Mümtaz’er Türköne: Hepimizin Bediüzzaman'a borcu var

'Risale-i Nur Külliyatı' forumunda Mavi_Sema tarafından 14 Şubat 2010 tarihinde açılan konu

  1. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Mümtaz’er Türköne: Hepimizin Bediüzzaman'a borcu var konusu "Hepimizin Bediüzzaman'a Borcu Var"


    Mümtaz’er Türköne:
    “Hepimizin Bediüzzaman'a borcu var”

    “Türkiye’de ekonomik, toplumsal ve kültürel olarak herkesin mutlaka bugün bulunduğu ve sahip olduğu konumda Bediüzzaman’a borcu vardır. Hepimiz düşünceden, oluşturduğu modelden, gösterdiği istikametten dolayı ve toplumu şiddetten uzak tuttuğu için Bediüzzaman’a borçluyuz. Ben de borçluyum.”

    Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne iyi bir siyaset bilimci. Özellikle “Türk Modernleşmesi, Türkiye'de Din ve Siyaset, İslamcılığın Doğuşu” gibi birçok alanda başarılı çalışmaları var. Akademik kariyerinin yanında Türkiye’nin siyasî geçmişini anlatan önemli dizilere de senaryo yazarlığı yapıyor. Güncel siyasetteki yaşanan sorunları ise Zaman gazetesindeki köşesinde yorumluyor. Birçok platformda Türkiye’nin demokratikleşme sorununu, siyaset üzerindeki vesayet rejimini ve modernleşme sürecinde yaşanan sıkıntıları anlatıyor.
    Yine böyle bir programda çok önemli bir tartışmanın kapısını araladı. Konu tek parti döneminde yaşanan zorluklar ve baskıydı. Türköne, o dönemleri anlatırken “Tek parti tahribatını Said Nursî düzeltti” ifadesini kullandı. Böylelikle Türkiye’deki Nurculuk akımının ne kadar önemli olduğunu hatırlatarak yeni bir tartışma başlattı.
    Biz de Siyaset Bilimci Prof. Dr. Türköne’ye, Bediüzzaman Said Nursî’nin toplum üzerinde nasıl bir etkiye sahip olduğunu, tek parti döneminde yaşanan tahribatı nasıl düzelttiğini ve Nurculuk akımının nasıl değerlendirilmesi gerektiğini sorduk. İşte Prof. Dr. Türköne’nin çarpıcı tespitleri:

    Bir televizyon kanalında “Tek parti tahribatını Said Nursî düzeltti” dediniz. Tek parti döneminde nasıl bir tahribat yaşandığını anlatır mısınız?
    Türkiye’de, sonradan bir ”tek parti altın çağı” efsanesi üretildi. Bütün güzelliklerin ve iyiliklerin kaynağı olan bir tek parti döneminden bahsediliyor. Bunun arkasına da bir figür yerleştiriliyor. Bu gerçeklere tamamen aykırıdır. Bu tarihin en baskıcı ve zulmün tüm Osmanlı tarihi boyunca bile rastlanmayacak kadar arttığı karanlık bir dönemdir. Cumhuriyet’i kuran azınlık kadroların, seçkinci elitlerin önlerinde hiçbir engel görmeden, bu modernleştirme politikalarını, kendi dar dünyalarında gerçekleştirdikleri, çok ilkel yöntemlerle halka zorla kabul ettirmek istedikleri bir projedir. İnsan onuruna ve doğasına aykırı bir dönemdir.

    O dönem için ne söylenebilir?
    Tek parti dönemi tek kelimeyle modernleşme vandalizmidir. Vandalizm kelimesi buraya çok uygun düşer. Vandalizm kan dökmekten, kaba güç kullanmaktan zevk almaktır. Tek parti döneminin böyle bir yapısı vardır. Son derece dar kafalar... Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçerken toplum bütün elitlerini savaş meydanlarında kaybetmiştir. Bunlar büyük ölçüde kıyıda köşede duran savaş kaçakları, dar mahfillerde çıkar odakları şeklinde bu Cumhuriyet’i yağlamaya başlamışlar. Karşılarında da herhangi bir güç olmadığı için ”vandalca” ilerlemişler. Çünkü Osmanlı’da denge güçleri vardı. Ama bu dönemde bu güçler kalmamıştır. Bu vandalizmin en önemli tahribatlarından bir tanesi Türk musikisinin yok edilmesidir. Bu korkunç bir tahribattır.

    Türk musikisi konusunu biraz açar mısınız? Neden korkunç bir tahribattır?
    1931 yılından sonra radyoda Türk musikisi yasaklanmıştır. Bu Orta Doğu ve Balkanlar coğrafyasının en güçlü ve en zengin musikisidir. Dede Efendilerin, Itrilerin olduğu musikiyi Cumhuriyet yasaklıyor. Bu tam anlamıyla kültürel vandalizmdir. Toplumu kültürel köklerinden koparmaktır. Bu süreçten sonra musiki konservatuarlarda da yasaklandı. Ardından Türkiye’de tam anlamıyla mezhebi gayr-i sahih bir müzik çıktı. Arabesk gibi. Türkiye’nin kültürünü etkisi altına aldı. Sonra Osmanlı eserlerine karşı yapılan tahribat başladı. Kimliği, kişiliği oturmuş toplum büyüklerine karşı saldırılar yapıldı. Savcının beratını isteyip de idam edilen İskilipli Atıf Hoca gibi. Bu toplumu ayakta tutan birçok değerler yok edildi.

    Bu coğrafyanın insanı olan yeni elitler niçin halkına bunları reva gördü?
    Tam anlamıyla iktidar içindir. Bunun diğer adı faşizmdir. Tek parti dönemini en iyi ifade edecek söz faşizmdir. İtalyan faşizmi Türkiye’de çok yakından takip edilmiştir. Özellikle Recep Peker’de bir faşizm hayranlığı vardır. Toplumun dini, kültürel ve tarihî değerlerine her türlü saldırı yapılmıştır. Toplum refleks olarak kendisini korumaya başladı. Bu konuda Cumhuriyet tarihinde kendini dengeleyecek iki tür refleks ortaya çıktı.

    Bu refleksler nedir?
    Biri Bediüzzaman Said Nursî’nin öncülüğünde ortaya çıkan Nurculuk’tur. Diğeri ise şiddete yakın olan Kemal Pilavoğlu’nun kurduğu Ticanilik olmuştur. Eş zamanlı olarak aynı yıllarda Türkiye’de yaygındır. Biri tarikat diğeri ise cemaattir. Bediüzzaman toplumun inançlarına yapılan saldırılar karşısında halkın inanç yapısını beslemiştir. Topluma bu ağır tahribat karşısında serum verip vücudu güçlendirmiştir. Bunu da İslam’ı ve Kur’an’ı yorumlayarak yapmıştır. Cemaati sıkı bir şekilde bir araya getirmiştir. Tek parti vandalizmine karşı taşra seçkinlerini oluşturmuştur. Taşradaki okuma-yazma bilen seçkinler bu hareket ile kendilerini ifade etmişlerdir. Bugünkü seçkinlerin temeli o dönemde oluşmaya başlamıştır. Said Nursî onlarla bir direnç hattı oluşturmuştur.

    Nasıl bir direnç hattı oluşturmuştur?
    Taşra elitlerini takviye etmiştir, güçlendirmiştir. Onların kendi arasındaki dayanışmasını sağlamıştır. Elitlerin halkı baskı altına aldığı o dönemlerde Nurculuk hareketi modern bir tepki olarak ele alınmalıdır. Şerif Mardin’in Bediüzzaman Said Nursî kitabının çok önemli bir çalışma olduğunu düşünüyorum.

    Türkiye’de Nurculuk nasıl algılanıyor?
    Bir dinî hareket olarak algılanıyor. Ama Nurculuk gerçekte bir sosyal harekettir. Nurculuğun sosyal temellerine inmek lazım. Bu hareketlere dâhil olan insanların hangi sosyal ihtiyaçlarına karşılık buldukları araştırılmalıdır. Türkiye’de Bediüzzaman Said Nursî’nin taşra elitleri ile başlattığı bu hareket bugüne gelmiştir. Bugün ise bu taşra elitlerinin kendilerini değişik şekillerde ifade ettikleri cemaatler yeni dayanışma modelleri oluşturmuşlardır. Türkiye’de devletin içinde ekonomik, toplumsal ve kültürel olarak herkesin mutlaka bugün bulunduğu ve sahip olduğu konumda Bediüzzaman’a borcu vardır.

    Borç kavramını açar mısınız?
    Düşünceden, oluşturduğu modelden, gösterdiği istikametten ve toplumu şiddetten uzak tuttuğu için borçludur. Kendisini şiddet dışındaki araçlarla ifade etmesini sağladığı için hepimizin ona borcu vardır. Ben de borçluyum.

    Savaşı isteyen toplumların tükeneceğini söylediniz. Bediüzzaman olmasaydı ve bu düşünceler savunulmasaydı bugün nasıl bir Türkiye portresi ortaya çıkardı?
    Muhtemelen Pakistan’ın, İran’ın ve Afganistan’ın yaşadığı gibi şiddet yüklü bir tarihimiz olurdu. Ben bunu tek başına Bediüzzaman Said Nursî’nin başardığını düşünüyorum.

    Örnek verir misiniz?
    Bu ülkede Kürt sorununu çözme konusunda yaptığı yenilik. Umutlu olmamızın tek ve yegâne temeli Bediüzzaman Said Nursî’dir.

    Bediüzzaman’ın etkileri neler olmuştur?
    Özellikle Kürtleri Türkiye’nin geri kalanı ile yakın ve yan yana tutan Bediüzzaman’ın varlığıdır. Bugün Kürtler konuşurken Said Nursî’yi referans gösteriyorlar. Ben özelikle Kürt toplumu ile Türkler’in geri kalan kısmını bir tutan ana çerçeveyi başlangıçta Bediüzzaman Said Nursî’nin çizdiğini düşünüyorum. Tek parti dönemi zalimce Kürtler’i eziyordu.

    Said Nursî bunu hangi yönüyle başarmıştır?
    Toplumu siyasetten uzak tutmuştur. En önemlisi de şiddetten uzak tutmuştur. İnancı o günün şartlarına göre yorumlayarak yeni bir toplumsal dayanışma oluşturmuştur. Söylediği şeylerden çok kullandığı yöntemi ve koyduğu hedefleri önemlidir. Bir tarafta silah ve şiddet kullanan, entrikalar yapan bir merkez, diğer tarafta ise direnenler var. Direnenler, etraflarına baktıklarında en sağlam kale olarak Bediüzzaman’ı görüyorlar.

    Bu mücadelenin bugüne yansıması nasıl olmuştur?
    Tarihin garip bir yapısı vardır. Geçmişte yapılanların bugün nasıl bir anlam taşıdığını daha iyi anlıyorsunuz. 1940 ve 50’li yıllarda Nurculuğu bir dinî hareket olarak algılayanlar bugün baktıklarında bunun nasıl bir sosyal hareket olduğunu daha iyi görüyorlar. O sosyallik zamanla büyüyor ve sonuçları ortaya çıkıyor.

    Sol kesim bunun farkına vardı mı?
    Sol kesim içinde Bediüzzaman’dan saygı ile bahseden birçok kişiyle tanıştım. Tek parti ideolojisini savunanlarda hâlâ bir şey var. Ama ciddi manada Bediüzzaman’la ilgili güzel sözler söylüyorlar. En son Başbakan’ın saydığı isimler arasında yer alınca bazı CHP’liler “Herkes tamam. Ama Bediüzzaman hariç” dediler. Onlarda hâlâ biraz direnç var.

    Neden Said Nursî'ye karşılar?
    CHP’nin tek partili dönemde geleceğe dönük iktidar projesini yok eden Bediüzzaman’ın kendisidir. O yüzden bu tepkileri normal.

    Bediüzzaman’ın yaptıkları bugünleri nasıl etkiledi?
    Ben şuna inanıyorum: Bediüzzaman, 1940’lı ve 50’li yıllarda söyledikleri ile bugünleri görmüştür. “Bugün bunları yaparsak yarın şunlar olur” yönündeki telkinleri ile geleceği çok iyi okumuştur. Ve bunun adına feraset deniyor.

    Tek parti döneminin uyguladığı şiddet politikası ve bunlara direnenleri kıyasladığımızda ortaya nasıl bir sonuç çıkıyor? Mesele güncel bir konu olduğu için Dersim olayını değerlendirebilir misiniz?
    Tek parti döneminin vandalizmi ve buna direnenler arasında Dersim önemli bir yere sahiptir. Dersim bölgesi Alevi Kürtlerin yaşadığı bir bölgedir. Alevi Kürtler de ilginç bir yapıya sahiptir. Bölgenin coğrafi yapısı çok serttir. Osmanlı’da bu bölgeye ulaşamamıştır. Bunlar başına buyruk yaşıyorlardı. Cumhuriyet kontrol altına almak istemiştir. 1935 yılında bir plan yapıyorlar; devlete bağlayacaklar. Uyguladığı teknik, isyan çıkartıp sonra kanlı bir şekilde bastırarak devlet otoritesini kabul ettirmektir. Bu sırada Seyit Rıza’nın direnişi başlıyor. Zaten tek parti yönetimin de istediği bu olmuştur. Ondan sonra devlet kanlı bir şekilde isyanı bastırmıştır.

    Peki, sorun çözüldü mü?
    Onlar isyanı bastırıp sorunu çözdüklerini sanıyorlar. Hâlbuki Dersim sorunu çözülmemiştir. Sorun hâlâ sürüyor. Kürt Alevileri bu devletin kurduğu sistemin içine yerleştirmek hâlâ mümkün değil ve onlar tepkililer.

    Bediüzzaman ve Seyit Rıza arasında nasıl bir kıyaslama yapıyorsunuz?
    Ben buradan Seyit Rıza’nın tepkisi ile Bediüzzaman’ın gösterdiği tepkinin karşılaştırılması gerektiğini düşünüyorum. Bediüzzaman halkı şiddetten uzak tutarak toplumun alt yapısını geliştirdi. Seyit Rıza direniş yaptığı için tek partinin istediği hamleyi gerçekleştirmiş oldu.

    Bu dönem için bir de Ticanilik’ten bahsetmiştiniz. Onlar neler yaptı?
    Ticanilik de tam tersine şiddet kullanıyordu. O dönemin hükümetine bahane veriyor, onların istediği gibi davranışlarda bulunuyorlardı. Ama Bediüzzaman muhataplarını şiddetten korumuştur. Kimsenin oyununa gelmemiştir. Şiddet kullanmadan, fikir üreterek toplumun alt yapısını beslemiştir.

    Dursun Kabaktepe
     

Bu Sayfayı Paylaş