Likya'nın Yüreğinde....KEKOVA

'Türkiye Tatil Yerleri Hoteller' forumunda Siraç tarafından 5 Haziran 2009 tarihinde açılan konu

  1. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    Sponsorlu Bağlantılar
    Likya'nın Yüreğinde....KEKOVA konusu
    Anadolu, yeryüzünü dolaşmayı kendine iş bilmiş bir gezgini bile, yeri gelir, şaşkınlığa uğratır. Kapadokya’da Hititlerin çocukken oynadıkları ve kırıp bıraktıkları peri bacaları ne denli etkilerse onu, Akdeniz’de dalgaların içinde duran Likya lahitleri de aynı derecede çarpıcı bir etki yaratır.

    [​IMG]

    [​IMG]


    Sümerler Akdeniz kıyıları için, “Deniz kenarındaki güneş bahçesi” derlerdi. Mezopotamya’nın çocukları için Akdeniz, ışıkla danseden dalgaların denizi oldu ve “Likya” sözcüğü de “Işık ülkesi” anlamına geldi hep. Likya uygarlığı, bugün Dalaman Çayı’ndan Antalya’ya kadar uzanan; Fethiye, Kaş ve Finike’yi de içine alan Teke Yarımadası’nda kurulmuştu. Truva Savaşı’nda onların da yer aldıkları düşünülürse, M.Ö. 1200 yıllarında da Anadolu’da vardılar. Likyalılar, Anadolu’nun geçmişini kurdukları kentlerle yücelttiler. Tlos, Xanthos, Patara, Pınara, Myra, Olympos, Arykanda, Sidyma gibi Likya kentleri yangınlardan, yağmalardan ve nice yer sarsıntılarından geçip günümüze ulaştı. Kekova bölgesi de, bu uygarlığın kalıntılarından nasibini aldı. Tam burada, anlatacağımız yerde, dalgalara onların sözcükleri yazıldı. Şimdi söze bir yerbilimci karışacak olsa, “Depremler adaları yerinden oynatınca, kimi zaman geriye sulara gömülmüş kentler kalır” derdi bize. İşte bu batık kentler, turkuaz renkli suların sarmaladığı Kekova’dadır. Burada, Likya uygarlığının duvarları Akdeniz’in içinden yitik bir masal sarayında fısıldanmış sözcükler gibi size bakarlar.

    [​IMG]



    BATIK KENT

    Bütün gezi rehber kitaplarında kısaca Kekova olarak adlandırılan coğrafya, Üçağız köyü ile başlar, Kekova Adası ile kapanır. Kaleköy, Simena antik kenti ve Üçağız’daki Teimiussa kalıntıları ilk kez gelenlerde derinlik sarhoşluğuna benzer bir etki bırakır. Batık Kent’i görmek için, Üçağız’dan ya da Kaleköy’den bir tekne tutmanız gerekir. Cam tekne adı verilen ve tabanına yerleştirilmiş pencerelerden dibi görebileceğiniz teknelerden birini kiralarsanız, su altındaki duvarları, merdivenleri, temelleri ve amforaları görebilirsiniz. Kıyıya yanaşmanın ve dalmanın yasak olduğu Batık Kent kıyılarında düş gücünü biraz zorlayanlar, adaların dalgalara anlattığı Likya söylencelerini duyabilir! Batık Kent’teki kalıntılar arasında dalyan işliği ve havuzlar da vardır. Tarihçiler, Roma dönemi ve sonrasında burada yakalanan balıklardan tuzlama yapılıp satıldığını söylüyorlar. Bugün Batık Kent, Akdeniz’in içinde uyuyor. Sulara vurup kırılan günışığı, kentin duvarlarına ulaştığında eski bir dostu sever gibi denizin altındaki taşları okşuyor. Teknelere binip Batık Kent’e gelen gezginlerin acaba kaçı bunun farkında?

    [​IMG]


    SİMENA’DA AKDENİZ BİR BAŞKA

    Üçağız’dan bindiğiniz tekneden inip Kaleköy’deki surlara tırmandığınızda, Simena’nın yüreğindesiniz demektir. Orada kırmızı damlı beyaz badanalı evleri, onbiray çiçeklerini, adaları ve üzerlerine mavi bulaşmış tekneleri görürsünüz. Simena’dan Akdeniz’e gözbebeğiniz mavileşene kadar bakın; çünkü böylesine etkileyici bir görüntüyü yakalamak her zaman olası değildir. Sonra Kekova’ya akşamın en güzeli iner, gökyüzünden denize altın suyu dökülür. Sulara vurup yansıyan akşam güneşi gözünüzü öyle alır ki, parlak turuncu denizin içinde demirlemiş Mavi Yolculuk tekneleri siyah lekeler olarak görünür. Akdeniz’in Homeros’un deyimiyle “vişne renkli” denize dönüşmesinin zamanı gelmiştir artık.

    [​IMG]


    “Bu köy halkı buraya ne zaman yerleşmiştir, ihtiyarlar sorunuza yanıt verecek durumda değillerdir. Kekova bir muammadır ve herhalde bir muamma olarak kalacaktır” diye yazar Mavi Yolculuğu bize armağan edenlerden biri olan Azra Erhat. Simena antik kenti üzerine kurulmuş olan Kaleköy, gerçekten de taşlara ve sulara karışmış bir gizem taşır. Köyün taş merdivenlerinden kaleye tırmanırken annesinin yaptığı oya işlerini, yemenileri, boncukları satmak isteyen küçük kızlar yolunuzu keser. Bilmezler ki, doğa da, Kekova’da Tanrı’nın yarattığı benzersiz bir oya işi gibidir. Surlardan Akdeniz’e bir kez daha baktığınızda, mavi bir saate dönüşen zaman durur. Birden, sanki hep var olacakmışsınız, yeryüzünden hiç ayrılmayacakmışsınız duygusuna kapılırsınız. Sanki bir ışık demetine dönüşmüşsünüzdür de, sulara vuruyorsunuzdur. Sonra başınızı öte yana çevirir ve aşağıdaki Likya lahitlerini görürsünüz. Ölüm, taşların arasından kendini anımsatır. “Beni unutma ey fani!” der. Ama o anda ağır basan, her zaman yaşamdır; Akdeniz’in fırtınalarını açıklarda bırakırsak, bu deniz kendisine yanaşanlara hep ışıklı bir yaşam bağışlamıştır.

    [​IMG]

    [​IMG]


    SUR İÇİNDE ANTİK TİYATRO

    Likya’nın en küçük tiyatrosu da, Kaleköy’deki surların içindedir. Antik Çağ ölçeğine göre, bir açık oda tiyatrosu gibidir ve 300 kişiyi ya alır ya almaz!. Ben Simena’da kaleye her çıkışımda, bir gece samanyolunun altında, Akdeniz’in yakamozları eşliğinde oynanan bir oyunu düşlemeye çalışırım. Bir felsefeci için ise, çağrışım dolu bir maviliktir burada Akdeniz. Simena’da geceleyen biri yaşamın anlamını sorgulamaktan kendini alıkoyamaz. Işık Kekova’da sabahtan akşama kadar bir renk şenliği yaratırken, onu boyamaya çalışan bir ressamın kolu, renkleri karıştırmaktan yorulur.
    Kekova dört mevsimde de taçlandırır Akdeniz’in kıyısını. Onu bir de kış yağmurlarından sonra görün. Yıkanan taşlara vuran o pırıl pırıl ışık, olağanüstü bir dünya yaratır, sular gözbebeğinizde çalkalanır ve derin, koyu bir mavi olarak içinize dökülür. İşte o zaman, sudaki Likya lahdinin yanından uçan balıklar havalanırlar. Zaman dizlerinin üzerinde doğrulur ve dünya kımıldar. Bu kımıltı, görkemli Anadolu uygarlıklarından biri olan Likya’nın nefesidir ve bu toprakları iyi tanıyan herkes bilir ki, Anadolu onbinlerce yıldır sayısız uygarlığın üzerinde aldığı nefesle yaşar.

    [​IMG]

    [​IMG]


    Akgün Akova

     

Bu Sayfayı Paylaş