Hz. Muhammed'in hoşgörüsü ve hayatı hakkında bilgi verir misiniz?

'Frmartuklu Soru-Cevap Bölümü' forumunda ESRA AAA tarafından 16 Nisan 2011 tarihinde açılan konu

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    Hz. Muhammed'in hoşgörüsü ve hayatı hakkında bilgi verir misiniz? konusu hz muhammed in hoşgörüsü ve hayatı

    Hz. Muhammed'in Hoşgörüsü

    Hoşgörü, literatürümüzdeki deyimiyle müsâmaha, görmezliğe gelme, aldırmama, bir suçluya karşı şiddet göstermeyip geçiverme, katlanma[579] gibi anlamlara gelir.

    Hoşgörü, toplum hayatında son derece gerekli bir davranış biçimidir. Çünkü insanlar farklı inanç, düşünce ve davranışlara sahiptirler. Bir konuda dayanakları, amaçları, hedefleri ve yöntemleri çoğu zaman farklı olduğu için her zaman ve her konuda uzlaşmaları mümkün olmayabilir. O sebeple, birbirlerinin düşünce ve davranışlarına hoşgörü ile yaklaşmaları gerekmektedir.

    Hoşgörü, çağımızın olumlu anlamda yükselen değerlerinden birisidir. Nitekim 1995 yılı, Türkiye'nin girişimi ile "Hoşgörü Yılı" ilan edilmiştir. Hz. Peygamber'in hoşgörüsünü anlamak, çağımızdaki hoşgörü anlayışı ve uygulamalarının onun uygulama alanına koyduğu hoşgörünün neresinde bulunduğunun anlaşılmasına da yardımcı olacaktır. Hz. Peygamber bizzat hoşgörü anlamındaki müsâmaha kelimesini pek çok sözünde kullanmış ve faaliyetlerinde hoşgörü prensiplerini uygulamıştır. Halbuki hoşgörü, Batı'da, Asr-ı Saadet'ten bin yıla yakın bir zaman sonra, XV. yüzyıldan itibaren bir felsefî kavram olarak kullanılmaya başlamıştır.

    Hoşgörü Hz. Peygamber'in faaliyetlerinde önemli bir ilkedir. Bu ilkenin temelini de "Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, korkutmayınız" sözleriyle atmıştır. Dinin kolaylık olduğunu[580] açıklamıştır. Hoşgörü ve kolaylık dini olan İslâm'la gönderildiğini bildirmiştir.[581] Bazı kişilerin "Allah katında hangi iş daha üstündür?" şeklindeki sorularına cevap verirken, Allah'a imandan sonra saydığı hususların içine hoşgörüyü de dahil etmiştir.[582] Hoşgörünün cennete girmeye vesile olacağını bildirmiştir.[583]

    Hz. Peygamber hoşgörüyü bireyler arasında tek taraflı değil, karşılıklı uyulması gereken bir davranış biçimi olarak görmüştür. Haksızlığa yol açılmaması, bir kişinin sürekli hoşgörü bekleyen, diğerinin ise hoşgörü göstermek zorunda kalan durumuna düşmemesi ve toplumun tüm bireyleri arasında hoşgörünün hakim olması için "Hoşgörülü davran ki sana da hoşgörü ile davranılsın"[584] buyurmuştur. Bu söz, aynı zamanda hoşgörüye aynıyla karşılık verilmesi ve hoşgörünün istismar edilmemesi gerektiğini de ortaya koymaktadır.

    Hz. Peygamber kaba ve genel âdâba aykırı davranışlar karşısında fevrî hareket etmez, bunları olgunlukla karşılardı. Bir gün üzerinde Necran mamulü yakası sert bir elbise bulunduğu halde yürürken, yanına yaklaşan bir kişi Hz. Peygamber'in elbisesini hızlıca çeker. Bunun sonucu elbisesinin yakası boynunda iz bırakır. Adam bununla yetinmez ve "Ey Muhammed! Senin yanındaki Allah'ın malından bana vermeleri için emret"! der. Hz. Peygamber adama döner ve güler; onu cezalandırma yoluna gitmez. Arkasından da ona istediğini vermeleri için emir verir.[585]

    Yine bir gün bedevînin biri Mescid-i Nebevî'ye küçük abdestini yapar. Orada bulunanlar bu adamı cezalandırmak isterler. Hz. Peygamber onlara müdahele ederek adamın abdest bozduğu yere su dökmelerini ister ve "Siz zorlaştırıcı olarak değil, kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz"[586] der. Bu olayda Hz. Peygamber'in, uygunsuz davranışta bulunan kişiye hoşgörüyle davranmasının yanında, sahâbeyi de eğittiği ve konuyla ilgili genel prensipleri hatırlattığı görülmektedir.

    Hz. Peygamber'in, aile bireylerine ve yakın çevresine hoşgörüsü takdire şayandır. Eşlerine, çocuklarına, yanında büyüyenlere ve hizmetinde bulunanlara hoşgörülü davrandığını daha önce gördük. Bunun yanısıra geniş toplum kesimlerine de hoşgörü göstermiştir. Sözgelişi yakınlarına karşı işlenen cinayetlerin ve kendisine karşı tertiplenen süikastlerin faillerini affetmiştir.

    Hz. Peygamber başka din mensuplarına hoşgörü göstermiş, onlara saygılı davranmıştır. Örneğin hicretten sonra Medine'de müşrik Araplar ve Yahudilerin de katılımıyla Medine Sözleşmesini imzalamıştır. Gayr-i Müslimlere inanç, fikir, mal ve can güvenliği tanınmıştır. Onlara tanıdığı ibadet hürriyeti konusunda bir örneği burada hatırlatmak gerekir. Hıristiyan Necran heyeti bir ikindi vakti Medine'ye gelerek Mescid-i Nebevî?ye girmişlerdir. Hz. Peygamber ashabı ile henüz ikindi namazını kıldığı sırada ibadet vakitleri gelen Hristiyanlar doğuya yönelerek ibadet etmeye hazırlanmışlardır. Bazı sahâbiler onların ibadet etmesine engel olmak istemişler, fakat Hz. Peygamber onların serbest bırakılmasını ve ibadetlerini yerine getirmelerine müsade edilmesini emretmiştir. Ehl-i kitaba dahil olan zümreler, yani Yahudiler, Hıristiyanlar, Mecusîler, şayet İslâm'ı kabul etmeyip kendi dinlerinde kalmak isterlerse devlete cizye adlı yıllık bir vergi ödedikleri takdirde canları, malları, ırz ve namusları ile din ve mabetleri himaye altına alınmıştır. Görüldüğü üzere bu uygulamada sadece hoşgörü ile yetinilmemiş, bunun çok ötesinde himaye, koruma, garanti altına alma, teminat verme gibi hususlar devreye girmiştir. Bu alandaki uygulamalar daha sonraki dönemlerde de devam etmiştir. Hz. Peygamber'in Ehl-i kitaba karşı hoşgörüsünü Hristiyanlarla ilişkiler, Yahudilerle ilişkiler ve toplum yapısı ile ilgili bölümlerde anlattığımız için aynı konu üzerinde burada uzun uzadıya durmak istemiyoruz.

    Katlanma olmaksızın hoşgörüsüz hayat geçmeyeceği tabiîdir. Hoşgörü, tahammülün de ötesinde hâkim, egemen, güçlü olduğu zamanda hak tanımak, affetmek şeklinde gerçekleşirse daha da anlamlı olmakta ve önem kazanmaktadır. Bu çerçevede, Mekke'nin Fethi'nde Hz. Peygamber'in yaptığı hoşgörü önemlidir.

    Şüphesiz her şeyin hoş görüleceği de söylenemez. Bireye ve topluma karşı işlenen öyle ağır suçlar görülmektedir ki, bunların hoş görülmesi mümkün değildir. Bu bakımdan Hz. Peygamber'in, yeni bir toplum düzeni kurmaya, toplumsal düzeni sağlamaya ve barışı korumaya yönelik bazı uygulamaları, hoşgörüsüzlük olarak değil, yukarıda çizilen çerçevede değerlendirilmelidir. Peygamberimiz bu tutumuyla, hoşgörüyü safdilliğe varan bir davranış biçimi olarak görmediğini de ortaya koymuştur. Ayrıca her şeyi hoş görmek, yanlış bir hoşgörü anlayışının doğmasına, hoşgörünün bir sığınma aracı olarak kabul edilmesine ve kötü alışkanlıkların yaygınlaşmasına sebep olabilir.

    Hoşgörü toplumsal barış ve uzlaşmaya katkıda bulunur. Karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı, kavgasız, çekişmesiz, birbirinin düşüncelerine, görüşlerine, inançlarına saygılı bireylerden oluşan huzurlu bir toplum oluşmasına vesile olur. Ki, böyle bir toplum yapısı, Hz. Peygamber'in en başta gelen hedefiydi. Hz. Peygamber sadece yanlışa göz yummakla yetinmemiş, doğru olanı da göstermiş, aynı yanlışın tekrarlanmaması için gayret göstermiştir. Çünkü aksi takdirde göz yumma, giderek sabrı taşıran, bireyin ve toplumun huzurunu bozan noktalara ulaşabilir. Başlangıçtaki hoşgörü daha sonrası için birikim oluşturabilir.

    Hz. Peygamber'in hoşgörüsü Batılı araştırmacıların da ilgisini çekmiştir. Mesela onunla ilgili özel bir eser kaleme alan İngiliz subayı Bodley, çok yönlü bir insan olan Hz. Muhammed (s.a.s.)'in insanların zaaflarını hesaba kattığını ve bu zaaflara karşı müsamaha gösterdiğini, insanların ihtiraslarını anladığını[587] vurgular. Hoşgörü, kolaylaştırma ve ılımlı politikanın onun başarısına damgasını vurduğunu dile getirerek bu konuda şunları söyler: "Ebû Cehil'in oğlu İkrime'nin İslam'ı kabul etmesi, itidal ve kolaylığı haklı gösteren bir zaferdi."[588] Bodley, Hz. Peygamber'in hoşgörü çizgisini hemen her ortamda izlediğini, itidalden en sıkıntılı zamanlarında bile ayrılmama çabası içinde bulunduğunu[589] ifade eder.



    diyanet.gov.tr​
     
    En son bir moderatör tarafından düzenlenmiş: 17 Nisan 2015
  2. SeLeN

    SeLeN Site Yetkilisi Editör

    Hz. Muhammed'in Hoşgörüsü

    Hoşgörü, literatürümüzdeki deyimiyle müsâmaha, görmezliğe gelme, aldırmama, bir suçluya karşı şiddet göstermeyip geçiverme, katlanma[579] gibi anlamlara gelir.

    Hoşgörü, toplum hayatında son derece gerekli bir davranış biçimidir. Çünkü insanlar farklı inanç, düşünce ve davranışlara sahiptirler. Bir konuda dayanakları, amaçları, hedefleri ve yöntemleri çoğu zaman farklı olduğu için her zaman ve her konuda uzlaşmaları mümkün olmayabilir. O sebeple, birbirlerinin düşünce ve davranışlarına hoşgörü ile yaklaşmaları gerekmektedir.

    Hoşgörü, çağımızın olumlu anlamda yükselen değerlerinden birisidir. Nitekim 1995 yılı, Türkiye'nin girişimi ile "Hoşgörü Yılı" ilan edilmiştir. Hz. Peygamber'in hoşgörüsünü anlamak, çağımızdaki hoşgörü anlayışı ve uygulamalarının onun uygulama alanına koyduğu hoşgörünün neresinde bulunduğunun anlaşılmasına da yardımcı olacaktır. Hz. Peygamber bizzat hoşgörü anlamındaki müsâmaha kelimesini pek çok sözünde kullanmış ve faaliyetlerinde hoşgörü prensiplerini uygulamıştır. Halbuki hoşgörü, Batı'da, Asr-ı Saadet'ten bin yıla yakın bir zaman sonra, XV. yüzyıldan itibaren bir felsefî kavram olarak kullanılmaya başlamıştır.

    Hoşgörü Hz. Peygamber'in faaliyetlerinde önemli bir ilkedir. Bu ilkenin temelini de "Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, korkutmayınız" sözleriyle atmıştır. Dinin kolaylık olduğunu[580] açıklamıştır. Hoşgörü ve kolaylık dini olan İslâm'la gönderildiğini bildirmiştir.[581] Bazı kişilerin "Allah katında hangi iş daha üstündür?" şeklindeki sorularına cevap verirken, Allah'a imandan sonra saydığı hususların içine hoşgörüyü de dahil etmiştir.[582] Hoşgörünün cennete girmeye vesile olacağını bildirmiştir.[583]

    Hz. Peygamber hoşgörüyü bireyler arasında tek taraflı değil, karşılıklı uyulması gereken bir davranış biçimi olarak görmüştür. Haksızlığa yol açılmaması, bir kişinin sürekli hoşgörü bekleyen, diğerinin ise hoşgörü göstermek zorunda kalan durumuna düşmemesi ve toplumun tüm bireyleri arasında hoşgörünün hakim olması için "Hoşgörülü davran ki sana da hoşgörü ile davranılsın"[584] buyurmuştur. Bu söz, aynı zamanda hoşgörüye aynıyla karşılık verilmesi ve hoşgörünün istismar edilmemesi gerektiğini de ortaya koymaktadır.

    Hz. Peygamber kaba ve genel âdâba aykırı davranışlar karşısında fevrî hareket etmez, bunları olgunlukla karşılardı. Bir gün üzerinde Necran mamulü yakası sert bir elbise bulunduğu halde yürürken, yanına yaklaşan bir kişi Hz. Peygamber'in elbisesini hızlıca çeker. Bunun sonucu elbisesinin yakası boynunda iz bırakır. Adam bununla yetinmez ve "Ey Muhammed! Senin yanındaki Allah'ın malından bana vermeleri için emret"! der. Hz. Peygamber adama döner ve güler; onu cezalandırma yoluna gitmez. Arkasından da ona istediğini vermeleri için emir verir.[585]

    Yine bir gün bedevînin biri Mescid-i Nebevî'ye küçük abdestini yapar. Orada bulunanlar bu adamı cezalandırmak isterler. Hz. Peygamber onlara müdahele ederek adamın abdest bozduğu yere su dökmelerini ister ve "Siz zorlaştırıcı olarak değil, kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz"[586] der. Bu olayda Hz. Peygamber'in, uygunsuz davranışta bulunan kişiye hoşgörüyle davranmasının yanında, sahâbeyi de eğittiği ve konuyla ilgili genel prensipleri hatırlattığı görülmektedir.

    Hz. Peygamber'in, aile bireylerine ve yakın çevresine hoşgörüsü takdire şayandır. Eşlerine, çocuklarına, yanında büyüyenlere ve hizmetinde bulunanlara hoşgörülü davrandığını daha önce gördük. Bunun yanısıra geniş toplum kesimlerine de hoşgörü göstermiştir. Sözgelişi yakınlarına karşı işlenen cinayetlerin ve kendisine karşı tertiplenen süikastlerin faillerini affetmiştir.

    Hz. Peygamber başka din mensuplarına hoşgörü göstermiş, onlara saygılı davranmıştır. Örneğin hicretten sonra Medine'de müşrik Araplar ve Yahudilerin de katılımıyla Medine Sözleşmesini imzalamıştır. Gayr-i Müslimlere inanç, fikir, mal ve can güvenliği tanınmıştır. Onlara tanıdığı ibadet hürriyeti konusunda bir örneği burada hatırlatmak gerekir. Hıristiyan Necran heyeti bir ikindi vakti Medine'ye gelerek Mescid-i Nebevî?ye girmişlerdir. Hz. Peygamber ashabı ile henüz ikindi namazını kıldığı sırada ibadet vakitleri gelen Hristiyanlar doğuya yönelerek ibadet etmeye hazırlanmışlardır. Bazı sahâbiler onların ibadet etmesine engel olmak istemişler, fakat Hz. Peygamber onların serbest bırakılmasını ve ibadetlerini yerine getirmelerine müsade edilmesini emretmiştir. Ehl-i kitaba dahil olan zümreler, yani Yahudiler, Hıristiyanlar, Mecusîler, şayet İslâm'ı kabul etmeyip kendi dinlerinde kalmak isterlerse devlete cizye adlı yıllık bir vergi ödedikleri takdirde canları, malları, ırz ve namusları ile din ve mabetleri himaye altına alınmıştır. Görüldüğü üzere bu uygulamada sadece hoşgörü ile yetinilmemiş, bunun çok ötesinde himaye, koruma, garanti altına alma, teminat verme gibi hususlar devreye girmiştir. Bu alandaki uygulamalar daha sonraki dönemlerde de devam etmiştir. Hz. Peygamber'in Ehl-i kitaba karşı hoşgörüsünü Hristiyanlarla ilişkiler, Yahudilerle ilişkiler ve toplum yapısı ile ilgili bölümlerde anlattığımız için aynı konu üzerinde burada uzun uzadıya durmak istemiyoruz.

    Katlanma olmaksızın hoşgörüsüz hayat geçmeyeceği tabiîdir. Hoşgörü, tahammülün de ötesinde hâkim, egemen, güçlü olduğu zamanda hak tanımak, affetmek şeklinde gerçekleşirse daha da anlamlı olmakta ve önem kazanmaktadır. Bu çerçevede, Mekke'nin Fethi'nde Hz. Peygamber'in yaptığı hoşgörü önemlidir.

    Şüphesiz her şeyin hoş görüleceği de söylenemez. Bireye ve topluma karşı işlenen öyle ağır suçlar görülmektedir ki, bunların hoş görülmesi mümkün değildir. Bu bakımdan Hz. Peygamber'in, yeni bir toplum düzeni kurmaya, toplumsal düzeni sağlamaya ve barışı korumaya yönelik bazı uygulamaları, hoşgörüsüzlük olarak değil, yukarıda çizilen çerçevede değerlendirilmelidir. Peygamberimiz bu tutumuyla, hoşgörüyü safdilliğe varan bir davranış biçimi olarak görmediğini de ortaya koymuştur. Ayrıca her şeyi hoş görmek, yanlış bir hoşgörü anlayışının doğmasına, hoşgörünün bir sığınma aracı olarak kabul edilmesine ve kötü alışkanlıkların yaygınlaşmasına sebep olabilir.

    Hoşgörü toplumsal barış ve uzlaşmaya katkıda bulunur. Karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı, kavgasız, çekişmesiz, birbirinin düşüncelerine, görüşlerine, inançlarına saygılı bireylerden oluşan huzurlu bir toplum oluşmasına vesile olur. Ki, böyle bir toplum yapısı, Hz. Peygamber'in en başta gelen hedefiydi. Hz. Peygamber sadece yanlışa göz yummakla yetinmemiş, doğru olanı da göstermiş, aynı yanlışın tekrarlanmaması için gayret göstermiştir. Çünkü aksi takdirde göz yumma, giderek sabrı taşıran, bireyin ve toplumun huzurunu bozan noktalara ulaşabilir. Başlangıçtaki hoşgörü daha sonrası için birikim oluşturabilir.

    Hz. Peygamber'in hoşgörüsü Batılı araştırmacıların da ilgisini çekmiştir. Mesela onunla ilgili özel bir eser kaleme alan İngiliz subayı Bodley, çok yönlü bir insan olan Hz. Muhammed (s.a.s.)'in insanların zaaflarını hesaba kattığını ve bu zaaflara karşı müsamaha gösterdiğini, insanların ihtiraslarını anladığını[587] vurgular. Hoşgörü, kolaylaştırma ve ılımlı politikanın onun başarısına damgasını vurduğunu dile getirerek bu konuda şunları söyler: "Ebû Cehil'in oğlu İkrime'nin İslam'ı kabul etmesi, itidal ve kolaylığı haklı gösteren bir zaferdi."[588] Bodley, Hz. Peygamber'in hoşgörü çizgisini hemen her ortamda izlediğini, itidalden en sıkıntılı zamanlarında bile ayrılmama çabası içinde bulunduğunu[589] ifade eder.



    diyanet.gov.tr
     
  3. SeLeN

    SeLeN Site Yetkilisi Editör

    Hz. Muhammed (s.a.v) in hayatı özet

    Hz. Muhammedin Hayatı

    1 – DOĞUMU-AİLESİ-ÇOCUKLUĞU –GENÇLİĞİ

    Sevgili Peygamberimiz Hz.Muhammed(s),20 Nisan 571 yılında Mekke’de doğdu.Annesinin adı Amine,babasının adı ise Abdullah’tır.

    Peygamberimizin babası Abdullah,O daha doğmadan önce ölmüştü.Ana Muhammed ismini dedesi Abdulmuttalip vermişti. O’nun dört tane ismi vardır:

    1 – Muhammed

    2 – Ahmet

    3 – Mustafa

    4 – Mahmut

    Doğduktan bir süre sonra Mekkedeki geleneklerden dolayı bir süre için süt aneye verild.Süt annesi Halime O’na 4 yaşına gelinceye kadar baktı.Böylece daha iyi bir havada yetişti.

    4 yaşından sonra annesi Amine Onu yanına geri aldı.6 yaşına geldiğinde ise annesi Amine de öldü

    6 yaşından sonra kendisine dedesi Abdulmuttalip bakmaya başladı

    8 yaşına geldiğinde dedesi de vefat edince amcası Ebu Talip’in yanında kalmaya başladı.Amcası O’na hem çocukluğunda ve gençliğinde baktı hem de Peygamber olduktan sonra Mekkelilerin Ona karşı yaptığı saldırıların çoğunu engelledi.Aynı zamanda Mekkeliler kendisine zarar vermek isteseler bile,Ebu Talip’ten çekindikleri için ,bu planlarını terk etmek zorunda kaldılar.Peygamberimiz de O’nun bu iyiliğini hiçbir zaman unutmamıştır.Peygamberimize Mekkelilerin yaptığı kötülüklerin hemen hemen hepsi Ebu Talip öldükten sonra olmuştur.Ebu Talip ticaretle uğraşan birisidi.

    Peygamberimiz 12 yaşında iken Onunla beraber Suriye’ye doğru ticaret mallarını satmak için yola çıkmışlarken,yolda Busra denilen bir yerde mola verdiler.Bir papaz olan Bahira,orada,ondaki değişik durumların olduğunu fark etti.O’nun daha önce Hz. İsa’nın İncil’de de bildirdiği gönderilecek olan son peygamberin olduğunu anladı..Amcasından O’nu daha fazla ileriye götürmemesini, aksi halde Yahudilerin kendisini öldürebileceğini söyledi.Çünkü Yahudiler de son bir peygamberin geleceğini biliyorlardı. Fakat onlar bu son peygamberin kendi içlerinden birisinin olmasını istiyorlardı.

    Bunun üzerine Ebu Talip,ticaret mallarını orada satarak,Mekke’ye hemen geri döndü. 25 yaşına geldiğinde artık ticaretten de anlayan bir delikanlı olmuştu.Bu zamanlarda40 yaşına ulaşmış,ahlak ve terbiye konusunda son derece ileri durumda olan Hatice isminde zengin ve dul bir hanımefendi vardı.Bu hanım çok zengindi. Fakat kendisi kadın olduğu için ticaret mallarını satmak için uzak yerlere gidemiyordu.O da,başka erkeklerle ticaret ortaklığı kurup,elde edilen karı paylaşıyordu.Zaten ahlakı bozuk olan bu toplumda,sürekli aldatılıyor ortakları elde ettikleri gerçek karı,açıklamıyorlar.Bu işten iyice canı yanan Hz.Hatice bu sefer gerçekten kendisine güvenebileceği bir ortak aramaya başladı.Kendisine 25 yaşındaki O genci,Hz.Muhammed’i tavsiye ettiler.

    Hz.Muhammed’le yaptığı ortaklıktan iyi bir gelir elde etti.Aradığı ortağını bulmuştu.Hem de ne ortak.O ilk başta ticarette kazanayım derken Allah onlara öyle bir kader çizmişti ki ,bu ticaretin sonunda,birbirlerine ne kadar da yakıştıklarını anlayıp,hayatlarını da ortak ettiler.Evlenmeye karar verdiler.Sade bir törenle evlendiler.Bu ticaret ortaklığı öyle bir ortaklık olmuştu ki,sonunda birbirlerinin hayatlarına,dertlerine,tasalar ına,sevinçlerine kadar herşeyleriyle ortak olmuşlardı.

    Peygamberimizin Hz Hatice ile olan evliliklerindei Altı çocukları dünyaya geldi:

    1 –Abdullah,

    2 – Zeynep,

    3 – Rukiye

    4 – Ümmü Gülsüm

    5 –Kasım

    6 – Fatıma

    Bunlardan Hz.Fatıma hariç bütün çocukları Peygamberimizden önce vefat etmişlerdir.
    Hz.Hatice,aynı zamanda İslam’a giren ilk insan olmuş,asalet,dürüstlük,üstün ahlak ve fedakarlığı ile Haticetül-Kübra (Büyük Hatice)lakabını da almıştır.
    35 yaşına geldiğinde ise Kabe hakemliği yapmış,buradaki hakemliğiyle bütün Mekkelilerin saygısını kazanmıştır.

    Olay şudur:

    Araplar tarafından da kutsal sayılan Kabe,şiddetli sel ile yıkılmştı.Bunun üzerine Mekkeliler bir araya gelerek O’nu yeniden inşa etttiler.Fakat bugün bizim için de kutsal olan Hacerül-Esved(Türkçe’mizde Karataş anlamına gelir.Cennetten geldiğine inanılır.)denen taşı eski yerine koymaya sıra gelince,herkes bu işi kendisi yapmak,bu şerefi kendisi elde etmek istedi.İş öyle cidileşti ki, aralarında sonu savaşa kadar gidebilecek tartışmalar başladı.Bunun üzerine tarafsız bir hakem bulmaya karar verdiler.:Sabahleyin Kabe sınırlarına ilk kim gelirse O hakem olacak ve O’nun vereceği karara herkes uyacaktı.Sabah olunca öyle güzel bir olay olur ki;içeriye ilk gelen Hz.Muhammed’dir.O’nun gelişi herkese derin bir nefes aldırdı.Çünkü haksızlık yapmayacak,harkesin güvendiği bir insandı O.Peygamberimiz elbisesini çıkardı.Hacerül –Esved’i üzerine koydurdu.Ve her kabileden birer kişinin taşı kaldırmasını istedi.Taş yeterli yüksekliğe çıkınca da kendi elleriyle yerine yerleştirdi.Herkes bu olaydan memnun olmuştu.Nasıl memnun olmasınlar ki,hem taşı yerine koyma işine herkes katılmış hem de en önemlisi çıkabilecek bir savaş engellenmişti.Bu olaydan sonra Peygamberimize Muhammedül-Emin (Güvenilir Muhammed)lakabı takılmıştır.

    Hz.İsa’dan beri yaklaşık 600 yıldan beri peygamber gelmemişti.İnsanlık bir Peygambere,bir rehbere muhtaçtı. İlahi kitaplar değiştirilmiş,ahlak ve manevi değer diye bir şey kalmamıştı.Bütün çirkin işler son derece yaygınlaşmıştı.Hatta insanlar köle olarak satılmaya,kız çocuklar canlı canlı toprağa gömülmeye başlanmıştı.

    Peygamberimiz bütün bu çirkin işlerden uzak duruyordu.Özellikle 35 yaşlarından sonra sık sık Mekke’nin dışına çıkıyor,Hira Mağarasında yalnızlığa çekiliyordu.

    40 yaşlarında yine böyle bir durumda (610 yılında)Cebrail (as) O’na görünüp kendisinden ‘’Okumasını istedi.O da okuma bilmeği cevabını verdi.Bu durum birkaç kez tekrarlanınca,’’Ne okuyayım’’diye sordu.Cebrail (as) da (Yaratan Rabbinin adıyla oku………diye başlayan )ALAK suresinin ilk beş ayetini kendisne bildirdi.Bu olayla Peygamberimizin Peygamberlik görevi başlamış oldu.

    Bu vahyin sonunda O’na ilk inanan insanlar şunlardır:

    1 –İlk müşlüman Kadın :Hz.Hatice ( Hanımı)

    2 – ilk müslüman Erkek :Hz.Ebubekir (Çok samimi arkadaşı)

    3 – İlk müslüman Köle :Hz.Zeyd (Köle olarak alıp,sonra Onu serbest bıraktığı kimse.

    4 – İlk müslüman Çocuk :Hz.Ali (Amcası Ebu Talip’in oğlu.)

    Peygamberimiz insanları 3 yıl boyuca İslam’a gizlice davet etti.Bundan sonra açıktan açığa davet etmeye başladı.Bu durum doğru yola ulaşmak istemeyen Müslümanlara karşı olmadık işkenceler yapmaya başladılar. Bu işkenceler dayanılmaz hal almaya başladı.Bunun üzerine Peygamberimiz bir grup müslümanı Habeşistan’a gönderdi.Bu; Müslümanların İLK HİCRET’İ oldu.Bu ilk hicret 615 yılında olmuştur.

    Peygamberimiz 13 yıl boyunca Mekkelileri İslam’a çağırdı.Bu uğurda her türlü sıkıntıya katlandı.

    Peygamberliğinin 11.yılında Medine’den gelen bir grup insan Müslüman olmuşlardı.Ertesi sene daha büyük bir grup gelerek Müslüman oldular. Peygamberimizi canları,malları ve evlatları gibi koruyacaklarına söz verdiler.Kendisini Medine’ye davet ettiler.

    Bu arada Mekkelilerin Müslümanlara karşı olan tutumları hiç değişmemiş,hatta daha da artmıştı.Bunun üzerine peygamberimiz Allah’tan gelen izinle Medine’ye hicret etmeye karar verdi.Medine’ye gitmesi halinde bunun kendileri için daha da büyük bir tehlike olacağını anlayan Mekkeliler,Darun-Nedve(Mekke İdare Meclisinde) toplanarak Peygamberimizi öldürmeye karar verdiler.Fakat bunu gerçekleştiremediler.Hz.Ebubek ir ile uzun ve tehlikeli bir yolculuktan sonra Medine’ye vardılar.Bu hicret İslam tarihi bakımından çok önemlidir.Çünkü:

    1 – İslam Medine’de yükselip büyümüş ve bütün dünyaya bu şehirden yayılmıştır.

    2 – Hz.Ömer’in halifeliğinden itibaren de bu olay müslümanlar tarih başlangıcı olmuştur.

    MUHACİR VE ENSAR


    MUHACİR : Dinleri ve inançları uğruna,Mekke’den Medine ye göç eden Müslümanlara denir.

    ENSAR : Mekkeli Müslümanlara yardım eden Medineli Müslümanlara da Ensar denir
    Peygamberimiz Ensar ve Muhaciri kardeş ilan etmiş,onlar da bu kardeşliği gerçekten uygulamışlardır.

    MEDİNE DÖNEMİ VE SAVAŞLAR

    Mekkeliler,Müslümanların Medine’de de yaşamalarını istemiyorlardı.Çünkü,eğer orada rahat ederlerse Müslümanlığın her tarafa yayılacağını biliyorlardı.Bunun için de Müslümanları resmen savaşa zorluyorlardı.Oysa peygamberimize henüz savaşma emri ve izni verilmemişti.Bu yüzden kimseyle savaşa girmiyordu.Yüce Allah’ın savaş emrini verdikten sonra Hz.Peygamber Mekkelilerle 3 önemli savaş yapmıştır:



    PEYGAMBERİMİZİN SAVAŞLARI :

    1 – BEDİR SAVAŞI : (MART 624 – Hicretin 2.yılı )


    Müslümanlar :305 kişi

    Mekkeliler : 1000 kişi

    Savaşın Sebebi Mekkelilerin;ellerinden kaçırdıkları Müslümanlardan intikam almak,ve onları yok etmek istemeleri.

    Savaşın Sonucu :

    1-Müslümanlar bu savaşı kazandı.

    2-Mekkeli müşriklerin bazı elebaşıları öldürüldü.

    3-Mekkelilerden 70 kadar kişi öldü,70 kadarı da esir alındı.

    4-Müslümanlardan da 14 kişi şehit oldu..
    Esirlere ne yapıldı?

    1-Maddi durumları iyi olanlar para karşılığı serbest bırakıldı.

    2-Bunlardan okuma-yazma bilenler;10 Müslüman’a okuma yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakıldı.

    3- Fakir esirler ise karşılıksız olarak serbest bırakıldılar

    Bedir Savaşının Önemi :

    1-Bedir Savaşı İslam’ın ve Müslümanların artık kendilerini kabul ettirdiği bir savaş olmuştur.

    2-Bu savaşla Medine İslam Devletinin temeli atılmıştır.

    3-Zaferle sonuçlanan bu savaşla hem İslam Dini ve hem de Müslümanlar kuvvetlendiler.

    4-Bu savaştan sonra Mekkeliler Müslümanlardan korkmaya başlamışlardır.

    UHUD SAVAŞI (MART 625 -Hicretin 3.yılı.)

    Müslümanlar: 700 kişi Mekkeliler :3000 kişi
    Savaşın Sebebi : Bu savaş Mekkelilerin Bedir Savaşının yenilgilerinin intikamını almak istemeleridir.

    Savaşın Sonucu: Bu savaşta da Müslümanlar galip gelmek üzere iken,peygamberimizin ısrarla hiç ayrılmamalarını istediği okçuların savaşı kazandık zannederek yerlerini terk etmeleri sebebiyle,Müslümanlar büyük zararlar verdiler.

    1-Peygamberimizin amcası Hz.Hamza bu savaşta şehit oldu.

    2-Müslümanlardan 70 kişi şehit oldu.

    3-Peygamberimiz hafifçe yaralandı.

    Uhud Savaşının Önemi: Bu savaşın sonunda Müslümanlara komutanın ve Peygamberin sözlerini her zaman dinlemenin gerektiği anlaşılmıştır

    HENDEK SAVAŞI(MART 627 )

    Müslümanlar :3.000 kişi Mekkeliler : 10.000 kişi

    SAVAŞIN SEBEBİ : Mekkelilerin,Müslümanları tamamen ortadan kaldırmak için Medine’yi kuşatmaları.

    SAVAŞIN SONUCU :Müslümanlar Şehrin ovaya bakan kısmını,hendekler(çukurlar)ka zarak,savunma yaptılar.Mekkeliler 20 gün boyunca kuşatmayı sürdürdüler. Erzaklarının da tükenmesi ve son gecede çıkan bir fırtına ile bütün malzemelerinin dağılması ile kuşatmaya son verip geriye dönmüşlerdir.

    HUDEYBİYE BARIŞI VE MEKKE’NİN FETHİ

    Hendek Savaşından bir yıl sonra hicretin 6.yılından Mekkelilerle Müslümanlar arasında bir anlaşma yapıldı.Hudeybiye denilen yerde yapılan bu anlaşmanın şartları görünüşte Müslümanların aleyhine gibi görünmüştü,fakat anlaşmanın maddeleri zamanla Müslümanların işine yaramıştır.

    HUDEYBİYE BARIŞININ ÖNEMİ

    Bu anlaşma Mekke’nin fethedilmesini sağlamış bir anlaşmadır.

    Anlaşma maddelerinin bir kısmı şöyledir :

    1 – İki taraf da 10 yıl boyunca barış içinde bulunacaklardır.

    2 – Mekkelilerden,Medine’ye kaçan olursa Müslümanlar o’nu Mekkelilere geri vereceklerdi.

    3 – Medine’den Mekke’ye kaçan olursa Mekkeliler ise geri vermek zorunda olmayacaklardı.

    4 – Müslümanlar bu yıl umre yapmayıp,gelecek yıla erteleyeceklerdi.Gelecek yıl ise Mekkeliler şehri terk edecekler,,Müslümanlar da şehre silahsız olarak gireceklerdi.Şehirde en fazla 3 gün kalacaklardı.

    Ancak Mekkeliler bu anlaşmaya uymadılar.Bunun üzerine Hz.Peygamber de 10.000 kişilik bir ordu ile Mekke üzerine yürümek zorunda kaldı

    Mekke civarına geldiklerinde İslam Ordusu konakladı.Peygamberimiz (s)in emriyle on bin terde ateşler yakıldı.Bu kalabalığı gören Mekkeliler;karşı koymaya cesaret edemediler.Hicretin 8.yılında (630 yılında,kan dökmeden Mekke’ye girdi. Yıllarca kendisine ve Müslümanlara eziyet eden Mekkelileri de bağışladı Bu davranışı ile O büyüklüğünü gösterdi. Bunun üzerine Mekkeliler gruplar halinde Müslüman oldular.

    VEDA HACCI VE VEDA HUTBESİ


    Hz Peygamberin Hicretin 10.yılında Veda niteliğindeki yaptığı son Hacca ‘VEDA HACCI ‘ denir. Bu hacda yaptığı son hutbeye(konuşmaya) da ‘VEDA HUTBESİ’ denir.
    Veda Hutbesinde İslamın genel prensiplerini,kendisini dinleyen 100.000 kişi ye birkez daha hatırlattı.


    VEDA HUTBESİNDE YER ALAN KONULARIN BAZILARI ŞUNLARDIR:

    1 – Allah’tan başka ilah yoktur.Ben de Onun kulu ve peygamberiyim.

    2 – Birbirinizin malları ve kanları birbirinize haramdır.

    3 – Emanetlere ihanet etmeyin.

    4 _Faiz yemeyin.

    5 – Kimseye zulmetmeyin.

    6 – Dininizi korumak için küçük günahlardan da kaçınız..

    7 – Kadınların haklarını çiğnemeyin.

    8– Size iki emanet bırakıyorum.Ona sımsıkı sarılırsanız yolunuzu şaşırmazsınız :Bunlar Kuran-ı Kerim ve Benim Sünnetimdir.

    9 – Birbirlerinizin mallarını haksız yere yemeyin.

    VEFATI

    Bu büyük haccın arife gününde şu ayet inmişti:’Bugün dininizi tamamladım.Size nimetimi tamamladım.Ve din olarak size İslamı seçtim.’’Hz.Ömer bu ayeti işitince ağladı.Çünkü Peygamberimizin vefatının yaklaştığını anladı.
    Peygamberimiz sanki bir ayrılık toplantısı niteliğinde olan Veda Haccından bir süre sonra hastalandı.63 yaşında Hicretin 12.yılında, 8 Haziran 632 yılında vefat etmiştir.Kabri halen Medine şehrindedir.



    Daha fazla bilgi isterseniz aşağıdaki konuyu inceleyebilirsiniz

    http://www.frmartuklu.org/peygamber-efendimiz-sav/216554-hz-muhammed-sav-genis-hayati.html

     

Bu Sayfayı Paylaş