Evrensel İnkılab

'Tarihi Bilgiler' forumunda NeslisH tarafından 25 Kasım 2008 tarihinde açılan konu

  1. NeslisH

    NeslisH Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Evrensel İnkılab konusu İslam prensiplerine uymayan batıl sistemleri yıkıp yerine İslam düzenini getirmek İslam’da cihadın ana gayesidir! Yalnız bir bölgeye ve bir kitleye özgü olmayan, bu yüce ideal, bu evrensel İslam inkılabı ideali İslam’ın en yüce gayesi ve en büyük ideali ve bütün insanlığı içine alan evrensel bir inkılabtır. Kuşkusuz ki Müslümanların gayesi her şeyden önce yaşadıkları topraklarda İslam inkılabını gerçekleştirip, bu topraklardaki batıl sistemleri yıkmaktır. Ancak Müslümanların hedefi bununla bitmez asıl gaye ve en büyük hedef bütün bir yeryüzünü kuşatan evrensel inkılabı gerçekleştirmektir; Bu ırkçılığa asla sapmayan, bütün insanlığın kurtuluşunu ve mutluluğunu sağlayan bir inkılabtır. Bu inkılabı bir millete ya da bir bölgeye özgü görmek mümkün değildir. Müslüman yükümlülüğünden dolayı bu evrensel inkılabı her an göz önünde bulundurmak, bir an dahi unutmamak zorunluluğundadır, Hak davası coğrafi bir sınır tanımaz. Hakikatin yurdu yoktur. Hakikat, coğrafyacıların kabul ettiği sınırlamalara kanmaz.

    Bazen öyle bir durum söz konusu oluyor ki falan hakikati söylüyor ya da filanın görüşü doğru diyorsunuz ancak bir süre sonra o beşeri görüşlerin yanlışlığını kabul etmek zorunda kalıyorsunuz. Ancak hakikat her zaman ve her yerde hakikattir. Dağların yüceliği denizlerin genişliği, mesafelerin uzaklığı onu değiştirmez. Yararı genel, bölgesi geniştir hakikatin. Bir bölgeye veya bir topluluğa özgü olamaz. Nerede insanlık ezilirse, hakikatin oraya ulaşması, zayıfın gasbedilen haklarını alması gerekir; putçu zalimlerin kurdukları zalim sistemleri devirmesi gerekir. Yüce Allah buyuruyor: “Size ne oluyor da Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder, katından bize bir yardımcı lütfet diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?” (Nisa Suresi, 75)

    Beşeri istekler, ilişkiler, vatani ve milli ayrılıkların etkisiyle oluşmuş olan ayrılıklar bireyler arasında kapsamlı bir yakınlaşmaya engel olur. Bununla birlikte aynı yerde yaşayanlardan bir kısmının kendi düzen ve kurallarına boyun eğmek istememesi, doğal olarak bu düzenin eksiksiz bir şekilde uygulanmasına engel teşkil eder. Bundan dolayıdır ki Hizbullah kendisini korumak, büyük bir yenilik ve düzenlemeyi gerçekleştirmek için bu ilahi düzeni bir bölgede ya da bir kıtada uygulamakla kalmayıp bütün dünyaya yaymak zorunluluğundadır. Bununla beraber bu evrensel inkılabı gerçekleştirebilmek için bütün gücüyle çalışmak, görevindedir. Hizbullahın hangi koşullar altında bulunursa bulunsun bir an dahi davasından yüz çevirmesi söz konusu olmamalıdır. Bunu da gerçekleştirebilmek için bir taraftan İslam ülküsünü yayması; görüşlerini anlatması, bütün bir yeryüzünde yaşayan her cinsten ve her sınıftan insanlara, iki dünyanın mutluluğunu sağlayacak düzenin sadece ve sadece İslam olduğunu göstermesiyle mümkün olacaktır. Bununla da kalmayıp bütün bir gayretiyle didinmesi; hak ve adalet düzenine karşıt putçuların kurduğu sistemleri elinden geldiğince ya da gerekli ortamı bulduğunda yıkıp yerine İslam’ın eskimez, solmaz, ölmez düzenini getirmesi gerekir.

    İşte İslam’ın yolu… İşte Resulullah’ın metodu… Ve işte ondan sonra gelen halifelerin yolu.

    Peygamber önce, İslam’ın ufuklarında doğduğu Arap yarımadasından harekete başladı, orayı İslam’ın hakimiyeti altına aldı. Sonra kenar beyliklerini İslam devletine kattı. Daha sonraları ise, yeryüzünde hüküm süren o günkü kralların tümünü de hak dine davet etti; tek Allah’a kulluk etmeye çağırdı. İşte bu çağrıya uyanlar, İslam sınırlarının sitesi sınırlarına alınıp bu sitenin bireyleri arasına katıldılar. Bu ilahi davete kulak asmayıp iman etmeyenler ise öldürülmeye başlandı.

    Allah’ın yüce Resulü Rabbine kavuşunca yerine geçen halife Hz. Ebu Bekir döneminde, o günkü dünyanın en büyük krallıkları olan köhne Bizans ve kof İran üstüne akınlar başlatıldı. Sözü edilen bu iki devlet o dönemde yeryüzünün en güçlü devletleri idi. İşte bu devletlere karşı Sıddık-ı Azam’ın açtığı bu çığır, daha sonraları Ömer Faruk döneminde daha da hızlanarak devam etti. İlk büyük İslam devletini kurma şerefi böylece Hz. Ömer’e nasip oldu. Çünkü Hz. Ömer döneminde İslam davetinin gölgesi dünyanın iki büyük kıtasına kadar uzanmıştı.

    Bizans, Mısır, Pers ülkelerindeki halk ilk önce, Arapların ara arda kazandıkları bu büyük fetihleri eski zamanlarda sömürmek ve köleleştirmek için yapılan sıradan işgaller ve saldırılardan kabul etmişlerdir. Onlar, sözü edilen bu fetihleri yapan Arap milletini önceleri gelip geçen, yağmacılık yapan, yeryüzünü kana bulayan zayıf milletleri inim inim inleten barbarlar güruhuna benzetiyorlardı. Bundan dolayıdır ki, önce Bizans ve İran krallarına sığınarak Müslümanlarla savaş yapmayı göze alanlar vardı. Ancak Müslümanların tavırlarını görüp neden savaştıklarını, evrensel İslam inkılabının özelliklerini, böylece de; Arapların ırk kavgası gütmediklerini, milli çıkar ve kinleri için kılıçlarını kuşanmayacaklarını, ülkelerini bırakıp adalet ve insaf ölçülerine dayalı İslam düzenini hakim kılmak için savaşa çıktıklarını, zayıf milletlerin gelir kaynaklarını sömüren zalimlerin kurduğu insafsız sistemleri devirmek istediklerini, uluhiyet iddiasında bulunacak kadar gururlanan Kisra’ların, Kayserlerin zulüm ve baskılarını yıkmak için kılıç kuşandıklarını, evet bütün bunlar öğrenilince, fatihlerin yüce ideallerini, samimi gayelerini anlayınca hemen İslam’a yönelmişler; İran ve Bizans’a karşı saldırıya geçmişlerdir.

    Artık bundan sonra Bizanslıların ya da İranlıların yanında savaşmak zorunda kaldıklarında -durum bunu gerektirdiğinden- istemeye istemeye ‘onların yanında bulunmuşlar; içten içe ise onlara karşı cephe almaya başlamışlardı. Bundan dolayıdır ki, ilk Müslümanlar her yerde büyük zaferler kazanmışlar ve tarihin sayfalarını büyük zaferlerle süslemişlerdi.

    Yabancılar, İslam ülkesinde İslam’ın ölçüsüne uygun adaletli bir düzenin kurulduğu, İslam devletinin ülkeye refah ve huzur getirdiğini gördüklerinde İslam’ın davetine uyuyor, topluca, fertçe bu evrensel düzene katılıyor; onun evreni kapsayan sancağı altına sığınıyorlardı. Öyle ki; gün geliyor onlar bu evrensel inkılab sancağını taşımaya başlıyorlardı. Dolayısıyla da ülkelerden ülkelere, kıtalardan kıtalara at koşturup insanlığa bitimsiz bir mutluluğun kaynağı olan bu ilahi düzeni sunuyorlardı.
     
  2. KaRDeLeN

    KaRDeLeN Özel Üye

    Ellerine sağlık teşekürler:)
     

Bu Sayfayı Paylaş