Kur'an-ı Kerim hakkında genel bilgiler

'Kuran'ı Kerim ve Tefsirleri' forumunda Dine tarafından 6 Mart 2010 tarihinde açılan konu

  1. Dine

    Dine Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Kur'an-ı Kerim hakkında genel bilgiler konusu
    I - KUR’ÂN-I KERîM’E DAİR GENEL BİLGİLER


    1 . Mukaddes Kitabımız Kur’ân-ı Kerîm Allah Kelâmıdır

    Kur’ân-ı Kerîm’de eksiklik ve fazlalık yoktur. Vahyedildiği hâli ile korunmuştur. Allahu Teâlâ onu, Resûlü Muhammed’e (sas.) Cebrail (as.) vasıtasıyla Arapça olarak indirmiş ve Resûlü’nü de bütün âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Onun indirilmesiyle bütün dinlerin hükmü ortadan kalkmış, böylece Kur’ân-ı Kerîm, akıl sahiplerinin kıyâmete kadar uyması gereken tek kitabı olmuştur. O, İslâm hukukunun ilk ve değişmez kaynağıdır. Kur’ân-ı Kerîm’in hükümleri, insanların Allah’a ve birbirlerine karşı görevlerini bildiren ilâhî kanunlardır.
    Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanları, inkârcılığın ve sapıklığın her türlüsünü bırakıp bir tek Allah’a inanmaya ve O’na teslim olup kulluk etmeye davet eder. Açık delillerle Allah’ın varlığını ve birliğini ortaya koyar. Ancak düşünmesi sayesinde bir değer kazanan insanı, hem kendisi hem de kendisini kuşatan engin kâinat hakkında düşünmeye, nihayet hepsinin asıl yaratanı olan O yüce Allah’a imana çağırır.
    Kur’ân-ı Kerîm, her seviyedeki insana o özelliği ile hitap eden ilâhî bir kitaptır. Beşerî sistemler birbirini yıkarken, ilâhî kaynaklı ve zaman üstü erişilmez sistem, dünya ve âhiret hayatında bütün insanların saadete erişmesi için devam edecek; ona gerçekten tutunanlar kurtulacak, bütün kötülüklerden arınacaktır.
    Kur’ân-ı Kerîm insanı değerlendirirken, onu, aile, cemiyet, ahlâk, sosyal hayat ve bütün bir kültür ortamı içinde ele alır. Aynı zamanda insan hayatına tesir eden maddî ve mânevî âmillere de gerekli önemi verir.
    İslâm dîni, bütün hayat gücünü Kur’an’dan alır. Bu itibarla müslümanlar, hem inanç ve düşünce hayatlarında hem de beşerî ve ahlâkî münasebetlerinde takip etmeleri gereken yolu Kur’an’dan öğrenirler. Çünkü Kur’an hem ferdî hem de sosyal hayatın gerekli prensiplerini ihtiva eder.
    Yüce Allah “(Resûlüm!) Kendilerine okunan (bu) Kitab’ı, sana bizim indirmemiz onlara yetmiyor mu? Hiç şüphesiz bunda inanan bir toplum için elbette (büyük) bir rahmet ve (kulluğunu yerine getirmede) bir öğüt/bir hatırlatma vardır.” (29/51) buyurarak; Kur’an’ın insanlara her hususta kâfî geleceğini, ilminde, kudretinde, hüküm ve hikmetinde ve her hususta tek galip olduğunu bildirmektedir. Bunun içindir ki “Onlar Kur’an(ın söyledikleri) üzerinde düşünmezler mi? Yoksa kalpleri(nin) üzerinde kilitler mi var?” buyurur (47/24).
    Şüphesiz bu prensiplere göre hareket etmek de ancak, Kur’an’ın manasını iyice anlamak ve onun üzerinde düşünmekle olur. Kur’an’ı sadece evlerde ve mezarlarda okumak, süslü kılıflarla duvarlara asmak insanları sorumluluktan kurtarmaz. Çünkü Kur’an’da “(Kur’an) mübarek bir kitaptır ki onu sana, âyetlerini iyiden iyiye düşünsünler ve aklı olanlar öğüt (ve ibret) alsınlar diye indirdik.” (38/29) buyurulmaktadır. Ayrıca Kur’an’ın pek çok âyetinde onun okunup anlaşılması emredilmektedir. Öte yandan pek çok hadîs-i şerîfte güçlükle de olsa Kur’an’ın okunup ezberlenmesi teşvik edilmiştir. Kur’an’ın mü’minin hayatındaki önemi dolayısıyladır ki Arapça bilmeyenler de, güvenilir meallerden Kur’an’ın mealini mutlaka okumalıdır, denilmiştir.
    2. Kur’ân-ı Kerîm’in Tercüme Edilmesi ve Kendi Lafzıyla Okunması
    Kur’ân-ı Kerîm, Peygamber Efendimiz vasıtasıyla bütün insanlara ulaştırılması için gönderilmiştir. Allahu Teâlâ Resûlü’ne “Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni (tamamen) tebliğ et (bildir). Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Şüphesiz Allah, inkârcılar toplumunu doğru yola iletmez.” (5/67) buyurmuştur. Peygamber Efendimiz’in risâleti (mesajı) bütün insanlaradır, umûmîdir. Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerîm’i tebliğ için, hazırlayanın gerekli yeterliliğe sahip olması şartı ile onun bütün dillere çevrilmesi, uygun hatta zorunlu görülmüştür. Ancak Hanefî ulemâsı, tercümenin Kur’an’ın yerini asla tutamayacağından, tercümenin bir meal olmak üzere Arapçası ile birlikte yazılmasını şart koşmuştur.
    Merhum İzmirli İsmâil Hakkı, Meânî-i Kur’ân (I-II, İstanbul, Millî Matbaa, 1927; Eren Yayıncılık, 1977) adlı tercümesinin önsözünde “Kur’ân-ı Mübîn’i tercüme câizdir, bunda asla şüphe ve ihtilaf yoktur.” demektedir.
    Bu konuda Mahmud Esad Efendi de “Evet Kur’an, mealen tercüme edilebilir ama namazda Arapça okumak şartı ile.” demiştir. İşte, Allahu Teâlâ’nın neler buyurduğunu bilmek istiyorsak ve onu aslî dilinde anlayamıyorsak, mealini okumamız ve dinlememiz gerekir. Fakat ibâdette ise Kur’an’ı yine kendi diliyle okumamız zorunludur.
    Nitekim bugün Avrupa halkının çoğunluğu Latince bilmediği halde, Katolik dünyası ibâdet ve duasını Latince yapar. Çünkü mukaddes kitapları Latince’dir.
    Netice olarak diyebiliriz ki; Kur’ân-ı Kerîm, yalnız mânasıyla değil, lafzıyla da Kur’an’dır. Yani her iki yönden ilâhîdir. Onu anlamak için mealen tercümesi yapılır. Fakat hiçbir zaman Kur’an’ın tercümesi Kur’an değildir ve namazda Kur’an yerine okunamaz. Bunun için namazda kendisini, namaz dışında hem kendisi hem de tercümesini okuyarak her iki sorumluluğumuzu da yerine getirmemiz gerekmektedir.

    3. Kur’ân-ı Kerîm’in Eşsizliği (İ’câzı)
    Kur’ân-ı Kerîm hem lafız hem anlam bakımından Allah’a ait yani Rabça bir ifade ve üslûba sahip olduğundan, onun bir benzerini, değil başka milletler, Araplar dahi yapamamışlardır. Hatta bu amaçla hummalı bir yarışma içerisine girmişler, ne var ki bu çabalar mağlubiyet ve Hakk’a teslimiyetle son bulmuştur.
    Kur’ân-ı Kerîm’de, Hak Teâlâ onu küçümseyenlere karşı “Yoksa ‘onu (o Kur’an’ı) kendisi uydurup söyledi’ mi diyorlar?.. Hayır! Onlar (bu tavırlarıyla) iman etmezler. Eğer (onlar) doğru söyleyenler iseler onun gibi bir söz getirsinler!” buyurur (52/33-34).
    Hûd sûresinin 13. âyetinde Cenâb-ı Hak, insanları Kur’an’ın benzeri on sûre getirmeye davet etmiş, Bakara sûresinin 23. âyetinde de “Eğer kulumuz (Muhammed’)e indirdiğimiz (Kur’ân-ı Kerîm’)den şüphe ediyorsanız, (haydi!) siz de onun benzeri bir sûre getirin. Eğer (iddianızda) samimi iseniz, Allah’dan başka bütün yardımcılarınızı da çağırın.” şeklinde onlara meydan okumuştur. Fakat hemen sonra gelen âyet-i kerîme ile “Eğer bunu yapamazsanız, ki hiçbir zaman yapamayacaksınız; yakıtı insanlar ve taşlar olan, kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının.” buyurarak, onların âcizliklerini ve âkıbetlerini ortaya koymuştur.
    Kureyş’in meşhur şairlerinden olan Velîd b. Muğîre, bir gün Peygamber Efendimiz’i “peygamberlik sevdasından vazgeçirmek” hayaline kapılarak huzuruna gitmişti. Fakat Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından kendisine okunan âyetleri dinledikten sonra, büyük bir hayret içinde geri dönmüş ve başına toplanan halka hitaben cemaat! Bilirsiniz ki ben şiirlerin bütün çeşitlerini bilirim. Belâgatlı sözleri benim kadar takdir edecek yoktur. Yemin ederim ki Muhammed’e inen âyetler, bizim bildiğimiz sözler kabilinden değildir. Onlarda öyle yüksek bir belâgat, bir letâfet var ki onlar bütün sözlerin üzerindedir, onlara üstün gelecek bir söz bulunamaz.” diyerek hakikati itiraf etmiştir.
    Kur’ân-ı Kerîm öyle bir mucize kitaptır ki maddî, mânevî, ilmî, edebî, ahlâkî, içtimâî, iktisâdî ve tarihî birçok hakikatleri içine almaktadır. Asırlar geçtikçe ilimlerin, keşiflerin, buluşların artması, sadece ve sadece onun daha iyi tefsirine ve anlaşılmasına yarayacaktır. Her şeyden çabuk usanan insan, dünya durdukça onu bıkmadan usanmadan okuyacak, okutacak, anlayacak ve anlatacaktır.

    4. Kur’ân-ı Kerîm’in Nüzûlü ve Tespit Şekli
    Kur’ân-ı Kerîm, Allah katından Resûl-i Ekrem’e 40 yaşında iken (m. 610) Ramazan ayında mübarek bir gecede, Kadir gecesinde Hz. Cebrail vasıtasıyla indirilmeye başlanmış ve 22 sene 2 ay 22 günde tamamlanmıştır.
    Kur’ân-ı Kerîm’in bu kadar zamanda inmiş olmasında bir takım hikmetler vardır:
    1) Kur’ân-ı Kerîm’in hem ezberlenmesi ve yazılması hem de etrafa yayılması kolaylaşmıştır.
    2) İhtiva ettiği hükümlerin hepsini birden daha yeni iman etmiş kimselere yüklemek hem çok ağır gelecek hem de henüz sayıları çok az durumda olan müslümanlar hemen cihad etmek mecburiyetinde kalacaklardı. Dolayısıyla Kur’an’ın peyderpey indirilmesi pedagojik ve psikolojik açıdan daha uygundur. Cenâb-ı Hak da “Yine biz, Kur’an olarak onu, insanlara sindire sindire (ve ağır ağır) okuman için (âyet âyet, sûre sûre) ayırıp (gerektikçe) peyderpey indirdik.” (17/106) buyurarak bu hikmeti açıklamıştır.
    Kur’ân-ı Kerîm’in tespiti hemen anında yazılması ve ezberlenmesi şeklinde oluyordu. Bir âyet-i kerîme nâzil olunca Peygamberimiz, onu ashabdan vahiy kâtiplerine, deri üzerine, enli düz taşlar ve diğer malzemelere huzurunda yazdırır, bir nüshası kendi evinde kalırdı. Diğer taraftan bu vahyedilen âyetler hâfızlarca da günü gününe ezberlenirdi. Vahyedilen âyetlerin gerek yazılırken ve gerekse ezberlenirken hangi sûrenin neresinde kaçıncı âyet olarak yer alacağı ve nasıl tertip edileceği, Hz. Cebrail’in bildirmesi ve Resûl-i Ekrem’in göstermesi ile tevkîfî olarak tespit edilirdi.
    Şu kadar var ki vahyin devam etmesi sebebiyle âyetler her ne kadar gösterilen tertibe göre yazılmış ise de hem dağınıktı hem de sûreler tertip edilip bir mushafta toplanmamıştı.
    Bu böyle olmakla beraber, Hz. Peygamber’in her Ramazan ayında 10 gün itikâfa çekilip o zamana kadar vahyedilen Kur’an’ı Hz. Cebrail’e okuduğunu, Cebrail’in de kendisine okuyup karşılaştırma yaptığını Hz. Fâtıma (r.anhâ) şöyle anlatır:
    “Peygamber bana gizlice ‘(Kızım), her sene Cebrail, Kur’an’ı benimle arza yapar (karşılaştırırdı), bu sene iki sefer karşılaştırma yaptı. (Buradan hareketle) muhakkak ecelimin yaklaştığını sanıyorum.’ buyurdu.”
    Hz. Ebû Hureyre de “Resûlullah (sas.) her sene bir defa, vefât ettiği sene iki defa arza (Cebrail’le karşılaştırma) yaptı ve her sene 10 gün, vefât ettiği yıl ise 20 gün itikâfa girdi.” buyurmuşlardır.

    5. Kur’ân-ı Kerîm’in Kitap Halinde Toplanması
    Hz. Peygamber’in vefatından sonra Hz. Ebû Bekir’in halîfeliği devrinde, dinden dönenlere karşı yapılan Yemâme savaşında (m. 633) 70 kadar hâfız şehid olmuştu. Bu hal Hz. Ömer’i telaşa düşürdü. Çünkü insanlar savaş yapmak mecburiyetinde kalabilirler; buralarda da pek çok hâfız/kurrâ şehid olabilirdi. Bunun için Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir’e müracaat etti. O da teklifi yerinde bularak, Hz. Peygamber’in çok sevdiği vahiy kâtibi Zeyd b. Sâbit’i (ra.) çağırarak bu görevi ona verdi. O da bir yandan eldeki çeşitli malzemelere yazılmış mevcut nüshaları bir araya getirdi. Diğer taraftan Hz. Peygamber’in huzurunda Kur’an âyetleri yazmış bulunanları, sahabeden iki âdil şâhidin şâhitliği ile kabul etti.
    Böylece, eldeki bütün yazılı âyetleri Zeyd b. Sâbit (ra.) kendisinin ve hâfızların ezberleriyle karşılaştırdı. Artık Mushaf’ın eksiksiz olduğu hususunda tam emniyet hâsıl oldu. Sonunda her sûre ve âyetleri vahiyle belirlenmiş sıraya göre ve Kureyş lehçesiyle bir kitap hâlinde yazıldı ve adına “Mushaf” denildi. Bunun yanında Kur’ân-ı Kerîm, Hudâ, Furkân, Zikr, Nûr, Hakîm gibi adlarla da anılmıştır.
    Hz. Ebû Bekir vefat edince bu Mushaf, Halîfe Hz. Ömer’e teslim edildi.
    Nihayet Hz. Osman halîfe seçilince nüsha ona intikal etti. O da İslâm’ın yayılması ile Kur’an’ın metninde bazı değişik okuma/kıraat farklarına ve ihtilaflarına meydan vermemek için, yine Hz. Zeyd b. Sâbit’in başkanlığında bir heyet kurup sûreleri son arzaya uygun olarak (geliş sırasına göre değil de aralarındaki ilgiye göre tertip edip) birkaç (4-5 veya 7-8) nüsha yazdırarak bazı büyük vilayetlere gönderdi. Hz. Ömer’den intikal eden asıl nüsha, tekrar kızı Hz. Hafsa’ya iade edildi. İşte kıyâmete kadar Allahu Teâlâ’nın muhafazası altında olan yüce kitabımız Kur’an böylece toplanıp tertip edilmiş oldu.
    Halbuki diğer ilâhî kitaplardan Tevrat, Hz. Musa’dan en az 750 sene sonra bir kitap halinde toplanabilmiştir. Hz. Davud’un da genellikle milattan önce XIII. asırda yaşadığı kabul edilmektedir. Tevrat ve Zebûr’a, birlikte “Ahd-i Atîk” denilmiştir. Milattan önce 1200 yılında yazılmaya başlanmış ve yazımı bin yıl kadar sürmüştür. “Ahd-i Cedîd” denilen İncil de hemen yazılmamış, milattan sonra 110 tarihinde yazıya geçirilmeye başlanmıştır. 325 yılında İznik Konsili’ne 400’e yakın İncil nüshası getirilmiş fakat Hz. İsa’nın tanrılığını yazan ve papazların kendi isimlerini alan (dört) İncil kabul edilmiştir.
    Görülüyor ki artık asılları ilâhî olan bu kitaplar, yeni şekliyle, mensupları tarafından Allah’ın sözünü hatırlayabildikleri ve bulabildikleri kadar eksikli fazlalı ve aslı değiştirilmiş şekliyle meydana getirilmişlerdir.
    İşte Kur’ân-ı Kerîm, onların hem aslını tasdik etmiş, yenilemiş hem de onlar gibi yalnız inançlar manzûmesi olarak kalmamış, inananların yaşayışlarına ait sosyal ve hukûkî esaslar da getirmiştir.

    II - MUSHAF’A NOKTA VE HAREKE KONULMASI
    Hz. Osman zamanında Kureyş hattı ile yazılan Kur’ân-ı Kerîm nüshalarında nokta ve hareke yoktu. Her ne kadar bu hal, Araplar için bir güçlük değil idiyse de, Müslümanlığın Arap olmayan milletlere yayılması ile okuma güçlükleri doğmuştu.
    Bunun üzerine Emevî hükümdarı Abdülmelik zamanında (v. 65/684) görevlendirilen Ebü’l-Esved ed-Düelî (v. 69/688) Kur’an’da önce nokta yerlerini hareke ile belirtti. Bundan sonra çalışmalar devam etti. Irak emîri Haccâc zamanında da Yahyâ b. Ya’mer (v. 65/684) ile talebesi Nasr b. Âsım el-Leysî (v. 89/707) noktalama işini geliştirip bugünkü nokta ve harekeleri koydular. Hemze, şedde, sıla, revm, işmâm ve diğer işaretler de Halil b. Ahmed (v. 175/791) tarafından konuldu.
    III - SÛRE VE ÂYET
    Sûre şeref, yüksek rütbe veya binanın kısmı anlamlarına gelir. Tefsir ilmine göre sûre Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerden meydana gelen bölümlerine denilir. Sûrelerin sayısı güvenilir bilginlerin icmâı ile 114’tür.
    Âyet sözlükte alâmet, işaret, ibret, delil ve mûcize anlamlarına gelir. Tefsir ilminde sûrelerin bir mâna veya bir hükmü ifade eden her bölümüne âyet denilir. Yukarıda da işaret edildiği üzere, âyetlerin yerinin tespitinin tevkîfî olduğu hususunda icmâ-ı ümmet vardır. Sûrelerin yerlerinin tespitinin tevkîfîliği ise tartışmalı olup bazılarınca Hz. Peygamber tarafından, bazılarına göre ise sahabenin icmâına göre tespit edilmiştir.
    Âyetlerin sayısı Zemahşerî’ye göre 6666 olup yaygın olarak kabul edilen görüş budur. Bazılarınca ise âyet sayısı bundan daha azdır. Bugün yaygın olarak bulunan Mushaf’ta 6236 âyet vardır. Genel değerlendirmeye göre âyetlerin bini emre, bini nehye, bini va’de, bini va’îde (tehdîde), bini haber ve kıssalara, bini mesel ve ibretlere, beş yüzü ahkâma (helal ve haramlar), yüzü tesbih ve duaya, altmış altısı nasihate dairdir.
    Kur’an’ın kelimelerinin sayısı ise, Medinelilerce 77.934; Mekkelilerce 77.437’dir. Fadl b. Şâzân’ın Atâ b. Yesâr’dan naklettiğine göre ise 77.439’dur.
    Öte yandan, sûrelerin Mekkî veya Medenî oluşu konusunda da farklı görüşler ileri sürülebilmiştir. Bu da, isimlendirmenin vahyin nâzil olduğu mekanın dikkate alınması, hicretin nazar-ı itibara alınması ve âyetin hitap ettiği kesim ve üslûbun dikkate alınması gibi farklı yaklaşımlardan kaynaklanır. Yine sûrenin tamamı Mekkî veya Medenî olabileceği gibi, ağırlıklı vasfın arasında bazı âyetler genelden farklı da olabilir.
    Sûreler uzunluklarına göre de tasnif edilir. Fâtiha sûresinden sonra gelen yedi uzun sûreye es-Seb’t-tıvâl, âyetleri yüzden fazla olana el-Mi’ûn, âyetleri yüzden aşağı olan sûrelere el-Mesânî, kısa sûrelere de Mufassal denilir.

    IV - KUR’AN’IN KIRAATLERİ
    Peygamber Efendimiz’e indirilen, Fâtiha’dan başlayıp Nâs sûresinin sonuna kadar Mushaflarda yazılan, tevâtürle nakledilen, tilâvetiyle ibâdet edilen, kendisine has özellikler taşıyan ve benzerinin yapılması konusunda herkesi âciz bırakan ilâhî kelâm şeklinde tanımlanan Kur’ân-ı Kerîm’in lafızlarında, harflerinde ve edasındaki değişik rivâyet hususuna, diğer bir ifadeyle kelimelerdeki med, kasır, hareke, sükûn, nokta ve i’rab bakımından değişik okumaya “kıraat” denilir. Bu hususta küçük farklılıklar olsa da oluşumların esası/mihveri birdir. Ashâb-ı kirâmdan bu hususta hem senetleri sahih, hem de tevâtür derecesine ulaşmış rivâyetler “yedi tarîk/kıraat” (yedi okunuş şekli) toplandı ki, bunlara ıraat-i Seb’a” denilmiştir.
    Sonra buna senedi sahih olmakla beraber tevâtür derecesine ulaşmasında ihtilaf edilen üç kıraat daha ilave edilerek kıraatler 10’a yükselmiş ve hepsine birden “Kıraat-i Aşere” denilmiştir.
    Her kıraatin bir imamı ve meşhur olan iki râvisi vardır. Dünyada genellikle Türkiye’deki gibi Kıraat-i Âsım ve Rivâyet-i Hafs tarîki okunur. Kuzey Afrika’nın bir çok yerinde Kıraat-i Nâfi’ ve Rivâyet-i Verş, Sudan’da Ebû Âmir Kıraati okunur. Diğer kıraatlerin ayrıca okuyucusu kalmamışsa da bir ilim olarak muhafaza edilmekte ve öğretilmektedir. Günümüzde de şere” öğrenip okuyanlar bu 10 kıraati tatbik edip okumaktadırlar.
    Cenâb-ı Hak bizleri Kur’ânı Kerîm’in lafzından ve mânasından faydalandırsın. Her an Kur’ân-ı Kerîm’in feyiz pınarından kana kana içmeyi nasip eylesin (Âmin).
     

Bu Sayfayı Paylaş