Kim Güneşi Kucaklarsa

'Makaleler-Denemeler' forumunda sleza tarafından 27 Ağustos 2008 tarihinde açılan konu

  1. sleza

    sleza Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Kim Güneşi Kucaklarsa konusu


    Manolya Ülkesi'nin Kralı evlenme çağına gelen kızına
    uygun bir damat adayını
    nasıl bulacağını düşünüyordu son zamanlarda. Öyle biri
    olmalıydı ki; gözü gibi
    baktığı biricik kızını gerçekten sevmeli, o'na hak ettiği
    değeri vermeliydi.
    Yapacağı şeylerle de ispatlamalıydı sevgisini, hem
    kendisine hem de Prensese.
    Aklına şöyle bir fikir geldi ve bunu fermanlarla ülkenin
    dört bir yanına
    duyurdu:

    "Güneşi kucaklayan delikanlı kızımla evlenebilecek! Her
    kim ki bunu yaparsa,
    kızım o'nun olacak ve saadet içinde sarayda yaşayacaklar!.
    ."

    Fermanı duyan ülke delikanlılarını korku, endişe, azim ve
    telaş sardı. Ne
    yapmalı ne etmeliydiler ki, hem güzeller güzeli Prensese,
    hem de sarayın
    lüksüne, şatafatına kavuşmalılardı. Kimileri taşları üstüste dizerek güneşe
    ulaşmaya çalıştı, kimileri en yüksek dağın zirvesine
    çıkmaya çalıştı. Hali vakti
    yerinde olanlar uzun uzun kuleler yaptı. Hatta günlerini
    gecelerini ağaç
    tepesinde geçirerek güneşin uygun bir anını kollayanlar
    bile vardı. Güneşe büyü
    yaptıranlar daha neler neler... Ama aradan aylar geçiyor
    kimse bu işi
    beceremiyor, pes edip gidiyorlardı birer birer.

    Bir gün Kral'ın huzuruna giyim kuşamı hiç de hoş olmayan
    ama oldukça yakışıklı
    bir delikanlı geldi. Güneşi kucaklayabileceğini hem de
    bunu Kralın ve kızının
    huzurunda yapmak istediğini söylüyordu. Kral kabul etti
    delikanlının isteğini.
    Güneşli bir günde sarayın bahçesinde Kral ve Prenses
    yanyana oturmuş,
    etraflarında da büyük bir kalabalık ne olup biteceğini
    bekliyorlardı merakla.
    Prensesin içinde birşeyler kıpırdıyordu bu gence baktıkça.


    - Hadi bakalım, kucakla güneşi de görelim!, dedi Kral.

    Bu sözlerin ardından olan şeye herkesin ağzı açık kaldı
    bir süre. Kimsenin çıtı
    çıkmıyor, olanlara anlam veremiyorlardı bir türlü.

    Delikanlı hızla koşarak, muhafızları aşmış, Prenses'e
    sımsıkı sarılmış, bir
    türlü bırakmıyordu.

    - Bre zındık, ne yaparsın!, diye kükredi Kral
    şaşkınlığını
    atınca; - Nedir bu
    ahmaklığın anlamı ?

    Prenses'ten muhafızlarca zorla ayrılan delikanlı şunları
    söyledi boynunu bükerek
    ama sesindeki neşeyle;

    - Sayın Kral'ım, siz güneşi kim kucaklarsa kızım onundur
    dediniz. Ben sarayın
    karşısındaki şu viranede otururum. Gözlerimi açtım,
    kızınızı gördüm. Yüreğim
    aşkının, güzelliğinin, sevgisinin ateşiyle yandı kavruldu.
    Her gün penceremden
    penceresine bakarım, o'nu gördüm mü günüm aydınlanır,
    ışıl ışıl olur. Göremezsem
    kahrolur, karanlıklara boğulurum. Ben onunla var olur
    onunla yok olurum. Benim
    gündüzüm, gecem, yazım, kışım, sıcağım, soğuğum O...
    Benim Güneşim O... Ne
    olursa olsun bu an bile bana sonsuza dek yeter. Ölümüm
    güneşimden olsun razıyım
    Sayın Kralım..."

    Herkesin hatta Kral ve Prensesin bile gözleri doldu bu
    sözlere.

    - 40 gün 40 gece düğün yapılsın. Kızımı verdim bu gence!,
    diye haykırdı Kral...

    Prenses neşeyle ellerini çırptı. Kral doğru bir seçim
    yapmıştı. Sevginin
    güneşini yakalayana kızını vermişti. Prenses ve delikanlı
    ömürlerinin sonuna dek
    saadet içinde yaşadılar sarayda... Onlar ermiş muradına,
    biz çıkalım
    kerevetine...

    evgi dalgın sular gibidir; gösterişsiz ve o nispette derin.
    .. Sevgi gösterişin
    olduğu yerden hicret eder, çünkü o bazen sevgilide bir
    bakış, bazen de bir
    sanatkarın gönlünde ürperiştir. işte o kadar sade, o
    kadar yalın..
     
  2. Google

    Google Özel Üye

    paylaşım için teşekkürler
     

Bu Sayfayı Paylaş