Hz. Ka'b Bin Mâlik (r.anh)

'Sahabeler ve Alimler' forumunda Fatma tarafından 22 Şubat 2009 tarihinde açılan konu

  1. Fatma

    Fatma Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Hz. Ka'b Bin Mâlik (r.anh) konusu Kâ'b bin Mâlik, babasının tek oğlu olup hâli vakti yerinde idi Arabistan'ın ileri gelen şâirlerinden biri idi İslâmiyetin Medîne'de hızla yayılmasından sonra yapılan ikinci Akabe bî'atına katılmış ve orada Müslüman olmuştu Bunu kendisi şöyle anlatır:
    Kavmimizden müşrik olan ba'zı kimselerle beraber, Kâ'be'yi ziyâret için Medîne'den yola çıktık Büyüğümüz ve yöneticimiz olan Berâ bin Ma'rûr da yanımızda idi Mekke'ye gelince Berâ, bana dedi ki:
    - Bizi Resûlullah aleyhisselâma götür
    Birlikte Resûlullah efendimizi araştırdık Ebtâh denilen yerde Mekkeli bir adama Resûlullah'ı sorduk Adam bize:
    - Mescid-i Harâm'a gidiniz! Aradığınız O zât şimdi orada amcası Abbâs ile birlikte orada oturuyor, dedi
    Biz tüccâr olduğu için Hz Abbâs'ı tanıyorduk Mescid-i Harâm'a girdiğimizde Resûlullah efendimizi amcası Abbâs ile oturuyor gördük Selâm verdikten sonra biz de yanlarına oturduk Resûlullah efendimiz Hz Abbâs'a sordu:
    - Bu zâtları tanıyor musun?
    - Evet, tanıyorum Şu kavminin seyyidi Berâ bin Ma'rûr'dur Diğeri de Kâ'b bin Mâlik'tir
    - Şu şâir olan Kâ'b mı?
    Hz Abbâs da "Evet" dedi Vallahi Resûlullah efendimizin bu sözünü hayatım boyunca unutmadım
    Kâ'b bin Mâlik ikinci Akabe bî'atının gerisini şöyle anlatmaktadır:
    Biz kararlaştırdığımız gibi vâdide toplandık Resûlullah efendimizi bekliyorduk Sonra Resûlullah efendimiz amcası Hz Abbâs ile birlikte geldi Yapılan konuşmalardan sonra orada bulunan yetmiş sahâbî, Resûlullah efendimizi her türlü tehlikeye karşı koruyacaklarına ve İslâmiyeti yayacaklarına söz verdiler
    Akabe bî'atinden sonra Medîne'ye dönen Kâ'b bin Mâlik kabîlesinin Müslüman olmasında büyük emeği geçti Kâ'b bin Mâlik hazretleri Bedir savaşına katılmadı Uhud savaşında ise onbir yerinden yaralandı Burada karşılaştığı bir hâdiseyi şöyle anlatıyor:
    Uhud savaşında bir ara şehîdlerin bulunduğu yere yöneldim Orada bir müşrik, bir taraftan şehîdlerin silâhlarını toplarken, diğer taraftan şehîdlerin ağız, burun ve kulaklarını kesiyordu Bir taraftan da:
    - Bunları koyun boğazlar gibi boğazlayın, diye yaygara yapıyordu
    Biraz ötede silahlı bir Müslüman yaklaştı Kâfirle vuruşpmaya başladı Kâfirle Müslümanı mukâyese ettiğimde kâfir daha iyi silahlara sahip görünüyordu
    Ben daha bu düşüncelerden sıyrılmadan birbirlerine hücûm ettiler Müslüman bir kılıç darbesiyle kâfiri Cehenneme yolladı Sonra bana dönerek yüzünü açtı ve dedi ki:
    - Tanıyamadın mı yâ Kâ'b, ben Ebû Dücâne'yim
    Hz Kâ'b'ın hali vakti yerindeydi Tebük Gazâsına gidilecekti Daha önceki gazâlarda gidilecek yeri hiç söylemeyen Peygamber efendimiz, bu defa Müslümanları topladı ve Tebük'e sefer yapılacağını haber verdi
    Mevsim sıcaktı ve meyveler olgunlaşmıştı Herkes hummalı bir şekilde sefere hazırlanırken Hz Kâ'b; "hazırlığı ne zaman olsa yapabilirim" diyerek, kendi işleriyle oyalandı Öyle ki, Peygamber yola çıktığı zaman Kâ'b'ın hiçbir hazırlığı yoktu Hemen hazırlanmak üzere evinden çıktı, ama hiçbir şey yapamadan döndü Kendisi bunu şöyle anlatır:
    "Yola çıkıp arkalarından yetişmeyi düşündüm Keşke yapmış olsaydım Fakat bu da mümkün olmadı Resûlullah efendimiz bu gazâya gittikten sonra insanlar arasına çıktığımda, kendime arkadaş olarak ancak münâfıklık damgası vurulmuş kimseleri, yâhut âcizleri görmem beni kederlendirdi"
    Tebük'e varıncaya kadar onun ismini anmayan Hz Peygamber, orada Kâ'b'ın ne yaptığını sordu Müslümanlardan biri, (elbiselerine ve boyuna bakıp gururlanması onu cihâd yolundan alıkoydu) deyince, Mu'âz bin Cebel hemen müdâhale ederek Kâ'b hakkında iyilikten başka birşey bilmediklerini söyledi Bu cevap üzerine Hz Peygamber sükût etti
    Sefer sona erip de Müslümanlar Medîne'ye doğru harekete geçince, Kâ'b'ı müthiş bir endişe ve telâş kapladı Resûlullah efendimiz dönünce ona ne diyeceğini düşünüyordu Bu arada aklına birçok mâzeretler geliyor, ama o Resûlullaha yalan söylemeyi nefsine yediremiyordu
    Nitekim Resûlullah'ın Medîne'ye geldiği haberi ulaşınca Kâ'b doğruca Peygamberimizin huzuruna gidip ona hakîkati olduğu gibi söylemeye karar verdi Bundan sonrasını kendisi şöyle anlatıyor:
    "Resûlullah efendimizin huzûruna varınca selâm verdiğim zaman, bana gazâblı bir gülümseyişle, "Gel" buyurdular Yürüyüp yanına vardım ve önüne oturdum Bana sordular:
    - Seni geride bırakan nedir? Bana yardım etmek üzere Akabe'de bana bî'at etmemiş miydin?
    - Evet, yâ Resûlallah! Allahü teâlâya yemin ederim ki, sizden başka şu dünya halkından birisinin yanında bulunsaydım, özür beyân ederek onun gazâbından kurtulabileceğimi zannederdim Zîrâ söz söylemesini bilirim
    - Vallahi, biliyorum ki, bugün yalan söyleyip sizi memnun etsem de Allahü teâlâ sizi bana gücendirebilir Eğer doğrusunu söylersem siz bana kızacaksınız
    Lâkin ben doğruyu söylemekle Allah'tan hayırlı netîce beklerim Yemin ederim ki, gazâdan geri kalmam için hiçbir özrüm yoktu Hiçbir zaman, sizden ayrılıp kaldığım zamandakinden daha kuvvetli ve zengin değildim
    Kâ'b Resûlullah'a doğruyu söylerken gözleri önünde, ba'zı münâfıklar yalan mâzeretlerle Peygamberimizin huzuruna çıkmışlar; Peygamberimiz de bunların bu mâzeretlerini kabûl ederek kalblerinde yatan niyeti Allah'a havâle etmişti Fakat Kâ'b Allah ve Resûlü huzurunda doğruluktan ayrılmadı
    Kâ'b bin Mâlik'in bu şekilde mâzeret belirtmemesi üzerine Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
    - İşte Kâ'b doğru söyledi Kalk, Allahü teâlâ senin hakkında hükmünü verinceye kadar bekle!
    Kalktım Evime gelirken, Selimeoğullarından ba'zı kişiler, benimle birlikte geldiler ve bana dediler ki:
    - Vallahi, biz, seni bundan önce bir günâh işlemiş kimse olarak bilmiyoruz Ne çâre ki, sen, seferden geri kalan kişilerin özür diledikleri şekilde Resûlullah efendimizden özür dilemedin ve çok âciz duruma düştün! Hâlbuki, Resûlullah senin hakkındaki mağfiret dileği, günâhını bağışlatmaya yeterdi!
    Vallahi, Selimeoğulları, beni kınamaya o kadar devam ettiler ki, nihayet Resûlullah efendimizin yanına dönmek, kendimi yalanlamak istedim Sonra, onlara sordum:
    - Bu duruma düşen benden başka, benimle birlikte bir kimse var mıdır?
    - Evet! İki kişi daha vardır Onlar da, Resûlullaha senin söylediğin sözün benzerini söylediler Resûlullah tarafından onlara da, sana söylendiği gibi söylendi
    - Kimdir onlar?
    - Mürâre bin Rebî-ül-Amrî ile Hilâl bin Ümeyye-tül-Vâkıfî'dir!
    Bu iki zâtın, sâlih ve kendileri örnek tutulacak kişiler olduklarını, Bedir savaşında bulunduklarını bana hatırlattılar Tereddütten vazgeçtim Mu'âz bin Cebel ile Ebû Katâde'ye rastladım Bana dediler ki:
    - Arkadaşlarının sözlerini dinleme! Doğruluk üzerinde dur! İnşâallah, herhalde, Allahü teâlâ, senin için bir genişlik, bir çıkar yol yaratır Özür sahiplerine gelince, eğer, onlar özürlerinde sâdık iseler, Allahü teâlâ, bu husûsta onlardan hoşnut olur ve bunu, Peygamberine bildirir!
    Bu zâtların hâlleri etrafa yayılınca, herkes onlara yabancı gibi davranmaya başladı Diğer iki Sahâbî evlerine kapanmayı tercih ederken, Kâ'b cemâ'atle namazlarını kıldı, çarşıları dolaştı Ama hiç kimse onunla konuşmuyordu
    Resûlullaha yakın yerlerde oturmaya dikkat ediyor ve bu esnâda onun çehresine bakmaya çalışıyordu Ama her defasında Peygamberimiz ondan yüzünü çeviriyordu Bu hâlden iyice bunalan Kâ'b, amca oğlu Ebû Katâde'ye gitti ve ona sordu:
    - Ey Ebû Katâde! Allah için soruyorum Allah'ı ve Resûlünü ne kadar sevdiğimi biliyor musun?
    Fakat cevap alamadı Birkaç defa daha sordu Ebû Katâde kısa cevap verdi:
    - Allah ve Resûlü daha iyi bilir
    Bunun üzerine Kâ'b mahzûn bir şekilde, gözyaşları içinde oradan ayrıldı
    Günler geçti, haftalar birbirini kovaladı Kimse Kâ'b'la bir tek kelime konuşmuyor, Kâ'b işin nereye varacağını bilemiyordu Bu arada, Kâ'b'ın imtihanını daha da çetinleştiren bir hâdise ortaya çıktı Kâ'b 50 gün devam eden bu ızdırap verici bekleyiş devresinde Gassan'daki Kıptî liderlerinden bir mektup aldı Mektupta şöyle deniyordu:
    - Efendinizin size uygunsuz muâmelede bulunduğunu duydum Sizi hukukunun çiğnendiği ve kıymetinin bilinmediği bir yerde bırakmasın Yanımıza gelin, size ikrâmlarda bulunuruz
    Bir tarafta haftalardır yüzüne bakmayan, kendisiyle konuşmak tenezzülünde bile bulunmayan arkadaşları, diğer bir tarafta da izzet, ikrâm ve haşmet teklif eden bir da'vet vardı
    Düşman, Kâ'b'ın bu zayıf anını değerlendirmek istiyordu Böyle sıkıntılı bir zamanda, böyle câzip bir teklife kim hayır diyebilirdi? Fakat Kâ'b tereddütsüz Kıptî liderinin mektubunu yırtıp attı
    Tam bu esnâda, Kâ'b'ın durumunu daha da zorlaştıran bir emir daha geldi Peygamberimizin gönderdiği bir elçi, ona, zevcesinden uzak durmasının istendiğini haber veriyordu Kâ'b hanımını boşamayacak, ama ondan ayrı yaşayacaktı
    Çile biteceğine daha da şiddetleniyordu Aynı emir diğer üç Sahâbîye de gönderilmişti Fakat bu emir de Kâ'b'ın ve arkadaşlarının Resûlullah'a bağlılığını sarsmadı İşledikleri hatânın pişmanlığı içinde bütün rûhlarıyla Allah'a yalvarıp istiğfâr ediyorlardı
    Ama mü'minler cemâ'atinden ayrılmak, Allah ve Resûlünü terketmek akıllarından bile geçmiyordu Îmânları böyle bir davranışa müsaade etmiyordu Bundan sonrasını Kâ'b hazretleri şöyle anlatır:
    "İnsanların bizimle konuşmalarının yasaklandığı günden 50 gece sonrasında, gecenin sabahında sabah namazını kıldım Rûhum çok sıkılmış ve bulunduğum yere sığamaz bir vaziyette oturuyordum Âdetâ yerle gök arasında sıkışmış ve gidecek hiçbir yeri kalmamış gibiydim Tam bu esnâda bir ses işittim:
    - Ey Mâlik'in oğlu Kâ'b, müjde, müjde!
    Kurtuluş günü gelmişti Hemen secdeye kapandım"
    Peygamber efendimiz sabah namazından sonra, bu üç Sahâbînin tevbelerinin kabûl edildiğini halka ilân etmişti Bunun üzerine Sahâbîler müjdeyi kardeşlerine ilân etmek için yarışırcasına koştular ve Kâ'b'la birlikte diğer iki Sahâbîye müjdeciler gönderdiler
    Kâ'b bin Mâlik, bundan sonrasını ve Peygamberimizin yanına gidişini şöyle anlatır:
    "Hemen Resûlullah efendimize gittim Halk, beni takım takım karşıladılar "Allah'ın, tevbeni kabûl buyurması, sana kutlu olsun!" diyerek beni, kutladılar
    Mescide varıp girdim O sırada, Resûlullah efendimiz, eshâbıyla oturuyordu"
    Kâ'b bin Mâlik anlatmasına şöyle devam etti:
    "Kendisine selâm verdiğim zaman, Resûlullah efendimiz, sevinçten yüzü şimşek çakar gibi bir hâlde olarak bana buyurdu ki:
    - Seni, öyle bir günün hayır ve saâdetiyle müjdelerim ki, o, annenin doğurduğu günden beri geçirdiğin günlerin hayırlısıdır! Sen, hiç bir zaman, üzerine doğmamış olan hayırlı güne gel!
    Bunun üzerine Peygamber efendimize sordum:
    - Yâ Resûlallah! Bu müjde, Senden mi, yoksa, Allahü teâlâdan mı?
    - Hayır! Benden değil, Allahü teâlâdandır!
    Zâten, Allahü teâlâ tarafından sevindirildiği zaman, Resûlullah'ın yüzü, sevinçten, ay parçası gibi parıldardı Bunu, biz de, yüzünün parıltısından anlardık
    Resûlullah aleyhisselâmın önüne oturunca dedim ki:
    - Yâ Resûlallah! Hem tevbemin kabûlüne şükür için, hem de Allah'ın ve Resûlünün rızâsını kazanmak için sadaka olarak malımdan sıyrılıp çıkacağım!
    Resûlullah aleyhisselâm buyurdu ki:
    - Malının bir kısmını yanında tut Hepsini dağıtma! Bu, senin için daha hayırlıdır
    Bunun üzerine dedim ki:
    - Öyle ise, Hayber'de hisseme düşmüş olan malı, yanımda tutar, kendime alıkorum Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ beni, ancak doğrulukla kurtardı Artık ben, tevbemin icâbından olarak, bundan böyle sağ kaldıkça, yaşadıkça, doğrudan başka bir şey söylemeyeceğim!
    Vallahi, Resûlullah efendimize, bunları söylediğimden beri, Müslümanlardan hiç bir kimse bilmiyorum ki, doğru söylemek husûsunda, Allahü teâlânın bana yaptığı imtihandan daha güzel imtihanı ona yapmış olsun!
    Resûlullah efendimize, bunları söylediğimden bu güne dek yalan bir şey söylemek, aklımdan bile geçmemiştir Bundan sonra sağ kaldığım zaman içinde de, Allahü teâlânın beni yalandan koruyacağını umarım!
    Günün birinde, şâirler için âyet-i kerîme indi Cenâbı Hak, kelâmında meâlen buyurdu ki:
    (Onlara, şâirlere ancak, sapıklar uyarlar)
    Bu şiddetli hitap karşısında, Hz Abdullah bin Revâha, Kâ'b bin Mâlik ve Hassân bin Sâbit ve arkadaşları ağlamaya başladılar Bunu gören Peygamber efendimiz, âyetin devamını okudular:
    (Ancak îmân edip, iyi işler yapanlar ve Allah'ı çok ananlar müstesnâ Onlar öteki şâirler gibi değildirler) [Şuarâ:224]
    Hz Kâ'b ve arkadaşları da, başka türlü değillerdi ki Ancak dînimizi övüyor, din düşmanlarını yeriyorlardı Âyet-i kerîmenin devamı gelince, üzüntüleri sevince dönüştü
    Peygamberimizin şâirlerinden olan Hz Kâ'b, Hicretin 50 yılında HzMuâviye'nin hilâfeti zamanında 77 yaşında iken vefât etti
     

Bu Sayfayı Paylaş