Eugene Ionesco - Yalnız Adam

'Masallar-Hikayeler-Destanlar' forumunda KaRDeLeN tarafından 6 Şubat 2010 tarihinde açılan konu

  1. KaRDeLeN

    KaRDeLeN Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Eugene Ionesco - Yalnız Adam konusu
    Yalnız Adam / Eugene İonesco

    Otuz beş yaş, yarıştan çekilme vaktidir. Eğer yarış varsa. İşimden ölesiye bıkmıştım. Daha şimdiden gecikmiştim, kırkına merdiven dayamıştım. Şu beklenmedik kalıta konmasaydım, can sıkıntısından ve üzüntüden ölürdüm. Ender de olsa, eğer benimki sonuncu değilse, hala dayılar var Amerika’da. Ancak şurası da bir gerçek ki, bizim küçük işyerinde ki arkadaşların hiç birinin Amerikalı bir babası, yeğeni ya da dayısı yoktu. Kıskançlık gösterdiler: düşünsenize artık çalışma gereksinimi duymamak! Veda törenim kısa sürdü. Köşedeki kahvede bir şişe Beaujolais ısmarladım onlara, Juliette’i çağırmadım bile. Hep sıkkındı. Birbirimizi bıraktıktan sonra, ayrılmıştık. İşveren benim hanım arkadaştan daha çok sıkılmıştı bu işe, “hiç beklemediği”ni söyledi; gariptir, ben de hiç beklemiyordum. Ayrılacağımı üç gün önceden haber vermeliydim, kural böyle , diyordu bana. “Sizin gibi birini bulmakta epey güçlük çekeceğim.” Kaç kez çok kötü çalışmakla suçlamış, yerime başkasını alacağını söyleyerek gözdağı vermiş, tir tir titretmişti beni. Çünkü, iyi kötü alıştığım şu işi bir daha nerde bulacaktım? Her işten atma gözdağından sonra, korku bana iki üç gün süren bir etkinlik, canlılık kazandırıyordu. Sonra gittikçe tavsıyordu. Aşağı yukarı iki haftada bir yeni bir gözdağı. Nah şurama gelmişti artık. İşverene fazladan bir gün bile vermedim, böylece öcümü alıyordum. Büyük bir keyifle bir aylık işten ayrılma ödentisi bağışladım ona. O da, sırf çalım olsun diye, almaya yanaşmadı. Kötü adam değilimdir. Bu hazzı tatmasına izin verdim.

    Her şeye karşın, kasadar Jeanine’i görmeye gittim: “Bırakıyorsunuz demek bizi... eh, zengin oldunuz artık... Mahallede de kalmayacak mısınız gerçekten? Bu yalnızlık ve beceriksizlikle, nereye yerleşeceksiniz?... Haa, bir hizmetçi kız tutarsınız elbet.” Gözleri yaşarmıştı. Gönlümde, belli bir süre, Juliette’in yerini almıştı. Ama çok eskidendi bu. Saatlerce kasa başında otura otura, devinmeyi unutmuştu. Gittikçe şişmanlıyordu. Herkes gibi olmadığımı, döneğin biri olduğumu biliyordu. Oysa ben de herkes, çağımızdaki herkes gibiyim, kuşkucu, yanıldığını görmüş, yorulabilir ve yorgun, ereksiz yaşayan, elden geldiğince az çalışan – ee, başka türlü yapılamaz -, azıcık obur biri: şu evrensel acı ve bıkkınlıktan kurtulabilmek üzere, zaman zaman şöyle güzel bir yemek, içki.

    Şef her şeye karşın vedalaşmaya geldi içkievine. Lucienne’de öyle. Çalıştığım yerdeki üçüncü hanım görevliydi bu, önemlice biri, “yönetici”. Pierre Ramboule’le birlikte geldi. Üçüncü ve son göz ağrım oydu. Çalışma saatlerinden ötürü fazla konuşacak vaktimiz olmadığı ve hemen hepimiz kentin dışındaki mahallelerde oturduğumuz için, gönül arkadaşlarımızı işyerinden seçiyorduk. Elimizin altına gelene razı oluyorduk. Eğer ille de bu sözcüğü kullanmak gerekirse, en çok Lucienne’i sevmiştim, öbürleri aklıma bile gelmiyor. O ise, işe yeni giren, genç Pierre Ramboule’u yeğlemişti bana. Her yanından neşe taşan, gözü yükseklerde bir genç olan Pierre tarafından tavlandı: oğlan, kısa bir yetişme dönemi için girmişti bizim işe. Daha büyük işlere girişmek için para bekliyordu. Lucienne’i işine ve yaşamına ortak edeceğine inandırmıştı. İşveren Pierre Ramboule’u bundan beş yıl bir ay önce işe almış, Lucienne’de beni tam beş yıl önce onun uğruna bırakmıştı. Hala oradaydılar. “Aynı zamanda beşinci yılınızı da kutlayabilirsiniz”, dedim oğlanla birlikte kahveye giren Lucienne’e. Lucienne kızardı, beni görünce sıkılırdı hep, ben de her gün yanaklarının al al olduğunu görürdüm. Beni yüzüstü bıraktığı için azıcık bilinci rahatsızdı, benden daha değerli olmayan Pierre konusunda yanıldığına da üzgün. Yalnız, Pierre benden daha genç daha az çirkindi. Doğrusunu isterseniz, ben de pek çirkin değilim, doğuştan pörsük, renksiz ve solgun bir yüzüm, kirli mavi gözlerim var.

    Lucienne’in oynadığı oyun bana çok acı vermişti. Beni isteyen böylesine güzel bir insanı, böylesine güzel bacakları, böylesine güzel kamburu, böyle çekici gülüşü nerde bulacaktım? Yüzüstü bırakıp gittiğinde kendi kendime bir takım sorular sormuş, elim böğrümde kalmıştım. Lucienne’in yaşamımda, yanımdayken bilincine varmadığım bir yer tuttuğunu anlamıştım. Hatta bir ruh çöküntüsü geçirmiş, bir ay hastalık izni almış, bunu işyerinden uzak mahallelerde geçirmiştim. Gerçekte, iki kişilik bir yalnızlıktı bizimki. Şimdi söylüyorum bunu. Kolumun kanadımın kırık olduğu günlerdeyse, cenneti yitirdiğimi sanıyordum. Bundan sonra, diyordum kendi kendime, uyuşukluktan, düzensizlikten başka bir şey yaşayamam artık. O adamla daha mı iyiydi acaba?

    Pierre artık ilerde gerçekleştireceği işlerden söz etmiyordu, bana karşılık göbeklenmişti. O da beni görünce sıkılıyor gibiydi; yoo, pek değil canım... beş yıl sonra, ne kalır geriye sıradan ve gülünç bir dramdan? Belki de, beni görünce ikisi de sıkılmıyorlardı. Bütün bunları ben düşlüyordum. Ancak, şurası da bir gerçek ki, beş yıldır başka bir kadın tanımamıştım. Tek başıma yaşamaya alışmıştım. Hani beylik deyimle, yaşamımı yaşamaya, kendime belli bir yaşam kurmaya ya da değiştirmeye yetmeyecek kadar az güveniyordum. Ayrıca, yaşamım oldu mu acaba? Lucienne!le başlangıca benzer bir şey... Eh, Juliette’le de, bulutların arasından kendini gösteren şöyle azıcık gökyüzü belki.

    Birer bardak Beaujolais içtik, derken ikinci Beaujolais’yi, üçüncü Beaujolais’yi yuvarladık. Ben dördüncüyü ısmarlamadan önce, işveren yanımızdan ayrıldı. Bana talih açıklığı diledi, o arada işi genişletmeyi düşündüğünü, çok ilginç şeyler yapacağını, müşterilerinin arttığını, istekleri nasıl karşılayacağının bilemediğini, işe yeni insanlar alacağını söylemeyi unutmadı. Orada kalsaydım ne denli çalışmam gerektiğini düşündükçe tüylerim diken diken oluyordu... ama Amerika’daki dayımın yardımıyla... İşveren, işini üç, dört katına çıkarmak istiyordu. Dört misli çalışmak zorunda kalacaktım. Ama doğrusunu isterseniz, hiç inanmadım dediklerine, işi eskisi gibi kör topal yürüyecekti, o kadar. Başka bir tehlikeden de kurtuldum: işine para yatırmamı önermedi. Bunu istemediğini anladım. İşi, dar sınırlı kalmak üzere kurulmuştu. Tehlikeye atılmaktan ödü kopuyordu. Eh haklıydı da, neden çok açılıp kafasını gözünü yarsındı? Onun yerinde olsam, ben de başka türlü davranmazdım. Pierre’le Lucienne, beşinci bardaktan sonra kalkan ötekilerle birlikte gittiler. Herkes azıcık çakır keyifti. Zaman zaman gelip onları görmeye söz verdim elbet, ee, aynı yerde geçirilen on beş yıl boru değildi ya. Bir sürüsünün işe girişine, daha başkalarınınsa çıkıp gidişine tanık olmuştum. İşverenin babasını tanımıştım, benim işe girdiğim gün, kurumun başına oğlu geçiyordu. Lucienne, çekip giderken, galiba istemeye istemeye gülümsedi bana, bir tür pişmanlıkla; bak hele, saçına ak düşmüş, yüzünde ufak bir kırışık belirmişti, çok garip doğrusu, hiçbir zaman aklıma getirmemiştim sonsuza dek genç kalmayacağını. Gözünün ucunda bir yaş damlası belirmiş miydi bilmem, sıcacık dudaklarının ucuyla bir öpücük kondurdu yanağıma. Birbirimize diş bilememiz için hiçbir neden yoktu. Benimle arasındaki sevginin hiçbir zaman ölmeyeceğini sanacak kadar saftı belki. Belki de, kendi kendine, ben istersem, hemen şimdi, her şeye yeniden başlayabiliriz, diyordu. Çünkü, diye düşünüyordu belki, ileri atılımımızı parasızlık, iç karatıcı çalışma engelledi, ama sevgi insana dağlar aşırır, sevgi demiri eritir, engelleri ortada kaldırır, hiçbir şey duramaz onu karşısında, çok iyi biliyoruz bunu. Sıradanlığımızdan ötürü ipin ucunu bırakıyor, vazgeçiyoruz. Büyük Sevgi vazgeçme diye bir şey tanımaz, yoktur böyle bir sorunu, vazgeçmek sıradan insanlara özgüdür, başarısızlık da öyle. Daha başka koşullarda işin daha başka türlü olabileceğini düşleyen zavallı Luciennecik. Nesnel koşul diye bir şey yoktur. Küller altında harlı bir ateşin yattığını duyumsadın mı hiç? Pöhhh... Ruhumu istediğim kadar sorguya çekeyim, kıyısını bucağını karıştırayım, derin bir titreşimden başka şey bulamıyorum orda. İnsanın iç dünyasının kül renkli uzayında, daha başka, daha başka yıkıntıların altında yatan yıkıntılardan başka bir şey yok. Peki ama, yıkıntı varsa, belki de daha önce bir tapınak, ışıklı sütunlar, yakıcı bir sunak vardı, ha? Salt bir varsayım bu. Gerçekte, karışıklığın dışında, hiçbir zaman, hiçbir şey olmadı orda.

    Jacques Dupont en sona kaldı. On üç yıl çalışiırken, yüz yüze , aynı masada oturmuştuk: dizelgeler, dizelgeler, dizelgeler... Yerime biri bulununcaya dek, iki ya da üç hafta, iki misli çalışacaktı; peki ama, yerime gelecek adam, şef tarafından daha şimdiden seçilmemiş miydi acaba? Hem sonra, Dupont başka birine alışacak, başka birinin alışkanlıklarına sinirlenip midesi bulanacak, daha sonra bunları da özümsemek, aldırmamak zorunda kalacaktı, Beni arayacaktı. Zaman zaman gelip onu görmem gerekecekti. Örneğin, çıkışta beklemek. Ona çok çok gerilerde kalmış gibi gelen eski günlerdeki gibi, birlikte iştah açıcı hafif bir içki yuvarlamak üzere beklemek gerekecekti. Sonra ona adresimi verecektim, değil mi efendim, gelip beni görecekti “Elbette, dedi, elbette” –“Yalnız, zengin olunca...” –“Yok canım, yok, unutmayacağım sizi, nasıl unutabilirim ki? İnsan iyiyi de kötüyü de unutmaz, hele sizin gibi birini...”

    Neyse, uzatmayalım, içkievinde benimle yemeğe kaldı. İçkievinin sahibine de bir kadeh ısmarladık. Sonra o bize birer tane ısmarladı.

    “Gelir bizi görürsünüz, Beyefendi, insan dostlarını öyle küt diye bırakmaz. On beş yıl benim dükkanda yemek yediniz. İyi hizmet ettim size. Gerçi biliyorum her yan aşeviyle, içkieviyle dolu, ama hiçbir yerde böyle titiz hizmet bulamazsınız. Ne getireyim size?”

    Jacques’la ikimiz pencere dibindeki masada oturuyorduk. Hava kurşuniydi. Mantarlı et, sardalya, şaraplı sığır eti, kahve, iki şişe Beaujolais ısmarladık. Sonra yine kahve içtik, birkaç kahve daha, bir sürü dürtükleyici yedik, sonra o alıp başını kendi yoluna gitti, ben de kendi yoluma...
     

Bu Sayfayı Paylaş