KPSS Erik Erikson'un Psikososyal Gelişim Dönemleri Konu Özeti

'SBS - ÖSS - Sınavlar' forumunda Mavi_Sema tarafından 12 Ocak 2010 tarihinde açılan konu

  1. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    KPSS Erik Erikson'un Psikososyal Gelişim Dönemleri Konu Özeti konusu Erikson klasik psikoanalitik kurama bazı yeni görüşler eklemekle beraber temelde psikoanalitik kuramdan tam olarak ayrılmamıştır. Erikson insan yaşam döngüsünde sekız evre belirlemiştir. Dönemler incelendiği zaman özde bir ayrılık olmadığı, ancak deyiş ayrılıkları ve bazı eklentilerin bulunduğu görülür.

    BEBEKLİK DÖNEMİ

    1- Güvene karşı güvensizlik: Erikson semasındaki ilk evre, klasik psikoanalitik kuramda genellikle yaşamın ilk yılını kapsayan oral evrenin karşılığıdır. Erikson'un görüşüne göre bu dönemde ortaya çıkan sosyal etkileşim boyutu bir uçta güven, diğer uçta ise güvensizliktir. Çocuğun dünyaya, başka insanlara ve kendine güvenme derecesi büyük ölçüde gördüğü bakımın niteliğine bağlıdır. Gereksinimleri uyarıldıkları anda karşılanan, rahatsızlıkları çabucak giderilen, bağ basılan, okşanıp sevilen, kendisiyle oynanan, konuşulan bebek dünyanın yaşam için güvenilir bir yer olduğu ve insanların yardımcı ve güvenilebilir oldukları yolunda bir duygu geliştirir. Bakımın tutarsız, yetersiz ve reddedici olduğu zamansa bebekte genel olarak dünyaya, özel olarak da insanlara karşı daha sonraki gelişim evrelerine taşıyabileceği temel bir güvensizlik, korku ve kuşku tutumu gelişir. Bu duygu bir yandan çevrenin güvenirliğini yansıttığı gibi bir yandan da kendi benliğinin süreklilik ve aynılık taşıyan bakılmaya değer bir varlık olduğunu gösterir. Yani hem çevre hem de kendi varlığı güvenilir niteliktedir.
    Çevremdekiler bana bakıyor, veriyor, varlığını tanıyor. Onların sürekli, tutarlı ve aynı kişiler oluşu güvenilir kesinliktedir. "Bende verilmeye bakılmaya değer, güvenilen bir varlığım" Bu evrede çocuk kendi varlığını kendisine verilenle eş tutmaktadır. "Ben bana verilenim". Çocuğa çok iyi bakım veren bakıcılarında süreklilik olması gerekir.Ve aynılık bulunmayan çocuk yuvalarında en önemli sorun temel güven duygusunun gelişmemesi ya da yıkılmasıdır.
    Burada belirtmek gerekir ki, temel güven ya da güvensizlik sorunu yaşamın ilk yılında, bir daha karşılaşmamak üzere tamamen çözümlenmiş değildir. Birbirini izleyen gelişim evrelerinin her birinde yeniden ortaya çıkacaktır. Bunun öyle olmasında hem umut hem de tehlike vardır. Güvensizlik, duygusu ile okula başlayan çocuk, kendini güvenilir yapacak bir öğretmene ihtiyaç duyar.

    OKUL ÖNCESİ DÖNEMİ

    2- Özerkliğe Karşı Kuşku ve Utanç
    Bu ikinci gelişim döneminde, çocuğun yürümeye ve konuşmaya başlaması ile annesine olan bağımlılığında azalma başlamıştır. Yürüme, koşma, istediği nesneleri eline alma, istediklerini bırakma tuvalet kontrolünün ortaya çıkmasını da beraberinde getirir. Böylece çocuk özerk bir biçimde davranmaya ve bu bağımsız eylemlerinden zevk almaya başlar. Çocuğa eylemlerini kontrol etme olanağını vermek, özerklik duygusunun gelişmeye başlamasını sağlayacaktır.
    Eğer ana-baba küçük çocuğun yapabildiklerini yapabildiği kadar istediği zamanda ve hızda yapmaya olan gereksinimini bilir ona göre davranırsa çocuk kaslarını ve çevresini kontrol edebileceğine ilişkin bir duygu özerklik duygusu, geliştirir.
    kendisine verilenle eş tutmaktadır. "Ben bana verilenim". Çocuğa çok iyi bakım veren bakıcılarında süreklilik olması gerekir.Ve aynılık bulunmayan çocuk yuvalarında en önemli sorun temel güven duygusunun gelişmemesi ya da yıkılmasıdır.
    Burada belirtmek gerekir ki, temel güven ya da güvensizlik sorunu yaşamın ilk yılında, bir daha karşılaşmamak üzere tamamen çözümlenmiş değildir. Birbirini izleyen gelişim evrelerinin her birinde yeniden ortaya çıkacaktır. Bunun öyle olmasında hem umut hem de tehlike vardır. Güvensizlik, duygusu ile okula başlayan çocuk, kendini güvenilir yapacak bir öğretmene ihtiyaç duyar.

    Aşırı koruyucu ya da baskıcı bir çocuk yetiştirme tutumu ile çocuğunkiler yerine kendi istekleri ve kurallarını geçerli kılan, davranışlarının kontrolünü çocuğa bırakmayan anne babalar, çocuğun özerk olma çabalarını engelleyeceklerdir.
    Anne-babanın aşırı kontrolü çocuğun kendi kapasitesine yönelik kuşkulara düşmesine ve utanç duymasına yol açacaktır. Çocuğun davranışlarını çok sıkı bir biçimde denetleyen, hoşgörüsüz, "mükemmel" davranışı elde etmek için sık sık cezaya başvuran anne baba tutumu, çocukta "tek başına hiç bir şeyi beceremem" duygusunu oluşturur kuşku ve utanç duygularını ortaya çıkmasına yol açar. Eğer çocuk bu evreyi özerklik duygusundan daha 'ağır basan utanç ya da kuşku duygularıyla geçerse, bu onun daha sonraki ergenlik ve yetişkinlik özerklik girişimlerini olumsuz yönde etkileyecektir Tersine bu evreyi utanç ve kuşku duygularının çok üstünde özerklik duygusu ile geçen çocuk yaşamın daha sonraki evreleri için özerklik yönünden iyi hazırlanmış demektir. Öte yandan, bu dönemde özerkliğin kuşku ve utançla oluşturduğu böyle bir denge daha sonraki olaylarla olumlu ya da olumsuz yönde değişebilir. Öte yandan "çocuk zarar görür" kaygısıyla, çocuğun özgürce davranmasına olanak tanımayan aşırı koruyucu ana-baba tutumu da özerklik duygusunun gelişmesini engelleyecektir. Kuşkusuz her ana babanın çocuklarına yardımda telaşlı olduğu zamanlar vardır. Çocuklar bu gibi masum yanlışları bağışlayacak kadar cesurdur.

    3- Girişimciliğe Karşı Suçluluk
    Bu dönemde artık yürüme ve konuşmaya ilişkin bir sorunu kalmayan çocuk, özerk yani bağımsız bir biçimde hareket edip, isteklerini, dile getirebilme dil gelişimine ve rahatlıkla hareket edip, çevresini araştırabil-mesine bağlı olarak, çocuğun etrafında olup bitenlere yönelik merakı da artar. Çevresinde olayları anlayabilmek için sürekli sorular sorar, girişimlerde bulunur.
    Cinsiyet farklılıkları da bu yaşta keşfedilerek bu konuda da sorular sorulur. Çocuğun sorduğu sorular yüzünden azarlamak, araştırma ve girişimlerine engel olmak, çocukta suçluluk duygularının gelişmesine neden olacaktır.
    Bu dönemde yetişkinlerin dünyasını da merak etmeye başlayan çocuk, çevresindeki büyükleri de izlemeye başlar. Ancak kendi fiziksel yapısının ufaklığı, yetişkini adeta birer "dev" gibi algılamasına neden olur. Çocukların bu dönemde hayal dünyaları da oldukça geniştir. Bazı çocuklar hayallerinde asla anne-babaları gibi olmayacaklarından, büyüdüklerinde de hep böyle küçük kalacaklarından korkabilirler. Çocuğu sürekli eleştiren, soruları ve eylemleri için suçlayan bir yetişkin tutumu, çocuğun suçlanmasına, kendi davranışlarını daima hatalı bulmasına yol açar ve "Asla büyükler gibi olamayacağım" türden korkular geliştirmesine neden olabilir. Suçlanmanın bir başka yanı ise girişimciliğin engellenmesidir. Suçlanan çocuk araştırmadan vazgeçerek kendi kabuğuna çekilebilir.
    Çocuğun araştırma girişimlerini destekleyerek, sorduğu sorulara anlayabileceği biçimde uygun cevaplar veren, sevecen ve ilgili yetişkin modeller olan anne-babalar, çocuğun bu dönemi başarıyla atlatarak bir sonraki döneme ilerlemelerine yardımcı olurlar.
    Anaokullarının Psiko-Sosyal Gelişime Etkisi
    3-6 yaşları arasına denk gelen anaokulu yılları ile, psiko-sosyal gelişim dönemlerinden girişimciliğe karşı suçluluk karmaşasının yaşandığı dönem, birbirleriyle çakışmaktadır.
    Erikson'a göre okul öncesi dönemde sağlanan uygun çevresel koşullar kendine güven, bağımsızlık, özerklik, girişimcilik gibi kişilik gelişimini olumlu yönde etkileyen duyguların kazanılmasında büyük önem taşımaktadır.

    İLKOKUL DÖNEMİ

    4- Çalışma ve Başarılı Olmaya Karşılık Aşağılık Duygusu
    Bu dönemde ilkokula başlayan çocuk için artık oyun oynamak eski çekiciliğini kaybetmiş yerini bir şeyler üretmek, yaptığı işlerle başarılı olmak isteği almıştır Yaptığı işler için beğeni toplamak, arkadaşları ve yetişkinler tarafından takdir edilmek, bu dönemdeki çocukların fiziksel ve zihinsel kapasiteleri açısından da artık yeni şeyler öğrenmeye ve üretmeye hazırdırlar.

    Bu dönemde çocuklarda çalışma isteği yaratmak ve onlara başarı duygusunu tattırmak büyük önem taşımaktadır. Erıkson, çocukları "ben başarılıyım" duygusunu yaşamaların ana-baba tutumlarının yanı sıra, okul ortamına da sorumluluk yüklemekte. Çocukların yaptıkları işleri takdir eden, başarılı olabileceği alanlarda çocuğun kendini sınamasına olanak veren anne-baba ve öğretmenler, bu gelişim döneminde yer alan başarılı olmaya karşı aşağılık duygularına kapılma karmaşasının üstesinden gelinmesinde çocuğa yardımcı olurlar "Ben başarılıyım" inancı ile kişilik gelişimi olumlu olarak etkilenmiş çocuk bir sonraki gelişim dönemine güvenle girer Aksi halde kendisi, yeterince başarılı olarak algılamayan, yaptığı işler ve çalışmalar çoğunlukla akranları ve yetişkinler tarafından onaylanmayan çocuklarda aşağılık duygusunun tohumları kişilik yapısına eklenmiş olmaktadır.

    İlkokullar ve Psiko-Sosyal Gelişim
    Okul çağına giren çocuklar günlerinin büyük bir kısmını okulda öğretmenleri, ve arkadaşlarıyla geçirmeye başlarlar. Okul yaşamında, derslerinde başarılı olma, çocuğun kendine güvenmesi açısından önemli olmaktadır.
    Doğal olarak kişiler yetenekli oldukları alanlarda daha kolay başarılı olurlar. Okulda, çocuğun kendisini tanımasına, yeteneklerinin farkına varmasına rehberlik yapmak gerekir. Yetenekli olduğu alanda çalışma olanaklar, sağlanarak çocuğa başarıyı tattırmak çocuğun kişilik gelişimine olumlu katkılarda bulunacaktır.
    İlkokulda başarılı olmanın sadece türkçe, matematik gibi temel derslerdeki başarıya bağlı olmadığını unutmamak gerekir. Öğrencilerin bazıları matematikte, bazıları beden eğitiminde daha iyidir. Bazı çocuklar da sosyal ilişkilerde çok başarılıdırlar. Kısaca, eğer araştırılacak olursa, her çocuğun başarılı olabileceği bir alan mutlaka bulunabilir. Ancak, öğretmenlerin, öğrencilerinin başarılı olabilecekleri alanları keşfedebilmeleri için,
    iyi birer gözlemci olmaları, gelişim dönemlerine uygun olarak hazırlanmış farklı ortamlarda, öğrencilerini izlemeleri gerekir.
    Öte yandan öğrencinin başarılı olması kadar başarılarının farkında olması da önem taşımaktadır. Ayırım yapmadan her öğrenciyi desteklemek, özellikle güvensiz öğrencilerin küçük ilerlemelerinin bile farkına varıp, bunu öğrenciye iletmek, psiko-sosyal gelişimi olumlu yönde etkileyecektir.

    ERGENLİK DÖNEMİ - ORTAOKUL LİSE YILLARI

    5- Kimliğe Karşı Kimlik Bocalaması
    Ergenlik dönemi çocukluktan yetişkinliğe doğru bir geçiş dönemi olarak kabul edilmektedir. Ortaokul-lise yılları arasında denk gelen ergenlik dönemi sırasında, organizmada gerçekleşen fizyolojik ve biyolojik değişiklikler, bu çağa bir olarak giren bireyi, dönemin sonunda genç bir yetişkin biçimine dönüştürür. Kuşkusuz küçük çocuğu, genç bir yetişkin yapan değişiklikler sadece fizyolojik ya da biyolojik etkenlere bağlı değildir. Bilişsel yapıdaki gelişme, zihinsel yetilerin olgunlaşması, dış dünyayı algılama ve kavramada değişikliklere yol açar.
    Kısaca bu dönemde hem çocuğun kendisini ve dünyayı algılayışı hem de diğer insanların çocuğu algılayışı eskisi gibi değildir. Eskiden hep çocuk olarak algılanırken, şimdi kimi zaman çocuk kimi zaman da yetişkin olarak nitelendirilmektedir. Tüm bu etkenler çocuğu, bir kimlik aramaya doğru itmekte ve sonuçta çocuk ergenlik dönemini ya "kimliğini kazanmış" olarak ya da "kimlik karmaşası" ile atlatacaktır.
    Ergenlik döneminde kimlik arayışı başlamasına karşın, dönemin sonunda mutlaka kimlik duygusunun kazanılmış olması da gerekmez. Bazı durumlarda kimliğin kazanılması sonraki gelişim dönemlerine ertelenmiş olabilir. Her ergen bu dönemde belirli ölçülerde kimlik oluşturmakta, ancak bazı ergenlerde bocalamanın şiddeti daha fazla olmaktadır.

    Kimlik bocalamasına yol açan etkenler üç grupta toplanabilir:

    1. Düşünce sistemindeki değişiklikler
    2. Cinsel rollerdeki değişmeler
    3. Meslek seçimine yönelme.

    Düşünce sistemindeki değişiklikler: Ergenlik çağıyla birlikte, ergende fiziksel açıdan olduğu kadar bilişsel açıdan ortaya çıkan değişiklikler de dikkati çekmeye başlar. Pi-aget'nin görüşüne göre bilişsel gelişim birbirlerinden niteliksel farklılıklar gösteren dönemlerle hiyerarşik bir sıra izleyen bir süreç içinde kendini gösterir. Bilişsel gelişimde en son ulaşıma dönem "soyut işlemler" dönemidir ve bireylerin bu döneme erişme yaşları,ergenlik çağına girdiği dönemle çakışır. Bu döneme kadar olaylar arası ilişkiler ve neden sonuç bağlantılarını, ancak somut işlemler çerçevesinde kavrayan ve düz bir mantıkla bilişsel işlemler yapan çocuklar, bir olaya bakış açılarının farklı olabileceğini anlık problemlerin değişik biçimlerde çözümlenebileceğini görmeye, analiz, sentez, transfer, tümevarım, genelleme gibi üst düzeydeki bilişsel işlemleri yapabilmeye başlarlar.

    Ancak soyut işlemler dönemine ergenlerin hepsinin aynı anda girmedikleri gibi, bir bilişsel gelişim döneminden ötekine geçiş de aniden değil, belirli bir süreç içinde gerçekleşir. Bu geçiş süreci içerisindeki ergenler ise, çevrelerinde olup bitenlere ilişkin fikir yürütülürken, "ergenlik dönemi tarzı" denilebilecek bir mantık işletmektedirler. Bu mantık işletme tarzının bir özelliği "işlem öncesi" bilişsel gelişim düzeyinin, bir özelliği olan "ben-merkezci" düşüncenin yeniden ortaya çıkmasıdır. Ergen için önemli olanın kendi düşünceleri ve kendisinin dünyayı algılayış biçimi olması da, bu düşünce tarzının bir ürünü olarak ortaya çıkar. Ergen bu dönemde kendi kendisini çok eleştirir, kendisini çok eleştirdiği, için de, herkes tarafından eleştirildiğini sanır. Sanki, herkesin dikkati onun üzerindedir, herkes onun dış görünüşüne çok önem vermektedir.

    Ergenin ben-merkezci düşünce biçiminin diğer bir özelliği de, kendi düşüncesinin, kendi inançlarının en doğru, en orijinal olduğunu sanmasıdır. Anlaşılabileceği gibi ergen bir çelişkiler dünyasında yaşamaktadır. Bir yandan, çevresindekilerin kendisine ilişkin düşüncelerine çok önem verirken, bir yandan da kendisini "herkesten daha akıllı" olarak görmektedir. Bu düşünce tarzı, ergen yetişkinliğe doğru ilerleyip, kendine uygun bir kimlik geliştirdikçe azalmaya başlar.
    Kimliğini kazanması, bir yetişkin olabilmesi için ergenin başlangıçta bir yetişkin modele gereksinimi vardır. Çevresinde,güvendiği, sevdiği, kendisini yargılamadığına, olduğu gibi kabul ettiğine inandığı bir yetişkin bulunduğunda, önceleri ona benzemek, onun gibi olmak ister. Ancak, anne baba, öğretmen gibi yakın çevresindeki 'yetişkinler tarafından sürekli eleştiriliyor, davranışları yargılanıyorsa, büyüklerin "kendisini anlamadıklarına" olan inancı pekişerek onlardan uzaklaşır. Kendisini aralarında rahat edebileceği, anlayış ve hoşgörü bulabileceği en yakın gruba yöneltir. Çevremizde gözleyerek ya da kitle iletişim araçları yoluyla olduğumuz gibi çetelerin içine giren, tarikatlara katılan gençler, kimlik bulma krizinde başarılı olmayanlara örnek olarak verilebilir. Ergen, eğer kendisine yakınlık gösteren hiç kin bulamazsa, bu defa tek başına kalıp içine kapanarak patolojik davranış örüntüleri geliştirmeye başlayabilir.
    Anlaşıldığı gibi ergenler, kendilerini olduğu gibi kabul eden, sevgi, saygı gösteren, güven ve destek veren modelleri ile karşılaşma şansına sahip olurlarsa, sağlıklıklı bir kimlik geliştirebilirler Aksi halde kimlik arayışı ya da kimlik karmaşası uzun yıllar boyu devam eder.

    Cinsel rollerdeki değişmeler: Ergenlik dönemine gelindiğinde, fiziksel olarak bedende erkek ve dişi özelliklerinin belirginleşmesi ile birlikte, kadın ya da erkek cinsel rollerinin benimsenerek kimliğe katma işlemi hızlanır.
    Hızla değişen sosyo-ekonomik koşullar, geleneksel cinsel rollerdeki değişiklikleri de beraberinde getirmişlerdir. Elli yıl geriye gittiğinizde toplumumuzda kadın ve erkek rollerinin 'çok daha belirgin olduğunu görebilirsiniz, o dönemlerde kız çocukları genellikle okullarını bitirince evlenirler, anne ve ev kadını olurlardı. Meslek sahibi kadın sayısı gü
    nümüze oranla çok daha sınırlı idi. Erkek çocukları ise okurlar evlerinin ekonomik sorumluluğunu yüklenirlerdi.
    Günümüzde cinsiyet rollerine yönelik kalıp yargılar oldukça değişmiş durumdadır. Kadınlar iş ve meslek yaşamında yüklendikleri sorumluluklarla geleneksel olarak erkeklere has olduğu düşünülen rolleri de üslen-meye, erkekler ise ev işlerinde ve çocuk bakımından sorumlulukları eşleriyle paylaşmaya başladılar. Dolayısıyla kadın ve erkek rolleri arasındaki farklılıklar günümüzde gitgide azalıyor gibi görünmektedir.
    Bireyin geliştireceği cinsiyet rolleri içinde yaşadığı toplum ve ailesi tarafından benimsenmektedir.Yapılan araştırmalar kadın ya da erkek cinsiyetine ait olarak kabul edilen ve çoğunluk tarafından benimsenen cinsiyet rolleri ile ilgili kalıp yargıların bulunduğunu göstermektedir.
    Bu kalıp yargılar cinsiyet rolünün kazanılmasında da etkili olmakta, bireyler kendi cinsiyetlerine ilişkin kalıp yargılara uygun davranma eğilimi göstermektedirler. Günümüzde gençler arasında cinsiyet rollerine yönelik kalıp yargıların yaygın olduğu görülmektedir. Bu duruma bağlı olarak ergenler, cinsiyetler arasında bir farklılık olmadığını düşünmelerine karşın, kendi cinsiyetlerine has olan özelliklerden sıyrılamamışlardır. Bu ikilem de ergenleri, eskiye oranla cinsiyet rollerine uygun davranışları benimsemede güçlüğe, dolayısıyla kimlik kazanmada daha çok bocalamaya itmiş görünmektedir
    Ergenlere, kimlik bocalamasının üstesinden gelebilmeleri için, önyargılardan etkilenmeden kendi yetenek ve ilgilerini uygun davranış özelliklerini benimsemelerinde yardımcı olunabilir. Kadın ve erkek cinsiyet rollerine ilişkin görüşler iki grupta toplanabilir. Bu görüşlerden birisi, kadın ve erkek cinsiyet rollerinin tek boyutlu olduğunu, yani bireyin sadece kadın ve sadece erkek cinsiyet rollerine sahip olabileceğini savunmaktadır. Diğer görüş ise kadın ve erkek cinsiyet rollerinin iki ayrı boyutta olduğunu ve bir bireyin değişik ölçülerde kadınsı ve erkeksi özelliklere ayni anda sahip olabileceğini savunmaktadır. Kadın ya da erkek kendi cinsiyetini reddetmeden, her iki cinsiyetin kimliğine ilişkin bir rol karmaşasına düşmeden her iki cinse ait işleri de yapabilir.Örneğin bir kadın taksi şoförü olabilirken bir erkek ev işlerinde de sorumluluklar yüklenir.

    Androjen davranışlar ana-babalar ve öğretmenler tarafından teşvik edilecek olursa, ergenlerin nasıl bir cinsiyet rolü edineceklerine ilişkin bocalama azalacaktır. Böylece de kız öğrencilerin eğitim ve mesleklerinde ilerleme için daha güdülenmiş, erkek öğrencilerin ise kendilerine başkalarının duygularına karşı daha açık, insanlara karşı daha yumuşak ve sevecen olmalarına da yardımcı olunabilir.
    Erikson'un özdeşim kurma ve kimlik karmaşası üzerine görüşleri, ergen davranışını anlamamızı kolaylaştırmaktadır. Özellikle lise öğrencilerinin bir bölümü karar vermenin bunaltısı, cinsel rollere yönelik karmaşa, hatta psiko-sosyal bir erteleme süreci yüzünden derslere ilgilerini kaybedebilirler. Öğrenciye yakın anlayışlı bir öğretmen tutumu ve okul aile işbirliği ile gence verilen psikolojik destek ve rehberlik, bu dönemde olumsuz bir kimliğe yönelmeyi önleyecektir

    YETİŞKİNLİK DÖNEMİ

    6- Yakınlığa Karşı Uzaklık (Yalıtılmışlık):
    Eğer birey ergenlik başarıyla geçirebilmesi için gerekli yapı taşlarına sahip demektir. Bu dönemde, başkaları ile yakın ilişkiler kurabilme yeteneğinin kazanılmış olması gerekir. Genç bu yeteneği kazanmış ise, karşı cinsle ilişkiler kurup bir aile olmaya doğru yönelir.
    Erikson yakınlığı kimliklerin kaynaşması olarak tanımlar.
    Ona göre yakınlık, süreç içinde kendini yitirme korkusu olmaksızın bir başkasıyla paylaşabilme ve bir başkasını sevebilme yetişidir. Burada da, kimlikte olduğu gibi, toplumsal koşullar yakınlık duygusunun gelişimine yardım edebilir ya da bu gelişmeye ket vurabilir. Yakınlık cinselliği içermek zorunda değildir, arkadaşlar arasındaki ilişkiyi içerir En tehlikeli koşullar altında birlikte dövüşmüş askerler birbirlerine karşı, yakınlığı en geniş anlamıyla örnekleyen, bir bağlılık duygusu geliştirirler. Yakın bireyler derin ve uzun süreli sevgi ilişkileri kurar ve sürdürürler. Sevgiyi zorunluluklar ve bağlar olmaksızın sunarlar. Eğer, arkadaşlarla ya da evlilikte eşle bir yakınlık duygusu kurulup geliştiril-memişse, Erikson'a göre, sonuç, bir yalıtılmışlık, paylaşmak ya da bakıp sevmek için kimsesi olmamak yani yalnızlık duygusudur.
    Birey eğer bu dönemde, diğer insanlarla yakın ilişkiler kurmayı başaramaz ise insanlardan uzak kalmayı görev ve zorunluluk gerektirecek işlerden kaçınmayı tercih eder. Bu durum yalnızlık duygusunun benliğe hakim olmasına yol açar.

    7- özgeciliğe Karşı Kendine Dönüklük:
    Yedinci evre orta yaş ya da aşağı yukarı, ailedeki çocukların ergenliğe ulaştığı ve ana-babanın iş ve mesleklerinde yerleştikleri dönemin bir ucunda özgecilik, öbür ucunda da kendine dönüklük ve durgunluk duyguları bulunan yeni bir boyutu birlikte getirir.
    Özgecilikte, Erikson, kişinin dar anlamda, ailesinin ve ötesindeki gelecek ara bu kuşakların içinde yaşayacağı toplumla ilgilenmeye başlamasını anlatmak ister.

    8- Benlik Bütünlüğüne Karşı Umutsuzluk:

    Erikson'un evreler şemasında sekizinci ve son evre aşağı yukarı bireyin temel çabalarının tamamlanmak üzere olduğu, ciddi düşüncelere zaman bulunduğu varsa torunlarla hoş zaman geçirildiği döneme rastlar. Bu dönemde öncelik kazanan boyut bir ucunda benlik bütünlüğü öteki ucunda ise umutsuzluk duygusu yer alır Benlik bütünlüğü duygusu, geçmişe yüksek bir doygunlukla bakabilme yetisinden doğar. Kişiliğe en uygun yaşam biçimini bulabilen bireyler bütünlük duygusuna sahip olurlar. Böylece yaşlandıklarında, geçmişlerini tümüyle gözden geçirerek, geride bıraktıkları yaşantıdan o güne değin ürettiklerinden hoşnut olurlar.
     

Bu Sayfayı Paylaş