Felsefede Yakın Kavramı Hakkında Bilgi

'Konu Dışı Başlıklar' forumunda SeLeN tarafından 9 Ocak 2011 tarihinde açılan konu

  1. SeLeN

    SeLeN Site Yetkilisi Editör

    Sponsorlu Bağlantılar
    Felsefede Yakın Kavramı Hakkında Bilgi konusu yakın nedir - yakın kavramının tanımı - filozofların yakın kavramı tanımı - manevi yakın

    Kesinlikle bilinen, doğruluğu kesin olan, şüphe bulunmayan şey veya bilgi. Daha genel olarak, realiteye, gerçeğe uygun olan ve hiç bir şekilde aksinin olamayacağına inanılan şey. Bu manada hak ve doğrunun ifadesi olan yakın, bilgisizlik, şüphe, taklit, hayal, zan ve vehimin zıddı dır.Yakîn, kesin ve güvenilir, sağlam manalarına gelmesinden dolayı felsefe dilinde “pekin” kelimesiyle de ifade edilmiştir. Yakîn teriminin batı dillerindeki karşılığı da aynı manaya gelen Lâtince “certus” dan türetilmiştir. Yakînin çok geniş bir kullanım alanı vardır. Mantıkî Yakîn, Psikolojik Yakîn, Manevî Yakîn, Kalbî Yakîn, Tabiî Yakîn, Tecrübî veya Duyusal Yakan, Metafizik Yakîn, Matematik Yakîn vb. den söz edilebilir.

    Yakîn terimi özellikle Mantık ve Epistemoloji (Bilgi Felsefesi)’de kullanılmaktadır. Mantıkta yakîn, îlme’I- Yakîn’i, bir akl-ı selîm için hiç şüpheye yer vermeyen bilgiyi, değişmez inancı ifade eder. İslâm mantıkçıları “Su havuzda nasıl durulursa yakîn bilgi ile de kalb öylece güvenle durulur” demişlerdir. Her hangi bir bilgi üstündeki bu güvene kesin kanaat da denir. Böyle bir yakîn, akıl yürütmeyle, önermeden önermeye geçerek elde edilir; bu da aklın çeşitli akıl yürütme ve ispat yollarına dayanması demektir. Bu nedenle, bir aksiyomdan, bir prensipten çıkartılan herhangi bir sonucun, akıl için en azından bir aksiyom ve prensibin kendisi kadar değeri vardır.

    Îlme’I- yakîn, yani doğruluğundan şüphe edilmeyen bilgi, felsefede epistemolojinin en büyük hedefidir. Antikçağ Yunan filozofları duyuların ve muhayyilenin bizi yanılttığını, onların bilgilerinin sanı (doxa) bilgisi, değişen ve güvenilir bilgiler olmadığını ortaya koyduktan sonradır ki, yakîn (kesin bilgi), felsefenin en önemli mesele-terinden biri haline gelmiştir. O dönemde, Elea Okulu, sofist Protagoras, Gorgias ve daha bir çoğu, yakînin esaslarını sarsmaya başlamışlar ve bilgide yakîn yerine şüphe (şek, zan)’yi hakim kılmaya çalışmışlardır. Bu yıkıcı faaliyetler karşısında Sokrates fikirlerini ahlâk meselesi üzerinde yoğunlaştırmaya çalışmış ve nesneleri, objeleri araştırarak, seksiz şüphesiz bir bilgiyi ortaya koymanın yollarını araştırmış, daha sonra lan ise bu çaba, Eflatun ve Aristoteles tarafından tamamlanmaya çalışılmıştır.

    Ortaçağda ise yakîn felsefesi, hem Ba-tı’da hem de Doğu’da kutsal kitapların buy-ruklarıyla bütünleştirilmek istenmiştir. Diğer bir ifadeyle, akıl ve naklin ortaklaşa ortaya koyduğu hakikat, ilim olarak görülmüştür. Burada, akıl ve naklin hep birbirini desteklediği ve hiçbir zaman aralarında herhangi bir ihtilâfın bulunmadığı noktasından hareket edilmiştir. Bu konuda kelâmcılann ve filozofların aynı görüşü paylaştıkları söylenebilir.

    Yeniçağda, bu çağın felsefesinin kurucusu sayılan Descartes ise “Yakîn” in ölçüsünü aklî açıklıkta bulmuş ve doğrunun gerçek ölçUsü olarak da Allah’ı kabul etmiştir. Malebranch, Descertes’in bu görüşünü daha da geliştirerek hakikatin açık-seçik tasavvurlarla tam bir uygunluk içinde olduğunu göstermeye çalışmıştır. Spinoza ise bu meseleyi ilahî hakikati devreye sokmadan tem ellendirme çabasındadır. Leib-niz’de yakîn, Sebeblilik ve Yeter-Sebep gibi iki ilkeye dayanır.

    Bu akılcı filozofların yakîn görüşüne mukabil, tecrübeci filozoflardan Berkeley ile Locke’u takip eden Hume ise yakîni deney dünyasında temellendirir. Kant da Hume gibi ilimlerdeki yakîni yalnız olaylar

    dünyasında temellendirmeye çalışır. Reno-uvier (1815-1903)’in yolundan giden çağdaş filozoflar ise “yakîn” e iradî unsuru da katarak, hür iradeye dayalı yeni bir yakîn anlayışını temellendirmeye çalışır.

    Psikolojik (Psikoloji’de) yakîn, herhangi bir şeye veya duruma şuurun tanık olmasıdır; buna vicdanî yakîn de denir. Bu durum, bir hükmü şüpheden arındırmış olarak doğru kabul eden bir aklın halidir. Burada akıl şuurun tanıklığına inanmakla şuurlu bir yakîn gerçekleşir. Bu yakîn, açık veya delilli bir hükme ait olabilir. Yakînin açık olması halinde bedihî, zarurî, yakîn bizatihi olmakta; delilli bir hükme ilişkin olması halinde ise delil vasıtasıyla veyahut akıl yürütmelerle neticeye gitmekte ve nazarî olmaktadır.

    Yakînin bir diğer çeşidi de Manevî Yakîn (Certitude Morale) dir ki, bu aynı zamanda, aklî yakîn, vüsûk diye de adlandırılır. Bazı filozoflar tarafından bu yakîn i’ti-kad, imanî yakîn, kanaat manalarına da kullanılır; bu, manevî ilkelere, kanunlara dayanarak vicdanın belirlediği bir yakîndir. Böyle bir yakînin gerçekleşmesinde aklın ve duyuların doğrudan bir etkisi yoktur. Meselâ “Çocukları diri diri toprağa gömmek kötüdür” inancı, akıl ve duyulardan çok vicdandan kaynaklanmaktadır. Sokra-tes bu çeşit yakîni en büyük doğruluk Ölçüsü olarak kabul eder. Manevî yakîn, bazı düşünürlerce inanç, imanı yakîn ve kanaat manalarında da kullanılmıştır. Meselâ “Fatih çok büyük bir komutandı” gibi tarihçi veya başka insanların şahitliğine inanmaktan doğan kanaatler bu tür bir yakîni dile getirir. Bütünün parçalarından büyük olduğu, annelerin çocuklarını sevdiği vb. gibi hususlarla ilgili hükümlerimiz de manevî

    yakın içinde yer alır. Manevî yakîn içinde zikredebileceğimiz bir yakîn çeşidi de kalbî yakîndir. Bu da, aklın insanların şahadetine (mütevatir haberlere) inanmasıdır. Meselâ “Fatih İstanbul’u fethetmiştir”, “İstanbul güzel ve kalabalık bir şehirdir” gibi hükümler, büyük bir insan kitlesinin şahitliği neticesinde ortaya çıkmış hükümlerdir.

    Aklın duyu verilerinin ve tecrübenin şahitliğine inanmasına ise tabiî yakîn, hissî yakîn, tecrübî yakîn (certitude physigue) veya bir ilim derecesi olarak “Ayne’l-Yakîn” denir. “Cisimler vardır”, “Âlem mevcuttur”, “Güneş ısıtır ve aydınlatır”, “Ateş yakıcıdır” gibi hükümler bu tür yakî-ne ömek teşkil eder. Sağlam duyu organlarının, müşahede ve tecrübenin bildirdiği bu bilgiler, başkalarının şehadetine dayanan haberlerden daha ikna ve tatmin edicidir. Ayrıca bu yakîn, duyu ve tecrübe dünyasını idare eden kanunların tamamına dayanır. Bir de kişi gördüğü, denediği şeye daha çok güvenir. Bu sebeple müşahedeye dayanan ayne’l-yakîn, akla ve habere dayanan ilme’l->ilkinden daha güven verici ve şüpheleri gidericidir. Mutlak yakın manasına kullanılan Matematiksel Yakînde de şek ve şüpheye yer yoktur. Bu, sayıların, kemiyetlerin (nicelik) nispetleri üzerine kurulan yakînde her türlü hatanın önüne geçildiğine inanılır. Çünkü Matematiksel yakîne aynı zamanda mantıkî yakîn de denilmektedir. Matematiksel (riyazi) yakînde niceliksel, mantıkî yakînde de niteliksel bir akıl yürütme kullanılmaktadır. Bu itibarla formel mantıktaki güvenilirlik matemaktiksel yakîn için de geçerlidir. Çünkü her ikisi de aynı metodla çalışır.

    Eşyanın mahiyetine ve mutlak kanunlara dayanarak elde edilen yakîne, yani akluı aksiyomlara, ilk aklî hakikatlara inanmasına Metafizik yakîn denir. Bir de düşünmeksizin, akıl yürütmeksizin, duyu ve tecrübeye dayanmaksızın elde edilen bir çeşit yakîn vardır ki, buna “Hakka’l-Yakîn” denir. Burada kalp ile seçilen, bizzat duyulan, basiret ile müşahade edilen ve yaşanarak elde edilen imanı bilgi söz konusudur. Metafizik yakînde olduğu gibi, bu yakînde de bir şeyin mahiyet ve hakikati böyle bir yakîn ile bilinebilir. Bu hakikat mertebesine mutasavvıflara göre ancak ma’rifet ehli ve arifler ulaşabilir ve bu mertebeye “Zevk-i Vicdanî” de denir.

    Yakîn teriminin çeşitleri oldukça fazladır. Bunları belli bir sisteme göre sınıflamak ise oldukça zordur. Bu saydığımız yakîn çeşitleri yanında, ferdî veya umumî tecrübeye dayanan “Ihtibarî Yakîn”, aynı zamanda hem tecrübeye, hem de akla dayanan “Muhtalit Yakîn”, düşünen nefsin sırf coşma kaabiliyetini dile getiren “Ruhî Yakîn”, “Hakikî Yakîn”, “Afakî Yakîn” vb. gibi daha bir çok yakîn çeşitleri vardır. Yakînin bütün bu çeşitlerinin doğrulğu kesin, seksiz şüphesiz manalarına geldiğini söylemek oldukça zordur. Çünkü yakînin çeşitli tarifleri değişik kesinlik anlayışlarını ortaya koymaktadır. Meselâ “yakîn, hakikati bizzat kendisinin sahip olduğuna ve onun üzerinde tasarrufta bulunduğuna inanan, i’tikat eden zihnin halidir, diye bir tarif yaptığımızda, buradaki i’tikat kelimesinin oldukça kapalı bir kelime olduğunu görüyoruz. Çünkü bu durumda hakikat en kararsız görüşten, en mutlak rıza ve kabule kadar gidebilir. Böyle bir değişkenlik ise inancın, itikadın etimolojik ve semantik esasına ters düşmektedir.

    Filozofların manevî yakîn diye nitelendirdikleri, zaman zaman itikat, imanı yakîn; zaman zaman da, kanaat manasına kullanılan bu yakın de kesin doğrulan verecek nitelikte değildir. Zira bu yakîn vicdanın belirlediği bir yakîndir; vicdan ise aldığı eğitime göre davranışlar geliştirir. İyi eğitilmemiş bir vicdan, ma’şeri (umumî) vicdanın aksine kararlar verebilir. Aynca bu yakînin kanaat manasına kullanılması da hakikat anlayışının değişkenliğini ortaya koyar. Böyle bir yakînde ne ilme’l-yakînlik, ne ayne’l-yakînlik ne de hakke’l-yakînlik vardır.

    Netice itibariyle her meslek, her grup kendine göre bir yakîn anlayışı ortaya koymaktadır. Bunların tek ortak noktası ise herbirinin kendi anlayışını doğru kabul ederek onlara yakîn demeleridir. Böyle bir yaklaşım, kesinlik, değişmezlik ifade etmesi gereken bir kavramda, göreliği ortaya koymaktadır. Halbuki, göreli bir yakîne, vakıaya uygun, değişmeyen ve hakikat denilemez.



    alıntı
     

Bu Sayfayı Paylaş