun iç pazarları canlılığını uzun süre korudu. Güçlü lonca örgütlerine dayalı üretim birimlerinin çeşit ve kaliteleri yüksek düzeylere ulaştı. Ancak, uluslararası olmaktan çok, iç ve bölgeler arası pazarlara yönelik bu faaliyetler, hızlı bir gelişme içinde olan dünya ticaret ve ekonomisinin çok gerilerinde kaldı. Bu dönemde imparatorluğun diğer bölgelerinde görülen toplumsal olaylar, Mersin Sancağı'nda da ciddi boyutlarda ortaya çıktı. Bozulan ekonomik, yönetimsel ve toplumsal yapı ile birlikte, merkezin zayıflayan otoritesi karşısında, Mersin yöresinde "suhte" (medrese öğrencileri) ayaklanmaları kanlı bir biçimde bastırılabildi. Öte yandan yerel beylerin yönetimde söz sahibi olduğu "ayanlık" denilen oluşum sürecinde, Mersin Sancağı Kaza Ayanı Ar***ğulları, Silifke Kazası Ayanı Gölgelioğlu Mustafa ve Mamuriye Kazası Ayanı Abdülmümin Beyler'in başına buyruk yönetimleri, merkezden yapılan müdahalelere rağmen önlenememişti.

    Sultan ll.Mahmud'un yönetime gelmesi ile (1808) Ayanlık ortadan kaldırılmış, batı Avrupa ile ilişkiler geliştirilmiş, yönetimden ekonomiye kadar hemen her alanda yenilikçilik hareketleri başlatılmıştı. Hızla sanayileşen ve makinalı üretime geçen Batı Avrupa ülkeleri, dünya genelinde uyguladıkları sömürgecilik ile hammadde ve ekonomik kaynak alanlarını genişletmekteydiler. Osmanlılar ise. ağır savaş giderleri ve mali sorunlar nedeniyle bu gelişmelerin çok gerisinde kalmış, el emeğine dayalı sanayi düzeyini aşamamıştı. Kaynaklar incelendiğinde, bu dönemde, yörenin Antik ve Orta Çağlar'daki ekonomik ve ticari canlılığını yitirdiği, Mersin limanlarının ve kentlerinin ıssız ve bakımsız birer balıkçı ve çiftçi yerleşimler olduğu görülür.

    1838 yılında Batı Avrupa ülkeleriyle yapılan Serbest Ticaret anlaşması ve uygulanan bağımsız gümrük politikaları, tarımsal ürünler ve sanayi ham-maddelerinin ihracatını artırırken, korumasız kalan ve el emeğine dayalı yaygın sanayi yok etmeye başlamıştı. Ayrıca Osmanlı uyruklarının aleyhine,yabancı yatırımcı ve tüccarların lehine olan hatalı uygulamalar, yerli sanayi ve ticaretin gelişmesini hemen tamamiyle durdurmuştu. Kısacası Serbest Ticaret Anlaşması denilen bu yıkım metni, zaten bunalım içinde olan maliyeyi daha da sarstı. Yeni düzenlemelere gidildiyse de çok geç kalınmıştı. Islah-ı sanayi komisyonlarına gelen kötü haberler artarak çoğaldı. Sonunda ünlü muharrem kararnamesiyle kurulan "Duyun-u Umumiye", batılı alacaklılar için Osmanlı gelirlerine kaynaklarında el attı.

    İmparatorluk genelinde yaşanan bu olumsuzluklara karşın Mersin yöresi kentlerinden Tarsus ve Mersin, tarımsal ürün ihracatının katlanarak arttığı tarıma dayalı çırçır, yağ, iplik, çeltik gibi sanayi işletmelerinin kurulduğu İstanbul, Selanik, İzmir, Bursa, gibi önemli Osmanlı kenti arasında yeralmıştı. Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş sürecinin sonlarına doğru, 1908 yılından itibaren, yönetime ağırlığını koyan İttihat ve Terakki Partisi'nin ulusçu yaklaşımları sonucu, yeni ekonomik düzenlemelere gidilmekteyken, I.Dünya Savaşı patlak verdi. Bu savaşa kayıplarını telafi edeceğini sanarak giren yönetim, yenilgi sonucunda geriye yıkılmış ve yokolmuş bir imparatorluk bıraktı. Elde kalan son sanayi kırıntıları da bu şekilde kaybedildi. Ulusal bağımsızlık mücadelesi başladığında Mersin'inde içinde bulunduğu verimli ovalara, az sayıdaki sanayi tesislerine, liman ve tersanelere sahip stratejik ve ekonomik yerleşimler, Batı Avrupalı sömürgeciler tarafından öncelikle işgal edilmişti.

    Mustafa Kemal'in önderliğinde örgütlenen bağımsızlık hareketi ve Ankara'da kurulan Büyük Millet Meclisi, bağımsızlık mücadelesini başlattığında böylesine yokluk içinde başvuracağı tek kaynak,onuru dışında hemen bütün maddi varlığını yitirmiş Anadolulu yurtsever insanlar ve kırsal yörelerde ayakta kalabilmiş el emeğine dayalı küçük işletmelerdi.



    Mersin'in İngiliz ve Fransızlar Tarafından İşgali

    Ulusal Bağımsızlık Savaşı

    Ünlü bir iktisat tarihçisi: "Ekonomik Çıkarlar neredeyse, asker ve savaş oradadır'' diyor. 1. Dünya Savaşı ekonomik nedenlerle çıkmıştı. Savaş sonucunda yenik düşen ülkelerin öncelikle ekonomik alanlarına ve kaynaklarına el konuldu.

    30 Ekim 1918, yer, Limni adasının Mondros limanında demirli İngiliz Agamemnon zırhlısı 1. Dünya Savaşı sonlarında yenik düşen Osmanlı İmparatorluğu heyetine, İtilaf Devletleri adına Ferik Amiral Sir S.A.G. Calthrope, 25 maddelik bir Mun'akit Mütâreke-Nâme imzalatmaya zorluyordu.

    Tarih kitaplarımızda "Mondros Mütarekesi" olarak geçen bu sözde ateşkes anlaşması gerçekte 600 yıllık bir imparatorluğun siyasi ve ekonomik egemenliğini sona erdiren acı bir belgeydi. Sömürge İmparatorlukları bu belgeyle yetinmediler. Şubat 1919'da Paris'de toplanarak Batı Anadolu'yu Yunanistan'a vermeyi kararlaştırdılar. Bundan böyle tükenmiş imparatorluğun kalbi olan Anadolu, dörtbir yandan işgale başlanacaktı.

    17.12. 1918 günü sabahı İngilizler Mersin'i işgale başladılar. Ş. Develi bu işgali şöyle anlatır: "Saat 9'da Mersin iskelesine yaklaşan bir filikadan çıkan İngiliz Subayı, iskele komiser muavinine bir zarf vererek gemisine dönmüştür. Mutasarrıf Galip Bey, Hükümet Konağı'nda Jandarma Bnb. Hüseyin Hüsnü, Emniyet Komiseri Hüsnü ile toplantı halindeydi. Tercüme edilen İngiliz subayının getirdiği mektupta "Ateşkesin 7. maddesi uyarınca ve son anlaşmaya göre asayişi sağlamak amacı ile Kilikya'nın işgaline Mersin'den başlanacağını, çıkarmanın istasyon yakınlarındaki iskeleden yapılacağını,Osmanlı idaresine ve memurlarına karışılmayacağı, işgalin geçici olduğu, halkın heyecana kapılmaması ve herhangi bir karşı koyma sorumluluğunun idare amirlerine ait olacağı" bildiriliyordu ve "iskele civarı meydanlığı, İngiliz fabrikaları, istasyon binası ve Amerikan Kolejinin işgal edileceği, gerekli tedbirlerin alınması" isteniyordu.

    Saat i0 sularında Yzb.Mehmet Selahittin Han'ın Müslüman Hint bölüğü Alman iskelesinden çıkarak İngiliz fabrikasına yerleşmişlerdi. işgalin ilk günleri olaysız geçmiştir. işgalin başında bulunan Bnb. Bak, Mutassarrıf Galip Bey ile irtibat kurmuş ve yönetime karışmamıştır. İşgalci lngilizler karargahlarını Amerikan Koleji binasına kurmuşlar ve Ütğm. Arthur komutasında istasyonda bir kontrolluk tesis etmişlerdir. Olaysız geçen 16 günden sonra 2.1. 1918 günü Yrb. Romieu komutasında Fransız işgal askerleri ve Ermeni Lejyon alayı Gümrük iskelesinden çıkarak Taşhan'a yerleşmiş ve işgale katılmışlardır. Fransız işgal kuvvetlerini Ermeni gönüllüleri; Taşhan, Araplar köyü, Hristiyan köyü ile Zeytinlibahçe'de çadırlara, Tunuslu ve Cezayirli askerler de askeri kışlaya ve Müftü Medresesi'ne yerleşmişlerdir.

    120.11.19i9 tarihinde İngiliz kuvvetleri çekilmiş ve işgalci olarak Fransızlar kalmıştır. Fransız işgal komutanlığı 19. i .19 i 9 tarihinde yayınladıkları emirname ile Baş Administratör olarak Alb.Bremon'un Adana'ya ve Guvarnör olarak Bnb. Anfre'nin Mersin'e atandığını bildirmiştir. Anfre, hükümet konağının salonunu çalışma yeri olarak kendisine ayırmıştır. Fransız konsolosluk memurlarından Mardiros Dellalyan'ı tercüman, Deniz Subayı Tilçer'i Gümrük Kontrolörü, Ütğm.Salandrı Belediye sorumlusu, Başçavuş Patini'yi Komiserliğe, Yd.Tğm.Yakupyan'ı Jandarmaya ve Hapet Tulumcuyan'ı Maliyeye atamıştır.

    Guvarnör Anfre, Mutasarrıf Galip Beyden idare amirleri ile çeşitli cemaat mümessilleri ile tanıştırılmasını istemiş ve Tahrirat Müdürü Salim, Muhasebeci Kanbur Cemal, Tapu Müdürü Lazkiyeli Şükrü, Tahsilat Müdürü Mehmet Latif, Nüfus Müdürü Ziya, Evkaf Müdürü Hulisi, Ceza Mahkemesi Reisi Osman, Bidayet Mahkemesi Reisi ve Kadı Tahsin, Gümrük Müdürü İhsan, Jandarma Komutanı Bnb. Zühtü, Emniyet Komiseri Hüsnü Beyle tanıştırılmıştır. Guvarnör Anfrei'nin önerisi üzerine hayır cemiyetlerinin kurulmasına başlanmış, ancak "Türk" adına tahammül edemediği için kurulmak istenilen Türk Hayır Cemiyetinin adı evvela Cemiyetül İslamiyet-ül Hayriye ve sonradan değiştirilerek İslam Hayır Cemiyeti ismini almıştır. Cemiyet başkanlığına Müftü Abdullah, ikinci başkanlığına Ahmet-Ergelen ve Galip Hasip ve üyeliklere Ziya - Yalaz, Dr.Hayri - Tolunay - Ömer Lütfü - Kutay, Niyazi - Develi, HacıYusuf Ağazade T`ahsin, Hıdıroğlu Ali Beyler seçilmişlerdir. Cemiyetin bilinen toplantı yeri Yeni Camii odasıydi. Bu arada Jandarma Komutanı vekili Yzb.Haydar, BI.Komutanı Galip, Jandarma Katipi Ali Rıza,Ziya, Dr.Hayri beylerden müteşekkil gizli bir cemiyet daha kurulmuş ve Tarsuslu Palancı Mahmut Ağa'nın evinde toplanarak işgale karşı koyacak çalışmalarda bulunuyorlardı.

    Başka cemiyetlerde kurulmuştu. Cemiyetül İslamiyet-ül Arabiyet-ül Hayriye, Cemiyet-ül İslamiyet-ül Hayriyet-ül Şüye ve İslami cemiyetlerin dışında; Birleşik Ermeni cemiyeti, Rum cemiyeti, Ortodoks ve Marunilerin Arap Hristiyan cemiyetleri, Musevi cemiyeti, Kürt yardım cemiyeti."

    Mersin'de Kuvayi Milliye Hareketinin Kuruluşu

    A.Demirtaş bu olayı şöyle anlatır:"Sivas Kongresi'nde (4-i 2 Eylül 1919), Mustafa Kemal'in Heyeti Temsiliye Başkanı sıfatıyla, yerel örgüt temsilcileriyle yaptığı görüşmeler sonucunda yerel örgütlerin tümü, Rumeli ve Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında toplanması ve milli güçlerin birleştirilmesi kararlaştırılmıştı.

    Bu karardan sonra yurdun her yerinde olduğu gibi Mersin'de de milli örgütler, çalışmalarını bu büyük kuruluşun birer şubesi olarak devam ettirmeye başladılar. Böylece tüm askeri güçler ve halk milisleri (çeteleri) Milli Kuvvetler adıyla birleştirilerek, düzenli bir ordu disipliniyle görev yapmaya başladı.

    Mustafa Kemal, Kolordulara gönderdiği gizli emirde hangi Kolordunun hangi bölgelere, nasıl yardımda bulunabileceği bildirilmişti. Buna göre işgal altındaki Doğu Kilikya bölgesine Ankara'daki 20. Kolordu'nun kuzeyden, Konya'da bulunan l2.Kolordu'nun batıdan yaklaşım yaparak yöredeki Milli Kuvvetleri hazırlayacaklar ve gereken desteği vereceklerdir.

    Bu talimata göre Konya'daki 12. Kolordunun Binbaşı Hüseyin Hüsnü Bey başkanlığındaki subay grubu Gülnar, Ermenek ve Anamur ilçelerini dolaşarak halkla temaslar kurdular ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Gülnar, Mut, Mağara, Silifke ve Keloluk yöre şubelerini açtılar. Milli Kuvvetlerin oluşmasını sağladılar, hareket planını hazırladılar. Bu çalışma ve hazırlıkların bitirilmesinden sonra mağara bucağından hareket edilerek, Mersin'in doğusuna doğru ilerlemeye başladılar (20 Şubat 1920). Kaza merkezi Erçel idi.

    Mersin ve Tarsus'un kıyı ve ova bölgeleri tamamen işgal altında bulunduğundan, Batı Mersin'den sağlanan Milli Kuvvetler, bir düzen içerisinde Mersin'in dağlık kesiminden doğuya doğru ilerleme ortamı bulabiliyorlardı. Mağara, Silifike, Güzeloluk, Yağda, Sorkun ve Tepeköy güzergahından Efrenk'e (Arslanköy) ulaşılabildi. 1 Mart 1920'de burası işgalden kurtarıldı.


    Mersin - Tarsus Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri

    Arslanköy işgalden kurtarıldıktan sonra Teğmen Nail Bey burada Arslanköy Müdafaa-i Hukuk Heyeti'ni oluşturdu. Başkanlığa Ali Yıldırım (Çolak Ali) getirildi. 20 Mart 1920'de Belenkeşlik'de Tarsus Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmuştur. Başkanlığına da Hacı lshak Ağa getirilmişti.

    25 Mart 1920'de Mersin Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Çavuşlu köyünden Hıdır oğlu Ali Efendi başkanlığında bir heyet seçilmiştir.

    Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Çavuşlu köyünden Hıdır oğlu Ali Efendi başkanlığında bir heyet seçilmiştir.

    Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyeti temsiliye Başkanı Mustafa Kemal Paşa,Mersin Sancağı'nın da Büyük Millet Meclisi'nde temsil edilmesi için 5 milletvekilliği için 4 aday göndermiş, birisini de Mersin halkının seçmesini ve sonucunun acilen, 23 Nisan 1920 tarihine kadar ulaştırılmasını istemiştir. Mersin işgal altında olduğu için, aday seçiminin Elvanlı'da olması, hazır bulunan 40 kusur kişinin oyu ile Ziya (Eraydın) Bey seçilmiştir (3 Nisan 1920).

    Daha sonra Kurtuluş Savaşı için hazırlıklar yapılmaya başlanmıştır. Müdafaa-i Hukuk Üyeleri Gözne'ye gelerek ve Muhtar Maraşlı Ali Efendi'nin de fikri alınarak, sonradan vali konağı olan bina 10 yataklı bir hastane şekline getirilmiştir. Mersin'deki Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri'nden istenen yardımlarda gelmeye başlamıştır. İlk kez 1 Haziran 1920'de Silifke'den 1.350 liralık yardım ulaşmıştır. Bu yardımlarla sağlanabilen silah, cephane, giyecekler dağ köylerinin belirli merkezlerinde depolanmıştır.

    Mersin - Tarsus Cephelerinde Yapılan Savaşlar

    Savaş düzeni olarak Mersin - Tarsus bölgesi üç bölüme ayrılmıştır. Alata deresiyle Deliçay arası Mersin grubunu; Deliçay ile Tarsus Çayı arası Tarsus grubunu; Tarsus Çayı ile doğusu da Kavaklıhan grubunu teşkil ediyordu. Milli Müfrezeler (birlikler) bu alanlarda yerleşerek savaş düzenini alacaklardı.

    Heyeti Temsiliye'nin talimatı üzerine Tarsus grubundaki müfrezeler şunlardır: Bozkurd Müfrezesi, Tarsus Gençler Müfrezesi, Selçuk Müfrezesi, Demirbaş Müfrezesi, Tozkoparan Müfrezesi, Gökbayrak Müfrezesi, Süvari Müfrezesi, Göçüklü Karahacı Müfrezesi, Polat Ağa Müfrezesi, İncirgedikli Derviş Ağa Müfrezesi, Kamberlihöyüklü Veysel Çavuş Müfrezesi, Eminlik'den Molla Nasuh Müfrezesi, Karayaylalı Müfrezesi, Berdan Müfrezesi, Semil Çavuş Müfrezesi, Efeler Müfrezesi, Karafaki-Arslanyürek Müfrezesi, Urfalı Mehmet Müfrezesi, Kurbanlı Akış Ağa Müfrezesi.

    İşgal kuvvetleriyle Kuvayi Milliye arasında Mersin grubunda Başnalar, içmeler, Subendi, Emirler, Kızılyar, Mezitli ve Arpaçsakarlar savaşları yapılmıştır.

    Tarsus gurubunda ise Eshabıkehf, Hacıtalip, Bağlar ve Karadırlik Kavaklıhan grubunda da Karboğazı ve Kavaklıhan savaşları yapılmıştır.

    20 Aralık 19Z1 Ankara Antlaşması İmzalanıyor

    Asker ve silah bakımından Milli kuvvetlerimizden kat kat üstün olan Fransızlar, Mersin, Adana, Urfa, Antep ve Maraş gibi geniş bir cephede tutunarak Ermenilerle ortak bir devlet hayali içindeydiler. Fakat Milli kuvvetlerimizden beklemedikleri çetin bir gerilla savaşı karşısında umutsuzluğa kapılarak verdikleri ağır kaybı daha da büyütmek istemediler. Fransa'daki iç siyasi çekişmelerde savaşı bırakıp çekilmeyi gerektirdiğinden, önce Ankara'da kurulan yeni Türkiye devletini tanıdılar.

    Fransızlarla başlayan temaslar ve görüşmeler sonucu 20 Aralık 1921 tarihinde Ankara'da Franklin Bouillon ile Fethi Okyar arasında Ankara Antlaşması adıyla bilinen bir antlaşma imzalandı. Ankara Antlaşması, özerk bir yönetime sahip olmasını öngördüğü İskenderun Sancağı dışında, bütün Kilikya'nın, bu arada Mersin ve Mersin'in Türkiye'ye bırakılmasını öngörüyordu."

    Mersin ve Tarsus'un Kurtuluşu

    Ankara antlaşmasının taraflarca onaylanmasından sonra, Fransızlar işgal altında tuttukları Kilikya kentlerini kısa süre içinde boşalttılar. Fransızlar'ın Tarsus'u boşalttıkları gün 27 Aralık 1921'de, Adana'daki Türk alayının bir taburu ve bir süvari bölüğü Tarsus'a, 3 Ocak i 922'de de Mersin'e girdi, böylece Mersin ve Tarsus'un kurtuluşu sağlanmış oldu.

    Atatürk'ün Mersin Ziyaretleri

    Atatürk yurdun birçok yerini olduğu gibi, Mersin'i de birçok defa ziyaret etmiştir. Mersin'e ilk ziyareti Cumhuriyetten önce 5 Kasım 1918'de olmuştur. Atatürk, bu ziyaretinde Silifke sınırları ve Toros eteklerinde, karakolların artırılmasını ve dağ köylerine depolardaki yeni silah ve cephanelerden bol miktarda dağıtılmasını yetkililere tavsiye etmiştir.

    Gazi Mustafa Kemal Paşa, 17 Şubat-4 Mart 1923 arasında İzmir'de toplanan "Türkiye İktisat Kongresi"nden sonra ilk yurt gezisini Adana ve Mersin'e yapmıştır. Mersin ve Tarsus'u ziyaret etmek üzere Gazi ve yanındakiler, 17 Mart 1923 Cumartesi sabahı 9.45'de Adana'dan trenle hareket etmişlerdir. Yenice istasyonunda Mersin ve Tarsus'dan gelen heyetlerin karşıladığı tren, Tarsus'dan halkın coşkun sevgi gösterileri ve alkışları arasında yavaşça geçerken, Gazi, pencereden Tarsusluları selamlıyordu.

    Saat 1 1.30'da murt dallarıyla süslenmiş Mersin tren istasyonuna halkın coşkun tezahüratlarıyla girdi. Gazi, eşi Latife Hanımla trenden indikten sonra istasyon önündeki merasim kıtasını teftiş etti. Önce hükümet binasına, daha sonra da Belediye binasına gelen Gazi, başkandan belediye hizmetleriyle ilgili bilgi aldı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve Gençler Yurdu'nu ziyaretinde, gençlere çok çalışmalarını tavsiye ederek, Türk Ocağı'na katılmalarını önerdi.

    Belediyenin şereflerine verdiği ziyafete katılmak üzere hep birlikte Mersin Palas Oteline (Günümüzde Mersin Oteli), daha sonra Askeri Mıntıka Kumandanlığına gidildi (Yandığı yerde şimdi Özgür Çocuk Parkı vardır.). Burada Askeri törenle karşılanan Gazi ve yanındakiler; bir süre dinlendiler. Binanın bir bölümünde öğretim yapılan Mersin Ticaret Rüştiyesi'ne geçildi. Girdikleri sınıfta dersi dinleyen ve öğrencilere sorular yönelten Gazi, alkışlar arasında binadan ayrıldı.

    Program gereğince Millet Bahçesi'nde çay içilecek, kent adına Hükümet Tabibi ve Türk Ocağı Başkanı Dr.Reşit Galip Bey konuşacaktı. Bahçede murt dalları, çiçeklerle süslenmiş ve bayraklar asılmış yüksekçe bir yer hazırlanmış; yaldızlı büyük iki koltuk konulmuştu. Ancak, Gazi bahçeye girdiğinde iki tahta sandalye çekti, eşiyle birlikte oturdular, çaylar içildi. Reşit Galip Bey'in heyecanlı bir ses tonuyla söylediği, anlamlı ve samimi hitabını dinlerken ve özellikle "senin büyüklüğün, bu milletin bir ferdi olmakla iktifa ve iftihar etmendir" sözlerinden çok duygulandı. Sonra kürsü olarak hazırlanan masanın üzerine çıkarak "Mersinliler, memleketiniz, beldeniz Türkiye'nin çok mühim bir noktasında bulunuyor. Çok mühim ticaret noktasıdır. Memleketiniz bütün Dünya ile Türkiye'nin irtibat noktasının en mühim yerindedir. Bunu sizler benden iyi biliyorsunuz.... Aziz Arkadaşlar, bu memleketin hakiki sahibi olunuz" dediği hitabesini söyledi.

    Sürekli alkışlar ve övgü sözleri arasında kürsüden indi ve halkın "Yine bekleriz Paşam" tezahüratıyla istasyona uğurlandı. i 6.30'da Tarsus'a hareket ederken pencereden uğurlayanları selamlıyordu.

    Atatürk 20.1.1925 tarihinde yine Eşi Latife Hanımla birlikte Mersin'e gelmiş ve günümüzde Atatürk evi olarak müzeye dönüştürülen Christmann Köşkü'nde misafir edilmiştir. Bu ziyaretinde Mersin'de iki gün kalmıştır. Atatürk Hacı Beyden, güneyde bir çiftlik almak istediğini ve tavsiye edecekleri bir yer olup olmadığını sormuştu. Hacı Bey, Silifke'de bir yer olduğunu söylemiş ve Atatürk 29.1.1925 günü satın almak istediği Tekir-Olukbaşı çiftliğine gitmiştir. Bu çiftlik Abidin Paşa'dan Bodasakiye, kurtuluştan sonrada hazineye geçmişti. Atatürk çiftliği hazineden satın almıştır. Burası modern bir çiftlik haline getirilmiş, bağış üzerine yine hazineye devredilmiştir.

    Atatürk, 10.5.1926 tarihinde Konya üzerinden trenle Mersin'e gelmiş ve doğruca limandaki Ertuğrul yatına binerek Taşucuna gitmiştir.

    Atatürk, bundan sonra üç defa daha Mersin'e gelmişse de kentte kalmamıştır.

    Atatürk, 19.11.1936 tarihinde yine tren yoluyla Mersin'e gelmiştir. Bu gelişinde Vali Konağı'nda kalmıştır. Mersin Valisi olan Rüknettin Nasihioğlu'na:"Vali Bey, konağı çabuk düzenle ve noksanlarını tamamlayın. Her sene Nisan ayını burada geçirmek istiyorum" demiştir.

    Atatürk'ün Mersin'e son gelişi ise 20.5.1938 Cuma günü 13.30'dur. Bu ziyaretinde de Vali Konağı'nda kalmıştır. Konağın balkonunda oturduğu sürece halk karşı kaldırımda, oradan ayrılıncaya kadar, uzun süre sevgi ve ilgi ile büyük kurtarıcıyı izlemiştir.

    Atatürk'ün Tarsus Ziyareti

    17 Mart 1923 günü Gazi, Eşi Latife Hanım ile beraber Mersini ziyaret ettikten sonra akşam üzeri Tarsus'a geldiler. Akşam yemeğini yemek üzere Mehmet Rasim (Dokur) Bey'in evine gidildi. Mehmet Rasim Bey, İstiklal Savaşı'nda, Türkiye Büyük Millet Meclisi ordusunun tüm bez ihtiyacını kendi fabrikasında dokuyup göndermişti. Gazi, akşam yemeğinde Rasim Bey'e: "Kurtuluş Savaşımızda bize fabrikanız ile büyük destek sağladınız. Ordunun bez ihtiyacının büyük bir kısmını temin ettiniz. Size borcu-muz oldukça çoğalmıştır. Size olan borcumuz nedir ve nasıl öderiz?" diyen minnet dolu sözlerine Rasim Bey'in yanıtı şöyle olmuştur: "Paşam, Türk Ordusuna fabrikam feda olsun. Hükümetimizin bana hiçbir borcu yok."

    17 Mart gecesi Atatürk ve eşi, eski belediye binasının bulunduğu yerde (Bu bina 1958 yılında yıkıldı.) kaldılar. Binanın etrafı çepeçevre Tarsuslu insanlarla dolup taşmıştı. Etrafda meşaleler, ateşler ya-kılmış, adeta tüm Tarsuslular nöbet tutmuşlardı. Gazi, arada bir kaldığı binanın balkonuna çıkıp Tarsusluları selamlıyordu. Gazi, balkondan: "Vakit geç oldu. Lütfen istirahat edin. Evlerinize çekilin" diye seslenmesine rağmen, Tarsuslular Gazi'nin kaldığı evin etrafında sabaha kadar oturdular.

    18 Mart 1923 günü, Şelale civarında bulunan Sadık Paşa'nın un fabrikasına giden Gazi ve eşi,burada sabah kahvaltılarını yaptıktan sonra, Şeyh Sünusi'nin evini ziyaret ettiler. Gazi, buradan Türk Ocağı'na giderek gençlere seslendi. Hatıra defterine de şunları yazdı: "Tarsus Türk Derneği altında birleşen ve Türklük harsını (kültürünü) yükseltmek gibi kıymetli vazife ifa eden Türk Gençliği'ni takdir ederim. Temenni ederim ki; dernek bu dakikadan itibaren Tarsus'da Türk'ün sönmez ocağının yandığını ismi ile de ilan etsin. 18-19 Mart 1923 Gazi" Aynı gün çiftçilere hitaben de bir konuşma yapan Gazi, Tarsus'un birçok tarihi ve dini yerlerini de gezdi. Paşayı izleyen Tarsuslular arasında bulunan kadın mücahit Adile Çavuş:"Bastığın toprağa kurban olayım Paşam" diyerek Gazi'nin ayaklarına kapanmıştır. Atatürk, Adile Çavuş'u elinden tutarak kaldırmış: "Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürüklenmeye değil, omuzlar üstünde göklere yükselmeye layıksın" diyerek o ünlü sözlerinden birini söylemiştir.

    Daha sonra lttihat ve Terakki Mektebini (Eski Türk Ocağı İlkokulu) ziyaret eden Gazi Paşa, burada öğrencilerle jimnastik dersi yapmış, sınıfta ise tarih dersi vermiştir.

    Atatürk, 27 Ocak 1925'de Silifke'yi de ziyaret etmiştir.
     

Bu Sayfayı Paylaş