Kayıp Aşklar Koleksiyoncusu-Yaşam Hikayeleri

'Masallar-Hikayeler-Destanlar' forumunda KaRDeLeN tarafından 26 Ekim 2010 tarihinde açılan konu

  1. KaRDeLeN

    KaRDeLeN Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Kayıp Aşklar Koleksiyoncusu-Yaşam Hikayeleri konusu Kayıp Aşklar Koleksiyoncusu


    I.
    Hastanede gözlerini açtığında şaşkınlık içindeydi. Sonra kolundaki serumu gördü. Vücudunu yokladı, her şey yerli yerindeydi. Hatırladı kazayı. Büyük bir trafik kazasından çok önemli olmayan ezik ve sıyrıklarla kurtulmuştu. Her yanı ağrımasına ve korkunç bir baş ağrısı çekmesine rağmen iyi olduğunu düşünüp hayatta kaldığına şükretti. Kaza esnasında oluşan gürültüyle beraber uykudan aniden uyanmış ve gözlerini hastanede açmıştı.


    Otobüsteyken bir rüya gördüğünü hatırladı kaza olmadan önce. Bir adam vardı, karanlık bir yerden bir şeyler fısıldıyordu kulağına.
    'Bir küçük şey, küçücük bir şey var içimde. Dünyanın neresinde olursan ol. Hangi şehirde, hangi bilinmezde olursan ol, içimdeki o küçük masum şey, seni hep anıyor, hep koruyor ve hep seninle. Bir küçük şey, ama aslında kocaman bir dünya, kalbimde.'

    Bu sözler ona yabancı gelmedi. Yıllar öncesinden, karanlığın içinden çıkma mücadelesi veren bir bakış. Bir sinema filmi; soğuk, sisli ve şok edici. Kayıp bir renk...
    Yüzünü döndüğünde adam kaybolmuştu.


    Bir gün sonra hastaneden çıkışını yaptı Elif. Eşyaların konulduğu odaya gitti. Üst üste yığılmış bir sürü valiz ve çanta arasından kendi valizini alırken bir kitabın yere düştüğünü gördü. Kendi kitaplarından biri mi diye baktı. Değildi. Gözü kitabın kapağına takıldı. 'Za-af' yazılıydı kapağında. Önce 'Za' ortasında tire ve 'af'. Bir kız resmi vardı üstünde. İpleri bulutlara asılı bir salıncakta sırtı dönük bir kız. Kızın sırtında 'Hope' yazıyordu, yani umut. Sayfayı çevirdi ve önsözü okumaya başladı. İlk cümleden itibaren adeta kendinden geçti, şaşırdı ve kitabı yere bıraktı. Valizini alır almaz uzaklaştı oradan.



    II.
    Elif otuz iki yaşında. Bir çocuğu ile beraber yaşıyor. Zorlu hayat mücadelesinde yoksulluk ve aile baskısı yüzünden nerdeyse çocuk yaşta kendinden çok yaşlı bir adama verilmiş, başka bir deyimle satılmış. Sonra, eşinin dayaklarından ve sapkınlıklarından kaçıp büyük kentlerde bir başına kaderinin en kötü günlerini yaşamaya başlamış. Pavyonlarda çalışmış ve bu yalancı ışıklarla süslü cehennemde insan yanlarını, onurunu parça parça dağıtmış, karşılığında yaşama hakkını elde etmiş. Böyle bir yaşamak işte. O sıralarda bu içi kalleşlik, pislik ve yalanlarla dolu alemde aşık olduğuna inandığı bir adamdan hamile kalmış ve çocuk sahibi olmuş. Böyle acımasız bir alemde hem bu şekilde çalışıp hem de çocuk büyütmenin ne kadar zor olduğunu bilmesine rağmen bu çocuğu çok istemiş. Hamileliğinin yedinci ayında bile masalarda insanların salyası akarken yüzüne, o gözlerini kapatıp ortalığa gülücükler savurmak zorunda kalmış. Zamanla bir savrulmalar ustası olmuş.


    Bazen o loş ışıklarda, o çıldırtan gürültü, kahkahalar, iğrenç sesler kesiliverir, her şey durur bir anda, zaman durur, kapıda bir gölge, etrafında mavi ışıklarıyla 'Ben geldim, sana geldim, hadi tut elimi buradan gidelim' diye fısıldayan bir adam, öylece beklerdi orda. Bu sık sık olurdu. Elif bunun gerçek olmadığını, içtiği içki ve kullandığı maddelerin bir yansıması olduğunu düşünürdü. Sonra adam kaybolurdu. Elif' in yüzünde dudaklarına ulaşmaya çalışan bir tebessüm gezinirdi. Korkardı Elif o tebessümü bulacaklarından.

    Güzelliğini, ruhunu ve zaman zaman etini satarak kazandığı paralarla önce küçük bir ev almış sonra da bir restoran açmıştı. Artık o alemde çalışmayı bırakmış, oğluyla beraber düzgün bir hayat yaşamaya başlamıştı. Ama ya mazi! Onu öylece bırakacak mıydı?


    III.
    Hayatında ikinci kez korkunç bir olay yaşamıştı Elif. Çok sevdiği ve çocuğunun babası olan Ömer' in, kollarında ölmesi ve bu trafik kazası. Ömer'i özlüyordu. Onu hep özlüyordu. Düştüğü batakhaneden çıkıp gideceklerdi Ömer'le. O gece onu almaya geldiğinde bir daha asla geri dönmeyecek ve başka bir kentte mutlu olacaklardı. Ama o gün orda Ömer Elif' i götürmek istediğinde silahlar patlamış ve vücuduna saplanan kurşunlarla hayatını kaybetmişti. Ömer derdi ki 'İçimde küçücük bir şey var, çok küçük, o bizi koruyacak, nereye gidersek gidelim hep bizimle, kalbimde' . Ama o şey her neyse Ömer' i koruyamamıştı. Aniden yatağından doğruldu ve kafası allak bullak oldu. Ömer' in bu sözlerini ilk kez bu kadar net hatırlıyordu. Kaza yapmadan önce rüyasında gördüğü adamın, kulağına fısıldadığı sözlerdi bunlar. Bir de kitap vardı. Kitabın önsözünde de bu sözler yazılıydı.
    'Hayır hayır bu da bir rüya olmalı'. Karma karışık olmuştu aklı. Bağlantı kurmaya çalışıyordu. 'Neydi peki bu, rüyayı normal karşılıyorum, ya kitapta yazılanlar, böyle bir şey mümkün olabilir miydi?' diye düşündü.


    Sabah güneş doğana kadar uyumadı. Erkenden evden çıkıp ilk iş olarak kitapçıları dolaştı. Bütün gün bakmadığı yer kalmadı. O kitabı bulamamıştı. Çıldırmak üzereydi. Birden aklına hastanede gördüğü o kitabın hala orda olabileceği geldi. Yaşadıklarının tesadüf olmadığını düşünmeye başladı.
    Akşam oldu. Eve döndü tekrar. Hem yorgun hem uykusuzdu. Camdan dışarı baktı. Bir adam elinde bir pankartla pencereye doğru bakıyordu. Pankartta yazılanları okumaya çalıştı. 'ZA-AF' yazıyordu pankartta. Adamın başında bir fötr şapka ve üstünde takım elbise vardı. Öylece kımıldamadan cama bakıyordu. Yüzü karanlıktan seçilmiyordu. Koca caddede kimse yoktu. Sanki herkes bu sahne için evlerine çekilmiş onları izliyordu ve sahne bittiğinde herkes çılgın gibi alkışlayacaktı. 'Ben geldim, sana geldim aşkım, kalbimdeki o küçük tılsımla sana geldim.' Adamın ağzından bu kelimelerin döküldüğünü duyar duymaz aşağıya fırladı. Adam hızlı adımlarla uzaklaşıyordu. Ardından deli gibi bağırmaya başladı Elif 'Hey bekler misin, dur, kimsin sen, kimsin' diye hem peşinden koşuyor hem de bağırıyordu. Kan ter içinde kalmış bir halde uyandı. Bu da bir rüyaydı. Cama doğru yürüdü ve ürperti dolu gözlerle caddenin karşı kaldırımına baktı. Kimse yoktu. Yalnızlıktan başka.

    IV.
    Ertesi gün kazadan sonra yattığı hastaneye gitti. Sabırsızdı, karışıktı yüreği ve aklı.
    Kitap da zaten onu bekliyor olmalıydı. Sayfalarını sunmak ve her bir kelimeyi bir ok gibi saplamak için. Hazırdı.

    'Kendilerini arayan insanlar bazen ölü bulurlar bedenlerini. Çünkü ruh kırılgan harflerle uzaklaşmıştır hayattan. Yıkık maziler müzesinde bazen ışıklı bir istasyonda bulur kendini ruh, bazen de üç tane gözyaşı düşer merdiven basamaklarına usulca ve sırayla, şairin kanıdır o. Şair okyanuslardaki rüzgardan beslenir. Şair italik düşlerini aşksız iklimlere armağan eder.'

    Sanki sayfaların arasından fırlayıverecek ve boynuna sarılıverecekti Ömer. Böyle bir düş için neler vermezdi.


    Şair, senin kalbine giremem artık der, çağın muhafızları bekliyor kapısında. İhanet, mutsuzluk, ölüm ve sığ sularda boğdurulan insanlık. Paramparça, bulutlu bir ruh iklimi. Senin kalbine giremem artık der şair. Çünkü kalbindeki nehirden rengini çalmıştır yaşam. Bakışlarını yalnızlığına boşaltır şair. Geçip gidişinle besledim hüznümü bu sanayi kentinde. Vardiya vardiya ördüm sensizliğe ve ölüme giden patikayı. Bilmedin, sonra yolculuğa karar verdim. Ama dediler ki, her yol bir evden başlar. Evim senin kalbindi, ordan başladım ben de. O hissettiğin boşluk düşüşümdü senden. Ama seni unutacak kadar güçlü olamadım hiç. Hangi uzaklıkta, hangi bilinmezde olursan ol seninleyim yine de.'

    Daha ilk sayfalardan itibaren içine düştüğü bu hüzün çıkmazında yolunu kaybetmişti Elif. Bu kitap neden bu kadar hüzünlüydü ve neden Ömer' in ağzıyla konuşuyordu? Her sayfada Ömer' den bir parça buluyordu okudukça. Ama sitem vardı kelimelerde. Bu sitem kimeydi?
    Kitabın yazarına baktı, hiçbir yerde yazmıyordu. Sadece bir rumuz: 'Kayıp Aşklar Koleksiyoncusu'.
    Rumuzu internetten araştırmayı düşündü. Ekranda bir sürü sonuç görüntülendi. Hepsine tek tek baktı. Şiirler, öyküler ve bir çok yazı. En sonunda bir telefon numarası buldu. Çok heyecanlıydı. Aramaya karar verdi. Rumuzun sahibiyle bir gün sonrasına randevu aldı.


    V.
    Elif çok merak ediyordu, şaşkındı ve içinde ister istemez bir ışık yanmıştı. Şarkı söyleyen bir ışık, kapısını elinde bir demet çiçekle çalan bir ışık. Karanlığı yırta yırta aşıp evinin penceresine küçücük kanatlarıyla konan bir ışık. Dilsiz ama söyleyecek çok şeyi olan bir düş gibi, kayıp sözcükler ülkesinden kaçan bir çocuk gibi.
    Bütün bu olanların ne anlama geldiğini bir an önce çözmek istiyordu. Adamla bir kafede buluştu. Tanımıyordu onu, daha önce gördüğü biri olsaydı hatırlardı. Kitabı sordu önce. Orda yazılanlar kendisine mi aitti ? Ömer' i tanıyor muydu ? Bir sürü sorunun cevabını almak istiyordu.
    (Cevaplar, bir büyüyü yok edecek.Cevaplar verilince susacak aşkın tılsımı.)
    Ortalık yere, çamurun içine savunmasızca bıraktığımız aşk söylencelerini, güzel ve süslü sözlerle yalana boğduğumuz ve her zaman ayıp ederek aşka, içinde kaybolduğumuz sahte monologlar, sevişmeler ve ihanetlerimizle yaşamaya alıştığımız şu gürültücü ve mutsuz dünyada tılsımlı bir öykü bırakmayı unuttuk... Ömer unutmadı. Elif sustu... Sustu...
    Bu gizemli öyküyle yaşamayı tercih etti Elif, sorularını geri aldı. Sözcüksüz, tükenmiş, sönmüş yaşamlar arasında deniz feneri gibi sahici, biraz ürkek ve biraz da düş... tü bütün sır.



    Metin Akdeniz
     

Bu Sayfayı Paylaş