Genç yaşta ölümün hikmeti nedir?

'Dini Sorular ve Cevaplar' forumunda _Mr.PaNiK_ tarafından 17 Ağustos 2008 tarihinde açılan konu

  1. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Genç yaşta ölümün hikmeti nedir? konusu
    Genç yaşta ölümün hikmeti nedir?​


    1- Bu ölüm de bize gösteriyorki ne zaman, nerede, ve nasıl öleceğimiz belli olmadığından her an ölecekmiş gibi kendimizi hazırlamamız gerekir.

    2- İnsan ne zaman ölürse, onun için en hayırlısının o zaman olduğunu düşünmek gerekir. İstakbali bilemediğimizden geleceğin onun için daha hayırlı olup olmadığını da bilemeyiz. Hatta daha kötü olma ihtimali de olduğundan sabır ve şükürle karşılamak gerekir.

    3- Her türlü meyvenin bulunduğu bir bahçe düşünelim. Bazı meyveler erken olgunlaşmasına rağmen bazıları çok geç olgunlaşır. Erken olgunlaşanları bekletmeden toplamak gerekir. Bunları da geç olgunlaşanların zamanına kadar bekletelim demek doğru olmaz. Ayrıca bu erken toplandı biraz daha kalsın denilmez. Bunun gibi bir insanın ahirete toplanma zamanı geldiyse o bekletilmez. Erken gitti biraz daha kalsaydı da olgunlaşsaydı denilmez. Yeter ki akıl baliğ olduktan sonra istkametle yaşamış olsun.

    Bu vesile ile ölüm hakkında bazı soru ve cevapları da gönderiyoruz:

    Ölüm nedir?​


    Sonsuz ilâhî fiillerden birisi: imate. Yani, ölümü tattırma; ruhun bedendeki tasarrufuna son verme. Ruh, Allah’ın en mükemmel, en harika ve en bilinmez eseri. Muhyi (hayat verici) isminin tecellisiyle hayat nimetine kavuşmuş. Bu nimet ve şeref artık ondan ebediyen geri alınmayacak. Kabirde de, mahşerde de, cennet veya cehennemde de devam edecek.

    Ruh yaratmak gibi, her ruha uygun bir beden inşa etmek de Allah’ın en hikmetli ve rahmetli bir icraatı. O ruhla bu beden arasındaki münasebeti tesis etmek de o rabbü’l-âlemînin en ince bir sanatı. İşte ölüm kanunuyla o misafir ruh, bedenden soyuluyor, süzülüyor ve kendine mahsus bir başka âleme göç ediyor.

    Zenginliği sonsuz olan Allah, bir bedende iki misafir barındırmıyor ve ayrılan ruhun hanesini dağıtıyor, bozuyor ve yeniden aslına, yani elementlere çeviriyor. İşte ruhun kabz edilmesi ve bedenin aslına dönmesi “imate” fiiliyle icra ediliyor ve böylece o canlıda mümit ismi tecelli etmiş oluyor.

    Nur külliyatında ölüm için getirilen birbirinden güzel tariflerden birisi: “mevt, vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekândır, bir tahvil-i vücuttur...” Mektûbat

    Ve yine ölüm hakkında ince bir tespit: “nasıl ki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir iledir. Öyle de dünyadan gitmesi de bir halk ve takdir ile, bir hikmet ve tedbir iledir.” Mektûbat

    Bir asker adayı için hem kıtasına teslim olduğunda, hem de terhis edildiğinde birtakım kayıtlar tutulur, işlemler yapılır. Askere kayıt da bir fiil, askerden terhis de... İşte yukarıdaki ifadelerde bu incelik nazarımıza sunuluyor. Hayat, ihya fiiline dayandığı gibi, ölüm de imate fiiline dayanıyor. İkisi de ayrı birer ilâhî ismin tecellisine hizmet ediyorlar.

    İhya fiiliyle cansız elementler hayata kavuşurken, imate fiiliyle bu beraberliğe son veriliyor. Canlı hücreler, yerlerini kademeli olarak yeni elementlere bırakıyorlar. Yeryüzünden bir grup misafir daha uğurlanıyor; yeni misafirlere yahut yeni imtihan adaylarına yer boşaltmak üzere.
    Her ilâhî fiil gibi imate fiili de bu âlemde aralıksız faaliyette. Her saniyede yaklaşık olarak dört kişinin dünyadan göçtüğü söyleniyor. Bu rakam insanlık âlemi için. Buna hayvanlar âlemi de katıldığında, bu ilâhî fiilin nasıl aralıksız faaliyet gösterdiği daha iyi anlaşılır.

    Bir insan kalp krizi geçirirken, aynı anda bir diğeri kanserden, bir başkası akciğer yetmezliğinden hayata veda ediyor. Trafik kazalarında insanlar can verirken, kaldırımlarda nice karıncalar eziliyor. Kombinalarda sığırlar boğazlanıyor, çiftliklerde tavuklar kesiliyor. Teknelerde balıklar, örümcek ağlarında sinekler son çırpınışlarını yapıyorlar. O anda ölen hücrelerin, alyuvarların, akyuvarların, hele mikropların haddi hesabı yok. Bütün bu işler imate fiiliyle icra edilmekte. Sonsuz bir ilim ve hikmet ile.... İmate, kabir âlemine doğuş... Ve imate, insan için, dünyaya gönderilmesinden çok daha ileri bir rahmet tecellisi.

    Nur külliyatında, çekirdeklerin ölümleriyle sümbül hayatına geçtikleri ölümün de hayat kadar bir nimet olduğu güzelce izah edilir. Biz de bu müjdeli haberi hayalimizde genişletiyor ve görüyoruz ki, her ölümü bir diriliş takip ediyor ve ikinci safhalar birincilerden daha mükemmel. “nutfe” safhası biterken “alâka” yani kan pıhtısı devreye giriyor. “alâka”nın işi bitince sıra “mudga”ya yani et paçası geliyor.

    Kâinatın yaratılış safhalarında da bunu görüyoruz, bir sonraki safha öncekinden daha mükemmel. Dünyada canlıların boy gösterişinde de bunu görmek mümkün. Ana hatlarıyla önce bitkiler yaratılıyor, onu hayvanlar takip ediyor ve sonunda insan yaratılıyor; arza halife olmak üzere...

    Bütün bu rahmet ve hikmet tecellileri bize kabir âleminin dünyadan, âhiretin de kabir âleminden daha güzel ve daha mükemmel olduğunu ders veriyorlar.

    O halde ölüm, yeni bir mükemmele atılan adımın adı. Onu kabir âlemi takip edecek ve diriliş hadisesiyle, insan yeniden beden-ruh beraberliğine kavuşacak; dünyadakinden daha ileri bir yaratılışla. Ölümü ve imateyi böylece değerlendiren insan, “ölümü gülerek karşılar”.

    ölmek yok olmak mıdır?


    Solmuş ve dalından kopmuş bir yaprak... Araba altında kalmış bir kedi... Yıkımına başlanılmış bir eski bina... Kütüphanede tozlanmaya terkedilmiş bir şaheser... Miras masasına oturtulmuş bir ömür... Ve daha niceleri...

    İşin garibi, bu dünyaya yeni ayak basanlar, mâzinin bu değişken manzarasını görmez, göremez, yahut görmezlikten gelirler. Ve yeni bir devranı sürmeye başlarlar... Bu kervan da böylece gider durur.

    Çiçekler, öncekilerin solduğunu bilmez, yine açar. Bebekler, evvelkilerin öldüğünden habersiz, yine doğar. Gençler, bir gün ayrılacaklarını düşünmez, yine evlenir. Müellifler, günün birinde unutulacaklarını dikkate almaz, yine yazar. Kazananlar, sonunda bırakıp gideceklerinden gafil, yine çalışır...

    Bir kudret, kâinatı böyle çevirir; bir hikmet, canlıları böyle sevk eder ve bir sır insanları böyle çalıştırır...

    Arz küresi.. Misafir öğüten sofra. Hem misafirler, hem de rızıkları o sofradan çıkıyor.. Sonunda her ikisi de ona dönüyorlar. Toprak ana, meyveleriyle beslediği insanoğlunu sonunda bağrına basıyor. Ve onu element hâline getirinceye kadar öğütüyor.
    İnsan, daha dün sofrasının başındayken, bugün bir sofra olarak toprağa gömülüyor ve yeraltı dünyasının istifadesine sunuluyor..

    Dün, koyunlar onun için otluyordu, ağaçlar meyvelerini ona uzatıyorlardı. Güneş onun için doğuyor, dünya onun için dönüyordu. Toprak onun için mahsûl veriyor, sular onun için akıyordu... Ama şimdi o aziz misafir, hayattayken tırnağının ucuyla ezebildiği küçük hayvanların esiri olmuş. Onların önünde bir sofra gibi serilmiş. Bugün onunla beslenen böcekler de, bir süre sonra, ölümü tadıyorlar ve sonunda insan, tâ ilk noktasına, toprağa varıyor. Toprakta başlayan hayat, yine onda son buluyor...

    Garip bir sır, acip bir muamma... İnsan bu bilmeceyi çözemedikçe, neden zevk alabilir? Onu ne tatmin edebilir?... Madem ki öğütüleceğiz, ilk hâlimize döneceğiz; o halde bu âleme niçin geldik? İnsan bu sorunun cevabını bulamadan doyasıya yiyememeli, gönlünce giyememeli, keyfince gülüp eğlenememeli... Bütün bu düşünceler, mâzide, bir ahbabımın vefatı ile iç âlemime hücum eden ve beni kararsız kılan suallerden bir kısmı...

    Ben bu düşüncelerle, çaresizlik içinde kıvranırken, aradığımı bir şaheserin şu cümlesinde buldum. Dünya hayatı için: “başka bir âlemin mahsûlâtının tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor” deniliyordu.

    Dünya bir tezgâha benzetilmişti. Bu tezgâhta dokunan mahsûller bir başka âlem hesabınaydı. Ama görünüşte, mahsuller yine tezgâhın içinde yok oluyor, öğütülüp gidiyorlardı. Öyleyse bu mahsûl manevî olmalıydı... Maddî olsa, o da öğütülür giderdi.

    İnsan ruhunu düşündüm. Onu zaman yıpratabiliyor muydu? Dünya onu eskitebilmiş miydi?.. Hayır! Tam aksine o, zaman geçtikçe olgunlaşıyor, bilmediklerini öğreniyor, daha da terakki ediyordu... Yıpranan beden idi. Toprağın öğüttüğü de beden idi. Ruh bu tezgâhta dokunmamıştı ki onda öğütülebilsin. O, Allah’ın şuurlu bir kanunuydu... Sahifeler kanunu eskitebilir miydi? Onlar ancak yazıyı misafir edebilir, dolayısıyla onlardan ancak yazılar silinebilirdi. Yazıda ifadesini bulan ve kendisini okutturan kanun ise, yazının silinmesiyle yürürlükten kalkmazdı. Onu ancak koyan kaldırabilirdi...

    Öğretmenleri düşündüm.. Onlar imtihan evrakını belli bir dönem beklettikten sonra imha etmiyorlar mıydı?.. Çünkü geçen geçmiş, kalan kalmıştı. Mezun olanlar ayrı bir âlemde, yâni okul ötesi bir başka hayat devresinde görev almış, hayatlarını saadetle sürdürmeye devam etmekteydiler. Mezun olamayanlar ise, ya işsizlikle sokaklarda, kahve köşelerinde perişan olmuşlardı, yahut çok güç şartlar altında hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlardı..

    Artık her iki gurubun da okuldan alacakları bir şey yoktu. İmtihan evrâkının parçalanması, imhâ edilmesi, onlar için bir mânâ ifade etmiyordu... İnsan da, bu dünya imtihanında, ruhuna iyi veya kötü neyi mal etmişse, onlarla bu dünyadan göçüp gidiyordu. Bu değirmenin taşları, ruhu ve ona mal olanları öğütecek güce sahip değildi...

    Bu düşüncelerle ruhum rahatladı, gönlüm sürurla doldu. İyiden iyiye anladım ki: bu dünyaya Allah’ın iradesiyle gelen, o’nun lütfuyle hayat süren insan, yine o’nun sevkiyle ölümü tadacak, mahşere çıkacak, o’na rücû edecektir...

    O’na mü’min, mutî, salih olarak rücû edenler, ebedî saadet menzili olan cennete sevk edilecekler..

    Cennet güzeller ve güzellikler diyarı... Âmirin de güzeli oraya girecek, memurun da; zenginin de güzeli oraya gidecek, fakirin de... İçeriye sadece güzelliklerini götürecekler. Dünyevî makamları, rütbeleri ise dışarıda kalacak.

    Hz. Ebubekir’in (r.a.), hz. Bilâl’ı azat etmek üzere, efendisinden satın alırken yaptığı pazarlık, cennetin en güzel bir çiçeğinin, bir başka çiçeğe müşteri olmasından başka bir şey miydi?...

     
  2. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    ölüler bize neyi haykırıyor?


    Dünyaya gelmeden önce, bilemezdik, hangi erkeğin sulbüne geçeceğimizi, hangi hanımın rahminde büyüyeceğimizi. Şimdi de bir başka cehalet tablosuyla karşı karşıyayız. Üzerinde seyahat ettiğimiz bu arz küresinden, berzah âlemine hangi vasıta ile göç edeceğiz? Bu yolculukta trafik kazasına mı bineceğiz, kalp sektesine mi? Hangi hastalık bizi ölümün eşiğine getirip, ölüm meleğine teslim edecek? Beşer olarak bu sorumuza cevap vermekten son derece âciziz.

    Azrail (a.s.) her gün beşyüzbini aşkın insanın ruhunu kabz ediyor. Her gün bir deste insan, bir bağ beşer kaldırıyor bu dünyadan. İçinde ihtiyarı da var genci de... Zengini de var fakiri de... Hepsinden önemlisi; içinde salihi de var, fasıkı da. Mü’mini de var kâfiri de...

    Bu bağ ve desteler bize şunları haykırıyorlar: “ölümde herkes eşit... Bir gün de siz biçileceksiniz. Dikkat edin de gafil yakalanmayın. Ölüm meleği sizi isyan üzere bulmasın.

    Kendinizi sefâhate değil, ibadete kaptırın. Gözünüzü başkasının şusuna busuna değil, kendi ebedî hayatınıza dikin; onu düşünün, onun için bir şeyler yapmaya gayret edin. Ölümünüz, vazifesini hakkıyla yapan bir askerin, kışlasını terk etmesi gibi olsun; yahut, imtihan kâğıdını doğru cevaplarla dolduran bir öğrencinin sınıftan çıkışına benzesin.

    İhtiyarladığınızda sizi artık taşıyamayan ayaklarınıza eskimiş ayakkabılar nazarıyla bakın. Ağrılı sızılı bedeninizi yırtık elbise gibi değerlendirin. Bunlara fazla önem vermeyin. Yeter ki siz eskimeyin; ruhunuz dinç kalsın; bedeniniz yıprandıkça gönlünüze güç gelsin, kalbiniz kuvvetlensin...

    Gönlünüz iman ve ibadet ile güçlü olursa, elbisenizden tamamen soyunacağınız o son günde sıkıntınız az olur. Kalbinizi ne kadar az şeye bağlarsanız, dünyadan kopmanız da o kadar kolay olur. Bu sizin elinizde... Lâkin tatbikatınız bu yolda değil. Ölümü düşündükçe dünyaya daha fazla sarılıyorsunuz. Ondan ayrılmanız, ruhunuza her geçen gün biraz daha zor geliyor. Bilmeden kendi kuyunuzu kendi elinizle kazıyorsunuz.

    Halbuki bu kabir âlemi, öyle pek korkulacak gibi değil. Aksine dünyadan daha güzel. O âlemden bu âleme sağlam doğabiliyor musunuz, gerisini hiç düşünmeyin. Buraya “berzah âlemi“ demeleri boşuna mı? Berzah, yâni perde... Dünya ile âhiret arasında bir geçit, bir köprü... Müminler için dünyadan daha güzel, cennetten daha geri... İnanmayanlar için ise tam tersi; dünyadan daha elim, cehennemden daha ferah. Bir bakıma ilkbahar ve sonbahar gibi. Bu mevsimler de birer perde değil mi? Birisi kış ile yaz arasında, diğeri yaz ile kış arasında...

    Fırsat elinizde iken, kabrinizi orada güzelleştirmeye bakın. Öyle çalışın ki, bu âlem sizin için seher vakti gibi olsun, akşamın alaca karanlığına benzemesin.

    Biz bütün fırsatları kaybettik. Artık ne elimiz bizim, ne de dilimiz... Gafletinizi gördükçe, size bir şeyler söylemek, ondan da öte, bir şeyler haykırmak istiyoruz. Ama artık ne dudaklarımızla, ne dilimizle, ne ses tellerimizle ve ne de hava tabakasıyla bir alâkamız kaldı... Şimdi bedenimiz, aslına rücû etmek üzere çürümeye terkedilmiş durumda. Artık istesek de ayaklarımızı hak yola bir adım olsun attıramıyoruz. Bir gün siz de bizim gibi olacak ve ömrünüzü daha iyi değerlendiremediğiniz için, “ah”lar çekeceksiniz.
    Ölüm, insana verilen cüz’i iradenin son sınırı. Ömür, nefis ve cüz’i irade... Üçünün cenazesi birlikte kalkıyor. Artık bizim için bu üçü de çok gerilerde kaldı. Şimdi yaptıklarımızın karşılığını görmenin ilk durağındayız. Cüz’i irademizin acı ve tatlı meyvelerini burada tadıyoruz. Bize tanınan bütün fırsatlar şimdi son bulmuş durumda. Allah’ın mutlak iradesinin tam hükmü altındayız. O’nun lütfettiği kadar zevk alabiliyor, yahut o’nun irade buyurduğu kadar azap çekiyoruz. Bu âlemden mahşere yine o’nun iradesiyle çıkacak ve kendi keyfimizce değil, Allah’ın hâkimiyeti altında hesabımızı vereceğiz.

    Biz mahşeri bekliyoruz, siz ölümden kaçıyorsunuz; ne garip değil mi? Ölüm sizin önünüzde duruyor, bizim ise çok gerilerimizde kaldı. Yine de siz bize acıyor, bizim için elem çekiyorsunuz.

    “kabir, cennet bahçelerinden bir bahçe, yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur.” Hadis-i şerifi’ni duymuşsunuzdur. Bizler bu âlemde o hadis-i şerif’in mânâsını yaşıyoruz. Size ilk ve son tavsiyemiz: ömrünüzü öyle geçiriniz ki, kabriniz sizin için bir küçük cennet olsun.”

    “ölmeden önce ölünüz” ne demektir?


    Ölümle ilgili bir hadis-i şerif: “insanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.” İnsan, kendisinin âciz ve zelil, dünyanın aldatıcı ve fâni; âhiretin ise çok yakın olduğunu, tam olarak, ancak ölünce anlar. Bu hadis-i şerif ile, ölmeden önce uyanmamız, hayatımıza çeki düzen vermemiz ihtar edilmekte...

    Ve nihayet, ölümün hakikatine ermemizi ders veren: “ölmeden evvel ölünüz” hadis-i şerifi... Hayatta iken ölmek... Bu ölüm seçkin insanlara mahsus. Bizlere düşen, elden geldiğince onlara benzemeye gayret etmek... Bu emri dinleyen insan, vücudunu ve onu kuşatan kâinatı birer yardımcı olarak görür.. Dünyayı misafirhane, bedeni emanet bilir. Ruhunu ve kalbini onlarda boğmaz. Bu hal ile hallenen insan, ölmeden evvel ölmüş demektir.

    İnsan ölümle birlikte hayatının hesabını da vermeye başlar. Öyle ise; ömür muhasebesini dünyada yapan insan, ölmeden evvel ölmüş demektir. Dünya hayatının bitimiyle yeni bir hayata geçilir. O halde, bu dünyada iken âhiretine hazırlanan insan ölmeden evvel ölmüş demektir.

    Ölümle, insanın elinden, diğer azaları gibi, gözü ve dili de alınır. O artık okuma, anlatma nimetlerinden mahrumdur. Bunu düşünerek, orada yarayacakları burada öğrenen ve orada konuşulacakları burada dinleyen insan, ölmeden evvel ölmüş demektir.

    Ölümle birlikte mahlûkatın sevgisi de biter, korkusu da.. Ölü için, yaşayanlar tarafından övülmekle yerilmek eşit olduğu gibi, yazla kış arasında da fark yoktur. İnsanların teveccühlerine ve yermelerine dünyada ehemmiyet vermeyen, “varlığa sevinmeyip, yokluğa üzülmeyen” insan da ölmeden evvel ölmüş demektir.

    Ve en önemlisi; ölümle insan hakk’a rücu eder, rabbine döner. Ölmeden evvel ölenler, hakk’a bu dünyada rücu ederler; hayatlarını ilâhî emirler dairesinde geçirirler; Allah’ın rahmetine dünyada iltica eder, gazabından da yine dünyada korkarlar. İşte bu bahtiyar insanlar âhirette de hakk’a rücu ederler, ama bu rücu onlar için Allah’a vâsıl olma ve lütfuna erme şeklinde tezahür eder.

    Ölümle, cüz’i iradenin hükmü son bulur. Öyle ise, ölmeden evvel ölenler, kendi şahsî isteklerini ve nefsî arzularını hayatta iken bir tarafa atmayı başarıp, Allah’ın küllî iradesine tâbi olurlar. Nefis hesabına bir şey talep etmezler. Bütün arzuları helâl dairesinde olur. Böylece cüz’i iradelerini bir bakıma terk eder ve ölmeden evvel ölmenin zevkine ererler.

    Düşünüyorum da; dünya döndükçe insan halden hâle giriyor. Hücreleri, yaprak dökümü gibi, durmadan ölüyor. Ve çiçek açımı gibi bir yandan da bedeninde yeni hücreler yaratılıyor. Ve insan bütün bu olup bitenlere seyirci kalmaktan öte bir şey yapacak halde değil.. Yarını hakkında ne bir bilgisi var, ne de bir garantisi.. Madem ki bütün bunlarda cüz’i iradenin bir hükmü yok; onu, irademize hitap eden işlerde de bir tarafa bırakmayı başarabilsek, yâni Allah’ın rızasına muhalif hiçbir şeyi irade etmesek, çok bahtiyar olacağız.

    Ölmeden evvel ölmek; gerçekten, bu dünyada büyük bir lütuf, büyük bir saadet. Bilindiği gibi, insan, yerde iken gök gürültüsünden ürker, şimşekten korkar, yıldırımdan kaçar... Ama uçakla bulutları yarıp onların üstüne çıktı mı, artık güneşi bulmuş ve önceki korkularından kurtulmuştur. Ölmeden evvel ölmenin sırrına erenler de, ölümü hayatta iken geçmiş, mahşere bu dünyada çıkmış, hesaplarını burada vermiş ve mutî bir kul olarak hakk’a rücu etmişlerdir. Artık onları benlik duygusu boğamaz, çünkü ölünün benliği olmaz. Tabiat onları kendine celp edemez, zira ölünün tabiatla bir alış verişi kalmamıştır...

    Onlar, peygamber efendimiz’in (a.s.m.) Bir emrine uyarak, dünyada “garip ve yolcu” gibi yaşamışlardır. Dünyayı kalben terk etmiş, fâniye heves ve iştiha hususunda ölü gibi olmuşlardır.

    Cüz’i iradelerini, Allah’ın rızası istikametinde sarf etmiş, kadere râzı olmuşlardır. Dalgaya karşı yüzmemiş, sahile yorulmadan varmışlardır.

    ölüme karşı gelmek çözüm mü?


    Dişimi çektiriyordum. Doktor, dişimi çekmeye zorlanırken, o da damaktan kopmamak için âdetâ direniyordu. Ben, morfinin verdiği rahatlıkla, acı çekmek yerine, bu ibretli manzarayı hayalen seyrediyordum. Bu hal bana ölümü hatırlatmıştı.

    Şöyle düşünmüştüm: bu diş, çekilmeden az önce damakla, ağızla, beyinle, kısacası bütün bir bedenle alâkalı idi. Ama, çekilir çekilmez, bütün bu alâkaları kaybetti. Artık o, diş değil bir kemikti. Ölen insan da öyle değil miydi? Ölmeden az önce onun bedeni, hava ile, gıda ile, yer küresinin dönüşü, güneşin doğuşu, baharın gelişi gibi nice hâdiselerle alâkalı idi. Ama, ölüm hâdisesiyle, ruhu bedeninden çekilince, artık onun için ne havanın, ne suyun, ne baharın, ne de gözün bir mânâsı kalmıştı. Artık, dünya dönmüş veya dönmemiş, güneş doğmuş veya batmış, hava ısınmış veya soğumuş, bütün bunlar onu ilgilendirmiyordu.

    İşte hepimiz bir gün ölümü tadacak, yâni ruhun bedenden sıyrılıp çıkmasına şahit olacağız. Artık ne gözümüz görecek, ne kulağımız işitecek. Ne midemizde açlık, ne alnımızda ter... Hepsi bitecek. Ve bedenimiz gömülecek toprağa...

    Kurtlanan balıkları bilirsiniz; onun bir benzeri de bizim bedenimizde gerçekleşecek. Daha düne kadar, yiyen beslenen beden, bu defa başka mahlûklara gıda olacak. Yıldızları seyreden gözlerimiz, içlerine dolan karıncaları bile göremeyecekler. Eğlence âlemlerinin birini bırakıp diğerine koşan bacaklarımız, artık böcekler âleminin istifadesi için cansız olarak uzanmaktan başka bir şey yapamayacak.

    Bir tarihî eseri gezen turistler gibi, ağzımızdan, burnumuzdan, kulaklarımızdan içeri giren karıncalara, o tarihî eser sessizliği ile, bir şey diyemeyeceğiz. Bir tarafta erkek, beride kadın, ayrı ayrı böceklerin istifadelerine sunulmuş olarak cansız yatarlarken, onların ruhları, yaptıkları isyanların ilk sorgusuna tâbi tutulacaklar; çekecekleri azapların ilk numunelerini tadacaklar.

    Bu da nasıl olur, demeyiniz. Bunun küçük bir misâlini rüyada yaşamıyor muyuz? Bedenimiz yatakta uzanırken, ruhumuz hapishanede işkenceye tâbi tutulmuyor mu? Kan ter içinde uyandığımızda, kendimizi sapa sağlam yatakta bulunca nasıl seviniyoruz!...

    Hayatımızı, bir mahşer yolcusu olarak, güzelce tanzim edebilsek, kabir bizim için “cennet bahçelerinden bir bahçe” olacak ve biz bu bahçeye girdiğimizde dünya hayatını geride bıraktığımız için sevineceğiz.

    Soru: müminler hiç ölümü tatmadan, doğrudan cennete gitselerdi daha iyi olmaz mıydı?


    “bize gösterdiğin numûnelerin ve gölgelerin asıllarını, memba’larını göster.” Sözler
    Tattığımız nimetler cennet nimetlerine göre gölge gibi. Varlık ve hayat şerefine mazhariyette aralarında gölge ile asıl arasındaki fark kadar fark var. Bunun bir misâlini rüyada yaşamıyor muyuz? Rüyada yediğimiz yemekler de birer gölge. Dünyadaki varlığımız da gölge bir varlık. Rüyada yediğimiz nimetler dünyadakilere göre gölge makamında kaldığı gibi, dünya nimetleri de cennet nimetlerinin yanında öyle ...

    Yukarıdaki vecize ile bize cennetteki nimetlerin cennete layık bir üstünlük taşıdıkları ders verildiği gibi, bu dünyadaki vücudumuzun da cennettekine nispetle bir gölge olduğuna işaret ediliyor. Dünyada da, rüyada olduğu gibi yine gölge, gölge ile besleniyor. İşte insanın o ebed yurduna lâyık bir şekilde yeniden yaratılışına “neş’e-i uhra” diyoruz.

    Bazen şöyle bir soruyla karşılaşıyoruz: ben bu soruya vesvese diyeceğim. “acaba müminler hiç ölümü tatmadan, doğrudan o saadet yurduna gitselerdi daha iyi olmaz mıydı?” Daha iyi olmak bir tarafa, hiç iyi olmazdı.

    Bu sorunun sahibi asıl ile gölgeyi fark edememiş. Bu faraziyeye göre, gölge asıldan istifade etmek durumunda kalacaktı. Buna da bilmem, istifade denilebilir miydi? Rüyadaki adamın, uyanık âlemde yemek yemesini farz etmek gibi bir şey.

    Bu vesileyle bir hatıramı nakletmek isterim: şehrin bir ucundan ötesine yaya gitmek mecburiyetinde kalmıştım. Eve vardığımda hayli yorulmuştum. Birden kalbime geldi: “bu ayaklarla cennete gidilmez. O uçsuz bucaksız menziller, böyle birkaç kilometrede takatten düşen ayaklarla gezilmez.”

    Daha sonra, zihnimin bir konuyu ancak doksan dakika dikkatle izleyebildiğini düşündüm. “bu beyinle de cennete gidilmez” dedim. Okumaktan yorulan ve çareyi uykuda bulan gözlerim hatırıma geldi; “bu gözlerle de cennete gidilmez” diye söylendim.

    Misâlleri çoğalttıkça çoğalttım ve şu hakikat ruhuma tam hükmetti: “bu gölge varlıkla âhirete gidilmez.”

    İnsan, ölüm denilen büyük bir rahmet tecellisiyle bu gölge varlıktan kurtulacak ve yeniden dirilmekle âhirete uygun bir varlığa kavuşacak
     
  3. Google

    Google Özel Üye

    Paylaşım için teşekkürler
     

Bu Sayfayı Paylaş