Hz. Muhammed (s.a.v) in hicret etmesinin sebepleri

'Peygamber Efendimiz (S.A.V)' forumunda Mavi_Sema tarafından 28 Mart 2011 tarihinde açılan konu

  1. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Hz. Muhammed (s.a.v) in hicret etmesinin sebepleri konusu Peygamber Efendimizin hicret etmesinin sebepleri
    Hicretin nedenleri
    Peygamber Efendimizin hicret etmesinin nedenleri


    Peygamberimiz ve Hicret

    Peygamber Efendimiz ve ashabı, önceki peygamberler ve ümmetlerinin başına gelenlerin aynısıyla karşılaştı. Mekke müşrikleri Rasülü Ekrem Efendimize karşı İslâmiyeti tebliğ etmeye başladığı andan itibaren menfî bir tutum içine girdiler. Öyle ki bu tutum zaman zaman sertlik derecesinde kendini gösterdi. Müşrikler, sadece İslâm’ı reddetmekle kalmadılar; Hz. Peygamber ve arkadaşlarını küçümseyip alaya aldılar. İslamiyet Mekke hududları dahilinde insanlar nezdinde kabul edilip yayılmaya başlayınca, baskılar, işkence ve kötü muamele olarak şekil değiştirdi. Hatta bu işkenceler o dereceye vardırıldı ki, dayanamayıp hayatını kaybedenler bile oldu. İslam’ın ilk şehidleri Sümeyye ve kocası Yasir bu devrede dayanılmaz işkenceler altında şehid düşenlerdendi. Amcası Ebu Talib’in himayesinde bulunan Allah Rasülü, cereyan eden bu olaylardan son derece müteessir olmaktaydı. Ancak Müslümanların bu yapılan mezalime karşı koyabilecek güçleri de henüz yoktu.

    Hüzün Yılı

    Rasülü Ekrem Efendimiz, nübüvvetinin onuncu yılında (621) yardım ve desteklerini kendisinden hiç eksik etmeyen sâdık eşi Hz. Hatice (r.ah) ve amcası Ebû Talib’i kaybetmenin derin acısını yaşadı. O, Hatice ki, en zor zamanda Hz. Peygambere iman ederek en büyük desteği vermiş, eşini hiç bir zaman yalnız bırakmamıştır. Ebû Talipse en kritik durumlarda yeğeni Hz. Muhammed’i (as), Kureyşin tüm baskı ve tazyiklerine kulak asmadan korumuştu. Eşi ve amcasının kaybından doğan acının yaşandığı yıla “hüzün” yılı denir.

    Müşriklerin Dayanılmaz Saldırıları Müşrikleri, müminler üzerine insanlık dışı yöntemlerle saldırıya sevk eden sebeblerin başta geleni, İslamiyetin, putperestlerin atalarından kendilerine geçen yanlış din telakkilerini reddetmesi ve Mekke’de uzun yıllar hüküm süren zulüm ve haksızlık temeline dayalı yapıyı değiştirmek istemesiydi. Hz. Peygamberin getirdiği bu yeni din, insanların kabul edilemez bir takım kategorilere ayrılarak köle-efendi, fakir zengin, soylu soysuz, kadın erkek gibi ayırımcı muamelelere tabi tutulmasını onaylamıyor; temelde bütün insanların bir tarağın dişleri gibi eşit olduğunu ilan ediyor ve herkesin doğuştan gelen insan haklarının olduğu ilkesini getiriyordu. Kendilerini imtiyazlı görmeye alışmış, müşrik toplumun elebaşları eşit muamele görmeye rıza göstermiyor; gayr-i âdil yollarla ele geçirdikleri makam ve mevkilerin mütemadiyen kendi ellerinde kalmasını ısrarla istiyorlardı. Kısacası, İslâmiyeti kabul etmemelerinin temelinde; dini, sosyal, iktisâdî, idarî ve nefsânî sebepler vardı.

    Habeşistan’a Yapılan İlk Hicret

    Ashab-ı Kiramın, müşriklerden gördüğü takat getirilemez eziyet ve işkence karşısında Peygamber Efendimizin fazlasıyla üzüntü duyduğunu belirtmiştik. İşte bu sebeple, Hz. Peygamber, risaletinin beşinci yılında (615) müslümanların dinlerini daha kolay uygulayabilmeleri, rahat bir nefes alabilmeleri için Habeşistan’a gitmelerine (hicret) izin verdi. İçlerinde Hz. Osman ve Peygamberimizin kızı Hz. Rukiye’nin de bulunduğu bir grup müslüman adı geçen ülkeye hicret ettiler. Habeşistan hükümdarı Necâşî’nin semavî bir dine inanması; adaletle hükmetmekte oluşu ve ayrıca da Arapça bilmesi hicret için Habeşistan’ın tercih edilmesinde önemli bir sebep teşkil etmişti. Biri kadın altı kişiden müteşekkil bu kafilenin hicreti, aynı zamanda Peygamberimizin Afrikay’a temasa geçmesinde önemli rol üstlenmiş oldu. İslamiyet’in Mekke dışında duyulup yayılmasına dahi tahammülleri bulunmayan Küffar-ı Mekke, Habeşistan’a giden müslümanların kendilerine iadesini temin maksadıyla bir heyeti bu ülkeye gönderdilerse de, istediklerini elde edemeden heyet Mekke’ye geri döndü. Varoluşun hikmet ve anlamını kavramaktan uzak bulunan müşrikler, “Rabbim Allah” dedi diye müslümanları akıl dışı yollarla ezmeye ve sindirmeye çalışıyorlardı.

    Hüzünlü Yıllarda Taife Gidiş

    Ebû Talib’in ölümünün ardından büyük bir destekcisini kaybeden ve kabilesinin de kendisine yardımcı olamayacağının anlaşılması üzerine Peygamber Efendimiz, tabii olarak yeni bir çevre arayışına girdi. İlk planda uygun bir mekan olarak Taif’i düşünmüştü. Burasını seçerken Taif’in ileri gelen ailelerinden Abdi Yelil ailesinin Peygamberimizin anne tarafından akraba olmasının önemli rolü vardı.

    Böylece davasını rahatlıkla duyurabileceği insanlarla karşılaşabileceğini düşünmüştü. Amcası Hz. Abbas da, Taifliler nezdinde itibarlı, sevilen, sayılan biriydi. Taif’in yakın oluşu da yolculuk için tercih unsuru olmuştu. Ne yazık ki, Kainatın Efendisi Hz. Muhammed (as), burada da kendisini dinleyecek, anlatılanlara kulak verecek muhataplar bulamadı. Hatta o kadar çirkin bir durumla karşılaştı ki Taif’in ileri gelenleri sokak serserilerini geçeceği yolun iki kenarına dizmişler, alemlerin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı bu kutlu insanı taşlatmışlar; yara-bere ve kanlar içinde bırakmışlardı. O, bütün bu yapılanlar karşısında dahi ümitsizliğe kapılmıyor, sebat ve metanet içinde üzerine tevdi edilen vazifeyi ifaya gayret ediyordu.

    Hicret Hazırlıkları ve Akabe Biatları

    Taift’e karşılaşılanlar ve Mekkelilerin inkardaki inatçı tutumlarının anlaşılması üzerine Peygamber Efendimiz, dini duyurmak gayesiyle yeni seçenekler araştırmaya başladı. Peygamberliğinin onbirinci senesinde, Hac gayesiyle Mekke’ye gelen Hazreç kabilesinden bir grup insanla karşılaştı. Kendisinin son peygamber olduğunu, getirdiği dinin esaslarını birer birer izah etti.

    Toplantıya iştirak edenlerden altı tanesi İslamiyetle şereflendi. Bu buluşmanın bir yıl sonrasında, Akabe mevkiinde yeniden bir araya gelindi. Biri kadın toplam on iki müslüman Rasülü Ekreme bağlılıklarını göstererek biatta bulundu. Gerçekleşen bu biata “Birinci Akabe Biatı” denir. “Allah’a ortak koşmayacaklarına, hırsızlık yapmayacaklarına, zina etmeyeceklerine, çocuklarını öldürmeyeceklerine, yalana baş vurarak kimseye iftirada bulunmayacaklarına ve Rasülüllah’a hiç bir hayırlı işte karşı gelmeyeceklerine” dair söz verdiler.

    Sınırlı sayıdaki Medineli müslümanları eğitecek, dinlerini öğretecek, tebliğ görevini ifa edecek birine ihtiyaç vardı. Bu görev için Rasülü Ekrem Efendimiz Musab b. Umeyr’i görevlendirdi. Musab’ın gayretli çalışmaları neticesi bir yıllık bir zaman sürecinde Medine’de kabile başkanları da dahil pek çok kişi İslamiyetle tanışarak Müslüman oldu.

    Rasülüllah’ın risaletinin onüçüncü yılında ise yetmiş üç kişilik büyük bir topluluk bulundu. Öyle anlaşılıyordu ki, Musab’ın samimi gayretleri artık meyvesini vermiş, Medine’de yeni bir toplumun temelleri atılmaya başlanmıştı.

    Ve Hicrete İzin Veriliyor…
    Medine’de Müslümanlar için müsait bir zemin oluşunca, Rasüllüllah Efendimiz, Allah’dan gelen hicret emrini ashabına duyurdu. Bu emri duyanlar Yesrib’e (Medine) hicret etmeye başladılar. Böylece tarihin en önemli hadiselerinden biri gerçekleşmeye başladı. Ashab-ı Kiram, ana ocağı – baba kucağı çok sevdikleri yurtlarını, ev ve barklarını, mal ve mülklerini, servet ve zenginliklerini geride bırakıp Medine’ye gidiyorlardı. Rızay-ı Bâri için maddi herşeylerini terk etmenin manevî hazzını doyarak yaşıyorlardı. Her ne kadar Medine Habeşistan kadar uzakta olmasa da, yine kendileri için yabancı bir memleketti. Müslümanlar, Mekke putperestlerinin tepkisini çekmemek için çıkışları gizli tutuyorlardı.

    Medine’nin Sosyal Yapısı
    Medine, Evs ve Hazreç adındaki iki Arap kabilesinin yanında Yahudi topluluklarını (Kaynuka, Kurayza ve Nadir) bünyesinde barındırmakta idi. Bu iki Arap kabilesi, çeşitli sebeplerle yüzyılı aşan bir süreyi kendi aralarında savaşarak geçirdi. Hicretten bir kaç yıl önce Buas yakınında yaptıkları harpde de her iki taraf ağır insan kaybına uğramıştı. Savaşmaktan, kan davası gütmekten artık bıkmış, barışa susamışlardı. Aralarındaki kin ve düşmanlığı ortadan kaldıracak birşeye ihtiyaç duymaktaydılar. İslamiyet sayesinde aralarında uzun yıllar cereyan eden adavetin son bulacağını düşünerek, bu yeni dine gönülden teslim oldular. Buas harbinin kabileler bünyesinde meydana getirdiği tahribatın, Medinelilerin İslam’a girmelerinde önemli bir âmil olduğu özellikle nakledilir. Medine’nin, coğrafî konum olarak Mekke’ye göre daha merkezi konumda yeralmış olması, kervanların
    kavşak noktasında bulunuyor oluşu, Müslümanların buraya hicretini celbetmiştir.

    Müslümanları Hicrete Götüren Sebepler Neydi?
    Bu insanlar, niçin hicret etme ihtiyacı duymuşlardı? Doğup büyüdükleri, acısıyla tatlısıyla anılarının olduğu yurtlarını niçin terk edip gurbete çıkıyorlardı? Bütün bu soruların cevabı şu iki kelimede gizliydi: Din ve akide hürriyetinin olmaması…

    İlk Muhacirler
    Sahabe-i Kiramdan ilk hicret eden kişi, Ebu Seleme bin Abdulesed’dir. Musab b. Umeyr ve Abdullah İbn-i Ummi Mektum da ilk muhacirlerden sayılır. İslamî terminolojide Mekke’den ayrılıp Medine’ye yerleşenlere Muhacir; Muhacirleri evlerinde barındırıp her türlü ihtiyaçlarını temin eden Medineli Müslümanlara ise Ensar denir. Hicretin gizli yapılmasına genelde uyulurken, Hz. Ömer açıktan ve alenen Mekke’den ayrılmıştı. Ömer (ra) Kabe’yi tavaf etmiş, ardından müşriklerin içine korkusalan şu sözleri haykırmıştı: “Kim anasını ağlatmak, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadinin arkasında gelip bana yetişsin.” Bu sözleri işitenlerden hiç kimse onun peşine düşme cesaretini kendinde göremedi.

    Ashabdan Talha b. Ubeydullah ve Suheyb bin Sinan er-Rumî birlikte hicret yolculuğuna çıkmışlardı. Suheyb sanatıyla zengin olmuş biriydi. Müşrikler, onun gidişini haber alınca bırakmak istemediler. O ise “Biliyorsunuz ki, ben, sizin en iyi ok atanınızım.

    Allah’a yemin ederim ki, bir çoğunuz ölmeden bana ilişemez. Beni kendi halime bırakın.” diyerek hicret konusundaki kararlılığını gösterince, yolunu kesenler gerçek niyetlerini açıkladılar: “Malını ve servetini bize bırakmak kaydıyla gidebilirsin.”

    Suheyb’in gönül âleminde dünyalık şeylere yer olmadığı için, yanında taşıdığı para – mal ve ne varsa hepsini onlara bıraktı. Hatta Mekke’de saklı bulunan servetinin yerini söyleyip müşrikleri hayretler içinde bırakıvermişti. Suheyb ve arkadaşı böylece serbest kalarak yollarına devam ettiler. “İnsanlardan öylesi de varki, Allah’ın rızasını kazanmak için nefsini satın alır. Allah kullarına karşı çok merhametlidir.” mealindeki ayeti kerime Suheby ve benzerlerinin durumunu anlatmak üzere inzal buyrulmuştu.

    Kısa zaman sonra ashab-ı kiramın büyük çoğunluğu Medine’ye hicret etti. Geride ise, Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekir ve aileleri; Hz. Ali ve annesi; ayrıca hicrete güç yetirememiş veya Mekke’den ayrılmalarına izin verilmemiş olan belli sayıda insan kaldı.

    Müşriklerin Hain Planı

    Müslümanların ekseriyetinin Medine’ye yerleşip, dinlerine uygun bir yaşayış sürmeleri Mekkelileri korkutmaya başladı. Hz. Peygamberin bir gün Mekke’den ayrılıp, ashabıyla yeni bir cemiyet hayatına başlayacak olma ihtimali müşriklerin önde gelenlerini Mekke’nin karar mercii Darun – Nedve’de hain bir plan hazırlamaya itti. Onların bu korkunç planlarını hazırlamak maksadıyla toplandıklarını Kuran-ı Kerim bize şöyle haber verir: “Ey Muhammed! Hatırla, bir zamanlar kafirler seni yerinden kımıldatmamak veya öldürmek yahut sürüp çıkarmak için tuzaklar hazırlıyorlardı. Onlar sana tuzak kurarlarken, Allah da onların tuzağını boşa çıkarıyordu. Allah tuzakları bozanların en hayırlısıdır.” Ayette işaret buyurulduğu gibi, müşriklerin önünde üç seçenek vardı. Hz. Peygamberi ya hapsedecekler, yahut Mekke dışında uzak bir yere sürecekler veyahut da son bir çare öldüreceklerdi. Darun-Nedve’deki uzun tartışmaların ardından Ebû Cehilin teklifi dikkate alınarak Hz. Peygamberin öldürülmesine karar verildi. Bu karar her kabileden oluşacak bir grup silahşör tarafından icra edilecek; böylece Abdimenafoğullarının kan davası gütmesinin önüne geçilmiş olacaktı.
    tuzaklar boşa çıkıyor!…

    İlmi ile kaniatı kuşatan, her şeyden her an haberdar olan Allah (cc), yapılan bu suikast planını peygamberine Cebrail vasıtasıyla bildirdi. Gelişmeler hakkında Hz. Ebû Bekir’i bilgilendiren Peygamberimiz, ona hicret için hazırlıklı olmasını söyledi. Hicret esnasında kılavuzluk edecek güvenilir birine ihtiyaçları olacaktı. Bu amaçla, kendisi henüz Müslüman olmamış ama, son derece güvenilir biri olan Abdullah b. Uraykıd isimli birini seçtiler. Hz. Ebû Bekir’in hicret için önceden hazırladığı üç deve, kılavuzluk edecek kişiye verilerek üç gün sonra Sevr mağarasında buluşmak üzere sözleşildi. Tekrar evine dönen Peygamberimiz, üzerinde emanet olarak bulunan para ve kıymetli eşyaları sahiplerine iade edilmek üzere Hz. Ali’ye teslim etti. Eve gelecek müşrikleri yanıltması için de Hz Ali’nin kendi yatağına yatması talimatını verdi.

    Gece yarısına doğru evinden ayrılarak Hz. Ebû Bekir’in evine gitti. Bu sırada evi kuşatma altında olmasına rağmen, peygamberin ayrılışını kafirler fark edemediler. Nasıl göreceklerdi ki! Hakkı göremeyen gözler peygamberi de elbette göremezlerdi.

    Peygamberimiz ve Hz. Ebû Bekir Hicretin ilk adımı olan Sevr Mağarasında üçgün boyunca gizlendiler. Sabah olup da peygamberi evinde bulamayan Mekke müşrikleri telaşa kapılıp çevreyi araştırmaya başladılar. Bir ara Peygamberimiz ve Hz. Ebû Bekir’in gizlendiği mağaranın ağzına kadar geldiler. Müşriklerin ayak seslerini duyup endişelenen Ebû Bekir’i Peygamberimiz, Kur’an’ın da ifadesiyle “Üzülme, elbette Allah bizimle” diyerek teskin etti. Kâfirler, mağaranın girişinde örümcek ağları ve güvercin yuvasını görünce içerde kimselerin olamayacağı kanaatına vararak dönüp gittiler. Kılavuz olarak sözleştikleri Uraykıd üç gün sonra Sevr Mağarasına geldi. Normal zamanlarda Medine istikametine doğru izlenen güzergahın dışında bir yol takip edilerek yolculuğa başlandı.

    Süraka’nın Atı Kumlara Gömülüyor Suikasd planında başarıya ulaşamayan Kureyşin önde gelenleri, Hz. Peygamberin yakalanıp getirilmesi karşılığında yüz develik ödül verileceğini ilan etmişlerdi. Üdülün büyüklüğünü duyan kimseler her tarafta Peygamberimiz ve arkadaşlarının izini arıyorlardı. Süraka da bunlardan biriydi. Peygamberimiz ve arkadaşları Medine’ye doğru yol alırken bir ara kendilerini birinin atıyla takip etmekte olduğunu fark ettiler. Süraka bin Malik kafileye yaklaşmak isteyince atının ayağı kaymış, kendisi de yere yuvarlanmıştı. Tekrar kendini toparlayıp ileri atılmak isteyince bu defa atı kumlara saplanmıştı. Durumun fevkaladeliğini fark edip, Peygamberimizden, düştüğü acı durumdan kurtulması için dua talebinde bulunmuş, sonra aman dileyerek geri dönmek zorunda kalmıştı.

    Hicret yolculuğu sırasında, Büreyde ibn-i Hasib ve beraberindeki bir grup da Peygamberimizin kafilesinin önünü kesmek istemiş; ancak Hz. Peygamberdeki nübüvvetin nurunu fark ederek İslam’a girmişlerdi.

    Medine istikametinde yola devam edilirken kafiledekilerin açlık hissettikleri bir anda birine ait koyun sürüsünden arda kalmış zayıf bir keçiyi Peygamber Efendimiz “Bismillah” deyip sağınca, orada bulunan herkese yetecek miktarda süt elde edilmişti.

    Medinelilerin Coşkulu Karşılaması
    Medineli Müslümanlar, Peygamberimizin Mekke’den ayrıldığını duymuş, ancak gecikmesinden dolayı endişelenip korkmuşlardı. Sabahları Medine’nin yüksek yerlerine çıkıyor, sıcak etkisini hissettirinceye kadar Peygamberimizi bekliyor; kimseleri göremeyince ümitsizliğe kapılıp evlerine geri dönüyorlardı. 8 Rebiulevvel (20 Eylül 622) Pazartesi günü de aynı şekilde beklemişler, sonra yine evlerine dönmüşlerdi. Ancak kısa bir süre sonra bir Yahudî kızı yüksekçe bir yerden, Medine’ye gelmekte olan bir kafileyi gördüğünü haykırınca; bütün Müslümanlar, sevinç içinde Harre denilen yere Rasûlü Ekrem’i karşılamaya koştular.

    Peygamber Efendimiz Kuba’da birkaç gün istirahat ettiler. Bu süre zarfında “Kuba Mescidini” inşa ettiler. Bir Cuma günü buradan ayrılan Allah Rasülü, ilk cuma namazını Ranuna vadisinde kıldırdı. Namazı müteakip kısa bir yürüyüşün ardından Medine’ye geldiler. Rasûlüllahı karşılayan herkes büyük bir coşku ve sevinç içindeydi. Kadın erkek, yaşlı genç bütün insanların yüzlerinde büyük bir mutluluk okunuyordu. Genç kızların ağzından Peygamberimizi öven şiirler dökülüyordu:
    Dolunay bizlere veda ediyor,
    Allah’a şükürle dua etmemiz,
    Ey Yüce peygamber! Safa oluyor;
    Sünnetini her an eda etmemiz.
    Bu sırada bütün ashabın en içten dileği, Rasülü Ekrem’in kendi evine misafir olmasıydı. Allah Rasülü kimsenin kırılmasına meydan vermeyecek bir yol takip etti. Devesi Kusva’yı serbest bırakıp, nereye çökerse oraya en yakın olan eve misafir olacağını bildirdi. Devenin, daha sonraları Mescid-i Nebevi’nin yapıldığı boş bir arsaya çökmesi üzerine, yakınında bulunan Ebû Eyyubi Ensari’nin evine misafir oldu. Rasülü Ekrem, yedi ay misafir edildikten sonra, mescidin bitişiğinde inşa edilen hücre-i saadetine taşındı.
     

Bu Sayfayı Paylaş