Hep Gördüğüm Aynı’ların Aynasına Çizmiş Resmini

'Makaleler-Denemeler' forumunda _KaRiZmA_ tarafından 18 Ağustos 2008 tarihinde açılan konu

  1. _KaRiZmA_

    _KaRiZmA_ Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Hep Gördüğüm Aynı’ların Aynasına Çizmiş Resmini konusu Hep Gördüğüm Aynı’ların Aynasına Çizmiş Resmini

    Sabah oluyordu. Sonra öğle vakti… Sonra da akşam, gece… böylece gün bitiyordu. Yürüdükçe toprağın rengi değişiyordu. Bitki örtüsü, renkleri manzaranın… zaman yanıbaşında ilerliyordu. Bu yüzden güneş sabah doğuyordu. Öğle vakti yükseliyordu. Akşam batmaya başlıyordu. Ve gece kayboluyordu. Kararınca her yer, gecenin ürperten soğukluğu uğulduyordu. Sanki sağda solda yüzlerce göz bakınıyordu. Sanki her çalı bir canavara dönüşüyordu. Gecenin kandili ay, tüm narinliğiyle aydınlığı sunamayınca ‘bir mum olsaydı yakardım’ diyordu. ‘Mum ışıtırdı etrafı, görürdüm korktuklarımı’


    Uyanmalıyım! Kaybetmişim dostlarımı. Kaybettiklerimi arayacağım saat gelmiş. Nereden başlamalıyım? Yanım yönüm kalmamış belli. Ben yitirmişim ben’i. Yollar gitmekle bitmiyor. Yolunu şaşırana yön veren olmuyor. Güneş doğuyor, sonra batıyor. Ay gelip yerleşiyor güneşin gittiği yere. Süzülüyor. Ben her sabah aynı yerde durmanın sancısını, aynı yere doğmanın ağırlığını yaşıyorum. Onlar aynılığı yinelemekten rahatsız görünmüyor. Her gün yeni bir günse, her gece aslında yeni, başka bir geceyse… neden aynıdır hep gördüğüm?



    Ne oldu bana? Değişmedim mi ben? Bir kasırga gibi gelmedi mi bana mutluluk? Çılgındır mutluluğum. Çılgınca davranacak, çılgınca haykıracaktır. Mutlu olmak için değil mi bu yolculuk? Huzuru bulacak, mutmain olacak… bir düzenin küçük de olsa bir parçasıyken her gelen gibi belki geride iz bırakmış olarak gideceğim.



    Yine sabah oluyor. ‘Yeniden başlayın’ der gibi. Başlamak için uyanın uykudan.



    Biz uyandık. Ellerimizi kollarımızı sallaya sallaya yürümüyoruz artık. Kimse yoldaş olmaya gelmedi. Biz de ısrar etmedik karşımıza çıkanlara. Ayakkabılarımız ayaklarımızı, kaburgalarımız yüreğimizi mi koruyordu? Ya da biz mi öyle sanıryorduk? Bir yerde savaş vardı. Bir yerde düğün. Bir yerde güzel yemekler pişiyordu. Bir yerde evler yanıyordu. Çoktu, yoktu, boldu… hayat da aynı böyle yürüyordu. Kimi yerde yol daraldıkça daralıyordu, kimi yerde vadiler derinleşiyordu, kimi yerde mağara vardı, kimi yerde orman… zengindi açık hava. Fakirlik insana aitti. Mal yoksunu olmak yanında, fikir yoksunu olmak da vardı. En kötüsü iman yoksunu olmak mıydı? Yoksa yoksun olmak mı bir meziyetsizlikti?



    Ben meziyet’i can damarından vurdum.



    Buradan dünyaya bakmaya başladık. Dünya tam da yuvarlak değilmiş. Tam ortasından da dümdüz bir çizgi geçmiyormuş üstelik. Hatta dünyanın her tarafı çizgilerle de dolu değilmiş. Bazı yerler deniz, bazı yerler dağmış. Uzay karanlıkmış. Güneş dünyayı aydınlatıyormuş, ay ise bir kandilmiş. Her şeyin bir sebebi varmış; her şeyin bir de hikmeti... hikmet denileni anlamak her babayiğidin harcı da değilmiş. Kimine yüce bilgiler ihsan edilmiş, kimine dünyevi ilimler... herkesin tuttuğu bir yol varmış; herkesin sevdiği bir ağacı, bir çiçeği, bir taşı... her ne kadar farklı olursa olsun gidilen yol ve yön herkes aynı yerde buluşacakmış. Sevenler sevmeyenler, bilenler bilmeyenler, gülenler gülmeyenler... ama bir şekilde ölenler.
     
  2. Google

    Google Özel Üye

    Paylaşım için teşekkür ederim..
     

Bu Sayfayı Paylaş