Güneş özlemi

'Köşe Yazıları' forumunda *B*U tarafından 11 Ocak 2009 tarihinde açılan konu

  1. *B*U

    *B*U Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Güneş özlemi konusu Güneş bulutlarla saklambaç oynarcasına arada bir gözüküyor, sonra hemencecik yitip gidiyordu. Önceki gün aynı koşullarda dirimsel soluğunu bizden esirgememişti oysa. Çekip bulut perdesini üstümüzden hayat vermesini bekliyorduk. O vakit hiçbir şeyin gelmesini o denli yakıcı bir özABDULLAH ÖNGÜLLÜlemle beklememiştik. Dubertas’ın “mumların şahı” dediği güneş, havalandırmanın bir yar gibi inen duvarından elini uzatmış bu sabah. Sıcak soluğunu tutam, tutam yüzümüze serpmek için her gün biraz daha aşağıya ineceğe benziyor. Duvarın üst köşesinde bir huni gibi duruyor şimdi, huniden bıraktığı ısı buz gibi olan beton zemine çarpıp gerisin geri gidiyor.

    Kamalarını kuşanmış, dört bir yana pusu kuran havadan dolayı gelip bizi sıcak kollarıyla sarmalamasını neredeyse iple çekiyor, özlemle bekliyoruz. Damarlarımızdaki iki kulağı yanlara sarkmış uyuşuk bir tavşan gibi yürüyen kanımızı hızlandırmasını, haddini aşarak pervasızca zindanın beton duvarlarıyla işbirliği içinde üstümüze çullanan bu ekşi nar yemişçesine somurtan soğuk havayı yanımızdan, yöremizden ve iliklerimizden kovmasını bekliyoruz.

    Daha doğrusu bekliyorduk, böyle demeli. Çünkü bu, yıllar önce çok yoğun olarak oluşup saklı kalan bir özlemin şimdi yolunu bulup dile gelmesidir daha çok içimizde bir yumak gibi sarınıp, sarınıp biriken bir özlem, yıllar sonra da olsa bir yolunu bulup kendini açığa vuruyor işte.

    ***

    Yıllar önceydi onca ter dökerek kurduğumuz kış kampımızın kapsamlı bir operasyon sonucunda deşifre olması nedeniyle taşıyabildiğimiz kadar malzemelerimizi sırtlayıp birkaç kola ayrılarak dağlara vurmuştuk. Dağlar tipi nedeniyle yüksek dalgalarla çalkalanan bir kar denizine dönüşmüştü. Çeşitli aralıklarla saatlerce süren çatışmalardan sonra kendimizi sağ-salim Munzur’ların eteklerine o koruyucu kanatları altına atabilmiştik nihayetinde. Yürüyüş sırasında arkamızda bir çalı da sürüklüyorduk, bıraktığımız izler kaybolsun diye. Ne var ki bu bir avuntudan öte bir işe yaramıyordu, zira askerler bizleri adım adım uzaktan da olsa izliyorlardı. İki gün sonra, bir şafak vaktinde varmıştık Munzur’a. Soğuktan, yorgunluktan, bitip tükenmiştik. Göz kapaklarımıza inatla asılan uykunun yanı sıra midelerimiz de meşhur zilini durmadan çalıyordu. Önce nöbetçilerimizi, ardından da tepecilerimizi çıkardık. Sonra bir bölük olan gerilla gücümüz mangalara ayrılarak o kar denizinde yerleşmeye çalıştık. Her manga, bazı yerlerde iki metreyi bulan karı alttan oyarak sığınabilecekleri güvenli bir dulda oluşturmaya çalışıyordu.

    Bu kardan evlerde beş-altı yoldaşın soluğu sırt sırta verdi miydi, sıcacık bir yuva kuruyordu. Derken mumların şahı, yıldızların anası bir Mesih edasıyla doruklarda boy göstermeye başladı, terkinde de ılık bir yağmur, kar monarşisine meydan okurcasına yağmaya koyuldu. Herşeye rağmen şanslı sayıyorduk kendimizi. Zira daha kötüsünü bekliyorduk.

    Yüzlerde, cömertçe davranan güneşe minnet borcunu ödemek istercesine manidar bir tebessüm dolaşıyordu. Öğlene doğru kar monarşisi bana mısın demiyor, inatla erimemekte direniyordu. Ancak akşama doğru kızışan savaştan dolayı adamakıllı yorulmuş olacak ki ellerini havaya kaldırıp kendini iyiden iyiye koyvermeye başladı. Gece, vadilerden tepelere doğru yayılmaya başladığında toplanıp geceyi orada geçirmeye karar verdik. Gecenin ayaz bir çehreye bürüneceği her halinden belliydi, bu biraz kaygı yarattı ama çok fazla üzerine düşmedik. Tepeye çıkma sırası bizim mangadaydı. Saat iki sularında silahlarımızı kuşanıp gece güneşinin eşliğinde yola koyulduk. Üçü kadın olmak üzere yedi arkadaştık, bir buçuk saatlik zorlu bir yürüyüşten sonra ancak varabilmiştik o yüksek tepeye. Olası bir çatışma durumunda buradan diğer arkadaşları ve kendimizi savunacaktık. Adı bile onun sevdasını yaşayanın yüreğinde bir titreşim yaratan Munzur dağlarının göğe yakın bir noktasındaydık. Dersim isyanından kaldıkları söylenen tepedeki mevzilere yerleşmiştik, ikişerli, üçerli olarak. Birkaç çalının dışında tepede ağaç yoktu.

    Bir mevzide Jiyan, Şirin ve Kurde, birinde Rıza ve Nuri, diğerinde ise benle Xebat oturmuş günün doğmasını bekliyorduk. Ortalık enikonu aydınlanınca dürbünlerimizi alıp sağı-solu kolaçan etmeye başladık. Çok uzağımızda olmayan tepelerde asker silüetleri, çevremizi saran sisten dolayı belli, belirsiz görünüyorlardı. Derken zehir, zıkkım bir kar yağmaya başladı ve ardından da fırtına, mevzilerimizde sıkışık halde oturmuş görüntü vermemek için kımıldayamıyorduk.

    Öğlene değin öyle yere çakılmış gibi kala kaldık yerimizde. Kar insafa gelip kesilmedi, hava durulmadı. Gökyüzü apak çehresiyle kaynayan bir süt deryası gibi duruyordu. Soğuk artık dayanılmaz bir hal almıştı. Güneş bulutlarla saklambaç oynarcasına arada bir gözüküyor, sonra hemencecik yitip gidiyordu. Önceki gün aynı koşullarda dirimsel soluğunu bizden esirgememişti oysa. Çekip bulut perdesini üstümüzden hayat vermesini bekliyorduk. O vakit hiçbir şeyin gelmesini o denli yakıcı bir özlemle beklememiştik. Kan donmuş, düpedüz özlem akıyordu damarlarımızdan. Eli tırpanlı iskelet, uyku maskesini takmış tepemizde bekliyordu. Sonrası ise, dile, kaleme gelmez türden…

    ***

    Güneşin girmediği eve doktor girer, demiş bilmiş atalarımız. Bunun içinde evleri özellikle de sabah güneşini konuk edecek şekilde yaparlar hani. Bu yılda güneş doktordan önce uğrayacak bize anlaşılan, birkaç haftaya varmaz bir Ariel (su perisi) harikuladeliğiyle havalandırmaya ve daha sonra da pencereden içeriye süzülecek. Karşılıksız bir sevgiyle ve sarmaşığın sarılma tutkusuyla bizleri kucaklayacak, içimizden küllenmemiş, yeni özlemler, hüzünler çekip çıkaracak…

    *Siirt Cezaevi’nde tutuklu bulunuyor.
     

Bu Sayfayı Paylaş