Hz. Fatıma'nın Babasına ağıtı

'Peygamber Efendimiz (S.A.V)' forumunda Mavi_Sema tarafından 8 Eylül 2009 tarihinde açılan konu

  1. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Hz. Fatıma'nın Babasına ağıtı konusu Hz. Fatıma'nın Babasına ağıtı

    Babacığım! Ey Allah’ın seçkin kulu! Ey Muhammed! Ey Resul! Ey Ebu’l-Kasım! Ey öksüzlerin, sığınaksızların sığınağı!
    Babacığım! Kıble ve mihrabın hâli ne olacak senden sonra?!
    Babasını; en aziz yakınını yitiren şu kızının feryatlarına kim yetişecek şimdi baba?! Sabrım tükendi, takatim kalmadı artık.
    Düşmanlarım sevinç içinde baba. Şu matemim onların sevinci olmuş, baksana!
    Dayanılmaz bir dert, büyük bir acı bu...
    Yapayalnız kaldım baba, yapayalnız... Ne yapacağımı bilemiyorum, bunca yalnızlık içinde.
    Sesim iyiden iyiye kısıldı, kulaklar iyiden iyiye takandı karşımda. Ne bir yardımcım, ne bir koşanım var feryadıma... Dünyamı kararttılar baba...
    Senden sonra... Bu korkunç yalnızlık ortamında yarsız, yarensiz kalıverdim baba.
    Beni yatıştıracak, şu derdime derman olup yarama merhem sürecek kimseler yok şimdi.
    Babacığım! Cebrail’in getirdiği Kur’an ve Mikail’in indiği mekân senden sonra garip mi garip oldu.
    Babacığım! Senden sonra devir döndü, devran değişti, yollarımı birer birer kesti eşkıyalar.
    Babacığım! Bir an önce sana kavuşma arzusundayım; aksi takdirde keder ve hüznüm bitmeyecek asla.
    Babacığım! Zaman unutturamaz seni bana! Günlerin geçmesi acımı daha bir tazelemekte, yaramı daha bir deşmekte... Sensiz edemem baba!
    Acım daima taze, derdim her zaman büyük, gözyaşlarım hep akar... Huzur yok artık bana. Senin yokluğuna tahammül edebilen bir kalp, gerçekten çok sabırlı bir kalp olsa gerek!
    Gidişinle, nur da gitti dünyadan; dünya çiçekleri soldu güneşin batışıyla.
    Senin acın, kıyamete dek çıkmaz bağrımdan.
    Gidişinle, sabır ve tahammülü de alıp götürdün sanki benden.
    Babacığım! Dullarla yetimlerin hâli n’olur senden sonra?!
    Kimleri var şimdi onların artık?!
    Bu ümmet, senden sonra kimle teselli bulacak kıyamete değin?!
    Baba! Senden sonra çaresiz ve yapayalnız kaldık biz.
    İnsanlar, senden sonra yüz çevirdiler bizden...
    İnsanlar, senin için hürmet gösteriyorlardı bize. Sen varken saygı görüyorduk, bizi böyle horlayamıyorlardı sen hayattayken...
    Baba! Babacığım! Sana ağlamayan bir göz düşünebilmek kabil mi?!
    Senden sonra bir lahza olsun biter mi keder?!
    Senden sonra kimi uyku tutar artık?!
    Dinin baharı, peygamberlerin nuruydun sen.
    Senden sonra dağların kederden nasıl paramparça olmadığına, deryaların suyunun bir anda çekilip kurumadığına ve yeryüzünün baştanbaşa nasıl bir depreme tutulmamış olduğuna şaşmamak elde değil!
    Üstelik... Senden sonra nice felâket oklarına hedef oldum ben...
    Hiç de tahammül edilir gibi değil şu acılarım; dayanılır gibi değil başıma gelenler...
    Bir belâ ki, bula bula gelip bizim kapımızı buldu. Melekleri ağlatır bu belâ, ağlattı da...
    Feleğin çarkı durdu hayretten.
    Baba, senden sonra minberin korkunç bir hâle uğradı!
    Mihrabın, münacat ve Allah’a gönülden yalvarıp yakarmalardan mahrum durumda artık.
    Ama seni kucaklayan o toprak ne de mutludur şimdi baba... Evet... Ne mutlu seninle kucaklaşmış bulunan o toprağa...
    Öteden beri seni, münacatlarını, namaz ve dualarını özleyip duran cennet de memnundur şimdi.
    Babacığım! Düne kadar senin nurunla dolu yerler, karanlık ve zulmetler içinde bugün.
    Sana kavuşmakla iyileşecek bir yara bu ancak.
    Baba! Babacığım! Ali’nin hâlinden haberin var mı? Senin Ali’n, Ebu’l-Hasan’ın... Hasan’la Hüseyin’inin babası, “kardeşim” dediğin, en yakın dost ve en sevgili arkadaşın... Bir bebekken alıp ellerinde büyüttüğün ve büyüttükten sonra da kendine kardeş edindiğin...
    En çetin saatlerde, en samimî ve en fedakâr bulduğun yarenin...
    Hicret eden ilk mümin ve senin en can yoldaşın...
    Şimdi yapayalnız... En azizini kaybetmenin hüznüne gömülmüş durumda.
    Hüzün ne kelime?! Dert, keder, acı, felâket, belâ... Sevgilinin kaybıyla gözyaşlarımız durmaz akar, acılar yakamazı bırakmaz artık bizim.
    Ne yapayım şimdi ben baba?!
    Sabrım kalmadı, yokluğuna tahammüle... Teselli uzak mı uzak benden.
    Ağla gözlerim, ağla!... Kan ağlamazsan şaşarım asıl sana!
    Ey ilâhî elçi! Ey seçilmiş insan! Ey yetimlerle dulların sığınağı!
    Dağlar, taşlar, hayvanlar, kuşlar, yer, gök... hepsi ağladı sana.
    Ey gönlümün serveri! Hücun, Rükün, Meş’ar ve Betha ağladı sana...
    Mihrap ve Kur’an dersi gece gündüz figan ettiler, ağlayıp durdular.
    Ve İslâm ağladı sana... Gidişinle iyiden garipleşen İslâm... Ah, kalkıp da şu minberinin hâlini görseydin şimdi! Senin oturduğun o minbere zulmet çıkıp oturuyor şimdi!
    Allah’ım! Ölümümü bir an önce ulaştır bana; yaşamak istemiyorum artık...
    Baba! Hayat sensiz bomboş. Sensiz hayat ölüm; sensiz aydınlıksa elbette ki zulmettir.
    Yitiğini arayıp da bulamayan ne hâle gelirse, o hâldeyim ben de... Canımı, canânımı yitirdim; kalbimi, gönül huzurumu yitirdim, gidişinle baba.
    Yakup gibi gömleğini koklayayım; belki biraz yatışırım dedim; hani şu göçerken sırtında olan... Ali sana gusül verirken üzerinde bulunan gömleğin... Ah... Koklamaz olaydım... Yaram depreşti; kokunu alınca aklım başımdan gitti; hasretin ateşi harman gibi yakıp kül etti varlığımı. O gömleği bana verdiğine pişman oldu Ali’m.(13)
    Ah... Baba... Baba...
    Bilâl ezan okumayı bıraktı artık senden sonra...
    “Okumam” diyor, okumuyordu da. Bir gün “Bilâl” dedim, “Babamın müezzininin sesini duymak istiyorum minareden, belki biraz teselli bulurum...”
    Beni kıramadı...

    “Allahu Ekber.”

    Daha ilk tekbirde dizlerimin bağı çözüldü. Ağlamaya başladım.
    Bilâl seni hatırlatan o aşina sesiyle “Eşhedu enne Muhammeden Resulullah!” deyince gayri ihtiyari bir çığlık atıp olduğum yere yığılıvermişim... Evdekiler öldüğümü zannederek ağlamışlar. Kendime geldiğimde Bilâl bütün ısrarlarıma rağmen ezanı tamamlayamayacağını söyledi, gözleri dolmuştu. “Ya Zehra!” dedi, “Ne olur ısrar etme... Bak... Ali’yle çocuklar ağlamada... Bir daha böyle kendinden geçersen artık uyanmamandan korkarız.”(14)
    Ne yapayım baba? Unutamıyorum seni, elimde değil... Esasen seni unutabilmem de mümkün değil...
    Kabrinin kenarına oturup sessizce gözyaşı dökerek toprağınla dertleşmekten başka ne gelir elimden?
    Ah, Baba... Seni sevenler hem sana, hem senden sonra bizim düştüğümüz bu gariplik ve hüzne ağlamadan edemeyecekler kıyamete değin...
    Ahmed’in toprağını koklamış birinin, miskle ambere ne ihtiyacı var artık ebediyen?!
    Şu toprağın derinliklerinde gizlenen, duyuyor mudur acep şu anda beni?!
    Ah! Bana çöken şu keder, gündüzün üzerine çökseydi bir anda geceye dönüşüverirdi.
    Ben, Muhammed’in (s.a.a) rahmet ve himayesinin gölgesinde yaşardım bir zamanlar.
    Onun sayesi başımın üzerinde oldukça endişem yoktu hiçbir şeyden.
    Bugünse kolumu, kanadımı kırdılar benim; alçaklara karşı bile çaresizim bu gün.
    Ve korkar oldum zulümden, güç belâ kovup uzaklaştırıyorum zalimi kendimden.
    Keder ve acılarım dallanıp budaklandı; dallarıma kumrular yuvalanıp ağlar oldular geceleri şu mazlum hâlime.
    Senden sonra tek dostum kederle acı şimdi; gözyaşlarımla yıkıyorum her gün yüzümü baba...
    alıntı
     
    En son bir moderatör tarafından düzenlenmiş: 11 Mayıs 2015

Bu Sayfayı Paylaş