Fernando Pessoa - Huzursuzluğun Kitabı

'Masallar-Hikayeler-Destanlar' forumunda KaRDeLeN tarafından 6 Şubat 2010 tarihinde açılan konu

  1. KaRDeLeN

    KaRDeLeN Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Fernando Pessoa - Huzursuzluğun Kitabı konusu Huzursuzluğun Kitabı
    Mário de Sá-Carneiro’ya Mektup1
    14 Mayıs 1916

    Bugün size bu satırları duygusal bir ihtiyaçtan ötürü, sizinle karşılıklı konuşabilmek için yanıp tutuştuğum için yazıyorum. Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi, söyleyecek hiçbir şeyim yok. Dipsiz bir bunalımdayım bugün – hepsi bu. Sözlerimin saçmalığı halime tercüman olsun.
    Asla bir geleceğe sahip olmamış olduğum günlerden birindeyim. Karşımda yalnızca, bir sıkıntı duvarıyla kuşatılmış, taş kesilmiş bir şimdi var. Irmağın karşı kıyısı, karşıda bulunduğuna göre, asla bu taraftaki kıyı değil; çektiğim acıların tek nedeni de bu. Nice limanlara yanaşacak gemiler var elbette, ama hiçbiri hayatın ıstırap vermez olduğu limana varmayacak, her şeyi unutabileceğimiz bir rıhtım da yok. Üstünden çok zaman geçti bunların, ama benim hüznüm hepsinden eski.

    Ruhum bu haldeyken, hayatın hırpaladığı dertli bir çocuk olduğumu bedenimin tüm bilinciyle hissediyorum. Bir köşeye atılmışım, oyunlar oynayan başka çocukların seslerini duyuyorum. Dalga geçer gibi verdikleri kırık, teneke oyuncağı sımsıkı kavrıyorum. Bugün, 14 Mayıs, saat akşam dokuzu on geçe, hayatımın bütün tadı, bütün değeri işte bundan ibaret.

    Tutsaklığımın sessiz pencerelerinden gördüğüm bahçede bütün salıncaklar dalların üzerinden aşırtılmış, şimdi öylece sarkıyor; en tepeye dolanmışlar; yani, firar ettiğimi düşleyecek olsam, zamanı aşmak için güvenebileceğim salıncaklarım bile yok.

    Şu an, edebiyatı bir kenara bırakacak olursak, ruh halim aşağı yukarı böyle işte. Denizci’deki
    2 karakterlerden biri gibiyim, gözlerim ağlamayı düşünmekten yanıyor. Hayat fısır fısır, yudum yudum, dura dura canımı yakıyor. Tüm bunlar, cildi şimdiden dağılmaya yüz tutmuş bir kitaba küçücük harflerle basılmış.

    Bu satırları size değil de bir başkasına yazıyor olsaydım, dostum, mektubumun samimiyetine, aralarında isterikçe bir bağ olan bunca şeyin, hayatım olarak hissettiğim şeyden bir anda, kendiliğinden fışkırıverdiğine yemin etsem zor inanırlardı. Ama siz, bu sahnelenmesi imkânsız trajedinin burası ve şimdi ile ağzına kadar dolu, elle tutulur bir gerçeklik olduğunu, yapraklar nasıl yeşerirse, bunun da benim ruhumda öyle cereyan ettiğini anlayabilirsiniz.
    Prens, işte bu yüzden hiç saltanat süremedi. Saçma sapan bir cümle bu. Ne var ki saçma cümleler, insanda hüngür hüngür ağlama isteği uyandırabilirmiş meğer.

    Mektubu yarın postaya vermezsem muhtemelen bir daha okurum ve içinden bazı yerleri ve bazı ifadeleri benim Huzursuzluğun Kitabı’na almak için daktiloya çekerek oyalanırım. Ama bunu düşünmek, şu an mektubu yazarkenki samimiyetimi de, samimiyeti acı verici, kaçınılmaz bir duygu olarak hissetmemi de zedelemiyor.
    Son havadisler bunlar. Almanya ile savaş çıkabilir bir de, ama acı denen illet, zaten çoktan musallat olmuştu insanlara. Hayatın öbür yakasında, bir karikatürün altyazısı gibi kalır herhalde savaş.

    Tam olarak delilik sayılmaz bu halim, ama delirenler herhalde kendilerine acı veren şeye teslim oluyordur, ruhundaki sarsıntılardan yavaş yavaş zevk almayı öğreniyordur – hissettiklerim de buna pek uzak sayılmaz doğrusu.
    Hissetmek – ne renktir acaba?
    Sizi binlerce kez kucaklıyorum, kalbim sizinle, daima sizinle.

    Fernando PESSOA

    Not: Mektubu bir solukta yazdım. Şimdi yeniden okurken görüyorum ki, yarın size göndermeden önce bir kopyasını almam şart. İç dünyamı bu kadar eksiksiz olarak; bütün duygusal ve zihinsel yönlerini, temelinde yatan isteri-nevrasteniyi, en çarpıcı özellikleri olan, özbilincinin içindeki kavşaklarını, kesişme noktalarını ortaya koyarak tasvir edebildiğim pek nadirdir…

    Bana hak veriyorsunuz, değil mi?
     
  2. KaRDeLeN

    KaRDeLeN Özel Üye

    Fernando Pessoa
    "20. Yüzyılın Yalnızı"

    İlhan Berk:
    (Şair)

    Nesnelerin korkunç gerçeğini keşfetmek, bir tek bu ilgilendirmiş gibidir Pessoa'yı. Dahası, bu onun dünyaya geliş nedenidir sanki. Zaten nesnelerin ürkünç gerçeğini bulmaktan başka nedir ki şairlerin işi? Pessoa da böyle başlar işine. 47 yaşında da şiirinin dünyaya açtığı parıltıyı hemen hemen göremeden ölür. Bir şair yaşamından çok da bir keşiş yaşamı sürdürür. Bilinmemek için elinden geleni yapar. Üç (bazen de dört) takma adla yayınlar şiirlerini. Asla bir ev edinmez. Otelden otele taşınır. Rüzgarın elinde bir yaprak, bir hayalettir o.








    ***Başka bir erdemim yoksa da, hiç olmazsa özgür bırakılan duyguların getirdiği sürekli yenilenme hali var.Bugün Rua Nova do Almada’dan aşağı iniyordum ki gözüm birden, tam önümde yürüyen bir adamın sırtına takıldı. Herhangi bir insanın sıradan sırtıydı gördüğüm; sokaktan geçen birinin rasgele gözüme takılan gösterişsiz takım elbisesinin ceketi. Sol kolunun altına eski bir çanta sıkıştırmıştı, sağ eliyle kıvrık sapından kavradığı kapalı bir şemsiyeyi de, yürüyüşünün temposuna göre yere vuruyordu.Birden, o adama karşı içimde sevgiye benzer bir şeyler uyandığını hissettim, insanların ortak özelliği olan niteliksizliğin karşısında, işine giden bir aile reisinin sıradan günlük yaşamı, iddiasız ve neşeli yuvası, kaçınılmaz olarak hem neşeli, hem hüzünlü zevkleri barındıran hayatı, hiçbir şeyin nedenini merak etmeksizin safça yaşayıp gitmesi karşısında, kısacası, önümde duran bu giydirilmiş sırtın tamamen hayvani doğası karşısında doğmuştu bu duygu.Gözümü adamın sırtına, aralığından içeri göz atarak, yarım yamalak da olsa düşüncelerini seçebildiğim o pencereye diktim.Uyuyan bir adamın karşısında ne hissedilirse, bende onu uyandırıyordu. Uyuyan herkes çocukluğuna döner. Belki de bu yüzden, yani uyurken yaşadığımızın bilincinde olmadığımız için, kimseye kötülük de yapamayız - en gözü dönmüş cani, kendinden başkasını gözü görmeyen en bencil insan bile, ne olursa olsun uyuduğu sürece doğanın büyüsüyle kutsal bir varlığa dönüşür. Uyuyan bir insanı öldürmekle bir çocuğu öldürmek arasında büyük bir fark görmüyorum. Bu adamın sırtı da uyuyor işte. Benimle aynı hızda, önümden yürüyen bu insan tüm varlığıyla uykuya dalmış. Bilinçsizce yürüyor. Uyuyor, çünkü hepimiz uyuyoruz. Hayat bütünüyle düştür. O da bilinçsiz halde yaşıyor. Ne yaptığını, ne istediğini, ne bildiğini kimse bilmiyor. Yazgı’nın büyümeyen çocukları olarak, hayatı uyuyoruz. İşte bu yüzden, bu duyguyla düşündüğümde, çocuksu insanlığa, uyuyup kalmış toplumsal yaşama, hepimize ve her şeye karşı içimde sonsuz, şekilsiz bir sevgi uyanıyor. Şu an içimi saran, sonuçları ve amaçları olmayan, çıplak bir insan sevgisi. Acılı bir şevkat duyuyorum, bizi seyreden bir Tanrı’nın duyacağı cinsten. İnsan denen şu zavallılara, insanlık denen şu zavallı, tuhaf yaratığa yegane bilinçli varlığın şevkatiyle bakıyorum. Ne yapıyor bu kadar insan?

    Ciğerlerdeki basit nefesten başlayıp şehirlerin kurulmasına, imparatorlukların sınırlarını surlarla çevirmesine dek hayata dahil olan tüm koşturmacayı, tüm niyetleri, bir gerçeklikle başka bir gerçeklik arasında, Mutlaklığın bir günü ile bir başka günü arasında varolan, kendinden menkul bir uyuklama hali, düşe ya da uykuya benzeyen şeyler olarak tahayyül ediyorum. Ve soyut bir anaç varlık olarak, o uykunun içinde toplanarak bana ait olmuş çocukların üzerine eğiliyorum geceleyin; iyi, kötü ayırt etmeden. İçim sızlıyor, sonsuz bir varlık gibi büyüyorum.Gözümü önümdekinden ayırıp oradan, o sokaktan geçmekte olan herkesin üzerinde dolaştırıyor, hepsini, peşinden gittiğim o bilinçsiz insanın sırtının bana verdiği soğuk ve saçma sevgiyle, sıkıca kucaklıyorum. Hepsi aynı bunların; atölye‘den söz eden genç kızlar, işyerleriyle alay eden delikanlılar, ellerinde sepetlerle alışverişten dönen iri memeli hizmetçi kadınlar, bıyığı henüz terlemiş, getir-götür işleri yapan çocuklar - hepsi aynı bilinçsizliğin farklı beden ve yüzlerdeki tezahürleri, aynı görünmez varlığın elinde toplanmış iplerle hareket eden kuklalardan farkları yok. Bilince işaret eden bütün tavırları sergiliyorlar, ama hiçbir şeyin bilincinde değiller, çünkü bir bilince sahip olduklarının farkında değiller. Kimileri akıllı, kimileri aptal - aslında hepsinde aynı aptallık. Kimileri daha yaşlı, kimileri daha genç - aslında hepsi aynı yaşta. Kimileri erkek, kimileri kadın - aslında hepsinin cinsiyeti aynı; varolmayan bir cinsiyet bu.

    ***“Birdenbire bulutları delip geniş bir toprak parçasını aydınlatan bir güneş ışını gibi, geçmiş yaşamıma ışık tutuyorum; ve akla en uygun edimlerimin, en berrak düşüncelerimin, en mantıklı tasarılarımın, sonuçta doğuştan gelen bir sarhoşluktan, doğal çılgınlıktan, tam bir cehaletten başka bir şey olmadığını fizik ötesi bir şaşkınlıkla gözlüyorum. Bir rol bile üstlenmişliğim yok: O rolü benim için başkaları oynamış. Oyuncu bile değilmişim: O oyuncunun hareketleriymişim yalnızca.”


    ***Düşlerin en sıradan tarafı herkes tarafından görülmesidir. Günün bir vakti elektrik direğine yaslanıp bir şeyleri yüklemek ya da boşaltmak için bekleyen işçi geceleyin karanlıkta hiçbir şey düşünmüyor olabilir. Ama ben bilirim aklından geçenleri: Sıkıntılı bir yaz gününde sessizliğe gömülmüş kalem odasında evrak defterindeki hesaplarla boğuşurken neler geçiriyorsam aklımdan, işte onları.


    ***Varlıklarının en ücra köşelerinde, kendi müstemlekesinde tüm insanlığın mutlak hükümdarı olduğunu, kadın milletinin önünde dize geldiğini, en sefil çağlarda bile herkesin gözbebeği olduğunu düşler hemen herkes. Benim gibi hayalperestlere gelince, böylesi hülyalara kapılma vehminin yaratacağı o letafet hissine bıyık altından gülebilen akıl izan sahibi ademler ise sahiden pek az bulunur bu cihanda.

    *** Uzak, çok uzak diyarlara ait bir şarkı söylüyordu, yumuşacık tatlı sesiyle. Öyle bir ezgi ki sözleri bile ister istemez bir aşina geliyordu kulağa. Hani neredeyse şu ruhlarımıza hitap eden Portekiz fado'larını andırıyordu, ama yine de uzaktan yakından benzerliği yoktu onlarla. Hepimizin ruhlarında cereyan eden ama ne olduğu bilinmeyen bir şeyleri dile getiriyordu boğuntuya getirilmiş sözlerine karşın bir insanoğlunun ağzından çıkan bu nağme. İzleyenlere kayıtsız, sokakta kapıp koyuvermişti kendini, bir mahmurluk vardı tınısında.

    ***Etrafına toplaşanlar, sessiz ama alaycı bir tavırla onu dinliyordu. Bu şarkı herkesindi, an geliyor sözler doğrudan bize hitap ediyor, Şark'ta maziye gömülmüş bir neslin esrarengiz hikmetinden dem vuruyordu adeta. Bir an kulaklarımızın eşiğindeki şehrin uğultusunu işitmez olduk hiçbirimiz. Sırtımı verdiğim sokakta bir arabanın ceketimin ucunu yalayıp geçiverdiğini hissettim, ama yaklaştığını duymamışım bile. Hayal dünyamıza, yenilmişliğimize deva olan bir kıvamdaydı taşralının nağmesi. Derken sokak başında aheste aheste yürümekte olan polisi fark ettik. İstifini bozmadan yaklaştı. Bir şey fark etmiş gibi, şemsiye satan çocuğun ardında durdu. İşte o saat şarkısını kesiverdi adam. Kimse sesini çıkarmadı. Bunun üzerine polis olaya el koydu.

    * Fernando Pessoa, The Book of Disquiet, 1998, Exact Change.

    Pessoa derlemelerinden oluşan "Huzursuzluğun Kitabı"ndan

    Çev. Semih Aközlü
     

Bu Sayfayı Paylaş