Kara bir veda sahnesi

'Köşe Yazıları' forumunda Siraç tarafından 10 Ekim 2008 tarihinde açılan konu

  1. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    Sponsorlu Bağlantılar
    Kara bir veda sahnesi konusu Kara bir veda sahnesi

    Defalarca baskın görmüş bir sınır karakolu, yaşanılan büyük bir yasın ardından altı ay geçmeden ikinci kez basıldı ve gencecik askerler katledildiler. Bu baskın öncekilerden farklı olarak, sanki bir türlü teşhis edilemeyen yüzleriyle saldırganlığını artıran teröristleri etkisiz hale getirmek için daha sert önlemler almanın gerekliliğiyle konuşuluyor şimdilerde.

    Bu konuda yazarken ve konuşurken, “artık kan dökülmesin, bunun için de ne gerekiyorsa yapılsın” demek, her vicdan sahibi insanın ödevi olmalı. Taraf gazetesinde niye yazdığımın türlü üsluplarla sorulduğu elektronik posta mesajlarına bir cevap olabilir belki bu açıklama (ki bu konuda ayrı bir yazı yazacağım yakında): Taraf bu ülkede daha fazla kan dökülmesin, toplumda mevcut olan kardeşlik kodları ve kaynakları daha fazla tahrip olmasın diye, asırlardan bu yana bir savunma içgüdüsüyle geliştirilmiş ve modern dönemlerin mitleriyle desteklenmiş bulunan tabu ve reflekslerin anlaşılır bir dille konuşulmasının gerekliliğini yüksek sesle dillendiriyor.

    Her müminden yerine getirmesi beklenen bir sorumluluktur bu: Haksızlığı elinle düzeltemiyorsan dilinle düzeltmeye çalışmalı, dilinle düzeltemiyorsan da kalbinle bir hissiyat geliştirmeli, bir tepki vermelisin. Aksi takdirde küçük ve siyah kötülük (günah) noktaları yürekleri istila ederek çürütecektir.

    Yürekler hali hazırda gerekli eğitimi almamış gençlerimizin derme çatma bir sınır karakolunda profesyonel katillerin avı haline gelmeleriyle dağlanmış durumda. Bu konuda bir özeleştiri başlatan ne çok yazı geliyor aklıma... “Yazının sıfır noktası”na bir kez daha geri dönüyoruz. Orada bir can pazarı var. Bir bomba patlıyor, onlarca genç adam can veriyor. O bombayı patlatan gölgelerin kimlikleri konusundaki kuşkuları politikacılar hatta askerler sıklıkla tekrarladığı halde, bunun topluma yansımaları yetersiz.

    Terörist baskınlarında kendisine dost görünen ülkelerin istihbaratına güvenemeyeceği gerçeğinden bihaber görünüyor yetkili makamlar.

    Komplo teorileri bahsine girecek değilim. Fakat terörizmin önünün alınamaması konusunda asıl kendi içimizde var olan zaaflardır, hatalardır, daha belirleyici olanlar. Büyüklük itip kakmayı değil, dinleyip anlamayı gerektirir. Birkaç yıl önce Yenikapı’da İran’a gitmek üzere otobüs beklerken yaşadığım utanç verici sahne, bir istisna değildi elbet. İki asker bir delikanlıyı hırpalıyor, hatta dövüyorlardı: “Türkçe konuş ulan, burası Türkiye; burada Türkçe konuşacaksın!”

    “Burada Türkçe konuşacak, yoksa çekip gideceksin!” İyi de; nereye gitsin? O bu ülkenin doğduğu köye veya şehre sığamayan sayısız işsiz gencinden biri olmalı. Belli ki İstanbul’a göçe zorlanmış genç bir adam, işte böylesine hırpalanırken ‘hain adayı’ olarak görülebileceği bir zemine savrulabilir ve yitip gidebilir varoşların mağaralarında...

    Türkiye, kendi koşulları içinde farklı inançlara ve kökenlere hoşgörüyle yaklaşabilmiş bir imparatorluğun varisi olmanın avantajlarını hâlâ yaşayan bir ülke. Bu büyük mirastan geriye kalan zenginlikler, işte böylesine kara sahnelerle un ufak ediliyor.

    Ernest Gellner Uluslar ve Ulusçuluk adlı kitabında ulusçu faaliyetlerin insanların daimi bir özelliği olmadığını, bunun kriz zamanlarında aktüel hale geldiğini ileri sürer. Vatanseverlik başka bir hissiyat; insan atalarının mezarlarının bulunduğu, çocukluk hatıralarının beşiği olan, dilini ve benliğini bütünleyen topraklardan kolayca vazgeçmez normal olarak. (Bu tür bağlılıklara “Yabancı” gözüken Albert Camus bile, kitaplarında döne döne doğduğu, gençlik yıllarını geçirdiği Cezayir’i anlatmaz mı?)

    Ekrandan evlerimize akan yas sahneleri, yazar olarak kendimi anlamsız hissetmeme sebep oluyor. Bir önceki yazımda şöyle bir değinmiş olduğum “öz yurdunda paryalaştırılmış olma” hissiyatı, esasında böyle bir şey. İçinden yükselen bir kelimenin dışarıda nasıl yankılanacağını asla bilemezsin. Olağanüstü koşullarda, aynı kelimeler üzerinden farklı anlamların türetilmeye başladığını görürsün çünkü. Şarkılar yerini ağıta, sohbetler suskunluğa terk ediyordur. Özgürce akıp gitmiyordur klavyenin tuşları parmaklarının ucunda. “Hassas bir dönemden geçiyor Türkiye.” En azından otuz yıldır bu böyle. Doğduğumdan beri böyle aslında. Okuduğum ilkokulda elime tutuşturulan kitaplardan birinin adını hatırlıyorum: “O Türk’tür, Kürt değildir.”

    Ama o Kürt olarak işaretlenmişti, Yeniköy terminalindeki genç. Türkçesi yetersiz kaldığı için hırpalanıyordu. Hareket etmek üzere olan bir otobüsün penceresinden izlemekle yetiniyordum onu. Memleketime ne kötü bir vedaydı o sahne...
    Cihan Aktaş - 09.10.2008
     

Bu Sayfayı Paylaş