Günah Nedir - Günaha Alışmak

'Dini Sohbetler Dini Forum' forumunda DeMSaL tarafından 18 Temmuz 2010 tarihinde açılan konu

  1. DeMSaL

    DeMSaL Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Günah Nedir - Günaha Alışmak konusu günah nedir - günah işlemekten nasıl korunuruz



    Günah nedir?

    Günah “Hududullah”ı yani “ALLAH’ın insan için belirlediği hayat çerçevesini, ilahi sınırları” çiğnemektir.

    Demek ki önce yaratılışın farkına varmak, sonra Yaratıcı ile ilişkilerin, O’na karşı sorumluluğun, O’nun insana bir hayat çerçevesi bildirdiğini, bu hayat çerçevesi içinde bulunup bulunmamaktan dolayı bir gün hesaba çekileceğinin, o yüzden hayat çerçevesi içinde bulunup bulunmadığına dair gözlem altında bulunduğunun, yapılan yapılmayan her işin yazıldığının kaydedildiğinin ve bir gün bir sorgulama düzeninin kurulacağının faRkına varmak gerekiyor.

    Bu farkındalığın devamlı bir şuur haline dönüşmesi gerekiyor. Yaptığım her şey, Yaratan’a malumdur. Görülmekteyim, gözlenmekteyim, izlenmekteyim.

    Yani bir “Hududullah” gerçeği var. Yaratan, bir hayat çerçevesi koymuş. Sınırlar belirlemiş. Şunlar yapılabilir, şunlar yapılamaz. “Helaller” en net yapıbabilecek olanlar, “Haramlar” en net yapılamayacak olanlar. Bu iki ucun arasındakilere de dikkat edecek insanoğlu… “Haram”a yaklaştığını hissettiklerinden kaçacak, Yaptığı her işin “Helal” sınırları içinde bulunuyor olmasına itina edecek.

    -İnsandan Tevbe duyarlılığı isteniyor. . Bu, günah karşısında farkındalığın oluşması ve ondan arınma iradesi demek. “Rabbim beni görüyor. Bir yanlışlık yaptım, yüreğim kirlendi. O, yüreğime nazar ediyor. Yüreğim O’nunla dolu olması gerekirken, kirlendi. Ben Rabbimin huzurunda böyle kirli duramam. Ben Rabbime tahsis etmem gereken bir makamı kirli tutamam.” bilincini yüklenmek demek. .

    “Günaha alışmak”, hükümdarın sınırlarını yol geçen hanı yapmak demektir. Dünyevi planda düşünsek kim cür’et edebilir buna? Gelirler ve yakasına yapışırlar insanın. Hesabını sorarlar.

    Ama insan, Mutlak Hükümdarı unutuyor. Şah damarından daha yakın olanı, her an kendisi ile birlikte olanı, her an nazarları altında yaşadığı varlığı ve O’nun hesap gününü unutuyor….

    Göz baka baka alışıyor.

    Kulak dinleye dinleye alışıyor.

    Dil konuşa konuşa alışıyor.

    Ağız yiye yiye alışıyor.

    Gönül katlana katlana alışıyor.

    Hayat yaşana yaşana alışkanlığa dönüşüyor.

    Bir de bakıyorsunuz sınırlar kaybolmuş.

    -Neredeyim ben?

    -Rabbimle ilişkilerime ne oldu?

    -Hududullah’a ne oldu?

    -Rabbim beni hangi hal içinde gördü?

    Bu acı duyulsa, belki tevbe kapısına doğru yönelinecek.Ama bir süre sonra günahın acısı, yakıcılığı karşısında da yürek nasırlaşıyor. En onulmazı, kalbin günaha alışkanlık kazanması.

    -Tevbe kalbi bir ibadet, denilmiş. Kalpten yapılacak ve nasuh olan tevbe yapılacak. Yani nasırlaşmaları söken bir arınma duygusu… Bir pişmanlık. Günahtan kopuş. Ayrılış. Reddediş onu, bir daha işlememek üzere kat’-ı alaka ediş.

    -Hele dur, daha vakit var, diye fısıldıyor birileri. ALLAH affeder, diye fısıltılar üfleniyor kulaklara… Oysa Yaratıcı “Şeytan sizi ALLAH’ın affı ile aldatmasın” diye uyarmış taa baştan.

    Şeytan öyle bir ifrit ki, ALLAH’ın affını bile kullanıyor insanoğlunu çizgi dışına çıkarmak için. İnsanda da bir yamulma potansiyeli var elbet, yumuşak karnı o insanın, Şeytan oradan çalışıyor insanı yere devirmek için.

    Onun için duyarlı mü’min kendini kapıp koyvermiyor nefsin – Şeytanın girişimleri karşısında…İçindeki Şeytan’ı taşlıyor sürekli.

    “Şüpheli şeylerden kaçınma” hassasiyeti onun için. Yüreğinde en küçük bir tırmalanış hissedince duruyor orada, kalbî ahidlerini yeniden onarıyor.

    Yürüdüğü yollarda paçalarını sıvaması, üzerine günah kiri bulaşmaması için, adımlarını dikkatli atması, ayaklarına diken batmaması için. Takva arayışı, Rabbin hoşnutsuzluğunu kaybetme tedirginliği onun için…

    -Ya O beni bırakırsa…

    -Ya O’nu unutup da ahirette unutulanlardan olursam…

    Yüreği pır pır uçuyor duyarlı mü’minin…

    “Küçük günah” yok onlar nezdinde… Günah var, yanılıpda sınırı geçtiysen, hatta bazan nefsin girdabına düşüp perişanlaştıysan, Şeytan’ın izinden yürüdüysen, bir gün, içinde bir yangın oluşacak. “Ne yaptım ben?” diyecek ve zaten döneceksin, büyüğünü de işlesen döneceksin, İnsan zayıf, ayağı sürçebilir, yere kapaklanabilir, kötü olan, günahı önemsemez hale gelmek, içimizdeki hassasiyetlerin yok olması…

    Çünkü bu, Rabbi unutmak, O’nunla ahitleşmeyi şuur alanından çıkarmak demek. Bu olmamalı. Asla günaha alışmamalı.

    Günahı asla olağan bir şey gibi, arsızca, sanki kendisini kimse görmüyormuş gibi, yüzü kızarmadan yapmamalı. Hiç olmazsa “Yapıyorum ama…” diye bir hassasiyet, bir pişmanlık, bir geri dönüş, bir tevbe sınırı kalmalı.

    Enes bin Malik bir sahabi. Hemen bir sonraki nesil (Tabiin) den insanlara diyor ki:

    “Siz kıl kadar bile önemsemediğiniz bir takım işler yapıyorsunuz ki, biz onları, Resulullah sallALLAHü aleyhi ve sellem zamanında helak edici büyük hatalardan sayardık.” (Buhari, Rikak 32, Riyazüssalihin, 1 308′den naklen)

    İşte böyle…Küçük günah yok, sınırların aşılması var ve onun her şekli, duyarlı mü’minin yüreğinde rahne açıyor. “Günahları küçümsemek ALLAH saygısının azlığına delil” çünkü onların gönül kitabında.

    ALLAH Rasulünün şu ikazını duymuş onlar:

    “Akıllı kişi, nefsine hakim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Aciz kişi de nefsini duygularına tabi kılan ve ALLAH’tan dileklerde bulunup duran (bunu yeterli gören)dir. (Tirmizi, Kıyamet, 25, Riyazüssalihin, 1, 317)

    Meymun ibni Mihran diyor ki:

    “Kul, yediğini giydiğini nereden karşılıyor?’ diye ortağını gözetleyip durduğu gibi kendi öz nefsini denetlemedikçe asla takva sahibi olamaz.”

    Bunu söyleyip kalmamış o nesil, bir hayat disiplini haline getirmiş.

    İmam Gazali Kimya-yı Saadet’te bu mevzulardaki inceliği örneklerle anlatırken bakın ne diyor:

    “Bir zalimin kalbini sevindirmek caiz değildir. Zalimleri görmek isteyen kalpte Müslümanlık nuru kalmaz. Zalime ‘ALLAH sana uzun ömür versin’ diyen, yeryüzünde ALLAH Teala’nın yasak ettiği şeyleri yapmak isteyen bir kimsenin daima bulunmasını istiyor demektir. O halde zalime hiç dua etmemek ve övmemek gerekir.” Zulmün zalimlerin kol gezdiği bir çağda yaşıyorsanız, böyle bir hassasiyet aklınıza gelir miydi?

    Yahya bin Muaz, “30 senedir ALLAH rızası için olmayan bir harekette bulunmadım, diyor. İmam Gazali o insanları anlatırken “Din için niyet etmedikçe hareket etmezlerdi, ifadesini kullanıyor.. Yemekleri ibadete lazım olan aklı ve kuvveti bulmak niyeti iledir. Her sözleri ALLAH içindir. Başka niyetleri haram bilirler.” İşte bu, “İnna lillah – Biz ALLAH’a aitiz” bilinci içinde yaşamaktır. Davranışlarınızı niyet itibariyle bu kadar süzmüşseniz, o zaman günah sizin semtinize uğramaktan korkuyor.

    Kur’an bu duyarlı mü’minleri anlatırken “…onlar, yaptıkları kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.” tanımlamasını yapıyor. (Al-i İmran, 135)

    ALLAH Rasulü şu ölçüleri koymuş:

    “Bir kul, günaha girerim korkusuyla yapılması sakıncalı olmayan bazı şeylerden bile uzak durmadıkça müttekıler derecesine çıkamaz.” (Tirmizi, Kıyamet,19, İbn Mace, Zühd 24, Riyazüssalihin, c. 3, 488, Kandemir, Çakan, Küçük şerhinden)

    “Br kul, gönlünün şüphelendiği bir işi bırakmadıkça gerçek takvaya eremez.” (Buhari, İman 1)

    Takva, takva, takva… ALLAH’ın sınırlarını gözetmek…

    Hazreti Ömer, bir gün Ebu Ubeyde bin Cerrah (r.a.)’a “Takva nedir?” diye soruyor. O da:

    -Sen hiç dikenli yolda yürüdün mü? diyor.

    -Evet yürüdüm, diye cevap veriyor Ömer (r.a.)

    -Nasıl yürürsün orada?

    -Paçalarımı çemrerim ve dikenlere basmamak için itina ederek, parmaklarımın ucuna basarak yürürüm.

    İşte takva budur. Her davranışını günaha girme endişesi içinde atartarak yapmaktır.

    Takva genel olarak “ALLAH’tan korkmak” olarak ifade edilse de asıl mananın “ALLAH’ın rızasını, hoşnutluğunu kaybetmek korkmak” olduğu belirtilmiştir. İnsanın dünya imtihanı, ALLAH’ın rızasını kazanmak ya da kaybetme imtihanıdır dense yeridir.

    -İslam alimleri takvayı üç basamaklı olarak düşünmüşler:

    Birinci derecesi, şirkten, yani ALLAH Tealaya ortak koşmaktan ve benzeri hareketlerden uzak durmaktır. Müslüman olan herkes bu birinci basamağa çıkar.

    İkinci derecesi, günah olan her şeyden sakınmaktır. Küçük ve basit görülen her günah buna dahildir.

    Üçüncü derecesi, ALLAH’ı düşünmekten gönlü alıkoyan her şeyi bir yana atmaktır.

    -Şüpheli şeylerden kaçınmak.

    İmam Gazali, Kimya-yı Saadet’te şu menkıbeye yer veriyor:

    -Süleyman bin Abdülmelik Medine’i Münevvere’ye geldiğinde Ebu Hazim’i çağırdı ve ona “Ölümü sevmiyorum, sebebi nedir?” diye sordu. Ebu Hazim ona “Dünyaya özenip ahireti harap ettiğin içindir. Elbette mamur olan bir yerden viraneye götürülen kimse üzüntülü olur.” dedi.

    İçimiz nasıl? Ahiret yurdunu imar ettik mi, dünyadan kopmak zor geliyor mu, hayat defterimizde ne var ne yok, artılar eksiler, “Oku kitabını” dendiğinde, okumakta zorlanacağımız, yüzümüzün rengini değiştirecek neler yazıldı oraya?

    Hayat diye yaşadığımız alışkanlıklarımızı bir sorgulasak? Ne kadarı taşınabilir öte dünyaya ne kadarı belimizi büker?

    Gerçek hayat ahiret hayatıdır! İşte bunu unutmamak gerekiyor.
     

Bu Sayfayı Paylaş