Hüseyin Cavit (Yaşamı ve Şiirlerinden Örnekler)

'Şairlerimiz Ve Şiirleri' forumunda KaRDeLeN tarafından 1 Şubat 2010 tarihinde açılan konu

  1. KaRDeLeN

    KaRDeLeN Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Hüseyin Cavit (Yaşamı ve Şiirlerinden Örnekler) konusu
    Hüseyin Cavit
    (Yaşamı ve Şiirlerinden Örnekler)


    Hüseyin Abdullah oğlu Rasizade. Ünlü Azerbaycan şairi ve dramaturgudur. 1882 yılında Nahçıvan’da doğmuştur. İlk eğitimini Nahçıvan’da molla okulunda, orta eğitimini Mekteb-i terbiye adlı yeni usullu okulda almıştır (1894-1898). 1899-1903 yıllarında Güney Azerbaycan’da Tebriz’in Talibiye medresesinde eğitimine devam etmiştir. Hüseyin Cavit yüksek tahsilini İstanbul üniversitesi’nin edebiyat fakültesinde almıştır (1909). Nahçıvan, Gence, Tiflis ve 1915 yılından itibaren de Bakü’de öğretmenlik yapmıştır. 1941 yılında Sibirya’da ölmüştür. Haydar Aliyev tarafından naşı Sibirya’dan Nahçıvan’a getirtilmiş ve adına anıt mezar dikilmiştir.

    Hüseyin Cavit klasik Azerbaycan edebiyatının geleneklerini devam ve inkişaf ettiren büyük bir edebi simadır. 20. Yüzyıl Azerbaycan romantizmi onun adı ile bağlıdır. Hüseyin Cavit’in çok geniş bir yaratıcılığı vardır. Lirik şiir, lirik-epik, epik manzumeler yazmıştır. İlk manzum facia ve dramların yazarıdır. Daha çok dramaturg olarak tanınmıştır. Azerbaycan dramının konu sınırlarını genişlendirir, trajik karakterin, romantik kahramanın, dramın yeni tiplerini yaratır. Hüseyin Cavit kahramanı kadın olan ilk Azerbaycan faciasını kaleme alır.

    Dramaturg olarak 1910-1912 yıllarında tanınmaya başlamış, 1910 yılında yazdığı bir perdeli ilk “Ana” sahnesi ile büyük bir usta olacağını ispat etmiştir. İyi kalpli ana kendi çocuğunun henüz ölmesine bakmadan, onun namert kanlısına kurtuluş yolunu gösterir, beşeri analık sevgisi şahsi kin duygusuna galip gelir.

    1913 yılında şairin “Geçmiş Günler” adlı ilk şiirler toplusu yayımlanmıştır. Bu lirik ve romantik şiirlerde şair çağdaş toplum sınıfını eleştirir, eskiyen inançlara, din ve felsefelere karşı çıkar. Aynı zamanda ferdin arzuları ile toplumun istekleri arasındaki karşıtlıkları bir mütefekkir gibi açıp gösterir. Onun hayattan rahatsızlığı, rahatsız olan ruhu, ülkü arayışı onun “Bahar Şebnemleri” adlı ikinci kitabında toplanmış şiirlerinde hissedilir.

    Cavit’in şiir dili samimi, saf insan duygularının terennümünde ne kadar hazin, ağlamaklı, lirikse de insanlara zulüm eden, hayvani duygulara sahip olan, halkı cehalet ve karanlıkta bırakan ikiyüzlülere karşı kavgası da o kadar keskin, amansızdır. Şairin karamsarlığı, ruh düşkünlüğü ve ümitsizliği zaman geçtikçe yeni bir ‘inkılapçılığa’ dönüşür.

    19. yüzyılın geleneklerine uygun olarak Cavit farsça gazeller de yazmıştır. Ancak ana dilinde yazdığı şiirlerle bunları hiçbir şekilde karşılaştırılamaz. Farsça gazellerinin biri vatan diğeri ise aşk mevzusundadır.

    1912-1918 yıllarında arka arkaya iki büyük facia yazar. Konusu mülkdar hayatı, aile ve geçim ilişkisinden alınan “Maral” (1912) eserinin merkezinde Azerbaycan kadınının faciası durur. İlk baskısı “zavallı kadın” adında idi. Eserde, zorla yaşlı bir padişahla evlendirilen Maral altın kafeste yaşayan kuş gibidir. Bu talihine isyan eder, adet ve ananeleri çiğneyip geçme kararına varır. Ama bir anda Maral bin yıllık içgüdülerin etkisi altında tereddütte kalır. Dini ahlak kuralları ve bundan doğan yasaklar bütün dehşeti ile Maral’ın gözlerinde canlanır, kutsal sayılan gelenek ve görenekler onun yolunu keser.

    Cavit’in bütün facialarının esas kahramanı gerçek arayıcısıdır. 1914 yılında “Şeyh Sinan” adlı en önemli facialarından birini yazar. Şeyh Sinan aşkın kutsiyeti hakkında duygusal, şairane bir nağmedir.

    Nedir manası aşkın? Söyleyenler nerde, bir gelsin
    Görüp kusiyet-i Sinan’ı lal olsun hacsaletten.


    Aşkı terennüm etmek için şair önce kendi felsefesini kadına, dünyevi aşka karşı koyan bir filozofu tasvir eder. Bu filozof hem din hem de tarikat lideridir. Eserin kadın kahramanı da başka cinse gönül vermeme kararı almıştır. Şeyh Sinan aşk-ı ruhani hatırına Zehra’nın ateşli muhabbetini reddederek çöllere düştüğü gibi kadın da kendini manastıra kapatmaya hazırlanır. Ancak eser iki kahramanda da bu sahte inancın sarsılması ve büyük, temiz bir aşkın her şeyin üzerinde olduğu düşüncesi ile biter.

    Bunların dışında İblis, Şeyda, Uçurum, Afet, Topal Teymur (Timur), Peygamber, Azer, Knyaz faciaları; Telli Saz, Seyavuş, Şehla, İblisin İntikamı, Hayyam dram eserleri vardır.


    ŞİİRLERİ


    BENİM TANRIM

    Her kulun cihanda bir penahı var,
    Her ehl-i halın bir kıblegahı var,
    Herkesin bir aşkı, bir ilahı var,
    Benim tanrım güzelliktir, sevgidir.
    Haz etmedim fırkadan, cemiyetten,
    Zevk alamam harpten, siyasetten,
    Bir şey duymam felsefeden, hikmetten,
    Benim ruhum güzelliktir, sevgidir.
    Güzel sevimlidir, cellat olsa da,
    Sevgi hoştur, sonu feryat olsa da,
    Uğrunda benliğim berbat olsa da,
    Son dildarım güzelliktir, sevgidir.
    Güzelsiz bir gülşen zindana benzer,
    Sevgisiz bir başta akrepler gezer,
    Ne görsem, hangi bezme etsem güzar,
    Hep duyduğum güzelliktir, sevgidir.


    BİR ZAMANLAR

    Bir zamanlar senin pembe gölgende,
    Pek bahtiyar idim nazlı dilberim,
    Henüz bahtiyarlık duyulmaz bende,
    Yalnız gülümserdi mahzun gözlerim.
    Ayrılık ne yaman dert imiş, aman!
    Sensiz halim günden güne perişan,
    Vuslat demlerini arar da her an,
    İzler yollarını yorgun gözlerim.
    Sensiz bütün duygularım bunalmış,
    Zihnim, fikrim durmuş, hep donakalmış,
    Uykum çekilmiş, gönlümü gam almış,
    Yalnız arar seni vurgun gözlerim.


    GİT

    Bana anlatma ki aşk, alem-i sevda ne imiş?
    Bilirim ben seni git! Her sözün efsane imiş
    Git gülüm, git güzelim! Başka bir aşık ara, bul!
    Duydum artık senin aşkındaki mana ne imiş?
    Bivefasın, melek olsan bile uymam daha, git.
    Kim ki uymuş sana, gönlüm gibi divane imiş
    Yetişir, git! Beni kahreyleme tersa kızı, git!
    Anladık şefkat-i ayin-i mesiha ne imiş!
    Seni bir sadedil, azade melek sanmış idim,
    Neyleyim! Ahhh gönül ruhuna bigane imiş.
    Seni takdis ederek bir daha sevmem asla,
    Ne imiş sanki bu aşk, aşık-i Şeyda ne imiş?
    Alem-i zevkü sefadan bana bahsetme sakın
    Bildik artık bu cihan mülkü ne virane imiş.


    GÖRMEDİM


    Bilmedim uydum şu mecnun gönlümün feryadına
    Aşka dil verdim, beladan başka bir şey görmedim
    Ruh-i mecruhum güzellerden vefa bekler yine
    Ben henüz asla cefadan başka bir şey görmedim
    Görmedim asla dikensiz gül, karanlıksız ışık
    Her visali daima takip eder bir ayrılık
    Söylüyorlar: “Daima zevk-i saadet var”, yazık!
    Seyredip boş iddiadan başka bir şey görmedim.
    Gördüğüm her muzdarip simaya duydum merhamet
    Yara, hem ağyara yar oldum da sevdim bicihet
    Aşina zannettiğim her yüzde heyhat! Akıbet
    Boş temelluktan, riyadan başka bir şey görmedim.
    Her muhabbet bir hıyanet, her gülüş bir hile
    Her saadet ruhu okşar pek sönük bir şuledir
    Belki var sehvim fakat gördüklerim hep böyledir
    Görmedim asla beladan başka bir şey görmedim.


    ŞEYH SİNAN

    Uyan, ey pir-i hoşdil! Kalk ayıl bir hab-i rahatdan
    Kıyamettir kıyamet! Kalk uyan zevk al bu fırsattan
    Melekler gökten inmiş feyz alırlar hak-i pakinden
    Seçilmez şimdi asla makberin gülzar-i cennetten
    Donanmış her taraf pürşule yıldızlarla caizdir
    Ki, Tiflis arş-i pürehterle dem vursun rekabetten
    Ayıl ey şeyh-i vecdaver! Ayıl bak gör ne alemdir
    Cihan sermest olup raks eyliyor şevk-i şetaretten
    Uyup sen bir melek simaya sattın dini imanı
    Atıp ahkam-i Kuranı uzaklaştırdın tarikattan
    Fakat hoş bir tarikat koydun asla mahvolup gitmez
    Cihan durdukça parlar, yükselir, düşmez taravetten
    Ziyaretgahını gül buseler tezyin eder her an
    Sen ehli aşk için bir kabe yaptırdın muhabbetten
    Nedir manası aşkın? Söyleyenler nerde? Bir gelsin
    Görüp kutsiyet-i Sinan’ı lal olsun hacaletten
    Muhabbetsiz bütün mana-i hilkat şüphesiz hiçtir
    Muhabbettir evet, maksat şu pür efsane hilkattan.


    SEVİNME, GÜLME KUZUM!

    Sevinme, gülme kuzum kimsenin felaketine
    Bu hal, evet, iyi bir şey değil sevinme sakın
    Sevinme başkasının hal-i pürsefaletine
    Dokunma kalbine bikeslerin, zavallıların.
    İnan ki bir acı söz, bir bakış, bir ince gülüş
    Kederli, sıtmalı kalbi tırmalar, yaralar
    O kalp avunsa da aldanma, incinip küsmüş
    Sağalmaz işte o, yıllar geçer de hep sızlar.
    Dokunma ruhum! Evet kinlidir felek, bir gün
    Kızar hemen gücenip intikam alır senden
    Bugün gülen yarın ağlar, sakın öğünme, düşün
    Düşün de munis ol, incitme, kırma kimseyi.


    NİÇİN


    Ben niçin meşk-i aşk-ı yar oldum?
    Bu ne hülya ki ben düçar oldum?
    Ben niçin böyle dilfigar oldum?
    Niye meftun-i zülf-i tar oldum?
    Niye bedbaht-ı ruzigar oldum?
    Merhametsiz melek, edalı güzel
    Gör neler yaptı bir visale bedel
    Yeni gülmek dilerdi şems-i emel
    Ahh pek bahtiyar idim evvel
    Ben niçin mest-i aşk-ı yar oldum?
    Severim son nefeste inlerken
    Yine atmam o nazlı dilberi ben
    O güzel gözler, ah o gonca dehen
    Çıkmıyor bir dakika fikrimden
    Bu ne hülya ki ben düçar oldum
    Seher aşık o nurun ismetine
    Bayılır pembe gül taravetine
    Cümle hayran iken nezaketine
    Uyar uymaz onun muhabbetine
    Ben niçin böyle dilfigar oldum
    Her gönül bağlı bir vefakara
    Arıyor derd-i aşka bir çare
    Ben niçin kaldım böyle avare
    Niçin uydum o çeşm-i sehhare
    Niye meftun-i zülf-i tar oldum
    Ne olur beş dakika lebberleb
    Yaşasaydık onunla mest-i tarab
    Of, bilmem ki merhamet ya Rab
    Beni kahretti ızdırabı taab
    İşte bedbaht-ı ruzigar oldum
     

Bu Sayfayı Paylaş