Hz. Abdülkadir Geylani, Hz. Abdülkadir Geylani Kimdir?, Hz. Abdülkadir Geylani Biyografisi

'Biyografi & Otobiyografi' forumunda NeslisH tarafından 14 Kasım 2008 tarihinde açılan konu

  1. NeslisH

    NeslisH Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Hz. Abdülkadir Geylani, Hz. Abdülkadir Geylani Kimdir?, Hz. Abdülkadir Geylani Biyografisi konusu
    Hz. Abdülkadir Geylani (1078 - 1166)



    İslâm alimlerinin ve velilerinin
    büyüklerinden Hazreti Abdülkadir Geylani, 1078 yılında İran'ın Geylan
    şehrinde doğdu. Künyesi, Ebu Muhammed'dir. Muhyiddin, Gavs-ül-a'zam,
    Kutb-i Rabbani, Sultan-ul-evliya, Kutb-i a'zam gibi lâkabları vardır.
    Babası Ebu Salih bin Musa Cengidost'tur. Hz. Hasanın oğlu Hasan-ı
    Müsenna'nın oğlu Abdullah'ın soyundandır. Annesinin ismi Fatıma, lakabı
    Ümm-ül-hayr olup seyyidedir. Bunun için Abdülkadir Geylani, hem seyyid,
    hem şerifdir. Abdülkadir Geylani, 1166'da Bağdatta vefat etti. Türbesi
    Bağdattadır. Onun için şu ibare meşhur olmuştur: "Veliler Sultanı
    Abdülkadir Geylani, aşk ile doğdu, kemal ile ömür sürdü ve kemal-i aşk
    ile Rabb'ine vasıl oldu."


    Bir gün Abdülkadir Geylani’ye, "Bu işe başladığınızda, bu yola adım
    attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da
    böyle yüksek dereceye ulaştınız?" diye sordular.


    Buyurdu ki: "Temeli sıdk ve doğruluk üzerine attım. Asla yalan
    söylemedim. Yalanı kağıda bile yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. İçim
    ile dışımı bir yaptım. Bunun için işlerim hep rast gitti. Çocuk iken
    maksadım, niyetim, ilim öğrenmek, onunla amel etmek, öğrendiklerime
    göre yaşamaktı. Küçüklüğümde Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim
    bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile
    geldi ve dönüp bana; "Sen bunun için yaratılmadın ve bununla
    emrolunmadın" dedi. Korktum, geri döndüm. Evimizin damına çıktım.
    Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat'ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip;
    "Beni Allahü teâlânın yolunda bulundur. İzin ver, Bağdat'a gidip ilim
    öğreneyim. Salih zatları ve evliyayı bulup ziyaret edeyim" dedim. Annem
    sebebini sordu, gördüklerimi anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan miras
    kalan ****en altının yarısını kardeşime ayırdı. Kalanını bana verip,
    altınları elbisemin koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verip, her ne
    olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. "Haydi
    Allah selamet versin oğlum. Allahü teâlâ için ayrıldım. Artık kıyamete
    kadar bir daha yüzünü göremem" dedi. Küçük bir kafile ile Bağdat'a
    gitmek üzere yola çıktım. Hemedan'ı geçince, altmış atlı eşkıya çıka
    geldi. Kafilemizi bastılar. Kervanı soydular. İçlerinden biri benim
    yanıma geldi. "Ey derviş! Senin de bir şeyin var mı?" diye sordu. "Kırk
    altınım var" dedim. "Nerededir?" dedi. "Koltuğumun altında dikili"
    dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o
    da sordu. Fakat, o da bırakıp gitti. İkisi birden reislerine gidip, bu
    durumu söylediler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde, kafileden
    aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. "Altının var mı?"
    dedi. "Kırk altınım var" dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini
    söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. "Neden bunu söyledin?" dediler.
    "Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. Doğruluktan
    ayrılmayacağıma söz verdim. Verdiğim sözde durmam lazım" dedim. Eşkıya
    reisi, ağlamaya başladı ve; "Bu kadar senedir ben, beni yaratıp,
    yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum" dedi. Bu pişmanlığından
    sonra tövbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi. Yanındakiler de,
    "İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reisimiz idin, şimdi tövbe
    etmekte de reisimiz ol" dediler. Sonra, hepsi tövbe ettiler. Kafileden
    aldıkları malları sahiplerine geri verdiler. İlk defa benim vesilemle
    tövbe edenler, bu altmış kişidir."


    Abdülkadir Geylani, Bağdat'a geldi ve buradaki meşhur alimlerden ders
    almak suretiyle hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti.
    İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vaaz ve ders vermeye
    başladı. Hocası Ebu Said Mahzumi'nin medresesinde verdiği ders ve
    vaazlarına gelenler medreseye sığmaz sokaklara taşardı. Bu sebeple,
    çevresinde bulunan evler de ilave edilmek suretiyle medrese
    genişletildi. Bu iş için Bağdat halkı çok yardımcı oldu ve zenginler
    para vererek, fakirler çalışarak yardım ettiler. Derslerine devam
    edenler arasında pek çok alim yetişti.


    Abdülkadir-i Geylani, bir müddet ders verip, hak ve hakikatı
    anlattıktan sonra, ders ve vaaz vermeyi bıraktı. İnzivaya çekilip,
    yalnızlığı seçti. Sonra sahralara çıktı. Bağdat'ın Kerh harabelerinde
    yaşamaya başladı. Bütün vaktini ibadet, riyazet ve mücahede ile
    nefsinin arzu ve isteklerini yapmamak, istemediklerini yapmakla
    geçirmeye başladı.


    Buyurdu ki: “Irak'ın sahra ve harabelerinde 25 sene insanlardan uzak
    kaldım. Benim kimseden, kimsenin benden haberi yoktu. Bazen uzun müddet
    yemezdim ve "açım açım" diye içimin feryadını duyardım. Bazen üzerime
    öyle ağırlıklar gelirdi ki, bunlar bir dağın üstüne konsa, tahammül
    edemeyip, paramparça olurdu. Bu sırada; "Muhakkak zorlukla beraber bir
    kolaylık vardır, şüphesiz zorlukla beraber kolaylık vardır" mealindeki
    İnşirah sûresinin beşinci ve altıncı âyet-i kerimelerini okuduğumda
    üzerimdeki ağırlıklar dağılıp, giderdi."
     

Bu Sayfayı Paylaş