Hümanizm Çağında Nefis Mücadelesi

'Dini Sohbetler Dini Forum' forumunda DeMSaL tarafından 3 Mart 2010 tarihinde açılan konu

  1. DeMSaL

    DeMSaL Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Hümanizm Çağında Nefis Mücadelesi konusu Fikir, irade ve hareket özgürlüğü müdafaası adına insanın
    kutsallaştırıldığı bir devirde yaşıyoruz. Hayatına haram-helal
    sınırları getirecek, zihniyetini sorgulanmaz iman esaslarıyla
    biçimlendirecek herhangi bir kutsalı olmayan modern insan tam olarak
    kendini kutsallığın merkezine koymuş durumda. Kur’an-ı Kerim’deki
    tabiriyle “hevâsını ilah edinen”[1] insan tipini moderniteprototip
    olarak takdim etmektedir.Felsefî/ahlakî ve toplumsal/hukukî düzlemde
    kıyamet alametlerini hatırlatan tezahürleriyle karşılaştığımız bu tablo,
    Avrupa modernleşmesiyle başlayan ve aslen bizim dışımızda cereyan etmiş
    bulunan gelişimin mirasıdır. Avrupa modernliği,Tanrı ve dolayısıyla Din’i
    [kiliseyi] yeryüzünde hakikatin mutlak ölçüsü gören ortaçağ Hıristiyanlık
    düzenine son verirken mutlak ölçü fikrini reddetmedi.Sadece ölçüyü dinden
    alıp bilime ve dolayısıyla insanın eline verdi. Artık hayatın bütün
    alanlarında gerçekliğin de doğruluğun da belirleyicisi insan olmuş oldu.
    Böylece Ortaçağda kilisede iğdiş edilen insan vicdanınınyerini modern çağda
    üniversitede manipüle edilen “akıl” aldı. Bu bakımdan “Modern çağda kutsala
    yer yoktur” söylemi kadim kutsallık bilinci açısından doğrudur.

    Ama bu, modern çağın anlam örgüsünde nevi şahsına munhasır kutsallar olmadığı
    anlamına gelmez. Modern çağın da kutsalları vardır. Tek fark, modern çağın
    kutsalları semadan inmiyor, yeryüzünde ve belli bir sınıfın tekelinde
    üretiliyor. Somut bir anlatımla ifade edecek olursak bu çağda kapitalist
    sistemin çarklarına su taşıyan her türlü kaimkân,tasarım ve obje kutsaldır;
    meşruiyeti asla sorgulanamaz. Sözgelimi erotizm modern çağın kutsalıdır.
    Erotizmin ahlakîliği, ticarî ve kültürel bir sektör olarak meşruluğu bu
    çağda esaslı bir sorgunun daima fevkindedir. Modern insan erotizmin takdim
    biçimini eleştirebilir; ama bir sektör olarak mevcudiyetini sorgulamayı
    aklına bile getiremez. Bu ülkede de son birkaç yüzyıldır Batı’yla münasebetlerin
    edilgen bir çizgide seyrettiğini düşünecek olursak modern dünyanın
    kutsallaştırdığı değerlerin bizim zihniyetimiz üzerindeki etkilerini sorgulamak
    tecessüs sayılmayacaktır. Nitekim fiilî durum da bu seyrin o gün bugün
    topraklarımıza yansıma biçimi olarak maalesef değerlerimizin tahribatını
    işaretliyor. Bugün uğradığımız inanç ve kültür erozyonunda semtimizden çekilen
    semavî değerlerin yerlerini “dünyevî, beşerî ve hazcı değerler”in işgal ettiğini
    esefle müşahede etmemiz bundandır.


    Bu işgal manzaraları içinde cehalet, baskın seküler çevre ve iktisadî şartlar gibi
    çeşitli izah biçimleriyle mazur görülerek bir nevi masumlaştırılan ve nihayet
    kutsala özgü biçimde sorgulanamaz kılınan insan nefsi ve zımnında “ihtiyaç” diye
    kılıflanan nefsanî duygular başlı başına bir problem olarak ele alınacak kadar
    ehemmiyet arz ediyor. Çünkü dinle kurulması gereken samimi alakanın önünde eski
    zamanlarda daha çok amelî plandamani teşkil eden nefsânîlik, bugün zihniyet planında
    da önümüze duvarlar örmektedir. Ve hazin ki, bilinçaltımızda nefsaniyetimize
    atfettiğimiz kutsallığın doğurduğu arızalar, hak ve hakikat arayışımızı sonuçsuz
    kılmakta, Nasreddin Hoca fıkralarını hatırlatacak cinsten bir aymazlıkla ahırda
    kaybettiğimiz iğneyi işimize öyle geldiği için dışarıda aratmaktadır.
    [Modernist İslamcı akademisyenlerin çalışmalarında ilk bakışta takdir hissi
    uyandıran sıkı argümantasyon örgüsü bir de bu zaviyeden değerlendirilse ilginç
    sonuçlar alınabilir.] İnsan nefsinin ve nefsanî zaafların mazur görülmesi,
    masumlaştırılması derken problemin sadece dindarlıkla alakalı olmadığını
    belirtmeliyim. Terbiye edilmeyen nefsanî duygular modern insanın başına sosyal
    hayatta da dertler açıyor, zamanla ağır bunalımlara davetiye çıkarıyor.


    Psikolojik rahatsızlıklara (!) dönüşen birçok ruhî dengesizliğin temelinde
    şımartılmış insan egosunun ölçüsüzlüğünün yattığını söylemek belki biraz cüret
    işidir, ama hafife alınmayacak oranda hakikat payına sahiptir. Ve acı olan
    modernitenin bu duruma müdahalesi, planlanmış yalanlar silsilesi halinde
    senaryo üretmek ve bunları “psikiyatri” diye insanlara yutturmaktan ibarettir.
    Böylece nefsanî zaaflar hastalık adı altında “özürleştirilerek” nefse mukavemet
    duyguları örselenmekte, “nefis mücadelesi” yerini yüksek bedelli terapilere
    bırakmaktadır. Ve maalesef gidişat, nefis ıslahıyla kazanılacak ahlakî
    erdemlerin kaybı ve her halükarda kapitalist sistemin kazancıyla sonuçlanıyor.
    Thomas Szasz’ın ısırgan yorumuyla eskiden cin tahakkümüne bağlanan şer eylemler
    şimdilerde “karşı konulmaz dürtüler”e ya da “şizofreni”ye bağlanır olmuştur.[2]




    DİN DİLİNDE ÇÖZÜLME



    İnsan nefsinin kutsallaştırılmasında derinden etkilendiğimiz modern hümanist
    felsefenin tesiri açık olmakla beraber İslamî camia olarak süreci besleyen
    kendi kusur ve ihmallerimizi de konuşmalı, bunları özel bir muhasebe konusu
    yapmalıyız. Bu bağlamda bilhassa resmî davet-irşad dil ve üslubunda görülen
    çözülmenin etkisi müstakıllen tartışılmalıdır. Davet faaliyetleri üzerine
    siyasîstratejik hesapların gölgesi düşeli beri maalesef kelamî anlamda yaşadığımız
    şeyin adı toprak kaymasıdır. İnsanlar dinden kopup seküler alanlara yaklaştıkça
    sürekli ayaklarının altına yeni yeni dinîzeminler serme gayretkeşliğine kapıldık.
    Günah-kâr müminlere umut aşılayan nassları, olması gerektiği gibi, ümitsizliğin
    önüne geçmek için gündeme getirmek yerine, adı konmamış yeni “dindarlık modelleri”
    için referans kabul etme yanılgısına düştük. Başlarda belki nefsine yenik düşen
    insanları Allah’ın rahmetinden, İslam’ın engin müsamahasından dışlamamak adına
    benimsenen bu dil, bütün iyi niyetlere rağmen sekülerleşen insanları dinin
    gölgesinde saf-duru hayat alanlarına çekmeyi başaramadı; ama sekülerist İslam
    algısına meşruiyet referansları verme konusunda “cömertliğimizin” simgesi olmayı
    başardı. Bu izlekte müsamaha konusu kılınan birçok haram zamanla mubahlara ve yer
    yer “meşru haklar” a dönüştü. Ve nihayet modern din edebiyatında günahkârlığa karşı
    gösterilen tolerans yarı Müslüman (!) yarı laik-liberal kesimin diliyle “insanın günah
    işleme hakkı/özgürlüğü vardır” hinliğinde en hokkabaz ifadesini buldu. Modern davet
    dilinin bu zaviyeden tahlili için toplumumuzun beş vakit namaz konusundaki tavrı iyi
    bir örnek olabilir. Beş vakit namazı kılmamanın büyük günah olduğu ve son tahlilde büyük
    günah işleyenlerin kâfir olmayacağı yönündeki kelamî prensibe yapılan atıflar,
    tekfircilik beliyyesini önlemede ne kadar fayda sağladı bilinmez; fakat en azından
    Türkiye’ye has, beş vakit namazı terk eden ve buna rağmen dindarlığından pek kaygı
    duymayan bir Müslüman modelini sindirmede epey iş gördüğü kesin.



    Beş vakit namazı terk etmenin Müslümanlıkla bağdaşmayan korkunç bir günah olduğunu
    hangi hatip, hangi davetçi bütün çıplaklığıyla dile getirebilmektedir? Diyanet
    İşleri Başkanlığı’na ait hangi hutbe, konuyla ilgili ayet ve hadislerdeki sert
    uyarıların üstünü örtmeden durumun fecaatini gözler önüne sermiştir? [Yeri gelmişken
    hutbelerdeki akmaz kokmaz “diplomasi” dilinin irşad konusundaki başarısızlığı da
    dikkate alınmalıdır. Çok basit bir örnekle “Allah bizden şunu istemektedir”,
    “İslam bize şunu öngörmektedir” vb. cümleler,kaynak metinlerdeki çıplak ifadesiyle
    “Allah bize şunu emreder” cümlesindeki ciddiyeti de uyarı tonlamasını da asla
    karşılayamamaktadır.] Beş vakit namaz kılmayan damat/gelin adayımızın açıkça fasık
    olduğunu,fıkhî tabiriyle şahitliğinin geçersiz olduğunu görmek gibi bir teyakkuzdan
    nasiblenenimiz kaç kişidir? Daha hassas bir ölçü, bu son cümleleri okuyup da hafiften
    de olsa irkilmeyen kaç kişi var? Belki ifadelerimi ağır bulanlar olabilir.Ben, istisnasız
    bütün müctehid imamların Kur’an ve Sünnet’ten ya birebir istihraçlarıyla ya da üzerinde
    ittifak olunmuş ictihadlarıyla teşekkül eden ve bin iki yüz yıldır İslam coğrafyasında
    Müslümanlığın tanım ve pratiğini şekillendiren fıkıh verilerini dile getirdim.[Konuya
    daha özel ilgi duyanlar herhangi bir mezhebe ait fıkıh kitabından “şehadet bahsi”ni
    okuyabilir ve özellikle şahitte aranan “adalet” vasfının ne anlama geldiğini
    inceleyebilirler.]

    TASAVVUFTA NEFİS MUHASEBESİ

    Burada asıl konumuzla alakalı boyuta geçmek üzere şunu da ifade etmeliyiz; modern
    insan nefsinin kutsallaştırılmasında bilinçli ya da bilinçsiz tasavvuf terminolojisinin
    de suistimal edildiği muhakkaktır. Bilhassa İbn-i Arabî terminolojisinden cımbızlanan
    bazı kavramlar bağlamı ve amacı dışındakullanılarak istismar edilmiştir. Söz gelimi
    seyr u sülûk mertebelerinin nihayet noktası olarak sûfiyyenin ideal şahsiyet
    tanımlamasını yansıtan “insan-ı kamil” kavramı, bu mertebelerin gerektirdiği nefis
    terbiyesi şartlarından yalıtılarak sıradan insanı şer’î sorumlulukları karşısında
    lakaytlaştıran bir konsept içinde kullanılmıştır.Bî-namaz meclislerinde felsefî
    tasavvufa ait en netameli konular tüm çıplaklığıyla mütalaa edilerek hem hak
    edilmemiş bir ruh konforunun hevesine düşülmüş hem de dinin maksad-ı aslîsi
    konusunda görüş ufku karartılmıştır. [Dinin maksad-ı aslîsi rızâ-ı Bârî’dir ve
    tahsili ancak şer’îsorumluluklar temelinde mümkündür.] Oysa gerek tasavvuf
    terminolojisine gerekse bu geleneğin pratiklerine bakıldığında “nefis muhasebesi”
    başlığı altında insan nefsine karşı sert ve tavizsizbir tutum sergilendiği görülmek
    -tedir. Bu gelenekte insan nefsinin mazeret üretilerek masumlaştırıldığına değil,
    sürekli itham altında tutulduğuna, hatta göz açmasına fırsat verilmeyenamansız bir
    “kaçak” muamelesi gördüğüne şahit oluyoruz. [Konuyla ilgili bilgiler ve sûfiyyenin
    hayatından örnekler için tasavvufun baş eserlerinden İmam Kuşeyrî’ye ait Risale’nin
    “Nefse muhalefet ve nefsin ayıpları” başlıklı babı incelenebilir.] İnsan nefsine
    dair bu telakkinin sûfîlere hasbir yorum biçimi olduğu düşünülmesin. Zira söz konusu
    nefis telakkisi nasslarda da karşımıza çıkmaktadır. Ayetlere baktığımızda sûfiyyeye
    de diğer İslam âlimlerine de mezkûr telakkinin esaslarınıbizzat Kuran-ı Kerim’in
    verdiğini göreceğiz. Birçok ayette nefis,arındırılması gereken bir varlık olarak
    zikredilmiş, onun hevâ ve arzuları karşısında insanoğluhep sert uyarılara muhatap
    olmuştur. Anılan telakki Yusuf suresi 53. ayette bir peygamberin dilindeaçık ve özlü
    ifadesini bulmuştur: “Ben nefsimitemize çıkarmam; çünkü nefs,Rabbimin merhameti
    olmadıkça, kötülüğü emreder.”
    Bu babda tasavvuf kitaplarının “nefis muhasebesi ”, “nefse muhalefet” vb.
    başlıklı bölümlerini mütalaa ederek hem sahih bir nefis şuuru, hem de bütün hüküm
    ve uygulamalarıyla temel esprisini nefse muhalefette bulan ödünsüz Müslümanlık
    erşuuru kazanmayabakmalıyız. Bu vesileyle İslam büyüklerinin nefis muhasebesi
    çerçevesinde ortaya koyduğu ilke ve tecrübelerin sistematik bir anlatımıiçin bu
    toprakların Müslümanlık bilinç ve hassasiyetinin baş mimarlarından İmam Gazzalî’nin
    İhya’sı iyibir seçim olacaktır.İmam Gazzali, nefis muhasebesi meselesini “Ey iman
    edenler, sabredinve sabır yarışında düşmanlarınızı geçin, savaş için hazır ve tetikte
    bulunun ve Allah'tan korkun ki felahaeresiniz!”(Al-i İmran, 200) ayetinde geçen ve
    ekseriya tetikte bulunmak, müteyakkız olmak şeklindemeallendirilen “murabata/ribât”
    kelimesinin kavramsal içeriğine dâhil görür. Bu kelimenin tasavvufimuhtevası bir yana,
    düşmanlara karşı tetikte olmanın esasta nefis terbiyesinden geçtiği ve nefsini
    beklemeyen kimsenin düşmanı da –en azından düşman olarakbekleyemeyeceği
    gerçeği nefis muhasebesinin murabatayla irtibatının haklılığını tartışılmazkılmaya kâfidir.
    Bu bakımdan meseleninayetletemellendirilmesini tartışmayı zaid addediyorum.

    NEFİS MUHASEBESİNİN İÇ BOYUTLARI


    Nefis muhasebesini murabatayla ilişkilendiren İmam Gazzali, hem nasların
    tevcihatıylahem de ehlullahın şahsî tecrübeleriyle ortaya kapsamlı bir murabata
    projesi sunar. Bu minvalde murabatayımuşârata, murâkaba, muhâsebe, muâkaba,
    mücâhede ve muâtebe olmaküzere altı durakhalinde takdim eder ve böylece nefsi
    beklemenin ancakbu altı hususungerçekleştirilmesi halinde mümkün olacağını ifade
    etmiş olur. (Bkz., Gazzâlî,İhyâu ulûmiddin, c. 4, s. 393)Altı hususun her birinin kabaca
    ne anlama geldiğini yine İmamGazzâlî’den özetlemeyeçalışalım.Muşârata, nefisle
    sözleşme yapmak. İmam Gazzâlî’nin anlatımıyla onu, adeta bir şirket ortağıgibi görüp
    tasarruf hak ve sınırları, yetki ve sorumlulukları konusunda tabir yerindeyse bir tür
    “nizamname” ye tabi tutmak. Murâkaba, sözleşmenin gerekleri karşısında nefsin
    duyarlılığını, ciddiyet ve titizliğini sürekli takip etmek. En ufak bir yanlış yapmasına,
    hududu çiğnemesinefırsat vermemek içinkendisini devamlı denetim altında tutmak.
    Muhâsebe, nefsi hesaba çekmek, sorgulamak. Ne yaptı, ne etti sürekli kendisinden
    rapor istemek.Muâkabe, yer yer kusurlarına ceza ile karşılık vermek. Hata ve
    ihmallerinin bedeliniödeterek yaptığının yanına kar kalmayacağını bilmesini sağlamak.
    İmam Gazzâlî bu konuda ehlullahdan birine ait manidar bir misal getirir.
    Hassân b. Ebî Sinân adında bir Allah dostu bir gün bir yapının yanından geçer. Elinde
    olmadan yapının ne zaman inşa edildiği merakınakapılır. Derhal mâlâyânî ile
    ilgilendiğininfarkına varır, hemen toparlanır ve bu ilgi kaymasını bir yıllık nafile oruçla
    cezalandırır.

    İLGİ DAĞINIKLIĞI


    Bugün ilgi dağınıklığından, işimize odaklanamamaktan yakınıyoruz. Yaptığımız işin
    hakkını veremediğimiz aşikâr. Sebebi ise işimize gereken özen ve ilgiyi
    göstermeyişimiz.Kendi işimizden, mesuliyetlerimizden esirgediğimiz ilgiyi de
    maalesefüzerimize vazifeolmayan işlere harcıyoruz. Günümüzde sosyal bir problem
    olarak meslekerbabının mesleğihakkında affedilmez cehaleti, sanatkâr sınıfının her
    geçen gün itibar kaybına uğraması,işini bilmeyen insanlara dair acı örneklerin sayısının
    artması bir de sözünü ettiğimiz ilgi kayması açısından okunsa nefis muhasebesi
    bağlamında kaybettiğimiz değerin munhasıran dinî olmadığı da görülecektir.Burada
    parmak basılması gereken bir başka husus, bugün ilgikaymasına sevk eden en etkin
    sebep olarak medya vemedya karşısındaki edilgen konumumuzdur.Medya organlarının,
    ilgili ilgisiz milyonlarcainsana kendilerine en ufak bir fayda teminetmeyecek -hatta çoğu
    kez zararlı olacak haber ve gelişmeleridikkat çekici bir dille sunmasıkarşısında ilgi
    disiplini için yapılabilecek şey artık ferdi gayretin sınırlarını aşıyor.Müslüman ferdin
    mâlâyâni kuşatmasından kurtulup önce şahsî sonra ictimâî mesuliyetlerini
    muvaffakiyetle yerine getirmesini temin etmeninyolları gerekli alt yapıçalışmalarına
    kadar İslamî toplumsal proje olarak aciliyetleele alınmalıdır.Mücâhede, gayret etmek,
    bitmek tükenmek bilmeyen bir azim ve çabaylanefsimizi Allah’ın rızasını kazanacağımız
    birhayatın şartlarına alıştırmaya çalışmak. Muâtabe, nefsimizi temize çıkarma
    gayretkeşliğiiçinde olmayıpsürekli eksik yanlarımızıgöz önünde tutmak, kendimizi
    ayıplamak,kusurlubulmak.Bir suçlu ya da sorumlu bulmak gerekiyorsa gözlerimiz bir
    başkasına değil önce kendi nefsimize çevrilmeli.



    Tasavvufun muâtebe adıyla idealleştirdiği bu duygudan mahrum kalışımızın bedelini,
    karakollara taşınansıradan mahalle kavgalarından tutun da mahkeme salonlarına
    intikal eden cinayetlere kadarelim vakalarlasonuçlanan hak ihlalleriyle ödüyoruz.
    Bunlarınekserisinin temelinde en az yanlış anlamalar kadar kendinihaklı, muhatabını
    haksız görmeye şartlanmış nefislerimizin yattığı unutulmamalıdır. Burada bir
    nükteninaltını çizmek adına belirtmek gerekirse muâtebenin sonmaddeye konulması
    çok anlamlıdır. Zirabundan öncekihususları yerine getirmeye gayret edip de bir nebze
    yol kateden insanlar şeytanın en tehlikeli tuzağıyla karşı karşıya kalırlar. Bu merhalede,
    sen artık bu işibaşardın, bütün kötü hasletlerden arındın, nefsini terbiye ettin,diyerek
    şeytan insanı kendini beğenmişlik havasına sokmaya çalışır. Tehlikenin bittiği sanılan
    noktada şeytan insanın başına öyle çorap örer ki, nefis terbiyesi adına çekilen onca
    zahmetten geriye “şişkin bir ego” kalmış olur. İşin bir başka vahim yanı, gerek konumu
    itibarıyla erekse açıktan kusurları olmaması bakımından bu kimseye nasihat eden de
    bulunmaz. Dolayısıyla hatasını idrak etme şansı diğerlerine göre çok daha az olur bu
    kimselerin. Ki bu da imtihanın en çetin ve en tehlikeli tarafıdır.Allah dostlarının
    mertebeleri yükseldikçe ayaklarının altındaki zeminin daraldığı ve nihayet milimlik bir
    sarsılmanınbilekendilerini doruklardan aşağıya düşüreceğigerçeği bu açıdan düşünülürse
    ebrârın hasenâtınınneden mukarrebîn için seyyiât sayıldığını anlamak daha da kolaylaşır.
    ----------------
    [1] Câsiye, 23.
    [2] Vahşi Dil, Thomas Szasz, Çev. Mehmet Atalay, Kaknüs, 2006, s. 191.


    Talha Hakan Al
     

Bu Sayfayı Paylaş