Karabibik

'Makaleler-Denemeler' forumunda matrock47 tarafından 23 Ağustos 2008 tarihinde açılan konu

  1. matrock47

    matrock47 Cezalı

    Sponsorlu Bağlantılar
    Karabibik konusu I
    Karabibik bugün erken kalkmıştı. Tarlasına harım çevirmek için dün Matarlı tepelerinden kestiği pırnal fidanı dalları harman yerinde koca bir yığın halinde durmaktaydı. Sağ elinde ağzı çentikli bir tahra bulunmakta olup geçen seneden beri nadaslı duran tarla içinde ağır adımlarla bu yığına doğru yürümekteydi. Ayağında iri, kalın pençeli, sökük yemenileri kemâl-i zahmetle sürüklemekte, liyme liyme, rengi cinsi belirsiz, muhtelif renkte yamalı dizliğinin deliklerinden iç donunun toprak rengine mail olan rengi görünmekte, bir eski istibdal neferinin kim bilir kaç sene evvel hediyesi olmak üzere malik olduğu ceketi tutar giyilir yeri kalmadığı halde ve bedenini ihâtadan âciz kalmakla beraber yine sırtında bulunmakta; bu ceketin altında kirli gömleğinin göğsü, yakası büsbütün açık kalarak kayış gibi sert ve siyah olan vücudunun göğüs ve bağır kısımlarını hep açıkta bırakmaktaydı. Çenesinde beyazlı siyahlı olmak üzere isbât-ı vücut eden tek tük kıllar dik ve seyrek bıyıkların da inzimâmıyle müdevver gayet esmer, ufarak gözlü olan çehresinin heybetini artırmakta ve bu hey’et-i acîbe insanda tuhaf bir korku uyandırmaktaydı.
    Tarlayı otlar bürümüştü. Karabibik burasını babası Koca Osman’ın mirası olmak üzere ele geçirmişti. Tarla o zaman on iki dönümken dört dönümünü Kara Durmuş’a satarak vaktiyle bedel-i nakdî vermişti. Şimdiki halde sekiz dönümden ibaret kalan bu toprak parçasına bile tarla komşusu olan Yosturoğlu göz dikmekte ve bu sebeple aralarında ara sıra münazaât vukua gelmekteydi. Otuz iki dönüm tarlası olanların da el ayası kadar toprağa göz dikmesi münasebetsiz değil mi ya? Kendisi şu kadarcık tarla sayesinde ancak akşamları bir kaşık çorba içecek kadar mal kaldırabiliyor, elinden bu da çıksın da açlıktan mı ölsün? Zaten Yosturoğlu’nun babası da bu toprak hırsından ölmemiş miydi? O vaktin behrinde de babası, himdi kendisi gibi ötekinin berikinin damına tarlasına göz koya koya herkesin canını yakmıştı.
    Karabibik yaprakları budanmış fidanlardan bir kucak alarak tarlasının Yosturoğlu tarafındaki an’ına doğru yürüdü, hâlâ tahrayı sağ elinde tutmaktaydı.
    Güneş ufk-i şarkîyi teşkil eden tarafta, güya denizden çıkıyormuş gibi bahr-i sefidin donuk, durgun sathından doğru yükselmekteydi. Temre ovası gecenin ayazı içinde uyuşmuş, çiğlenmiş kalmışken güneşin henüz mail ve zaif olarak intişar eden şuââtının tesîrâtı sayesinde ısınmaya başlamıştır. Arkada Mira silsile-i cibâlinin sekiz yüz metre rakımı bile tecavüz eden sivri, çıplak tepeleri karla mestûr bulunmaktaydı. Mevsim şubat ibtidâları olup Karabibik’ten evvel davranmış olanların tarlalarında yarım karış kadar yemyeşil ekinler başkaldırmıştı. Karabibik her sene şimdiye kadar tarlasını sürmüş, harımını kaldırmış da bir karış da ekin almış bulunurdu. Fakat bu sene kör olası hastalıktan göz açabilmiş miydi ya? Sol böğrüne doğru bir tarafına kim bilir nasıl bir kurt musallat olmuştu da İnhal’deki hekim kendisine üç ay, tam üç ay damdan dışarı çıkmaya izin vermemişti. Üç ay bu! Dört duvar içinde tam üç ay oturduğun var mı senin? Hem de acı macı, tuhaf tuhaf ilâçlar da yutmalı. Hekim haa! Seni üç ay dört taş arasında hapsetmekten başka elinden ne gelir! İşte o kurt hâlâ hu tarafta mah! Huracıkta durup oturur.
    Karabibik fidan dallarından bir tanesini sol eline aldı; ortasından avuçladı, sol kolunu uzatıp dalı şakulî bir vaziyette tuttu. Bir kere şöyle yukarıdan aşağıya baktıktan sonra sağ elinde tutmakta olduğu çentikli kör tahra ile dalın aşağıya gelen kalın tarafını sivriltti. Tepesinin de fazla kısmını uçurdu. Tuttu dalın sivri tarafını tarlanın anı üzerinde dün açmış olduğu deliklerden birisine sokarak ayağıyle bastı; dalın budağına tahranın tersiyle de hızlıca vurdu. İkinci bir dalı da bu suretle yontup düzelttikten sonra bir adım kadar ötede olan deliğe yerleştirdi. Harımın direklerini teşkil edecek olan bu parmaklığı uzatıp gitmeye başladı.
    Bu sırada çiftçiler birer ikişer tarlalarına gelmekteydi. İki tarla ötede Çetecioğlu Mustafa bu sene mahsulünü kaldırdığı tarlayı nadas etmekle meşguldü; çiftini koşmuş, öküzlerin gayet batî olan yürüyüşlerini süratlendirmek, hayvanları doğru yürütmek için kaba, çatallı sesiyle arada sırada garip garip emirler vermekteydi. Daha öte tarafta Boduroğlu Ahmet, harımının dün kim bilir hangi yezit tarafından bozulan tarafını yapraklı dallarla örtmekteydi. Sol tarafta Hatib’in yemyeşil duran tarlasına Kara Ömer’in eşeği girmiş, nazik yaprakcıkları yolmaktaydı. Kara Ömer ise beri tarafta Koca İmam’ın tarlasını nadas eden Deli Ali ile lakırdıya dalmıştı.
    Hatib’in ekin ortağı olan Karakâhyaoğlu Ali çavuş öteden seğirterek elindeki kalın boynuz dalıyle eşeğe bir âlâ sopa atmaya, eşek de bu dayağın tesirinden can acısıyle tarla içinde koşmaya başladı. Ali Çavuş’un hiddeti daha ziyadeleşti. Küfürün bini bir paraya. Kabahat eşekte değil sahibi olan eşekte. Herkesin bir sene üstüne alın teri döktüğü ekinleri bir saat içinde eşeğine yedirmek isteyen adam tembel tembel gezmemeli, rast geldiği ağaca masal söylememeli oğlum.
    Kara Ömer atıldı. Eşeğini öldürmek mi istiyor? Ekinini çok seven adam tarlasına harım etmeli. Hayvan bu! Aklı mı var? Ali Çavuş hâlâ bağırıyordu:
    —Seni gidi kafir hayvan! Mah hoyrat olana hoyratlık!
    Kara Ömer koşup Ali Çavuş’un karşısına dikildi. İki adam soluk soluğa bir müddet birbirinin yüzüne baktılar. Kara Ömer bir müddet sonra dedi ki:
    —Tarlana ni şekil harım etmiyon?
    Ali Çavuş, Kara Ömer’in yüzüne doğru bağırarak dedi ki:
    —Ni hal edelim? Mah! Alan hoykada durup oturur.
    Kara Ömer temashur ederek:
    —Ni hal edelim? Alan hoykada durup oturur. Hele honun kubatlığına bak.
    Deli Ali aralarına girdi. Kara Ömer burnundan soluyarak merkebine doğru gitti. Merkep bu sefer Yosturoğlu’nun ekinlerine dalmıştı.
    Karabibik tarlasının bir anını bitirmişti. Teşkil ettiği harım direklerinin aralarına aşağıdan yukarıya doğru yapraklı zeytin, pırnal dallarından, dikenler, falanlar örgü yapmaktaydı. Hele bak! Eşeklerini, hayvanlarını salarlar da ümmet-i Muhammed’in ekinlerini çiğnetiverirler. Na böyle üç gün harım etmeye uğraşmalı. Bu hayvanları hergele etseler yavuz değil mi? Mah! Aygır gibi kızanı da alanda durup oturur. Hey Rabbim hey!
    Karabibik yorulmuştu. Koynundan tütün kesesini çıkardı; dolma gibi bir sigara sardı, fakat ateşi yoktu. Deli Ali’ye bağırarak dedi ki:
    —Ehey Deli Ali! İspirto var mı?
    Deli Ali başını kaldırarak dedi ki:
    —Ko!
    —Mustâ’ya ünle görelim.
    Deli Ali, Çetecioğlu Mustafa’ya ateş diye ünledi. Mustafa sapanı toprağa derince gömerek övendireyi boyunduruk tahtasına dayadı. Taze sürülmüş toprak içinde kemâl-i zahmetle yürüyerek geldi. Üç çiftçi birleştiler, birer sigara tutuşturdular. Tarla kuşları Mustafa’nın sapanı altından henüz kurtulmuş olan kaba çığır üzerine kümeyle konarak buldukları tohumlara gaga çalmaktaydılar. Güneş epeyce yükselmiş, hava ısınmıştı. Fakat Köyiçi cihetindeki boğazdan doğru Temre vadisi serin bir rüzgar dökmeteydi.
    Deli Ali demekteydi ki:
    —Yay geliyo… Gündönümünden geri yaylaya çıkarız haa?
    Karabibik sol böğrünü tutarak işmi’zaz ile dedi ki:
    —Hay kafir! Mah hoykada oturup yatır.
    Mustafa ile Dali Ali merhamet alâimi gösterdiler. Mustafa dedi ki:
    —Sapan geçmeden harım ediyon.
    Karabibik içini çektikten sonra:
    —Koca İmam öküzlerini erte gün verecek… Bugün vimedi kim…
    Deli Ali aklına bir şey gelmiş gibi tehâlükle dedi ki:
    —Dur be! Koca İmam kayınçasını everiyomuş.
    Diğer ikisi birden taaccüble:
    —Sarı Simayil’i haa?
    Deli Ali bunların henüz haberdar olmadıkları bir havadisi vermiş olmasından böbürlenmeye başladı. Kendisine her vukuata vâkıf adam tavrı vererek dedi ki:
    —Köşkârlı Yusuf Aaa’nın beslengisini alıyyo.
    Karabibik bu havadisten hiç hoşlanmadı. Çünkü onun başka bir hesabı vardı: “Sarı Simayil’e” kızı Huri’yi vermek arzusundaydı; bu tezevvüç sayesinde Koca İmam’ın öküzlerini bedava kullanabileceğini hesap etmekteydi. Sarı İsmail elden çıktıktan sonra bu öküzler de başkasının malı olacak, başkasının olmasa da yine her zamanki gibi parayla kullanmak lâzım gelecek.
    Deli Ali, îtâ-yi havadiste devam etmekteydi: Sarı Simayil Yusuf Ağa’nın beslengisine öteden beri göz koymuş; yaylada, kuyu başlarında, otlakta gizli gizli konuşurlarmış; hani şu âşıkdaşlık yok mu? Hatta bir gün kendisi, Deli Ali Köşkârlar’da Kızıl Hüseyin’in damına giderken mah şurada Uzun Mehmet’in tarlası köşesini döneceği sırada boynuzun dibinde onları, beslengi ile Sarı Simayil’i, konuşurlarken görmüştü. Hey kuzum hey; buna gençlik derler. Kendisi de gençliğinde zavallı Zeyneb’i böyle tarla köşelerinde, harım kenarlarında, ağaç altlarında kollamaktaydı… O vaktin beherinde böyle harımsız tarlalara eşek salmazlardı. Mah işte bak! Sakalı ağardı fakat gönlü kocamadı, hala köyün taze kızları suya, çamaşıra giderlerken imrenmekteydi.
    Çetecioğlu gülmekteydi. Fakat Karabibik Koca İmam’ın öküzlerini düşünmekteydi. Güneş yükselmiş, ova ısınmıştı. Henüz taze kabartılmış topraklardan keskin bir toprak kokusu gelmekte, ekinlerin üzerinden hafif hafif dumanlar çıkmaktaydı.
    Solda Temre köyünün sakfları satranç haneleri gibi birbirine merbut harımlardan teşekkül eden tarlaların gerisinde lâtîf bir tablonun hududunu teşkil eylemekteydi. Ön tarafta Kum köyünün yığınları arkasından doğru açık mavi renkli bir sath-ı mâî görünmekte ve bu sathın ortasında gayet enli bir parlak yol enzâr-ı temâşâyı almaktaydı. Sağda dalyanın râkid, beyaz sathı harımlar ve ağaçlar arasından parça parça görünmekte, arkada Mira silsilesinin yüksek tepeler üzerine kara kara bulutlar yığılmaktaydı.
    Boduroğlu Ahmet, Kara Ömer’e bağırarak diyordu ki:
    —Hey Kara Ömer! Baka sapana. Harımı kaldıra mı? Het! Kum tepeleri üzerinde çatlak kaba bir ses avaz avaz bağırmaktaydı: “Birinti varmış. Koca öküzler! Camısların sütü kesildi mi? Mah işte onlar mah ho yakaya seğirtip oturur. Pırtıyı develere mi hal urdular. Hokta kızana bir çift bırakılı mı?”
    Mustafa, Deli Ali’ye dedi ki:
    —Gene Deli Yusuf ünleyip oturur.
    Karabibik kendi kendine sormuş olduğu bir suale cevap vererek dedi ki:
    —E gayrı ni hal idelim, kader değilmiş.
    Herkes işinin başına gitti. Karabibik harımını ikmal ile uğraşmaktaydı. Fakat şu öküz hesabı bir türlü zihninden çıkmıyordu. Koca İmam’dan gündeliği yarım mut zahireye istiâre ettiği öküzler gibi bir çift öküze kendisinin dahi malik olması halindeki saadetini düşünmekteydi. Ah bir çift, bir çift! Bu hayvanları ne kadar sevecekti. Yazın yaylaya çıkarken eskisi gibi “malsız” olarak gitmeyecek, bir çift güzel öküzü önüne katarak köy halkının arasında sevincinden şarkı ünleye ünleye yürüyecekti. Bu saadetin hülyasına dalmış olduğu cihetle işinde makine gibi habersiz devam etmekteydi. Fakat ufk-ı hayâlâtı üzerinde bir karaltı peyda oldu: Para! Bunun için yirmi mecit olsun lazımdı. Ah bu yirmi mecidi nerden bulmalı? Tüccar Anderya’ya koşmalı. Fakat Anderya’ya olan borç da çoğaldı. Daha geçen gün herif bir salkım çetele gösterdi. Çetele artıyor. Lâkin çare yok bu isteği de yerine getirmeli. Günde yarım mut bu!
    Deli Yusuf hâlâ çatlak, kaba sesiyle bağırmaktaydı:
    —Ulan Hasaaaan! Halangile gitti buban halangile gitti buban. Ulan kıvrak varıvı… Dehey!
    Karabibik elinde bulunan yapraklı zeytin dalını harım direklerinin arasına içerden dışardan iliştirmekteydi. Tarlanın Yosturoğlu tarafındaki an harımı yerden iki karış kadar yükselmişti. Çetecioğlu Mustafa ikinci dönüme başlamıştı. Sol eliyle sapanın koluna dayanmakta, sağ elindeki övendireyle arada sırada tembelliğe başlayan hayvanları dürtüştürmekteydi. “Dihey! Hele bah hele bah” “Huuut kafir” “hadi oğlum” gibi teşvik ve tekdîri ifade eder nidalar ve ibarelerle toprakta derin, enli çığır açmaktaydı. Sapanın her bıraktığı yolluk üzerine kümeyle tarla kuşu konarak buldukları tohumu yemekteydi. Boduroğlu Ahmet, Kara Ömer’in eşeğini kovaladıktan sonra gelmiş, harımının bozuk yerlerini takviye ve tahkim ile iştigal etmekteydi. Karakâhyaoğlu ise bin bir küfürü bir ipliğe dizerek damına doğru dönüp gitmekteydi.
    Karabibik bir çift satın almayı zihnine koymuş, karar vermiş gitmişti. Fakat şimdi mesele öyle bir çift bulmaktaydı. Karabucak köylü Durali üç öküzden fazla olanını satmak istiyordu. Fakat bu da pek zaifti. Bir deri bir kemik, hem de on iki mecit istiyordu.
    Kadıkum köylü Sarı Ali kızı Ayşe’nin de satılık bir hayvanı vardı. Ama bu da hastaydı. Temreli Andonoğlu’nun öküzleri ise pek yavuz, ama pek tuzlu: Çiftine otuz mecit istiyordu. Ni hal itmeli?
    Karabibik bu meseleyi zihninde evirip çevirmekte ve fakat hiçbir hall-i sahîh bulamamaktaydı. Bir taraftan da Anderya’daki çetelelerin yekûnunu toplamaya çalışıyordu. Bilemem bundan kaç gün evvel yarım okka tuz için Anderya’nın mağazasına gittiği zaman bilmem ne kadar çentik saymıştı. Kırk mı, elli mi bilemiyor gayrı kim. Ah hocalar gibi yazıp okuma bilmemek ne kadar fena. Mah işte ne kadar borç vardır insan bilmez ki; keşke kızan iken mektebe gitseydi! O vaktin behrinde de köyde bir hoca var mıydı ya!
    Bu sefer pırnal dalını örgü çubuklarına iliştirmekteydi. Çetecioğlu Mustafa boğuk, çirkin sesiyle acîp ve garip nağmeler çıkara çıkara bir şarkı söylemekteydi ki ne olduğu belli olmadığı halde nakaratı örs üzerine son düşen ağır bir çekiç sesi gibi etrafı çınlatmaktaydı: Bas gidelim!
    Deli Yusuf hâlâ olduğu yerde kaba sesiyle bağırmaktaydı. Güya bir cemâat-i kesîreye söylüyormuş gibi elleriyle havada birçok mahrekler resmetmekte, sağa sola dönerek güya sözlerini her tarafa işittirmek istemekteydi. Sürekli bir kahkahadan sonra dedi ki:
    —Hey köflüler! Hep öleceğiz. Davarı it gözleyi durur şuuut!
    Deli Yusuf’un nutku her zaman böyle bir “şuuut” ile nihayet bulurdu. Zavallı deli bulunduğu tepeden ağır ağır inerek gözden kayboldu. Şüphesiz deniz kenarına doğru gitmiştir. Ya denizde açıklardan geçip giden gemiler nutkunu dinlemek şerefinden mahrum mu kalsınlar?

    II
    Akşam üstü Karabibik damın kapısından girdiği zaman kızı Huri tembel tembel uzanıp yatmaktaydı. Huri’nin yaşı otuzu geçmiş olduğu halde henüz kendisine bir koca zuhur etmemişti. Gayet esmer, gözleri patlak ve çipil, sağ bacağı topal, dudakları küçük, vücudu etine dolgun, ayakları hem iri hem nasırlı, elleri küçük ve nazik, saçları kara ve dizlerine kadar uzundu. Ahlâk cihetinden ise bazı fezâiliyle beraber birçok nekaayisi de mevcuttu. Meselâ gayet tembel olduğu halde gayet merhametliydi. Kibri epiyce ziyade, cahil, odun gibi kaba ve fakat çocuklara muhabbeti ziyadeydi. Bu hâl ile bir dikkatli valide olmaya müstait ve kabildi.
    Karabibik’in ilk ve son evlâdı Huri’den ibaret kaldı. Huri’nin anası vaz’ı hamli müteakıp bir hummâ-yı tifoidîden gürleyip gitmişti. Çocuk o zaman pek cılız ve hastalıklı bir haldeydi. Komşu Halil Hoca’nın karısı Gülsüm Hatun Huri’ye süt vermişti. Şimdi Gülsüm Hatun bunak kocakarının birisidir. Fakat Huri’yi öz vâhit kızı gibi sever. Sütbabası Halil Hoca’nın elli dönüm tarlası, bir çift öküzü, bir çift camızı, bir sıpası, birisi yaylada birisi burda iki kârgir damı ve rivayete göre elbisesinin kim bilir neresinde saklı birkaç bin kuruşu vardır. Fakat hiç evladı yoktur. Huri’yi kendisine bir evlat, bir varis olmak üzere sevmektedir. Kim bilir belki ölmezden evvel bu malların bir azını Huri’nin üstüne çevirtir. Hatta geçenlerde Huri, Gülsüm’ün ağzından bu ümidi okşar birkaç söz de işitmiştir. Ah sahi çıksa sahi çıksa.
    Huri babasının içeri girdiğini gördüğü zaman toplanmadı bile. Hâlâ miskin miskin uzanıp yatmaktaydı.
    Karabibik’in girdiği yer kerpiç şeklinde çamur parçalarından teşekkül etmiş dört duvar arasında sıkışmış sekiz arşın boy, beş arşın en ve üç arşın yükselikten ibaret bir mahallin üstü hâl-i tabîsinde çam gövdelerinden mürekkep çatı üzerine bir karış kalınlığında yağlı toprak çekilmekten ibaret bir sakf ile örtülmüş ahır gibi yer odası idi. Pencere namına hiçbir deliği olmayıp hava ve aydınlığı sade duvarın birisinde ocak namiyle açılmış olan geniş, isli, kurumlu bir büyük delikten almaktaydı.
    Bu ocağın güya bacası olan dört kerpicin irtifaı hasıl olan dumanı çekemediğinden ve hele lodos havalarda şu karanlık, rutubetli, dar ahırın içi ocakta yanan pırnal ve çam dallarının kesif, pis kokulu dumanıyle boğulur kalırdı. Bu duman tavanın kütüklerini simsiyah etmiş, duvarın topraklı cidarlarını kalın bir kurum tabakasıyle setreylemişti.
    Odanın zemini adi kuru toprak olup şurasına burasına Karabibik’in kim bilir kaçıncı karın akrabasından beri tevarüs edegelen fersûde, renksiz bir iki kilim parçası atılmış, bir köşeye bir iki kırık, murdar toprak çukal, bir iki tahta kaşık, bir iki kırık tabak, diğer bir köşeye içi yayla unu ile dolu bir teneke, darı unuyle dolu bir yayık, bir yufka sacı, bir sacayak, yağ, bulgur gibi bazı erzak kapları falan yığılmıştı. Ocağın karşısındaki duvar tarafında da iki ot yatak, iki yün yastık, iki yorgandan ibaret bir yığın üzerine Huri’nin iki kattan ibaret olan elbisesi darmadağınık bir surette atılmıştı.
    Karabibik içeri girer girmez homurdanmaya başladı: Teneşire dek böyle tembel tembel yatıp durmalı ya. Hım! Yufkanın üçünü dördünü lüp lüp yutup durur da koca bubasına bir el yordamı bilem etmez, daha ni vaktacak bu tembel kızı besleyip oturmalı?
    Karabibik hiddetle kıza doğru gitti, ayaklarıyle dizlerini kakıştırarak dedi ki:
    —Iııı! Derlen görem. Mah işte gun batıp oturur. Aş vaamı bilmem gaari.
    Huri şu muacciz adama enzâr-ı hadidâne atfederek dedi ki:
    —Ni hal idelim?
    Karabibik burnundan soluyarak zahire köşesine doğru gitti. Ocak bomboş durmaktaydı. Karabibik buna kızdı: Yavız yavız! Ocağa bir tutam odun bilem tığıştırmamış. Nasıl aş itmeli himdi? Köşede akşamki yufkanın esmer, taneli hamuru bir çamçak içinde durmaktaydı.
    Karabibik hiddetle dışarı çıktı. Dama yakın bir yerde bulunan pırnal dalları yığınından bir kucak aldı getirdi. Evvelâ bunların irice ve kalıncalarından iki tanesini baş başa gelmek üzere ocağa mâilen dayadı. Aralarını daha ince dallarla doldurdu. Koca bir çırayı bir kibrit ile tutuşturup bu çatı içine soktu. Kuru dallar birer birer tutuşmaya başladı. Evvelâ hafif hafif çıkmakta olan mavi bir duman gittikçe ziyadeleşti. Ocak bu dumanı bir türlü çekmiyordu. Bacadan dışarı çıkmaya fırsat bulamayan duman cereyanları hızla geri dönerek damın içinde birtakım helezonlar teşkil etmekteydi. Köylüler bu hale pek alışkındılar, gözleri bile yaşarmaz.
    Huri bön bön bakmakta ve genç pırnal dalları ateş içinde çatır çatır yanmaktaydı.
    Karabibik şöyle bir tarafta duran ağaç testiyi yokladı ki içinde bir damla bile su yok. Hiddeti topuğunu aşmaktaydı. Bir ağaç kütüğünden bir kulplu ve emzikli olmak üzere âlî toprak testiler şeklinde yapılıp dip tarafından içi oyularak muahharan bu dibi bir ağaç tıkaçla iyice kapanmış olan şu testiyi omuzlayıp dışarı çıktı.
    Huri açlık tesiratına mağlup olanlara mahsus bir ihtiyaç sâikasıyle yerinden kalktı. Közlenmeye başlayan parçaları bir pırnal dalıyle bir tarafa çekip yaydıktan sonra üzerine sacayağını koydu. Bunun üzerine de tozlu yufka sacını yerleştirdi. Saç ısınıp kızmaktayken kendisi de küçük bir yufka tahtası üzerinde küçük bir el oklavasıyle yufka açmaya başladı. Bu sırada Karabibik dolu testi ile geldi. Huri taze su ile hamuru ıslata ıslata açmaktaydı.
    Fakat o kadar acemice hamur açıyordu ki açtığı yufkanın yenilebilip yenilemeyeceği şüpheliydi. Bir iki tane değirmi, büyücek yufka açmıştı. Bunlardan bir tanesini kızgın sacın üzerine yaydı, bir taraftan da açmakta devam etti. Saçtan ekşi ekşi hafif bir koku gelmekteydi. Bu koku bir az sonra yanık kokusuna tahavvül etti. O zaman Huri yufkayı altüst etti ki evvelce saca gelen taraftaki özler kabarmış, yanmış ve bazı taraftan delinmişti. Yufkanın öbür yüzü de bu suretle piştikten sonra diğer bir yufkayı serdi. Arkasından bir daha bir daha sekiz tane yufkayı pişirdikten sonra sacı kaldırdı. Yerine bir çukal koydu. Bu çukal ile bir pilav pişirdi. İşte akşam yemeği de hazırlanmış oldu.
    Güneş batmış, damın içini karanlık bir duman basmıştı. Ocağın cansız parıltısı karşısında o yemeği kemâl-i iştihâ ile yediler. Hele Huri tembel olduğu kadar oburdu. Üçtane yufkayı peşkir gibi katmer katmer bükerek birbiri üzerinde önüne yığmış, pilav çukalını da kendisine doğru pek ziyade çekmişti. El kadar bir yufka parçasını avurduna tıkadıktan sonra iki kaşık kadar pilavı da birlikte yutmaya çalışırdı.
    Karabibik hem yiyor hem de öküzlerini düşünüyordu. Huri ise pilav yenilip bittikten sonra yarın çukalı nasıl temizleyeceğini düşünmekteydi.
    Dışarda çoban köpeklerinin sesleri ayyuka çıkmaktaydı.
    Karabibik Huri’ye hitap ediyormuş gibi bir surette homurdanarak:
    —Bu kez vimedi ki hal?
    Huri alık alık Karabibik’in yüzüne baktı. Karabibik hasbıhalinde devam ile:
    —Bu kez Huri’yi goşarım…
    Huri hâlâ iştihalı iştihalı yemekteydi. Karabibik bu sırada birdenbire kızına dedi ki:
    —Het Huri! Hayvan pidahliyacaaaız. Hım? Yavız mı?
    Huri alıklaştı. Bu fikrin babasının kafasına hangi rüzgârla estiğine taaccüp etmekteydi. Ellerinde avuçlarında mangır bile olmadığı halde? Bu istiğrâb ile dedi ki:
    —Ni şekil?
    Karabibik omuzlarını silkti: Adaaam! Bu sefer de borç itmeli. Gayri bundan geri borç edilmez. Hayvanlar insanı besler gider. Borçlardan da kurtulunur. Allah kerim.
    Huri bu fikre pek iştirak edemiyordu. Fakat bir erkekten iyi düşünebilecek değil a. Belki babası daha akıllıdır.
    İşe karar verildi. Yarın erkenden Karabibik İnhal’e gidecek. Anderya lâzım olan parayı vermekten imtina edecek olursa Huri müracaat edecek, nasıl olursa olsun yalvara yakara o parayı ele geçirecekler.
    Pilavın son kaşığı da Huri’nin midesine indi. Sıcak yufka ile lapa halinde olan pilav Huri’nin midesinde ağır bir yük gibi durmaktaydı.
    Yemek bittiği halde ikisi de hayalleri içine dalarak on dakika kadar yağlı, kırıntılı yemek tahtası etrafında oturup kaldı.
    Karabibik kimin öküzlerini almak daha kârlı olduğunu düşünmekteydi. Andonoğlu’nun öküzlerine çıkışamıyordu. Durali’nin öküzü ise hem bir taneydi hem gayet zebun. Sarıalikızı’nın hayvanı da hasta. Başka tarafta satılık hiçbir hayvan bilmiyordu. Andonoğlu’nun hayvanları bir türlü zihninden çıkmıyordu. Fakat fiyatını da gözönüne kestiremiyordu. Durali’ninkiyle Ayşe’ninkini birleştirmekten başka çare yoktu. Fakat Andonoğlu’nunkinden de nasıl vazgeçmeli? Nice yavız hayvanlar ya!..
    Gece ilerlemişti. Fakat sâirleri gibi bunlar da zamanın sûret-i mesâhasından gafil bulundukları cihetle saatın ne raddelerde bulunduğunu bilmiyorduysa da her halde dünya kararmış, yıldızlar çıkmıştı. Beymelik köyünde hiçbir damdan çıt bile işitilmiyordu. Herkes derin bir uykuya varmıştı. Sade civardaki çoban köpekleri tek tük havlamaktaydı. Ocaktaki dallar keyifli keyifli yanmakta ve damın içerisini kırmızı, donuk bir aydınlıkta tenvir etmekteydi. Duman biraz açılmıştı.
    Huri sofrayı kaldırdı. Karabibik koynundan bir ufak çıkın çıkardı. Bu çıkından on kadar taze kahve tanesi aldı. Bu taneleri ufacık bir el tavasının içerine koydu. Bu tavayı ateşe tutup silke silke kahve tanelerini kavurmaya başladı. Odanın içine hafif bir kahve kokusu yayıldı. Taneler biraz kavrulunca bunları kaba, küçük bir el değirmeninde çekti. Bu iri taneli kahveyi bir teneke cezve içinde sade olarak pişirip kalın bir sigaranın dumanları içinde löpür löpür içti. Bu sırada Huri eski bir kilim üzerine eski, ince bir ot yatakla tek bir yün yastık ve ince, kirli, yüzsüz bir alaca yorgandan ibaret olan yatağını sererek içine bile girmiş, uzanmıştı.
    Karabibik kahvesini, sigarasını da içip bitirdikten sonra o da yatağını eski bir kilim üzerine serdikten sonra yalnız üzerindeki ceketini çıkararak içine girdi.
    Huri horuldamaktaydı. Pıffff, puuufff! Pıfff, puuuufff!.. Khihihihi, khahe!
    Arkası üstü yatmış, yorganı yarı göğsüne kadar çekmiş, başı yastığın kenarına dayanmış, boynu kısalmıştı.
    Karabibik gözlerini ocaktaki aleve dikerek öküzleri düşünmeye başlamıştı: Kalın, vahşi bir köpek sesi kâh uzaklaşıp kâh yaklaşmaktaydı. Dışarıda epiyce kuvvetli bir mehtap bütün ovayı nura boğup denizde sakin bir şecer-i nûrânî peyda eylemekteydi. Beymelik köyünün birbirine onar dakika kadar mesafede bulunan üç kısmının hiçbirisinde dahi güya hayattan eser hissolunmamaktaydı. Fakat Andırâki limanına doğru uzaklarda, sarp tepelerin yamaçlarında tek tük Yörük ateşleri parıldamaktaydı; havâ-yi mesîmînin sair taraflarında el parçası kadar bile buluttan eser olmadığı halde Mira dağlarının yüksek sivri tepelerinde kara kara kar bulutları yığılmakta ve alçaklarda derin bir sükûnet hüküm sürdüğü halde o yükseklerde fırtına, kar, tipi hüküm sürmekteydi. Temre köyünün haneleri semanın açıkça siyah renkli parçası üzerine mürtesem düşerek güzel bir mehtap levhası teşkil eylemekteydi. Ara sıra bazı cihetlerden beş on çakal bir ağızdan bağırmakta ve bu hileli gürültüye civardaki köpekler tarafından uzun uzun mukabele olunmaktaydı.
    Saat biri geçmiş olduğu halde henüz Karabibik uyuyamamıştı. Ya Anderya borç vermezse?
    Tam bu sırada denizde bir mil kadar açıkta Pirgos kulesi hizasından doğru bir müteharrik nokta-i muzîya peyda oldu. Aheste revişle sahile muvazi yürümekte olan bu nokta İzmir’le Mersin arasındaki iskelelere işlemekte bulunan bir vapurun feneriydi. Gecenin ve denizin sükûtüyle mehtabın revnakı içinde saatta beş buçuk altı mil katetmek üzere yürüyen bu vapur “Hilda” namındaki küçük kabak gibi havuzda bile sallanır, kamaraları pis ve dar bir İngiliz vapuru idi ki saat ikide Fenike iskelesine varacaktı.

    III
    Ertesi gün Karabibik yatağından sıçrayıp kalktığı zaman güneş henüz doğmak üzereydi. Kalkar kalkmaz dolma gibi bir sigara tutuşturdu. Ocak sönmüş, koru bile geçmişti.
    Huri hâlâ horul horul uyumaktaydı. Karabibik kızını ayağıyle sarsarak:
    —Hett! Huri! Zıbla görem… Gun çıkıyo be? Dihiy…
    Diye bağırdı. Huri gözlerini yarı açarak bir şeyler homurdandı. Sağ yanından sol yanına dönerek babasına arkasını çevirdi. Karabibik’in şu tembel kızla uğraşacak vakti yoktu. Eski püskü ceketini arkasına taktığı gibi kapıdan fırladı.
    Hava epeyce ayazdı. Terbi’-i sânîye yaklaşmış olan ay garp ufkuna doğru inmeye başlamıştı.
    Karabibik dağ eteğiyle uzun bir çit arasında mümted olan dolambaçlı tozlu yol üzerinde hızlı hızlı yürümekteydi. Burunbeymelik köyünün ilk tarlasına vasıl olduğu zaman yolu bırakarak harımsız olan tarlalardan vurdu. Tarlaların içindeki izlerden birisini tutturarak gitmekteydi. Deli Yusufgillerin boynuzunun dibinden geçtikten sonra “Kocadut”un altından da geçti.
    İki tarla sonra meraya vardı. Beş on adım sonra ise Temre çayının çakıllı kuru yatağına vasıl oldu. Bazı tarafta altı yüz yedi yüz metre arza kadar vasıl olan bu kuru yatak bazı pek selli zamanlarda tekmil suyla dolup çay âdeta bir deniz halini alırdı. Fakat bu mevsimde su en ziyade beş altı metreden ibaret bir arz ile yarım karış kadar bir umkta cereyan etmekteydi. Suya varınca Karabibik yemenilerini çıkardı. Canbur cunbur geçti gitti. Bu sefer yolu bitmez tükenmez tarlaların içinden geçmekteydi. Eğrile büküle gide gide bir harıma vardı. Takip ettiği iz harımı bu noktada bir gedikten geçmeteydi. Geçti. Sol tarafında ağaç parmaklıklı bir tarla, sağ tarafında büyük bir mera bulunmaktaydı.
    Birkaç harım dolaştıktan sonra Temre köyüne giren yolu buldu. Bu yolda birkaç yüz adım attıktan sonra eğri büğrü, taşlı bir sokakta yürümeye başladı. Bu sokak uzayıp gitmekte ve iki tarafında kerpiçten, hep bir tarzda inşa edilmiş birer katlı evler hâlâ uyuşukluğu içinde arz-ı endâm etmekteydi.
    Sokakta tek tük bazı erkenciler işleri başına gitmekteydi.
    Melaksuzoğlu Anderya’nın mağazası hemen şuracıktaydı. Sokağın sağ tarafında beyaz badanalı, tahta balkonlu, pencereleri camsız, çerçevesiz bir ev Anderya’nın meskeni ve altı da mağazasıydı.
    Temre köyü Hıristiyan köyü olup ekseri ahalisi ticaretle iştigal ederler.
    Haneler hep kerpiçten veya toprak harcıyla moloz taşından olup cümlesinin de dahilî ve haricî tertibatı hemen birbirinin aynıdır. Altları mağaza, üstleri ikişer oda. Bazen bu odaların ön tarafı bir dehlizden ibarettir. Pencereler hep çerçevesiz ve camsız olacak. Çünkü bu mevkiin havası yazın nihayet derecede sıcak ve kışın gayet mutedildir. Sakfları adi oluklu kiremitlerle örtülüdür. Fakat yeniden yeniye bazı zenginler Marsilya kiremiti kullanmaya başlamışlardır.
    Her evin de ayrıca bir küçük bahçesi olmak kaidedendir. Bu bahçelere herkes soğan sarımsak gibi bazı sebze ekerler. Sair sebzevat hep kilise bahçesinde yetiştirilir. Bu kilise Karabibik’in girdiği caddenin nihayetinde bulunmaktadır.
    Köylüler bu kilisenin taa Hazret-i İsa zamanından kalma olmasını iddia ederler. Fakat kulağı delik olan Sarısimyanoğlu bunun daha eski bir bina olduğunu iddia etmekteydi. Bu civarı gezmiş olan bir İngiliz lordunun pederine verdiği malumattan naklen Sarısimyanoğlu bu kilisenin kadim Likya hükümeti zamanından kalma bir Apollon mabedi olduğunu rivayet eylemekteydi. Güya şimdiki Temre köyü ol zaman Mira namiyle meşhur ve cesim bir şehir olup bu mabet de işbu şehrin tam ortasındaymış. Fakat sonradan kim bilir bundan kaç bin sene evvel “Kaş” tarafından doğru Temre çayı azim bir sel getirerek Mira şehrini kum ile örtmüş de bu suretle Apollon mabedini de gözden nihan eylemiş.
    Hatta otuz sene evvel Papazoğlu Ligor ile Andonoğlu “Meis” adasından bu civara hicretle tevattunları sırasında mezkûr mabedin kubbesini keşfetmişler ve peyderpey toprağı kazarak meydana çıkarmışlar.
    Sonradan da bazı tamirat ile kilise ittihaz etmişler. Hâlâ işbu binanın bir çok kısmı zîr-i zemînde medfûn ve mestur imiş!.. Temre ovasında zîr-i zemînde bunun gibi pek çok bin eserleri görülmekte olması Sarısimonoğlu’na hak verdirmektedir.
    Köy içindeki cesim kârgir tiyatronun bakiyye-i âsârı da Sarısimyanoğlu’nu tasdik etmektedir.
    Bu kilisenin, aksâm-ı külliyesi zîr-i zemînde muhtefî olan yunma kalker taşından mamul bir duvar ile mahsur yetmiş beş dönümlük bahçesi papazın himmetiyle güzel bir sebze bahçesi haline konulmuş olduğundan bütün Temre köylüleri bu bahçeyle idare olunabilmektedir.
    Karabibik tenha sokakta bir aşağı bir yukarı gezinmekteydi. Düşüncesi gayet dar olan kafasında öküzler yer etmişti. Ne olursa olsun bugün kendisine yirmi mecidin lüzumu var. Hele bir kere Andarya meydana çıksa.
    Gezintiyle bir yarım saat kadar vakit geçirmişti. Fakat henüz Melaksuzoğlu’nun hanesinde ses seda işitilmiyordu.
    Karabibik bir baş kiliseye doğru uzadı. Sola gelen sokağa saptı. Bir kaç hane aşırı köy hekimi Linardi’nin kapısına kadar geldi. Kapısı açıktı. Başını içeri soktu.
    Henüz uyku sersemi bir kadın avluda tuvaletini yapmaktaydı. Tombul, orta boylu, ablak çehreli, sarı saçlı güzelce olan bu kadın Linardi’nin karısı “Eftalya” idi. Karabibik’i görünce sırıtarak bağırdı ki:
    —Ne ister Karabiberik?
    Karabibik yılıştı. Ağzı kulaklarına değecek derecede dedi ki:
    —Seni görmeee geldim.
    Eftalya şuhane bir kahkaha koyuverdi. Linardi göründü. Karabibik’e aşinalık etti. Yine kurtlar orasını kemiriyor muydu? Acı macı ilaçlardan almaya mı gelmişti? Hayır hayır sabahleyin Anderya’yı görmeye gelmişti de, henüz pek erken olduğundan… Ha ha bir sabah “promenadı”. Karabibik bu “promenad” kelimesinde alıklaştı. Anderya Antalya’ya gittiği zaman, hani şu tarlasını Sarısimyon’dan kurtarmak için gitmişti ya, canım mah huradaki tarlasını. İşte o zaman Antalya’da udel mi ne karabiberdir bir yerde yatmıştı. Onun adı dabaramana mıydı, paramana mıydı neydi, of canım böyle eciş-bücüş şeyleri nasıl da hatırda tutmalı… Hekim bundan mı bahsediyordu bilmem ki.
    Eftalya tuvaletini bitirmiş, güzel gözlerini Karabibik’e dikmiş onu dinliyordu. Linardi gülmekten kırılıyordu. Canım dabarana falan değil.. “promenad” promenad. Yani Karabibik’in anlayacağı sabahleyin şöyle bir “piyasa”. Karabibik hâlâ alık alık bakınmaktaydı. İşte bunlar hep aklının ermediği yeni icat şeyler. Ay oğul, okumuşluk başka şey, adam böyle çelebi sözler öğrenir… Hey gidi cahillik hey!.. Kendisi, Karabibik, çocukken şimdiki gibi okumak yazmak olsaydı, hey gidi hey… Hoca olur, dünyayı konyayı öğrenirdi. Ay gayri ne yapalım… İşte böyle…
    Karabibik vücuduna yapışmış olan kurdu çıkarmak için kendisini Linardi’ye göstermeye geldikçe Eftalya’yı görüp hoşlanmaktaydı.
    Eftalya da Karabibik’e karşı pek serbest davranmakta, onunla açık açık şakalaşmaktaydı. Karabibik’in olanca aşkı şu birkaç dakika içinde mahsur bulunmaktaydı. Bir çirkin tebessüm, bir iki bayağı nükte, içinden doğru gelen kısa bir çığlık: İşte ömrünün romanı bundan ibaretti.
    Eftalya gayet karihalı, terbiyesizce, safderun, gördüğü erkeğe hemen meylediverecek derecede şedîd-üş şehve bir kadındı. Linardi kendisini İzmir’de sokağın birisinde bulmuş, peşine takmış getirmişti. Üç seneden beri birlikte bulunmaktaysalar da hemen bir günleri dırıltısız geçmiyordu. Linardi karısının pençe-i tahakküm ü tehekkümü altında zebun kalmış ondan izinsiz bir adım bile atmamak derecesine kadar gelmişti… Köy delikanlılarıyle birlikte Akdam’da, Çayağzı’nda, Benlikuyu’da, Dalyan’da falanda bazı serbâzâne muaşakalarından haberdar olduğu halde bile sesini çıkaramamıştı.
    Karabibik bunlardan ayrıldı. Ağır ağır hatveleriyle Anderya’nın mağazasına doğru yürüdü. Hey kâfir şeytan… Mağaza hâlâ kapalı. Karabibik bu sefer kilisenin önüne kadar geldi. Barba Yani dükkanını açmaktaydı. Biraz onunla “laf attı”. Bugünlerde alışveriş de kesat… Şu güzelim zeytinin batmanını on sekiz mangıra bile almıyorlar… Anderya yeni dükkanı açalı artık kendisine, Barba Yani’ye, iş kalmamıştı. Halbuki Anderya bari yavız bir mal satsa yüreği yanmaz.
    Kendisi halis Midilli zeytini satıyor, Anderya ise çürümüş kokmuş Sömbeki zeytini getirtmiş… Hele bir kere şu peynirin çeşnisine bak… Hım?.. Anderya çatlasa böyle bir mal getirtemez… Ya bir de şu kahvenin güzelliğine bak… Her bir tanesi fındık gibi yavrum…
    Karabibik bütün şu tavsîfâtı kemâl-i dikkatle dinlemekteydi. Ey a oğul! Şimdi Temre’de Anderya menşur… Aldı yürüdü… Hem o çeteleyle veriyor.
    Yani omuzunu silkti: Hım? Çeteleyle haa… Dolandırıcı herif… Alimallah… yavız yavız.
    Karabibik bir iskemleye oturmuş, sigara içmekteydi. Barba Yani, şikâyet-i hasûdânesinde devam etmekteydi. Çok yavız… Herkesi soy soğana çevir… Zengin zengin haa!.. Kendisi de istese…
    Karabibik omuzunu silkti. Yani itiraz etti: Vallah değil. İşte meydana çıksınlar… Vakıa çeteleyle vermek âdeti değildir. Fakat iki mangırlık şeye sekiz mangır da almaz… Öyle değil mi?
    Karabibik öküzleri düşünmekteydi. Anderya’dan para alamazsa acaba şu heriften… Hım? Bir türlü cesaret edemiyordu… Yani, tezgahı kirli bir paçavrayla silmeye başladı. Hem siliyor hem de söyleniyordu: Daha dün Meis’ten gelen kayıkla kendisine nah şuradaki basmalar gelmişti; arşını on bir meteliğe âlâ bir kumaş… Halbuki Anderya bundan da fenasını onbeş meteliğe bile nazla veriyor.
    Karabibik karar vermişti. Öküz almak niyetini filanı Yani’ye açtı. Hikâyesinin sonunda dedi ki: “Gelecek harmanda veririm.”
    Yani, faizi merak etti. “Üç mecide yirmi metelik” kendisine eğlence geldi. Bu kadar az şey mi olur? Kime olsa mecit başına on meteliğe bin nazla ancak verebilir.
    Pazarlığa giriştiler… Vur aşağı tut yukarı mecit başına dokuz meteliğe yirmi mecide karar verdiler. Bu borcun faizi ayda 56 kuruş 8 para demekti ki re’s-ül mâl ile birlikte Karabibik Yani’ye 22 mecidi ile on kuruş yani cem’an 527,5 kuruş borçlu kalacaktı.
    Fakat bir kere de Anderya’ya müracaatla şeraiti daha ehvense ondan istikrazı düşündü. Bu fikrini Yani’ye sezdirmemek için bir çare bulmalıydı. Anderya’ya müracaatını hissedecek olursa Yani’nin para vermeyeceğini biliyordu.
    Yani, hemen kesesini çıkarmış mecidiyelerin siliklerini seçmeye başlamıştı. Fakat Karabibik hiçbir bahane, hiçbir kaçamak yolu bulamıyordu.
    Köylüler birer ikişer sokağa dökülmüşlerdi. Köyiçli İmamoğlu Yusuf dükkanın önünden geçti. Karabibik bu fırsattan istifadeyle dükkandan fırladı. Konuşa konuşa Yusuf’un tarlasına kadar, taa Küçükkum’a kadar geldi. Yusuf iki üç karış kadar boy atmış olan zümrüt renkli ekinine bir nazar-ı memnuniyetle bakmaktaydı. Güneş Akdeniz sathından çıkıp yükselmiş, Temre ovasından hafif hafif beyaz bulutlar kalkmaya başlamış, Mira tepelerine korkunç bulutlar toplanmıştı. Tarla sahipleri teker tüker işlerinin başına gelmekte, şurada burada meralar içinde sürüler yiyecek aramaktaydı.
    Yusuf pek memnun görünmekteydi. Bıyık altından bir şarkı mırıldanmakta ve arada sırada bazı ufak taşları ayıklamaktaydı. Denizde açıktan doğru bir ufuk yelkenli tekne Adersan burnu istikametinde gitmekteydi.
    Karabibik hiçbir şey söylemiyordu. Sade Yani’nin yirmi mecidi ile Anderya’dan alacağı cevabı düşünmekte ve behemehal bunun gibi yani İmamoğlu gibi kendi tarlasını kendisi, öküzleriyle süreceğini, nadas edeceğini, yaylaya hayvanla gideceğini tasavvur eylemekteydi; ah ne sevinç!
    Yusuf tarlanın ince bir izinden yürümekte, Karabibik de ardı sıra gitmekteydi.
    —Hayvan sâbiyim.
    —Ni şikil?
    Karabibik tasavvurât ve teşebbüsâtını İmamoğlu’na açtı. Yusuf yuvarlak ufak gözlerini dikmiş kemâl-i hayretle dinlemekteydi:
    Karabibik öküzler sahibi olacak… Ey sonra… Pekii para?
    Karabibik tedbirlerini izah etmekteydi; Anderya’dan veya Yani’den yirmi mecit… Faiz çok olacak ama… Ne çare. Gelecek harmanda ödemek mümkün… Durali’nin hayvanıyle Ayşe’nin hayvanını birleştirecek… Artık bundan böyle göğsünü gere gere gezecek… Günde yarım mut bu!
    Yusuf gittikçe hayretini artırmaktaydı: Karabibik’in iki öküzü bulunacak haa? Ne büyük vukuat!.. Bütün Temre ahalisi şu vukuatla hiç olmazsa bir hafta meşgul olacak… Yusuf, Durali’nin satılık hayvanını beğenmedi… Pek zâif… İhtiyar, bir gözü kör… Karabibik omuzlarını silkmekteydi: E gayri ne çare!.. Günde yarım mut bu! Karabibik’in bu kararı Yusuf’un zihnini işgal etmekteydi… Artık tarlasına ehemmiyet vermemeye başladı. Birlikte Temre köyüne doğru geldiler. Yolda bu meseleyi enine boyuna münakaşa ettiler… Fakat Karabibik kararından dönmedi.
    Anderya karşılarına çıkıverdi. İkisi birden etrafını aldılar. Karabibik niyetini uzun uzadıya anlatmaya başladı. Anderya hiç dinlemiyormuş gibi yürümekteydi: Akdam’a bir kayık gelmişti, içinde bazı siparişler var, onları almaya gidiyordu… Bunlar da peşine takıldılar. Anderya işmi’zaz tavırları göstermekteydi.
    Köyün nihayet evlerinden kurtulup birinci su sarnıcına geldiler. Sarnıcın arkasında sarı bir köpek yatıyormuş, bunları görünce havlayarak üzerlerine doğru seğirtti; şöyle beş on adım kala durdu; avaz avaz havlamaya başladı. Karabibik diyordu ki:
    —Gelecek yayladan evvel…
    Yusuf neticeyi pek merak etmekteydi: Acaba Karabibik öküz alabilecek mi? Beraber gelişi sade şu merakını hal ve defetmek içindi…
    Anderya da diyordu ki:
    —Olamaz olamaz… Çeteleler birikti… Mah oracıkta mağazanın rafcağızında durup oturur…
    Bu gayretin sonunu getirmek müşkül görünmekteydi. Biraz sonra Anderya şimdiye kadar kendisine hiçbir şey söylenmemiş gibi Karabibik’e dönerek dedi ki:
    —Mah yay geldi… yaylaya çıktıklan… Yüz deve odun isterim… Yüz deve… Altı çetele sileceğim…
    Karabibik bunu istiksâr etti: Yüz deve yükü odun altı çeteleye mi? Vay insafsız vay. Hey oğul geçen yay pazarlık böyle miydi?
    Anderya omuzlarını silkti: Canı isterse, çetele birike birike bir gün fena olacak… “Kaş’a çağrılacak… tarlası satılacak… Damı satılacak…
    “Kaş”a çağrılmak köylüler için mezara çağrılmaktan beter gelir. Çünkü Kaş’a çağrılmak demek merkez-i kaza olan “Kaş”da mahkemeye davet olunmak demekti… Tüccar alacaklarını istifâda biraz müsamahalı davranırsa mahkeme vazifesini günü gününe ifa eder. Hem de oraya kadar sürüklenmek, hanlarda birçok masraf etmek, günlerce işten güçten kalmak köylülerin gözünü yıldırır.
    “Kaş” sözünü işitince Karabibik’in ödü koptu… Altı çeteleye yüz deve yükü odun çekmeye razı oldu: E gayri nitmeli?
    Akdam’ı geçtiler… Papazoğlu’nun tarlasına bir kayık yanaşmış, beklemekteydi. Soğuk kükürt suyunun keskin kokusu güneşin harareti altında etrafa yayılmaktaydı… Suyun kenardaki sazlara temas ettiği mahaller donuk gümüş renginde bir ince yosun peyda eylemiş bulunmaktaydı. Suyun yüzünde küme küme “Meke”ler yüzmekteydi… Üç dört tane de yabani Macar ördeği oradan oraya konmakta ve şöyle biraz ileride de bir “Yeşilbaş” sazlığın içinde çırpınmaktaydı… Anderya mallarını muayene etti: İki top alaca; üç top ince fındıkî sopalı ensiz basma; bir çuval Tiryeste şekeri; on tane hasır, beş tane çalı süpürge, bir küp zeytinyağı, bir varil Kıbrıs şarabı, beş bardak hurma tatlısı. Anderya’nın yüzü gülmekte ve mallarını öve öve göklere çıkarmaktaydı: Zeytinyağı Ayvalık’ın birinci malıydı… Bal gibi bal… Hele alacanın dayanıklığı. İki kişi çekişseler zorla yırtabilirler… Bu mallar hem en birinci hem en ucuz… Barba Yani’de böyle güzel ve ucuz mal var mı? Ne gezer… O hep halkı soymaya bakar… Hey gidi insafsızlar hey!..
    Karabibik’in bunların hiçbirisine ehemmiyet verdiği yoktu, o sade Anderya’yı nasıl kandırmalı diye düşünmekteydi… Fakat herifin de kanacağı yoktu ki… Canım borcu da çok…
    Bir hayli daha uğraştı. Mümkün değil. Çâr-ü nâ-çâr Yani’ye müracaata karar verdi. Yine hep birlikte döndüler. Yusuf merakından çatlayacaktı.
    —E gayri Yani’ye mi? Hım?
    Karabibik parmağını dudaklarına götürdü: “Şuust.” Anderya duyup da istirkap etmesin diye korkmaktaydı. Çünkü hep işi onunlaydı; gücendirmek hiç işine gelmezdi.

    —IV—
    “Diiiih… Ha gözüm ha… Çic çic çic cic! Yürrüüüü! Hüüüüüüt! Dah dah dah!”
    Karabibik birinci dönümü bitirmek üzereydi.
    Sağa sağa kaçmaya çalışan “Benekli”yi övendirenin burnuyle yola getirmekteydi. Yüreğinde bir sevinç duymaktaydı. Sapanın sapına kemâl-i gururla sarılarak, kuvvetli demirin açtığı çığır üzerinde ağır hatveleriyle yürümekteydi. Harımın yanına kadar yaklaştı… Hayvanları harmanlayıp ikinci dönüme geçti… Hem yürüyor hem şarkı gibi bir şey mırıldanıyordu: Bas gidelim, yavrum da bas gidelim!
    Etrafta çiftçiler işleriyle meşguldüler. Yanıbaşında Deli Ali, Koca İmam’ın tarlasını nadas etmekteydi… İki erkek arada sırada birbirlerine seslenmekteydiler: Hey Deli Ali! Köşkârlı Yusuf onu hal etmiş? —Kerse’se gitmiş. Beslengisini almaya. — Sarısimayıl’i ni vagıt everiyo? —Yaydan geri…
    Artık Karabibik Huri’yi “Sarısimayıl”e vermekten kat’-ı ümîd etmişti… Fakat buna da artık lüzum kalmamıştı. Çünkü işte kendisi de çift sahibi, mal sahibiydi.
    Bundan geri kızını yalvaran alsın… Zaten Yosturoğlu’nun yeğeni, Hüseyin, Huri’ye göz koymuştu ya… Karabibik o kadar ahmak mıdır? Hüseyin’in daima kendi damı etrafında dolaşmasındaki hikmeti anlamayacak mı ya… Hey kuzum hey buna gençlik derler… Kendisi de vaktiyle o zaman böyle ihtiyar değildi, sakalı falan yoktu. Canım insan da ne çabuk kocayor. İşte o zaman Huri’nin anası “Sıdka”yı böyle koğalıya koğalıya almıştı… Ya Sıdka da kendisinden ne kadar kaçar dururdu… Hele bir kere hatırından çıkmaz, Karabucak köyünün yolunda, mah horada, tiyatronun yanıbaşında rast gelmişti; şöyle üzerine doğru yürüyünce, kadın “Aman anaaa! diye çaylak gibi bağıra bağıra koşup kaçmıştı. Ey ayol! Buna naz derler… Karılar erlere böyle naz ederler.
    Bu hatırat Karabibik’in neşesini artırdı… Şarkıyı yüksek sesle söylemeye başladı…
    Deli Yusuf’un zurna gibi çatlak sesi uzaktan doğru işitilmekteydi: “Yire batası! Dün gün ni şikil gelmedin… İreceb’i yola salacaklâmış… Şşüüüt” Karabibik Deli Ali’ye seslendi:
    —Genem Deli Yusuf ünlüyyo…
    —He, he… İreceb’i uğratacaklâmış diyyo… Senin habarın vâ mı?
    —Dün gün Yosturoğlu diyyodu. Eskere gidiyyomuş…
    —Adalya’dan çağırmışla… Muayana olacâmış…
    Karabibik Yosturoğlu’nun yeğeni Hüseyin’i düşünmeye başladı… Gelecek sene Hüseyin esnâna dahil olacaktı… Kızını bırakıp gidecek demekti. Kim bilir kaç sene kalacak… İhtimal dönüp gelemeyecek… Ni hal itmeli? Huri de artık kocamaktaydı…
    Harımın deliğinden Huri göründü. Damda canı sıkılmış, şöyle gezmeye çıkmıştı… Babasının yanına geldi, öküzlere hayran hayran bakmaya başladı.
    Baba kız birbirlerine hiçbir lakırdı söylemiyorlardı. Güya iki yabancıymışlar gibi davranmaktaydılar. Arkadan Hüseyin de görünmesin mi; Karabibik vâkıfâne gözlerini kırptı: Hey kuzum hey… Kızının peşinde dolaşıyor… Sanki o farkına varmaz mı sanıyor? Ni hal idelim… Yalvarsın da alsın…
    Huri başını arkaya çevirdi. Bir saattan beri Hüseyin’in kendi peşinde dolaştığını hissetmişti. Fakat Hüseyin’in şu musallatlığından bizar olmuyordu. Hatta kaç günden beri şu yapışkan âşıkın takibatına alışmıştı. Bu takibattan vakıa hoşlanmakta değildi, lâkin şikâyet edecek derecede müziç de görmüyordu.
    Hüseyin yakışıklı bir babayiğitti… Yüzü, elleri güneş altında kayış gibi sertleşmiş ise de tenasübü kaybolmamıştı. Bahusus kaşı gözü güzeldi. Huri’den nedense hoşlanmaktaydı. Henüz gençliğin galeyanlı çağında bulunmakta olup, hevasatını memnun etmeye mecburdu. Sarsımayil’in nişanlısına Köşkârlı Yusuf Ağa’nın beslengisine göz koymuş idiyse de kız buna hiç yüz vermemişti. Koca İmam’ın kayınçası “Sâbire” vakıa kendisine biraz meyletmişse de Koca İmam babasına hasımdı; kızı kendisine vermeyeceği malumdu. Hevesini bir tarafa mutlakaa tevcihe mecburdu; tesadüf yolunun üzerine Huri’yi getirmişti… Huri’den hoşlanmıştı. Artık onun peşinde dolaşmaktaydı. Huri’yi babasının yanında görünce gerisin geri döndü gitti. Huri onun mutlaka harımın bir köşesinde saklanıp durduğunu biliyordu. Gidip şu pusudan geçmeye gönlünde bir heves, bir arzu bulmaktaydı. Biraz durduktan sonra hiçbir lakırdı söylemeden yürüdü. Filhakika Hüseyin izini beklemekteydi.
    Huri, Hüseyin’in önünden geçti gitti; şu intizârdan memnun oldu. Arkadan Karabibik bir tebessüm göstermişti: Ateş alaflanmış. Ha görem ha…
    Göreceği möreceği pek adi bir şeydi: Ertesi gün Huri Hüseyin için talep olundu. Yosturoğlu ile Karabibik arasında vakıa bir bürûdet var idiyse de kızı da ihtiyarlamaktaydı… Hem Yosturoğlu zengindi, nasıl koyup atmalı?
    İşte karar verildi… Hüseyin ile Huri nikahlandılar. Bir Salı gecesi Yosturoğlu’nun evi önüne birçok köylü delikanlılarıyle kadınları toplandı. Hüseyin bir hayvan üstünde davul zurna ile civar köyleri akşama kadar dolaştı. Şerbetler içildi. Yemekler yenildi. Akşama gerdek yapıldı. Hüseyin ile Huri’nin muaşaka romanı bu suretle hitam buldu.
    Zaten köylülerin muâşakası işte hep bu suretle netice-pezîr olur.
    Karabibik’in murdar hastalığı yine azmış, bu gece sabaha kadar gözlerine uyku girmemişti. Sabahleyin hekimin kapısını çaldı. Kapıyı Eftalya açtı; Karabibik’i görünce sevindi. İçeri aldı. Linardi hastalarını dolaşmaya çıkmıştı. Eftalya Karabibik’e bir kahve pişirdi; geldi şöyle yanına oturuverdi.
    Karabibik bu tombul vücudun hararetini hissetmeye başlamıştı. Tuvalet kokuları içinde bir zevk-i garîp duymaktaydı. Gözleri Eftalya’nın gözlerine tesadüf edince yüreği hoplamaktaydı. Eftalya, Karabibik üzerinde bu tesiratı görünce onu daha ziyade tahrike başladı. Karabibik keskin lavanta kokularıyle gaşyolacak dereceye gelmişti. Eftalya’nın sıcak sıcak nefesi yüzüne vurmaktaydı. Damarlarında bir ateş gezinmeye başladı… Boğazında öksürüğü kurumuş, gözleri önüne bir sis perdesi gerilmişti.
    Asabî pençeleriyle Eftalya’yı yakaladı… Eftalya bir çığlık kopardı, şu müziç yükün altında çabalanmaktaydı; nihayet silkinip kurtuldu; karşı duvara arkasını dayayarak hızlı hızlı nefes almaya başladı.
    Karabibik’in vücudu zangır zangır titremekteydi. Eftalya şu istirabı güle güle temaşa etti. Karabibik yalvarmaya başladı; fakat ne söylediğinin farkında değildi. Taşyürekli karı bu dillere kahkahadan bayılıyordu… Karabibik kapıdan çıkarken Linardi diyordu ki: “Anladın? Bir kaşık akşam, bir kaşık sabah.”
    Karabibik yüzünü gözünü buruşturarak çıktı gitti; arkasından Eftalya’nın sürekli bir kahkahası kulağına kadar vasıl oldu.

    (*)1890’da İstanbul’da Aşir Kütüphanesi’nce ilk basımı yapılan bu öykünün ikinci basımı 1943’te Hakkı Tarık Us eliyle “Vakıt” gazetesince gerçekleştirilmiştir. Biz, öykünün ikinci basımını, 1961’de Aziz B. Serengil tarafından Hikâyeler adıyla hazırlanıp, Dün-Bugün Yayınevince yapılan üçüncü basımıyla (s: 65 - 98) karşılaştırarak buraya aldık.

    “KARABİBİK” ÖYKÜSÜNÜN ÇÖZÜMLEMESİ
    ÖMER LEKESİZ

    Karabibik’in yeni Türk edebiyatı açısından değeri
    Karabibik’i değerli kılan yazıldığı (yayımlandığı) zamanın hakim tahkiye anlayışında meydana getirdiği yeniliktir. Buna göre:
    1-Realist yazın anlayışı esas alınmış ve adaptasyon yerine özgün telif bir çalışma ortaya konmuştur. Bu yanıyla Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi’nin adaptasyona dayalı anlatımından, realist bir bakış açısıyla yerli ürün ve yerel konuya, bilinçli bir geçiş yapılmıştır.
    2-Edebiyatımızda, asıl karşılığını Refik Halid’in Memleket Hikayeleri’nde bulan, memleket hikayeciliğine Karabibik’le ilk kez el atılmış, yani Anadoluya ait yer ve kişiler anlatılmıştır.
    3-Herkesçe okunabilir, anlaşılabilir, edebiyat yapma kaygısından uzak bir tahkiye dilinin önemli bir örneği verilmiştir.

    Karabibik’in öyküsel değeri:
    Mevcut öykü anlayışına göre Karabibik, fazlaca bir edebi değere sahip bulunmamaktadır. Öykü kişilerinin, iç ve dış dünyaları son derece dar tutulmuş, sıradan ilgi ve ilişkileri düz bir mantıkla anlatılmıştır. Şahıs ve çevre tahlilleri son derece zayıf, düz bir çizgi üzerinde süren hayatlar renksiz, heyecansız, soğuk ve durgundur.

    Karabibik’te konu, yer ve şahıs kadrosu:
    Konu ve yer: Bir çift öküz edinmeye çalışan, tek çocuklu, dul bir çiftçinin hikayesi… Olay, Antalya’nın Kaş İlçesine bağlı Beymelik Köyü’nde geçer. “Beymelik köyünde hiçbir damdan çıt bile işitilmiyordu. Herkes derin bir uykuya varmıştı. Sade civardaki çoban köpekleri tek tük havlamaktaydı…” Matarlı, Temre (Demre), İthal, Köşker, Kadıkum, Kum, Körse, Karabucak (Manavgat), Akdam (Alanya), Çayağzı, Benlikuyu, Dalyan isimleri geçici bir süre için uğranılan ya da şöyle bir zikredilip geçilen civar köyler, beldeler.

    Karabibik: Bir tip değil, sadece olayın seyri için gerekli bir başkişi hükmünde olan Karabibik, kızı Huri ile birlikte -ki annesi “vaz’ı hamli müteakip bir hummâ-yı tifoidîden” ölmüştür- Beymelik köyünde oturmaktadır. Karabibik, babadan kalma oniki dönümlük tarlasının dört dönümünü önceden bedel-i nakdi(*)yi vermek üzere satmış, kalan sekiz dönüme (bir çift öküz de edinerek) sahip olmaya, özellikle de Yosturoğlu’na kaptırmamaya çalışmaktadır.
    Karabibik, öykünün ilk paragrafında giyim-kuşamıyla bir meczup, göğüs, bağır ve yüz görünümüyle, o “heyet-i acibe”siyle korku uyandıran ve heybetli biri olarak çizilmektedir. Gerçi yırtık-pırtık giysileri, kirli gömleğiyle, kızı Huri’nin tembelliğine şimdiden bir göndermede bulunulduğu dünüşünülebilirse de, yine de onun bu ilk ve son tasviriyle okuyucunun belleğinde hiç de olumlu bir iz bırakmayacağı aşikardır.
    Karabibik, o sene, (ki şimdi Şubat başlangıcıdır) etkisi hala devam eden bir hastalığa tutularak, üç ay evinden dışarı çıkamamıştır. Komşu tarlalarda yarım karış ekin varken onun tarlasını otların bürümesi (sapan geçmeden harım etmesi) de bu zorunlu istirahatinden kaynaklanmıştır.
    Sıradanlığına (saf, meczup görünümüne) rağmen:
    Kâr ve zararını iyi hesap etmekte, hesap konusundaki yetersizliğini de bilmektedir (Bilemem bundan kaç gün evvel yarım okka tuz için Anderya’nın mağazasına gittiği zaman bilmem ne kadar çentik saymıştı. Kırk mı, elli mi bilemiyor gayrı kim. Ah hocalar gibi yazıp okuma bilmemek ne kadar fena. Mah işte ne kadar borç vardır insan bilmez ki; keşke kızan iken mektebe gitseydi! O vaktin behrinde de köyde bir hoca var mıydı ya!).
    Huri’nin süt babasından miras ummaktadır.
    Yosturoğlu’nun kendi tarlasıyla ilgili kötü niyetlerini iyi sezmekte, tarlasının elinden gitmesi halinde aç kalarak ölmekten korkmaktadır. İvedilikle bir çift öküz (mümkün olduğunca az faizle temin edeceği parayla) satın alıp, tarlanın ekilmesi konusunda -Huri’yi Koca İmam’ın kaynı Sarı Simayil’e vererek, öküzlerden bedava yararlanma ihtimali de ortadan kalkınca- Koca İmam’a bağımlılıktan kurtulmaya çalışmakta ve yaylaya öküzlerle çıkarak köylüye hava atmaya (Ah bir çift, bir çift! Bu hayvanları ne kadar sevecekti. Yazın yaylaya çıkarken eskisi gibi “malsız” olarak gitmeyecek, bir çift güzel öküzü önüne katarak köy halkının arasında sevincinden şarkı ünleye ünleye yürüyecekti. Bu saadetin hülyasına dalmış olduğu cihetle işinde makine gibi habersiz devam etmekteydi.) niyetlenmektedir.
    Bu fıtrî (ve pragamatik) tepkilerinin yanısıra, tarla dönüşü evindeki hareketsizliğe (Huri’nin tembelliğine) kızması, Eftalya’yı (Karabibik vücuduna yapışmış olan kurdu çıkarmak için kendisini Linardi’ye göstermeye geldikçe Eftalya’yı görüp hoşlanmaktaydı.) görünce gülümsemesi, Hüseyin’in (ki zengin Yosturoğlu’nun yeğenidir ve evvelemirde bu bakımdan önemlidir) kızına olan ilgisini geriden dikkatle izlemesi (Hey kuzum hey buna gençlik derler… Kendisi de vaktiyle o zaman böyle ihtiyar değildi, sakalı falan yoktu. Canım insan da ne çabuk kocayor. İşte o zaman Huri’nin anası “Sıdka”yı böyle koğalıya koğalıya almıştı…) ve nihayet yine Eftalya karşısında cinsel dürtülerinin depreşmesiyle saldırganlaşması dışında, kahve ve sigara keyfi de dahil önemli bir özelliği bulunmamakta, tecessüsle, hüzünle, sevinçle, heyecanla, içsel problemlerle vb. hiçbir alışverişi bulunmamaktadır.

    Huri: Babasının, çıkarları gereğince Koca İmam’ın kaynı Sarı Simayil’le evlendirmek istediği “Huri’nin yaşı otuzu geçmiş olduğu halde henüz kendisine bir koca zuhur etmemişti. Gayet esmer, gözleri patlak ve çipil, sağ bacağı topal, dudakları küçük, vücudu etine dolgun, ayakları hem iri hem nasırlı, elleri küçük ve nazik, saçları kara ve dizlerine kadar uzundu. Ahlâk cihetinden ise bazı fezâiliyle beraber birçok nekaayisi mevcuttu. Meselâ gayet tembel olduğu halde gayet merhametliydi. Kibri epiyce ziyade, cahil, odun gibi kaba ve fakat çocuklara muhabbeti ziyadeydi. Bu hâl ile bir dikkatli valide olmaya müstait ve kabildi.”
    Huri, Karabibik’in ilk ve son evlâdıydı. Annesi öldüğünde cılız ve hastalıklı olan Huri’ye “Komşu Halil Hoca’nın karısı Gülsüm Hatun” süt vermiştir.
    Huri, babasına karşı oldukça lâkayttır. O geldiği zaman yattığı yerden toparlanmaz bile, babasına bön bön, alık alık bakar. İki kattan ibaret elbisesini toplamadığı gibi, yemek de yapmamıştır, ki aslında yemek yapmayı da bilmez, hamuru acemice açar, pişirirken yakar. Babasına göre: bu tembelliğine karşın ziyadesiyle obur olan “yavız” kız “Teneşire dek böyle tembel tembel yatıp durmalı ya. Hım! Yufkanın üçünü dördünü lüp lüp yutup durur da koca bubasına bir el yırdamı bilem etmez, daha ni vaktacak bu tembel kızı besleyip oturmalı?”
    Babasının borçla öküz satın alma fikrine pek katılmasa da erkeklerin daha iyi düşüneceğini var sayarak karşı çıkmaz.
    “Baba kız birbirlerine hiçbir lakırdı söyle”mese, “Güya iki yabancıymışlar gibi davran”salar da Huri’ye ilgi duyan Hüseyin’le, öküz temini (alındıktan sonraki sevinç) ikisinin ortak konusudur. Karabibik’e göre: Huri kocayıp dururken, Hüseyin, “Gelecek sene (…) esnâna dahil olacaktı… Kızını bırakıp gidecek demekti. Kim bilir kaç sene kalacak… İhtimal dönüp gelemeyecek… Ni hal itmeli?”ydi. Huri’ye göre ise, “Hüseyin’in şu musallatlığından bizar olmuyordu. Hatta kaç günden beri şu yapışkan âşıkın takibatına alışmıştı. Bu takibattan vakıa hoşlanmakta değildi, lâkin şikâyet edecek derecede müziç de görmüyordu.”
    Hüseyin’in ilgisini tahrike çalışan Huri, nihayet amacına erişir ve Hüseyin’le evlenir. Karabibik bu konuda da pragmatik yaklaşım içindedir: “Hem Yosturoğlu zengindi, nasıl koyup atmalı?”
    Nabizâde Nâzım, Huri konusunda da “faydacılığı” ön plana çıkarmakta, köydeki kadın-erkek ilişkilerini “menfaat” planına oturtarak, kadınlara mahsus santimental tüm durumları yok saymaktadır.

    Yosturoğlu: Yosturoğlu, Karabibik’in tarlasında gözünün bulunması (Şimdiki halde sekiz dönümden ibaret kalan bu toprak parçasına bile tarla komşusu olan Yosturoğlu göz dikmekte ve bu sebeple aralarında ara sıra münazaât vukua gelmekteydi. Otuz iki dönüm tarlası olanların da el ayası kadar toprağa göz dikmesi münasebetsiz değil mi ya? (…) Yosturoğlu’nun babası da bu toprak hırsından ölmemiş miydi?) ve Huriye ilgi duyan Hüseyin’in onun yeğeni olmasıyla öyküde bir yer ediniyor. Tarla konusunda kendisinden beklenen muhtemel düşmanca tutumu sergilemiyor ve Huri’nin evliliği konusunda aktif bir katkıda bulunmuyorsa da bu Karabibik’in potansiyel düşmanı oluşuna bir engel teşkil etmiyor.
    Yosturoğlu’nun, yeğeni Hüseyin’i Huri’yle evlendirerek, Karabibik’in tarlasına uzun vadede meşru yolla (miras yoluyla) el koyma düşüncesi taşıdığı “ihsas” zorlamasıyla ileri sürülebilirse de, o, öyküde ölü bir kelebek gibi, edilgen bir şekilde varolmaktan öteye geçmiyor.

    Anderya ve Yani: Anderya ve Yani, Hıristiyan köyü olan ve ekserisi ticaretle iştigal eden Temre köyünün birbirleriyle rekabet halindeki iki önemli taciridir. Menfaate dayalı ilişkileri ve çevre köylerini faiz yoluyla haraca kesmeleriyle ünlüdürler.
    Karabibik ihtiayaçlarını “çentik” hesabıyla Anderya’dan karşılamaktadır ancak iş Anderya’ya ödenmeyen borçlara ve yüksek faiz konusuna dayanınca Yani’den borç alır.
    Gerek Anderya, gerekse Yani, Osmanlı dahili ticaretinde azınlıkların yerini ticari ve sosyal hayata etkilerini (Anderya omuzlarını silkti: Canı isterse, çetele birike birike bir gün fena olacak… “Kaş’a çağrılacak… tarlası satılacak… Damı satılacak… “Kaş”a çağrılmak köylüler için mezara çağrılmaktan beter gelir. Çünkü Kaş’a çağrılmak demek merkez-i kaza olan “Kaş”da mahkemeye davet olunmak demekti… Tüccar alacaklarını istifâda biraz müsamahalı davranırsa mahkeme vazifesini günü gününe ifa eder. Hem de oraya kadar sürüklenmek, hanlarda birçok masraf etmek, günlerce işten güçten kalmak köylülerin gözünü yıldırır. “Kaş” sözünü işitince Karabibik’in ödü koptu…) belirlemek bakımından işlenmeyi bekleyen kıymetli maden hükmündedir. Nabizâde Nâzım ise, konuya şöyle bir dokunup geçivermekle yetinmiş, bunları sosyal bir gerçeğin vurgulanmasında zayıf birer araç olmaktan daha ileriye götürememiştir.

    Linardi ve Eftalya: Linardi, Temredeki hekim. Karabibik’in tümüyle geçmemiş olsa da uzun süren hastalığını o tedavi etmiştir. Şakacı ve Karabibik’e karşı naziktir.
    Linardi’nin karısı “Eftalya gayet karihalı, terbiyesizce, safderun, gördüğü erkeğe hemen meylediverecek derecede şedîd-üş şehve bir kadındı”r. Linardi onu İzmir’den sokağın birinden çıkarıp getirmiştir. Nabizâde, Etalya’nın kocası ve çevresiyle ilişkileri konusunda şunları söylemektedir: “Üç seneden beri birlikte bulunmaktaysalar da hemen bir günleri dırıltısız geçmiyordu. Linardi karısının pençe-i tahakküm ü tehekkümü altında zebun kalmış ondan izinsiz bir adım bile atmamak derecesine kadar gelmişti… Köy delikanlılarıyle birlikte Akdam’da, Çayağzı’nda, Benlikuyu’da, Dalyan’da falanda bazı serbâzâne muaşakalarından haberdar olduğu halde bile sesini çıkaramamıştı.”
    Eftalya, dul bir adamın bastırmaya çalıştığı yoğun cinsel dürtülerin somut karşılığıdır. Öyküdeki yeri de zaten bundan ibarettir: Cinsel gerçekliğin yansıtılması: “Eftalya da Karabibik’e karşı pek serbest davranmakta, onunla açık açık şakalaşmaktaydı. Karabibik’in olanca aşkı şu birkaç dakika içinde mahsur bulunmaktaydı. Bir çirkin tebessüm, bir iki bayağı nükte, içinden doğru gelen kısa bir çığlık: İşte ömrünün romanı bundan ibaretti.” Eftalya’nın ömrünün romanı da bu denli kısa ve sığ tutulmayabilirdi. Yetişme koşulları, geldiği yer, özgür davranışları, kocasını aldatıyor olması üzerinde daha derinlemesine durulabilir, iç tahlillere başvurulabilirdi. Hatta, kent kadınının taşradan görünüşünü vermesi bakımından (sokakta, hafif meşrep vb.) bu konudaki hakim taşra anlayışının sosyal sebeplerine de inilebilirdi. Oysa ki Nabizâde, çok boyutlu takdime müsait bu kadını da tek bir çizgide anlatıp geçiyor.
    Linardi ve Eftalya, taşraya şöyle bir uğrayıp, gönülleri fethederek çekip giden kumpanya mensupları gibi öyküye iğreti bir şekilde girip çıkarlar.

    Diğerleri: Çetecioğlu Mustafa, Boduroğlu Ahmet, Hatib, Kara Ömer, Koca İmam, Deli Ali, Karakâhyaoğlu Ali çavuş, Sarı Simayil, Köşkârlı Yusuf Aaa, Kızıl Hüseyin, Uzun Mehmet, Zeyneb, Boduroğlu Ahmet, Deli Yusuf, Sarı Ali kızı Ayşe, Durali ve Papazoğlu öyküde bir estantane, soluk bir renk, bir isim, bir çeşni olarak yeralan isimler. Sıradan, sığ, belli belirsiz şahıslar. Yazarın tasvirine mazhar olabilen Hüseyin ve belki borçlanmanın acımasız kurallarına uymayı mantıklı bulmadığından Karabibik’in öküz sahibi olabileceğine bir türlü inanmayışıyla birazcık belirginlik kazanabilen İmamoğlu Yusuf iki küçük istisna.

    Çevre, mekan, nesne tanım ve tasvirleri:
    Nabizâde Nâzım, dilsel oyunlara, diğer bir ifadeyle edebiyat yapmaya kalkışmadan, Karabibik’in evi başta olmak üzere, öykünün sade diline yakışır çevre, mekan ve nesne belirlemeleri yapmıştır:
    —Solda Temre köyünün sakfları satranç haneleri gibi birbirine merbut harımlardan teşekkül eden tarlaların gerisinde lâtîf bir tablonun hudutunu teşkil eylemekteydi. Ön tarafta Kum köyünün yığınları arkasından doğru açık mavi renkli bir sath-ı mâî görünmekte ve bu sathın ortasında gayet enli bir parlak yol enzâr-ı temâşâyı almaktaydı. Sağda râkid, beyaz sathı harımlar ve ağaçlar arasından parça parça görünmekte, arkada Mira silsilesinin yüksek tepeleri üzerine kara kara bulutlar yığılmaktaydı.
    —Odanın zemini adi kuru toprak olup şurasına burasına Karabibik’in kim bilir kaçıncı karın akrabasından beri tevarüs edegelen fersûde, renksiz bir iki kilim parçası atılmış, bir köşeye bir iki kırık, murdar toprak çukal, bir iki tahta kaşık, bir iki kırık tabak, diğer bir köşeye içi yayla unu ile dolu bir teneke, darı unuyle dolu bir yayık, bir yufka sacı, bir sacayak, yağ, bulgur gibi bazı erzak kapları falan yığılmıştı.
    —Bir ağaç kütüğünden bir kulplu ve emzikli olmak üzere âlî toprak testiler şeklinde yapılıp dip tarafından içi oyularak muahharan bu dibi bir ağaç tıkaçla iyice kapanmış olan şu testiyi omuzlayıp….
    —Kalın, vahşi bir köpek sesi kâh uzaklaşıp kâh yaklaşmaktaydı. Dışarıda epiyce kuvvetli bir mehtap bütün ovayı nura boğup denizde sakin bir şecer-i nûrânî peyda eylemekteydi. Beymelek köyünün birbirine onar dakika kadar mesafede bulunan üç kısmının hiçbirisinde dahi güya hayattan eser hissolunmamaktaydı. Fakat Andırâki limanına doğru uzaklarda, sarp tepelerin yamaçlarında tek tük Yörük ateşleri parıldamaktaydı; havâ-yi mesîmînin sair taraflarında el parçası kadar bile buluttan eser olmadığı halde Mira dağlarının yüksek sivri tepelerinde kara kara kar bulutları yığılmakta ve alçaklarda derin bir sükûnet hüküm sürdüğü halde o yükseklerde fırtına, kar, tipi hüküm sürmekteydi. Temre köyünün haneleri semanın açıkça siyah renkli parçası üzerine mürtesem düşerek güzel bir mehtap levhası teşkil eylemekteydi. Ara sıra bazı cihetlerden beş on çakal bir ağızdan bağırmakta ve bu hileli gürültüye civardaki köpekler tarafından uzun uzun mukabele olunmaktaydı.
    —Tam bu sırada denizde bir mil kadar açıkta Pirgos kulesi hizasından doğru bir müteharrik nokta-i muzîya peyda oldu. Aheste revişle sahile muvazi yürümekte olan bu nokta İzmir’le Mersin arasındaki iskelelere işlemekte bulunan bir vapurun feneriydi. Gecenin ve denizin sükûtüyle mehtabın revnakı içinde saatta beş buçuk altı mil katetmek üzere yürüyen bu vapur “Hilda” namındaki küçük kabak gibi havuzda bile sallanır, kamaraları pis ve dar bir İngiliz vapuru idi ki saat ikide Fenike iskelesine varacaktı.
    —Bu sokak uzayıp gitmekte ve iki tarafında kerpiçten, hep bir tarzda inşa edilmiş birer katlı evler hâlâ uyuşukluğu içinde arz-ı endâm etmekteydi.
    Haneler hep kerpiçten veya toprak harcıyla moloz taşından olup cümlesinin de dahilî ve haricî tertibatı hemen birbirinin aynıdır. Altları mağaza, üstleri ikişer oda. Bazen bu odaların ön tarafı bir dehlizden ibarettir. Pencereler hep çerçevesiz ve camsız olacak. Çünkü bu mevkiin havası yazın nihayetsiz derecede sıcak ve kışın gayet mutedildir. Sakfları adi oluklu kiremitlerle örtülüdür. Fakat yeniden yeniye bazı zenginler Marsilya kiremiti kullanmaya başlamışlardır.
    Her evin de ayrıca bir küçük bahçesi olmak kaidedendi. Bu bahçelere herkes soğan sarımsak gibi bazı sebze ekerler. Sair sebzevat hep kilise bahçesinde yetiştirilir. Bu kilise Karabibik’in girdiği caddenin nihayetinde bulunmaktadır.
    —Köylüler bu kilisenin taa Hazret-i İsa zamanından kalma olmasını iddia ederler. Fakat kulağı delik olan Sarısimyanoğlu bunun daha eski bir bina olduğunu iddia etmekteydi. Bu civarı gezmiş olan bir İngiliz lordunun pederine verdiği malumattan naklen Sarısimyanoğlu bu kilisenin kadim Likya hükümeti zamanından kalma bir Apollon mabedi olduğunu rivayet eylemekteydi. Güya şimdiki Temre köyü ol zaman Mira namiyle meşhur ve cesim bir şehir olup bu mabet de işbu şehrin tam ortasındaydı. Fakat sonradan kim bilir bundan kaç sene evvel “Kaş” tarafına doğru Temre çayı azim bir sel getirerek Mira şehrini kum ile örtmüş de bu suretle Apollon mabedini de gözden nihan eylemiş.
    —Akdam’ı geçtiler… Papazoğlu’nun tarlasına bir kayık yanaşmış, beklemekteydi. Soğuk kükürt suyunun keskin kokusu güneşin harareti altında etrafa yayılmaktaydı… Suyun kenardaki sazlara temas ettiği mahaller donuk gümüş renginde bir ince yosun peyda eylemiş bulunmaktaydı. Suyun yüzünde küme küme “Meke”ler yüzmekteydi… Üç dört tane de yabani Macar ördeği oradan oraya konmakta ve şöyle biraz ileride de bir “Yeşilbaş” sazlığın içinde çırpınmaktaydı…

    Yazarın konumu:
    Nabizâde Nâzım, öyküsüyle kendi arasında belli bir mesafeyi muhafaza etmeyi başarmıştır. Başarmıştır diyoruz çünkü, o günkü şartlarda Ahmet Mithat Efendi’den mülhem yazıcılar, ürünlerinden bağımsızlaşamadıkları gibi, öykünün akışına müdahaleden, kişileri yönlendirme gayretlerinden sıyrılamamışladır. Mezkur açıdan da Nabizâde bir ilke imza atmıştır.
    Huri ile Hüseyin’in ilişkileri konusunda köylü aşkı için yaptığı belirleme (Zaten köylülerin muâşakası işte hep bu suretle netice-pezîr olur), Eftalya’nın yaşamıyla ilgili belirlemeleri, köy yaşantısını kentli okurlara daha iyi aktarmak bakımından, kimi sözcük ve yerlerle ilgili (örneğin Kaş ilçesi, kiliseyle ilgili efsane vd.) tafsilata girişmesi ve gereksiz müdahaleleri ve günlük dil ile öykü dili arasındaki denge kuramayışı, gerçekçilik adına kaba konuşma dilini öncelemesi dışarıda bırakılacak olursa Nabizâde’nin, yeni Türk edebiyatına bugün bile güzelliğinden fazla bir şey kaybetmeyen önemli öykü armağan ettiği ileri sürülebilecektir.

    (*)Bedel-i Nakdi, Askerlik çağına girenler ve adlarına kura çıkanlar tarafından muvazzaf hizmetlerinden istisna edilmek için verilen para demektir. Bununla ilgili Kanun 1304 (1886) tarihinde çıkmıştır. Bu, yayım tarihiyle (1307/1308(1890/1891)karşılaştırıldığında öykünün zamanı konusunda da bir fikir vermektedir.

    (Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Cilt: 1, Kaknüs Yayınları, İstanbul 1995)

    NÂBİ-ZÂDE AHMED NÂZIM
    1862’de İstanbul’da doğdu. Tam adı Ahmet Nâzım’dır.
    Sübyan mektebinde, Fevziye Rüşdiyesi’nde, Beşiktaş Askeri Rüşdiyesi’nde, Mühendishane-i Berri-i Hümayun İdadisi’nde öğrenim gördü (1878-1884). Topçu teğmeniyken Erkân-ı Harbiye’yi de bitirip ekan-ı harp (kurmay) yüzbaşısı oldu (1886).
    Önce, matematik ve askerlik dersleri öğretmenliği yaptı, bilahare Erkan-ı Harbiye’de görevlendirildi. İki yıl Suriye’de çalıştı. İstanbul’a döndüğünde kemik veremine yakalandı; 1893’te öldü.
    Öykü kitapları dışında Hatıra-i Şebâp (1880), Heves Ettim (1884), Mini Mini yahut Yine Heves (1885) adlı şiir, Zehra (1894) adlı roman, Hanım Kızlar (1886), Mini Mini Mektepli (1890), Katre (Mehmet Rüşdi ile birlikte, 1888), Mesâil-i Riyâziyeden Cebir (1889), Muhtasar Yeni Kimya (1899), Aynalar (1892), Esâtîr (1892) adlı eğitim-öğretim kitapları bulunmaktadır.

    Öykü Kitapları:
    Yadigârlarım (Karabet ve Kaspar Matb., İstanbul1885; Hikâyeler, Doğuş Matb., İstanbul 1961, Haz.: Aziz Behiç Serengil, 1 öykü: Yadigârlarım)
    Zavallı Kız (Kaspar Matb.,1889)
    Bir Hâtıra (Kaspar Matb., İstanbul 1889)
    Karabibik (Asır Matb., İstanbul 1890; Hikâyeler, Doğuş Matb., İstanbul 1961, Haz.: Aziz Behiç Serengil, 1 öykü: Karabibik)
    Sevdâ (Asır Matb., 1890; Hikâyeler, Doğuş Matb., İstanbul 1961, Haz.: Aziz Behiç Serengil, 1 öykü: Sevdâ)
    Hâlâ Güzel (Asır Matb., İstanbul 1890; Hikâyeler, Doğuş Matb., İstanbul 1961, Haz.: Aziz Behiç Serengil, 1 öykü: Hâlâ Güzel)
    Hasba (Asır Matb., İstanbul 1890; Hikâyeler, Doğuş Matb., İstanbul 1961, Haz.: Aziz Behiç Serengil, 1 öykü: Hasba)
    Seyyie-i Tesâmüh (Âlem Matb., İstanbul 1890; Hikâyeler, Doğuş Matb., İstanbul 1961, Haz.: Aziz Behiç Serengil, 1 öykü: Seyyie-i Tesâmüh)
    Bahtiyar mıdırlar? (?, İstanbul ?)
     
    2 kişi bunu beğendi.
  2. UquR

    UquR Üye

    Lise 2 de edebiyat dersinde bunun özetını anlatmıstm.Cok saol benı eskı gunlerıme götürdünüz
     
    1 kişi bunu beğendi.
  3. matrock47

    matrock47 Cezalı

    önemli olanda bu seni eski günleere götürebildiysek ne mutlu bize..:D:D
     
    1 kişi bunu beğendi.

Bu Sayfayı Paylaş