Gerçek bir hikaye: "Kocamın Bekçisi"

'Kitap, Resim ve Dergi' forumunda Siraç tarafından 31 Ocak 2009 tarihinde açılan konu

  1. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    Sponsorlu Bağlantılar
    Gerçek bir hikaye: "Kocamın Bekçisi" konusu
    Gerçek bir hikaye: "Kocamın Bekçisi"

    "Kocamın Bekçisi" Dünyanın en acılı coğrafyası Ortadoğu’dan bir “savaş kadını”nın Kerkük-İstanbul-Viyana’ya uzanan gerçek yaşam hikayesi. Viyana'da yaşayan Semra Berken, "Kocamın Bekçisi" adlı eserinde Kerküklü bir kadının birinci Körfez Savaşı ile birlikte altüst olan hayatını anlatıyor.

    [​IMG]


    Kerküklü bir kadın, üç ülke; “öteki” olmak ve “yersizlik”

    Azınlık olmanın insanları her yerde ve her zaman tüm yaşamları boyunca nasıl etkilediğinin gerçek adı Ortadoğu… İnsanların ait oldukları topraklarda olağan koşullarda olsalar dahi yaşantılarını “öteki” olarak sürdürdükleri bir coğrafya Ortadoğu… Bu olağan koşullar değişip olağanüstü koşullara, hatta kendilerine bile ait olmayan bir savaş durumuna döndüğünde, tüm yaşamlar cehenneme dönüşüyor.

    İşte Kocamın Bekçisi’nde yazar, Kerkük’te başlayan hikayesinde mekanlar, sokaklar, kentlerden ziyade; insan hayatından, aileden, akrabalıklardan, kişiliklerden, aşklardan yola çıkarak olağanüstü bir dramı tüm çıplaklığıyla insanlığın yüzüne çarpıyor.

    Genç kızlığın başlarında tutkulu bir aşkla başlayan Naza’nın serüveni; tüm ailesi, akrabaları ve çevresindeki insanlarla gelişen hayat hikayesinin nasıl bir trajediye dönüştüğünü ve savaşın tüm acımasızlığını gözler önüne seriyor. Insanlar arasındaki tüm dayanışma, aile bağları, güçlü tanıdık ilişkiler ve en önemlisi zenginlik bile bu olağanüstü durumda hiç kimseyi kaçınılmaz sondan kurtaramıyor.

    Bütün istediği tutkulu bir aşkla bağlı olduğu kocasıyla ve çocuklarıyla kendinin diyebileceği bir evde mutlu bir yaşam sürdürmek olan Naza, bu olağanüstü acımasız savaş koşullarında kurduğu aileyi Amerika’nın Irak’a saldırısıyla birlikte kaybediyor. Kocasını, babasını, kardeşini ve bir çok yakınını savaşa kurban olarak veriyor. Bundan sonra tek hedefi; çocuklarına bakabilmek, onları koruyabilmek…

    Çocuklarıyla yaşam savaşı verirken kayınbiraderiyle evliliğe zorlanması sonucu Irak’tan ayrılmaya karar veren genç kadın, Türkiye’ye kaçıyor. Naza’nın Irak sınırında geliş gidişlerde yaşadığı inanılmaz korku dolu anlar, okuyucuya savaşın derinliği ve o bölgede yaşananlara dair ayrıntılı bilgi veriyor.

    İstanbul’a varan Naza, daha önce Türkiye’ye kaçan kardeşinin soğuk, rutubetli derme çatma iki göz evine sığınıyor. Çaresizlik, yoksulluk burada da devam ediyor. İş bulamıyor. Kardeşi ve ailesi ile karşı karşıya geliyor. Nihayetinde istemese de sadece çocuklarının karnını doyurmak ve onların eğitimini sağlamak için Kerkük’ten daha önce Türkiye’ye göçen bir Iraklı ile evleniyor.

    Huzur ve rahat bir yaşam arayışıyla yaptığı bu evlilik onun hayatını tam anlamıyla bir kabusa dönüştürüyor. Artık dönüşü olmayan bir yola girdiğini anlıyor. Fakat çaresizlik ve aileden aldığı eğitim onun bu kaostan çıkmasına izin vermiyor. Üstelik hikayede tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilen sapkın kocasının korkunç davranışlarına boyun eğiyor.

    “Naza sonunda kendine asla istemeyeceği bir hayat kurmuş, yaşayamayacağı bir hayata hapsetmişti kendini”

    “Onun için Irak ise sadece geçmişin kötü izlerini taşıyan bir hapishaneydi. Orada ne kendine ne de çocuklarına bir gelecek olmadığını son gidişinde açıkça görmüştü”

    “Genç kadın, gel-gitler içinde derin bir kaosa sürüklenirken, sık sık soruyordu kendine: “İnsan kendi hayatından, kendinden nasıl kaçıp kurtulabilirdi?” “Ne çok gardiyan vardı hayatında onu isteyen, yöneten, yasaklar koymaya, sınırlamaya kalkan, yaşamını alt üst edip her şeyini sıfırlayan ne çok insan vardı. Hepsi de sadece kendi istediklerini yapıp sözünden çıkmamasını, bir köle gibi itaat etmesini bekliyorlardı. Onların arasında gerçek bir mahkumdu. Sadece bedenini değil, benliğini, ruhunu da onların emrine sunduğunu, içindeki mahpusun kendi olduğunu bile fark etmemişti yıllardır”

    Ve bizler “yersizlik” denilen kavramı Naza’nın gözünden bakıp çok daha iyi anlıyoruz. Bir yere ait olmanın verdiği güvenin ne demek olduğunu yazar okuyucularına adeta rahatsız edici bir biçimde anlatıyor. Öyle ki suçluluk duygusuna kapılmamak elde değil bu anlatımda. İnsanlıktan utanır hale geliyor okuyucu…. Sadece ayakta kalabilmek, çocukları için bir dam altı bulmak ve sadece onların karnını doyurabilmek kaygısının bedelini bir kadının ne kadar ağır ödediği gözler önüne seriliyor.

    Hastalıklı, sakat bir cinsel anlayışı olan kocası ile olan ilişkisi Kerkük’ten İstanbul’a yeni bir hayat adına yola düşen Naza için bambaşka acılara sahne oluyor. Öyle ki, Naza’nın kızı Melek bile bu travmadan nasibini alıyor. Hayat, genç kadın için olduğu kadar oğlu Ali ve kızı Melek için de giderek zorlaşıyor.

    Naza’nın güven duyacağı bir yere, korkularından arınacağı bir limana ihtiyacı vardır. Fakat elinde fazla bir seçenek de yoktur. İstanbul’da ki depremi de yaşayan kadın kendi iç çelişkilerinin farkında olarak artık kaderine boyun eğmiş, kurtuluşu tamamen kendi çabası dışında beklemektedir.

    Bu kurtuluş ona Avusturya’da yaşayan ablasının eliyle ulaşıyor. Ama bu kurtuluş onun beklediği güven ve korkulardan arınmış yaşamı vermekten uzak olmakla kalmayıp daha kötüsü yeni bir kaos olarak karşısına çıkıyor. İstanbul’dan Viyana’ya gidişi bizlere mülteci hayatının bir başka yüzünü gösteriyor. Özellikle de kadın bir mülteci için durumun ne denli zor ve ağır olduğunu…

    İnsan kendi yaşamında durduğu yeri görebilmek için başka hayatlara da bakmak, başkalarının yaşam şartlarını ölçüp tartmak, düşünmek, anlamak hatta zaman zaman belirli bir dayanışma içine girmek zorundadır. Hangi kültüre ait olursak olalım tüm insanlığın günümüzdeki en önemli sorunu, bu gezegende sığınabilecekleri, kendilerini güvende hissedebilecekleri, kendilerine ait küçük dünyalarında korkulardan uzak yaşayabilecekleri bir yer arayışıdır…

    Kerkük-İstanbul-Viyana hattında Kocamın Bekçisi romanı ile gerçek bir hayat öyküsü ile yüzleşiyor okur. Savaş dinip de eski topraklara yapılan bir ziyarette, Viyana’da karşısına çıkan adamın kocasının, babasının, kardeşlerinin ve akrabalarının katili, ölüm emrini veren kişi olduğu gerçeği ise okura yeni bir travma yaşatıyor. Darmadağın hale gelen, her hamlesinde yeni bir kaosla karşılaşan Naza’nın yaşantısı, insanoğlunun kendi eliyle yarattığı savaş karşısında ne denli yalnız olduğu gerçeğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Üstelik savaşta “öteki” olmak, “yersiz” kalmak, insan olmak boyutunu çok değiştirmiyor ama, bir kadın için ölüm-kalım mücadelesi haline geliyor.

    Kocamın Bekçisi gerçek bir yaşam hikâyesi…

    Kocamın Bekçisi; çıkartanlarla içinde yaşayanların tamamen farklı olduğu bir savaşın ortasında, daha savaşmadan kaybedenlerin, acının, merhametin, kısa sevinçlerin, mutluluğun, sevginin inanılmaz gücünün, aşkın, hasretin, yokluğun, yoksunluğun, insanı insan yapan tüm duyguların sonuna kadar ortaya konduğu, sadece ölenlerin değil yaşayanların da hayatlarını kaybettiği, azınlık olmanın tüm şanssızlığını omuzlarında ölümcül bir yük gibi sonsuza kadar taşıyan insanların hikâyesidir.

    Kaderine karşı koyabilmek, onu değiştirebilmek, ondan kaçabilmek için verilen mücadelelerin, çaresizce karşı koyuşların, boyun eğişlerin, yüreklerden taşan isyanların ruhların üstünde bıraktığı derin izlerin hikâyesidir.

    Mutluluğun doruklarında yüzerken sahip olduğu her şey bir anda yok olan bir kadının, hayatın içinde kaybettiklerini, yeni bir yaşamı ve kendisini yeniden bulabilmek uğruna ülkesinin yenik düştüğü savaştan kaçarken, ruhundaki amansız savaşı kazanabilmek için verdiği sonsuz mücadelenin hikâyesidir. Bugün güncelliğini halen koruyan, aynı acıları ve kayıpları, savaşın içinde bir yaşamın zorluklarını hep birlikte yüklenen talihsiz bir coğrafyanın insanlarının hayatını da anlatan bu kitap, henüz bitmemiş bir yaşamın hikâyesidir.
     

Bu Sayfayı Paylaş