Kur’ân’in Tedvini

'Kuran'ı Kerim ve Tefsirleri' forumunda mynq tarafından 11 Ağustos 2008 tarihinde açılan konu

  1. mynq

    mynq Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Kur’ân’in Tedvini konusu Kur’ân-ı Kerîm, Allah (c.c.) tarafından Cebrail (a.s.) vasıtasıyla Peygamberimiz (s.a.v.)’e nâzil olunan ilâhî bir kitaptır. Allah Teâlâ, bir âyette: “Muhakkak ki zikri (Kur’ân’ı) biz indirdik, onu muhafaza edecek de biziz.”(1) buyurmaktadır. Böylece Allah Teâlâ Kur’ân’ın sahibi ve muhafızı olduğunu beyan etmiştir.

    Bunun gerçekliği târîhen sabittir. Zira Kur’ân-ı Kerim diğer kitapların akıbetine uğramamıştır. Diğer bir âyette ise; “Rabbin’den sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun risâletini tebliğ etmemiş olursun.”(2) buyurarak onun tebliğini Rasûl-i Kibriyâ Efendimize bırakmaktadır. Peygamberimiz (s.a.v.)’in icraatlarına bakılacak olursa O’nun Allah’ın emirlerine harfiyen imtisal ettiği ve kendisine yüklenen tebliğ vazifesini en güzel bir şekilde yerine getirdiği açıkça görülecektir.

    Peygamberimiz (s.a.v.), vahyin gelişinden hemen sonra onu, okuma-yazmayı bilen Zeyd bin Sâbit, Ebû Huzeyfe, Hz. Ali (r.anhüm) gibi sahâbelere yazdırıyordu. Bununla kalmayıp vahiy katiplerinin yazdıklarını onlara okutturuyor, herhangi bir yanlışlık bulursa düzeltiyordu.

    Herhangi bir karışıklığa meydan vermemek için vahiy kâtibine, inen her âyetin hangi sûrenin hangi kısmına konulacağını bizzat bildiriyordu. Ardından vahyi yazan kâtibe, “Yazdığını çoğalt ve mü’minlere dağıt!” diyordu. Ayrıca Kur’ân metnini muhafaza maksadıyla, indirilen ayetlerin ezberlenmesini de ashaptan ısrarla istiyordu.

    Kur’ân-ı Kerîm 23 sene boyunca âyet âyet indiğinden, Peygamberimiz (s.a.v.) vahyin muhafazası yolunda yazdırma, ezberletme ve bir hocadan, öğreticiden öğrenme şeklindeki üçlü tedbirlerin dışında başka tedbirler de almıştır. Her yıl Ramazan ayında, Kur’ân’ın o zamana kadar nâzil olmuş kısmını etrafındaki Müslümanların huzurunda okurdu ki, buna ‘arda’ denirdi.

    Bu, bir tür ‘mukabele’ şeklidir. Sahâbeler, şahsî nüshalarıyla gelir, ardayı dinler ve takip ederlerdi. Peygamberimiz (s.a.v.) vefat ettiği sene bütün Kur’ân’ı bu şekilde iki defa okudu. Bu son ardaya, ‘Arda-i Ahîre’ denir. Arda sırasında Cebrail (a.s.) da bulunur, yanılma olursa düzeltirdi. Peygamberimiz (s.a.v.) son arda esnasında, “Bu sene Cebrail iki defa okumamı istedi. Herhalde yakında aranızdan ayrılacağım.” buyurdu. Peygamberimiz’in iki defa okumasının hikmetinin, Kur’ân hususunda Müslümanlar arasında hiçbir fark ve ihtilaf bırakmamak olduğu şüphesizdir.

    Kur’ân-ı Kerîm, Peygamberimiz (s.a.v.) hayatta iken bir kitap olarak tedvin edilemedi. Daha doğrusu bu mümkün değildi, çünkü vahiy nazil olmaya devam ediyordu. Bu sebeple Kur’ân, Peygamberimiz (s.a.v.)’in vefatından sonra baştan sona bir kitap yani “Mushaf” haline getirildi.

    Peygamberimiz (s.a.v.) irtihal edince, başlangıçta Kur’ân’ın bir kitap olarak tedvini düşünülmedi. Fakat daha sonra ortaya çıkan ihtilaflar ve yalancı peygamber Müseyleme ile yapılan Yemâme Savaşı’nda çok sayıda hafızın şehid olması gibi sebepler, Kur’ân’ı tedvin etme ihtiyacını gündeme getirdi. Kur’ân-ı Kerîm, ilk defa Hz. Ebû Bekr (r.a.)’ın hilafeti zamanında, Hz. Ömer (r.a)’in teşebbüsüyle tedvin edildi. Zeyd bin Sâbit (r.a.), Kur’ân’ın tedvin edilme işinde sorumluluğu, Hz. Ömer’in de kendisine yardımcı olması şartıyla bizzat üzerine aldı. Böylece Kur’ân’ın toplanması işine başlandı.

    Kur’ân-ı Kerîm toplanırken, beraberinde yazılı Kur’ân metni bulunan şahısların bu nüshaları Mescid-i Nebevî’ye getirmeleri ilan edildi. Fakat şu şart koşulmuş idi: Nüshalar Peygamberimiz (s.a.v.) zamanında yazılmış, O’nun huzurunda okunmuş ve böylece kontrolden geçmiş olacaktı. Hz. Ebû Bekr, Zeyd bin Sâbit’i tedvin işiyle görevlendirdiğinde ona, şu talimatı vermişti: “Peygamberimiz (s.a.v.)’in huzurunda okunup mukabele edilmemiş, en az iki şahide ve yazılı bir nüshaya dayanmayan bir tek harfi bile Mushaf’a koymayacaksın.” Bu prensibe riayet olunarak tedvin işi tamamlandı.

    Zeyd bin Sâbit şöyle anlatır: “Cem’ yani toplama işi bittikten sonra tashihi gereken yer olup olmadığını görmek için Kur’ân’ı başından sonuna kadar okudum. Bu kontrol sırasında bir âyetin Mushaf’a konulmadığını anladım. Bunun sebebi şarta uygun iki yazılı şahidin olmamasıydı.

    Bu âyet; “Mü’minlerden öyle kişiler var ki, Allah’a verdikleri sözde dururlar. Onlardan kimi ahdini yerine getirdi, kimi de beklemektedir.” mealindeki Ahzâb sûresi 23. âyetti. Bu âyetin yazılı şahidini bulamayınca sübûtu için şahit aramak gayesiyle Medine’de dolaşmaya başladım. Önce Muhâcirlerin evlerine gittim.

    Sonra Ensâr’ın evlerini dolaştım. Yalnız Hüzeyme bin Sâbit’te yazılı olarak buldum.” Zeyd bin Sâbit (r.a.), her bir âyet için iki şahit şart koşulduğu halde sadece Hüzeyme bin Sâbit’in şahitliğiyle bu âyeti Mushaf’a kaydeder. Bunun sebebini ise şöyle anlatır: “Peygamberimiz (s.a.v.) günün birinde Hüzeyme’nin yaptığı bir işten dolayı çok memnun olmuş ve ‘Hüzeyme’nin şahadeti, iki kişinin şahadetine bedeldir.’ buyurmuştu. Bu sebepten dolayı onu aldım.”

    Hz. Hüzeyme bin Sâbit, İslâm tarihinde “Zü’ş-şahâdeteyn” olarak şöhret bulmuştur. Bu unvanı almasına sebep Peygamberimizle arasında geçmiş olan şu vakadır: Peygamberimiz bir bedeviden bir at satın almış, parasını vermek için de onu evine götürmüştü. Peygamberimiz (s.a.v.) bir an önce adamın parasını vermek için acele ediyor, bedevi de peşinden geliyordu.

    Bedevinin elindeki atı görüp de, onu Peygamberimiz’in satın aldığını bilmeyen birkaç kişi, bedevinin yanına yaklaşarak atı bir kimseye satıp satmadığını sordular. Bedevi henüz satmadığını söyleyince bir fiyat verdiler.

    Bu fiyat Peygamberimiz (s.a.v.)’in vereceğinden fazla idi. Bir miktar fazla para, bedevinin fikrini değiştirmeye kâfi geldi, önde giden Peygamberimiz’e seslendi: “Bu atı satın alacaksan al, yoksa başkasına satarım.” Peygamberimiz bedevinin sesini duyar duymaz yanına geldi. “Ben bu atı senden satın almadım mı?” buyurdu.

    Bedevi inkâr etti, “Hayır, vallahi ben bu atı henüz sana satmış değilim.” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) ısrar etti, “Sen iyi biliyorsun ki, ben bu atı senden satın aldım.” Münakaşa üzerine halk etraflarına toplanmış,

    Peygamberimiz’in tavrını merak ediyorlardı. Bedevi konuşmaya devam ediyordu: “Bu atı sana sattığıma dair iki şahit getir, ben de razı olayım.” dedi. Bu sefer Sahâbîler müdahale ettiler. Çünkü adam çok ileri gitmişti. “Yazıklar olsun sana! Nebî (s.a.v.), haktan başka bir şey söylemez. O, ne söylerse doğrudur!” dedilerse de, bedevi, şahit istemekten vazgeçmiyordu.

    Alışveriş esnasında kimse bulunmadığı için, Peygamberimiz şahit de gösteremiyordu. İşte tam bu anda Hz. Hüzeyme ileri atıldı. Bedeviye karşı şöyle seslendi: “Senin bu atı Rasûlullah’a sattığına dair ben şahitlik ederim.” Peygamberimiz, Hüzeyme’ye döndü ve “Yâ Hüzeyme, sen neye dayanarak şahitlik ediyorsun, halbuki sen, pazarlık esnasında hazır değildin.” dedi. Hüzeyme (r.a.) şöyle cevap verdi: “Yâ Rasûlallah! Ben seni, getirmiş olduğun hakikatlerden dolayı tasdik ediyorum. Çünkü kesin olarak biliyorum ki sen, haktan başka bir şey söylemezsin.” Hüzeyme’nin bu cesaretinden ve teslimiyetinden dolayı çok memnun olan ve sevinen Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Hüzeyme, kimin için şahitlik yaparsa onun şahadeti iki kişinin şahadetinin yerine geçer.” Böylece Peygamberimiz, onu iki güvenilir insan yerine saydı.(3)

    Zeyd bin Sâbit (r.a.) bu şekilde hazırladığı Mushaf’ı Hz. Ebû Bekir’e teslim etmiştir. Onun vefatından sonra Hz. Ömer (r.a.) halife olunca bu mushaf, Hz. Ömer’e intikal etmiştir. Hz. Ömer, tek nüsha olan Kur’ân’ı çoğaltıp büyük İslâm merkezlerine dağıtmak istiyordu. Ancak, bu işi yapmak, kendisinden sonra halife olan Hz. Osman’a nasip olmuştur. Hz. Osman (r.a.) çoğaltılan nüshaların her birinin, başından sonuna kadar Mescid-i Nebî’de, Müslümanların huzurunda aleni olarak okunmasını emretti. Zira o, Kur’ân’da ziyade ve noksanlık türünden en ufak bir değişiklik olmadığı hususunda Müslümanlara güven vermek istiyordu.

    Kur’ân-ı Kerîm’le ilgili diğer bir husus da şudur: Hıristiyanlar kendi kitapları İncilleri incelemişler, İncilleri de kendi aralarında olmak üzere iki yüz bin fark tespit etmişlerdir. 1934 yılında Münih Üniversitesi aynı incelemeyi kırk iki bin Kur’ân nüshası üzerinde yaptırmıştır. Muhtelif zamanlarda yazılan Kur’ân nüshaları toplanmış, altmış yıl süren bir çalışma sonunda şu netice elde edilmiştir: “Kur’ân nüshaları arasında hiçbir fark yoktur.”

    Hz. Osman’ın hilafeti döneminde yazılan bu nüshalardan bazıları tarihin seyri içinde yangınlar, savaşlar veya yıpranma dolayısıyla kayboldu. Ancak bunlardan üç tanesinin bugün mevcut olduğu bilinmektedir. Bu Mushafların biri İstanbul Topkapı Sarayı’nda, biri Rusya’daki Taşkent’te ve diğeri de Londra’da İndia Office Library Kütüphanesi’ndedir.

    Kaynakça:
    1. el-Hicr, 15/9.
    2. el-Mâide, 5/67.
    3. Ahmed bin Hanbel, Müsned, c. 5, s. 215-216.
     
  2. Google

    Google Özel Üye

    Allah razı olsun paylaşım için teşekkürler
     

Bu Sayfayı Paylaş