Kalbin anlamı...

'Makaleler-Denemeler' forumunda KaRDeLeN tarafından 16 Mart 2010 tarihinde açılan konu

  1. KaRDeLeN

    KaRDeLeN Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Kalbin anlamı... konusu Kalbin anlamı...

    [​IMG]
    BİR HİKMET yolcusu, bir hakikat arayıcısı, yolunda çeşit çeşit duraklara, farklı farklı konaklara gelir. Hem içeride, hem dışarıda, hem de kalemin yazdığı satırlarda okuyacak ne çok şey vardır. Benim de yolum bir konakta Hakîm Tirmizî’ye rast geldi. Hakîm’în hikmet hazinesinden bana verecek güzel bir hediyesi vardı. “KALBİN ANLAMI


    Kalbin dört tabakadan, dört mertebeden, iç içe dört kısımdan oluştuğunu öğrendim ondan. Bize fen derslerinde iç organlarımızı öğretenler, hakiki iç organlarımızdan bahsetmeyi unutmuş olmalılar ki, ömrüm fen dersleriyle haşır neşir geçmiş olmasına rağmen, bu bilgiye daha önce hiç rast gelmemişim. Öyle ki, ihtiyaç duyduğum kocaman bir boşluğu doldurdu dünyamda. Hakim anlattı, anlattı, ben heybemi çiçeklerle, meyvelerle, ruhlara neşe veren rayihalarla doldurdum…
    Dıştan içe bir cevizin dört tabakasını gösterdi mesela , bir yağ kandilinin dört kısmını andıran bu dört tabaka, sırasıyla dıştan içe, sadr, kalp, fuad, ve lübb diye adlandırılıyormuş. Bu kısacık kelimelerin içlerinde ne büyük dünyalar var, bir bilseniz!

    Sadr, Arap dilinde göğüs kafesine verilen ad. Manevi anlamda ise, kalp köşkünün bahçesinin latif ismi. Nasıl ki bir evin bahçesi ev sakinlerinin hayatına dair izler taşırsa, onların güzellikleri nispetinde temiz pak, çiçeklerle bezenmiş olursa, sadr da kalbe göre biçimleniyor. Ancak ondan farklı olarak bu bahçeye bazen yabancılar, şöyle bir uğrayan ve bir şey bırakacak olan satıcılar, bir iş yapmak için girmiş olan çalışanlar,hatta hırsız ve uğursuzlar gelebiliyor. Sadra girmek bir duvardan atlamak kadar kolay. Günlük hayatın hay huyu içerisinde insana üşüşen tüm yararlı yararsız düşünceler, kuruntu ve endişeler, kuşkular ve veseveseler sadrda bulunuyor. Şeytanın sadrdan ayrılmadığına kuşku yok elbette, çünkü o tüm oyunlarını orada kurduğu savaş çadırından yönetiyor.

    İnsanın sadrında bulunan bir dağ varmış, ne ilginç. Göğsümüzün orta yerinde bir dağ. Bu dağa İslamiyyet dağı deniliyor. Yapıp edilenler,diğer bir deyişle ameller, buradan idare ediliyor. Hayırlı veya şerli tüm fiillerin kumanda merkezi burası. Burada hayırlı amellerden güzel çiçekler yetiştiği gibi günahlardan da diken ve ayrık otları muzır bir kısım bitkiler ve zehirli tohumlar yetişebiliyor. Bu dağın tepesinde oturmuş bir de kuş var, bu kuşa nefs-i emmare deniliyor. Dumansı, nursuz bir ateşe benziyor. Masal gibi değil mi?

    Sadrın ışığı ay ışığı gibi, Hakîm gösterdi de gördüm. Tıpkı ay gibi o da ışığını bir güneşten alıyor. Benzer şekilde, ay gibi önüne bulutlar gelebiliyor, hava koşulları onu perdeleyebiliyor, yahut nuru kimi zaman hilal, kimi zaman yarım ay, kimi zaman da mehtap şeklinde bulunabiliyor, maazallah bazen yeni ay gibi kararabiliyor. Sadr ülkesinde yaşayan en mühim sakinlerden biri dimağ. Dimağ sebep sonuç ilişkileri içerisinde düşünen, bugünün modern dünyasında tek akıl yürütme biçimi zannedilen akla tekabül ediyor.

    Sufiler ona akl-ı meaş diyorlar. Yani derd-i maişeti bu dünyada yaşama yollarını düşünen akıl, dimağ. Aslında ona hakikatte akıl denmiyor, çünkü o akıldan çok daha kıdemi düşük bir mahluk. Dildeki kayma ne kötü, kelimeler asli anlamlarından nasıl da ötelere götürülmüşler…
    Bir iyiliğin de bir kötülüğün de sadrdan kalbe geçişinin ancak ve ancak bir yolu bulunuyor. O da ‘tekrar’. Sufilerin “Ettekraru ahsen velev kane yüzseksen” diye deyiş haline getirdikleri ezber ve tekrar kuvveti sayesinde bir bilgi bir düşünce bir fikir sadrdan geçerek kalbe yerleşebiliyor. Bu elbette iyi alışkanlıklar edinmede böyle olduğu gibi kötülük için de böyle. Bir kere yapılan bir kötü iş, sadr dairesinden kalbe geçmiyor, ancak tekrar tekrar yapıldığında ve alışkanlık haline geldiğinde Üstadın dediği gibi “bir yılan yahut bir siyah leke olup kalbe giriveriyor”. Bunu bana birkaç kez tekrar ettirdi, sanırım çok tehlikeli bir şeyden söz ediyor…

    Bir iç dairede de kalp var. Kalbin ışığı güneş gibi. Kaynağı ise derinlerinden ilhamat-ı ilahiyeden geliyor. Kalp Allah’ın koruması altında bulunuyor. Bir insan ısrarla ve inatla yanlışı istemediği, şerr için dua etmediği takdirde, Allah kalbe şeytanın girmesine müsaade etmiyor. Mümin el Mümin’in ellerinde emniyetle duruyor, ne saadet! Bu ülkede ilkinden daha da büyük bir dağ bulunuyor. Bu dağ İman dağı.

    Dağın heybetinden insanın başı dönüyor.İman dağının başında ise nefs-i mülhime kuşu oturuyor. Mülhime ilhamdan geliyor. Ayetlerde “Allah ona günahkarlığı ve takvayı ilham etmiştir”(91/8) buyurulduğu gibi, kimi zaman iyiyi kimi zaman kötüyü ilham edebiliyor. Kuşkusuz iyiyi ilham ettiği sürece güneş parlıyor ve ışığı her yana yayılıyor, sadra çiçekler serpiştiriyor. Kötüyü ilham ettikçe de güneşe perdeler çekiliyor, sis ve bulutlar ışığını engelliyor. Bu dağda şükür, sabır, doğruluk, hayâ, vefâ gibi meyveler yetişiyor.

    Nefsi mülhime, yanan, ısıtan, ve enerjisiyle iş görülen bir ateşe benziyor. Kimi zaman da yangın çıkarabiliyor. Bu kuşun sesi, şakıması, şarkısı hakikaten büyüleyici…

    Bir perdeyi daha kaldırdık, bir basamak ileri gidiyoruz. Üçüncü mertebede fuad bulunuyor.

    Fuad görme yeridir. O sadece görür, ve görme vasıtasıyla bilir. Kiminin ‘kalp gözü’ dediği yer, tam da buraya denktir. Bu makam müşahedenin makamıdır. Kul bilme ile görmeyi birleştirdi mi, muhatap olunan şey, müşahede haline gelir.Müşahede sadece görmek değil, aynı zamanda görülen şeyin ne olduğunu da bilmektir. Yoksa insanın görüp de algılayamadığı nice şeyler hayatından gelip geçerler. Oysa bir şeyin fuad tarafından bilinmesi onun ayn-el yakin bilinmesi demektir. Oysa bilme sadrdayken, malumat düzeyindedir. Bilgi kalbe gelince iman ile ilmel yakin düzeyine ulaşır, fuadda ise bilme aynel yakindir.

    Fuad sahipleri Kur’an’da basiret sahipleri olarak anılırlar, buradan da anlaşıldığı üzere, fuad mahallinde ism-i Basir tecelli eder. Basiret sahipleri eşyada yaratışın sırlarını hikmetlerini görerek müşahede edenlerdir. Bunun için kullanılan latife fuaddır.

    Fuadda bulunan dağa Marifet Dağı deniliyor.Ne genişmiş insanın göğsünün içi, yolculuk neredeyse sonsuza kadar sürecek gibi. Bu dağ Marifet-ül Eşya, Marifet-ün Nefs ve Marifetullah olmak üzere üç bölümden oluşuyor. Bu dağın tepesinde oturan kuşun adı nefs-i levvame kuşu. Her dağa bir kuş düşüyor baksanıza! Bu çok acıklı ağıtlar söylüyor. Allah’ın hakkında yemin ettiği, pişmanlık içinde tevbe eden ve kendi kendini kınayan nefs bu işte! Dövünüp duruyor.

    Yaptıklarının akıbetini görmüş, kendi kulluk konumunu idrak etmiş, ne kadar eksik olduğunu fark etmiş, ne büyük nimet içinde ama o nimete layıkıyla mukabele edemediğini bilmiş, kıvranıp duruyor. Bildikçe ve gördükçe pişmanlık ateşi içinde yanar durur. İyi tarafı tevbe etmesinde, kötü tarafı ise yeise düşebilme ihtimalindedir. Bu durumdaki nefs neredeyse tamamen ışıyacak kor ateş gibi görünüyor. İki ihtimali var: ya saf nura dönüşecek, ya insanın tüm varlığını yakıp kül edecek.

    Son menzile geldik, burası lübb. Burada diğer kısımlarla kıyası mümkün olmayan bir dağ ile, Tevhid Dağı ile karşılaşırız. Tüm marifetler bir denize akan nehirler gibi burada toplanır, deniz Tevhid denizidir. Sahili yoktur, sonsuz büyüklüktedir. Allah’ın istiva ettiği yer tam da burasıdır. İlhamat-ı ilahiye buraya gelir. Burada sadece Allah konuşur. Kul O’nun bildirmesiyle bilir. Sadece Onu görür. Onun Zat’ına muhabbetle muhatap olduğu yer, Rabbi ile buluştuğu yer, insan için kab-ı kavseyn burasıdır. Lübb’ün diğer adı da akıldır. Akıl buradan anlaşıldığı üzere kalpten üstün bir latifedir. Rabbin kelamına doğrudan bağlıdır. O’ndan alır ve öğrenir.Sünuhatın da ilhamatın da kaynağı bu akıldır. Bu akıl sebep sonuç ilişkileri ile düşünmez, şüphe ve tereddüt ona giremez, o katiyyetle bilir, ve sadece bilir. Bilmesinin de bir sonu yoktur.

    Oysa sadrda bulunan akl-ı meaş sınırlıdır. O sınırı aşamaz. Bu bize akleden kalpten söz edildiğinde bildirilen latifedir. Latifelerin en üst makamına o yerleşir. Ehl-i hakikat akıl deyince burayı kast ederler.O yerilen değil, bilakis övülendir…

    Lübb sadece iman sahiplerinde bulunur. “Onlar kendilerine Allahın hidayet ettiği ve rehberliklerine uyulan kimselerdir”(6/90). Onlar nefs ve dünyadan yüz çevirmiş, sadece Allah’a yönelmiş, gayelerini tevhid etmiş, hiçbir bölünme ve inkısara uğratmamış kimselerdir.

    Onlar hikmet sahipleridir. “Kime hikmet verilmişse ona çok şey verilmiştir”(14/52) Kur’an onları “ûl’ül elbâb” olarak tarif eder. Bu memleketin kuşu ise nefs-i mutmainne dir. O saf nurdur, bu bakımdan ruha benzer, ona layık bir eş haline gelmiştir. Kor ateş, şimdi artık saf ışığa dönmüştür. Sönmeyecektir, zira kendini O’nun Nur ismine bağlamıştır. Lübb içinde Allah’ın ism-i Nur’unun yandığı bir oyuktur. Işığını ne doğudan ne batıdan bizzat Zat-ı ilahiden alır.

    Hakîm’in bildirdiği dikkate değer bir diğer şey de, kalbin ilk iki tabakasında İsm-i Rahman’ın, ikinci iki tabakasında ise ism-i Rahim’in tecelli ettiğidir.
    Bu yüzden ikinci iki tabaka sadece müminlerde işler haldedir, ve müminin makamına göre ağırlığını arttırır.

    Dört nefsin her birinin her bir dağın başında bulunuşu ise, dikkate değer bir şekilde, bir insanda dört nefs tabakasının beraberce bulunduğunun işaretidir.

    Bir insan nefs-i emmareye, diğeri nefs-i mutmaineye sahip değildir. Herkes dördüne de sahiptir. Sadece kimin sesinin daha çok çıktığı, kimin âmir, kimin memur olduğu kişiden kişiye değişmektedir.

    Nefs-i mutmainnenin hakim olduğu bir kalp evreninde, nefsi emmareye düşen kötülüğü değil, iyi amellerin yapılmasını emretmekten ibarettir.
    Bu sayede insan daima hayır işler yapar ve yorulmaz. Zira âmiri nefsi mutmainne hayırdan lezzet alır, hademesi nefs-i emmareyi cüz’i bir ücret vererek çalıştırır. Bu dört nefsin beraberce bulunuşu aynı zamanda hangi mertebede olursa olsun, bir insanın büyük günaha düşebileceği ve bunun ancak nefs-i emmareye bir boşluk bırakmasıyla mümkün olduğu gerçeğini ihtar eder. Her insanın içinde o canavar vardır. Öldürülmesi mümkün değildir. En fazla zincire vurulabilir, benliğin zindanlarında haps edilebilir.

    Bu bize aynı zamanda her insanın bir veli olma potansiyelinin de daima açık olduğunun, bir velinin kalbi ile aynı kalbe sahip yaşayıp durduğunun da müjdesini verir. Bize de aynı emanet yahut aynı miras verilmiştir. Fakat babadan kalan mirası bir kardeş har vurup harman savurur, diğeri onunla tasarruf ve ticarette bulunur…
    Ne çok şey öğrendim, Allah senden razı olsun Hakîm Tirmizî. Bakmalı başka çevrilmiş kitabın var mı?

    Mona İslam
     

Bu Sayfayı Paylaş