Kötülerin Bakamadığı Mücevher / Aziz NESİN

'Kitap Özetleri & E-Kitaplar' forumunda DilzaR tarafından 10 Ocak 2009 tarihinde açılan konu

  1. DilzaR

    DilzaR Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Kötülerin Bakamadığı Mücevher / Aziz NESİN konusu
    M e m l e k e t i n B i r i n d e

    KÖTÜLERİN BAKAMADIĞI MÜCEVHER

    Bir varsa bin yokmuş. Yeni zaman içinde, her yer duman içinde, Sputnik fırfır döner iken, atom çatlar patlar iken, ben küfeyi devirmiş yatar iken, yeryüzünün bir ülkesinde çok zengin bir hazine varmış. Paradan puldan yana tamtakır olan bu hazine, değer biçilmez tarihi eşyalarla tıklımtıklım dolu imiş. Hem de ne eşyalar... Yedi ülkenin topraklarını çiğnemiş atların nalları, altın işlemeli sırma püsküllü kırbaçlar, uzun uzun kılıçlar, süslü yatağanlar, zağlı palalar, işlemeli kalkanlar, hep bu hazinede dolu imiş. Hele bu kırbaçlar o kadar süslü püslü imiş ki, bu güzel kırbaçlara bakınca, bunların, hayvan sağrılarında şaklatmak için mi, yoksa güzel esir kadınların kalçalarını gıdıklamak için mi yapıldığını insan anlayamazmış. Kılıçlar öyle uzun, öyle kocamanmış ki, bu kadar kocaman kılıçlarla savaşçıların karşısında, olsa olsa ancak ya deve, yada fil olabilirmiş.

    Bütün bunlar öyle değerli eşyalarmış ki, bunları satın almaya yeryüzündeki bütün paralar yetmeyeceği için bunların kaç para ettiğini hiçbir zaman kimse bilmezmiş. Ama bunların, çok değerli eşyalar oldukları, hazine dairesinde sıkısıkı saklanmalarından koruyucu askerlerin de o hazineyi gece gündüz beklemelerinden belli imiş. Gelgelelim, bu eşyaların ne kadar büyük değeri olduğunu herkes anlayamazmış. Bunlar hazineden çıkarılıp da yol üstüne atılsa, hiç kimse başını çevirip bunlara bakmazmış bile. Bunların değeri, ancak hazineye konulunca belli olurmuş.

    Başka ülkelerin hazineleri bu kadar zengin değilmiş. Değilmiş ama, onların hazinelerinde bir mücevher varmış ki, öyle bir mücevher de bu hazinede yokmuş.

    O ülkede yaşayanlar, «Nasıl edelim de şöyle bir mücevher de biz ele geçirelim!» diye düşünür dururlarmış. Bir de o mücevherlerden olsa kendilerinde, onların hazinesi yeryüzünün en zengin hazinesi olacakmış. Ama o mücevheri bulmak, ele geçirmek, yapmak, çok, ama çok zormuş. Çünkü bu mücevher, yüzlerce, binlerce insandan yapılırmış. Ne kadar çok insandan yapılırsa, mücevherin değeri o kadar artarmış. Başka ülkelerin hazinelerindeki bu mücevherin en büyüğü yumurta kadarmış. Bunlar, o mücevherin ceviz hatta fındık kadarına bile çoktan fitmişler. Bu mücevherin özü demirdenmiş, ama toprak altından çıkan, bildiğimiz demirden değil. Bu mücevherin demiri, insan kanındaki demirden olurmuş. Bir insanın bütün kanında, bir miligramdan bile daha az demir olduğuna göre, o mücevherin fındık kadarını bile yapabilmek için, binlerce insanın kanlarını vermesi, bu uğurda ölmesi gerekirmiş. Kandaki demirden yapılan mücevher pırıl pırıl parlarmış. Bakınca ışıklı parıltısına gözler dayanamazmış. Altın parıltısı, yanında sönük kalırmış. Güneşten bile parlakmış. Bu parlaklık, insan gözündeki, insan beynindeki fosfordan elde edilirmiş. Binlerce insanın beynindeki
    gözündeki fosfor, kandan çıkarılan demirin üstüne sürülürmüş. Öyleki. bu kan demirinin üstünde milyonlarca küçücük göz, ışıl ışıl yanarmış. boncuk boncuk parlarmış. Bu mücevheri yapabilmek için binlerce kişi, kanlarını, beyinlerini, gözlerini vermeliymiş. Ama iş bu kadarla da bitmezmiş ki... Mücevherde, kan demirinden, beyin ve göz fosforundan başka, yine insan canından süzülmüş magnezyum alevleri yanar, karbon parçacıkları parlar, sodyum, potasyum, kalsiyum kristalleri, klorofil renkleri içinde ışıldarmış. Binlerce insanın kemiklerinden çıkan kalsiyumla ancak fındık kadarcık bir mücevher yapılabilirmiş. Bundan başka bu mücevher, birdenbire yapılmazmış. Bir gün, bir hafta, bir ay, bir yılda değil... Yüzlerce yılda, küçücük parçalar birike birike, ancak bir fındık kadar mücevher elde edilebilirmiş.

    Dünyanın en zengin hazinesi kendisinde olan ülkenin kralı, nazırları, hazinelerinde değer biçilmez at nalları, süslü kırbaçlar, işlemeli yularlar, kılıçlar, paralar olduğu halde, bu mücevherin olmayışına çok, ama pek çok üzülürlermiş. O ülkede de pek çok kişi bu mücevheri elde edebilmek için kanlarını akıtmışlar, canlarını vermişlerse de, bu iş zaman zaman, yer yer, ayrı ayrı olduğundan, onların kanlarındaki demir, beyinlerindeki fosfor, kemiklerindeki kireç şurada, burada, parça pürçük yitmiş, gitmiş. Bitürlü biraraya getirilip o mücevherlerden yapılmamış.

    Hazinede ille de bu mücevherden de bulunmasını isteyen kral ve nazırlar, binlerce sığırı, öküzü, eşeği kurban edip onların kanından canından bu mücevherleri yapmak istemişlerse de yine olmamış. Elde edilen şey, mücevher değil, pis, çirkin, kara bir topakmış. Ne yapsak, ne etsek, diye uzun uzun düşünmüşler. Sonunda bu mücevherlerden çok olan ülkelerden bir parçacık istemeye karar vermişler. Komşu ülkelerden birinin başbuğu,

    - Siz hazinenizdekileri bana verirseniz, ben de size bu mücevherden birazcık veririm... demiş

    Karşılıklı oturup konuşmuşlar. Önce bir ticaret, arkadan da bir siyaset anlaşması yapmışlar. Mücevheri verecek olan ülkenin adamları zengin hazineye girip, kılıçlardan, kalkanlardan, kırbaçlardan, nallardan en beğendiklerini almışlar. Her istediklerini aldıktan sonra, fındık kadar mücevheri onlara vermişler. Mücevher hazineye girmiş ama, gelgelelim bu mücevher, o kadar parlakmış ki, gözlerini kırpmadan güneşe bakan kral, nazır, saray adamları bile bu mücevhere bakamıyorlarmış. Bakar bakmaz gözleri kamaşıp yere yıkılıyorlarmış. Bakanların içinde kör olanlar bile varmış. Mücevheri veren ülkeye, bu ne iştir diye sormuşlar. Gelen cevapta şöyle deniliyormuş: "O mücevher, öyle bir mücevherdir ki, ona kötü gözle bakanlar kör olur. O mücevherlere yalnız iyiler, doğrular, içi dışı bir, özü sözü doğru olanlar bakabilir."

    Bunun üzerine bir şaşkınlıktır başlamış. Bu mücevheri getirenler de yaptıkları işten vazgeçmişler ama, iş işten geçmiş. Yalnız ülkenin iyi, doğru kişileri mücevhere bakabiliyorlarmış.

    Ülkenin kralı, ülkesindeki bütün bilginleri toplamış. Onlara,
    - Ben, demiş, iyi, doğru bir kişiyim. Buna inanıyormusunuz?
    Bilginlerden yarısı hiç sesini çıkarmamış. Öbür yarısının çoğu,
    - Sen iyi, doğru bir kişi değilsin!.. diye bağırmışlar.
    Yalnız, şeytanın süt kardeşi olan birkaç bilgin, krala,
    - Sen demişler, iyilerden de iyisin, doğruların en doğrususun!..

    Kral kendisine karşı olan bilginlerin iki dudaklarını sırımla diktirip, ağızlarını kapatmış. Sorusuna hiç ses çıkarmayanlara da
    - Size bu ülkede bilginlik yasak!.. demiş.
    İyi, doğru kişi olduğunu söyleyen bilginlere,
    - Öyleyse, ben neden bu mücevhere bakamıyorum? Siz bilginseniz, göreyim sizi, öyle bişey yapın ki, ben bu güzel mücevhere bakmak zevkinden yoksun kalmayayım. Bu işi kim becerirse, sarayın baş bilgini olacak... demiş.
    Bunun üzerine şeytanın sütkardeşi olan bilginler, krala,

    - Haşmetlü efendimiz, demişler, mücevheri ters koyarsanız, yani başaşağı getirirseniz, gözleriniz rahatsız olmadan ona bakabilirsiniz.
    Kral,
    - Gözlerim kör olmaz mı, kamaşmaz mı?.. diye sormuş.
    - Hayır, hiçbişey olmaz.

    Bilginlerin dediği gibi yapmışlar. Mücevher başaşağı gelince, kral, nazırlar, bütün saray adamları ona rahat rahat bakmaya başlamışlar.
     

Bu Sayfayı Paylaş