En iyi 10 kadın yönetmen

'Sinema Dünyasından Haberler' forumunda Siraç tarafından 24 Ocak 2009 tarihinde açılan konu

  1. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    Sponsorlu Bağlantılar
    En iyi 10 kadın yönetmen konusu
    En iyi 10 kadın yönetmen

    Sinema Yazarı Kerem Akça, dünya sinemasında ses getiren 10 kadın yönetmenin listesini çıkardı..
    EN İYİ 10 KADIN YÖNETMEN
    [​IMG]

    Bu hafta vizyona giren iki Türk filmi “Güz Sancısı” ve “Pandora’nın Kutusu”, 15 yıllık kariyerleriyle dikkat çeken iki kadın yönetmenin son işleri. Biz de bu durumu göz önünde bulundurarak, Tomris Giritlioğlu ve Yeşim Ustaoğlu gibi dünya sinemasında ses getiren 10 kadın yönetmenin listesini çıkardık.

    Elbette Almanya’dan ABD’ye, ABD’den Çek Cumhuriyeti’ne, Çek Cumhuriyeti’nden Fransa’ya kadar sayısız ülkede erkek olduğu kadar kadın yönetmenlerin de hakim bir rolü var. Sürekli de erkek yönetmenlerin arkasına saklanarak saf dışı bırakılmaya çalışıldıklarını ancak dikkatli gözler tarafından es geçilmediklerine tanık olabiliyoruz. Zaten bu listeye yaparken de en az bu kadar ismi dışarıda bırakmak zorunda kaldık. Düştüğümüz bu durum da zaten bu yargımızı ispatlıyor. Dışarıda kalan isimler arasında; Claire Denis, Doris Dorrie, Catherine Hardwicke, Rebecca Miller, Julie Taymor, Chantal Akerman, Mira Nair, Catherine Breillat, Samira Makmalbaf, Barbara Albert ve Susanne Bier başı çekiyor.

    1-Leni Riefenstahl

    1930’larda çektiği belgesellerle piyasaya giren yönetmen, sinema tarihinde ‘kadın yönetmen’ tanımını ilk ortaya çıkaran isimdir. O zamanlar sinemanın bilinmeyenleri göstererek zirve yapma mantığının içinde eserlerini sergilemiştir. 1935 tarihli “İradenin Zaferi” (“Triumph Der Willens”) ve 1938’de çektiği iki bölümlü “Olimpia” belgeselleriyle tartışmaların odak noktası olmuştur. Riefenstahl, “İradenin Zaferi”nde Hitler’in bilinmeyen yönlerini ve seçim kongresini içeriden bir bakışla gösterdiği için, faşist liderin propaganda aracı olarak anılmıştır. Bu sebeple de Hitler yönetiminin ardından gelen iktidar; film çekmesi yasaklanmıştır. Yönetmen, sansür kavramıyla mücadele etmek zorunda kalan ilk sinemacılardandır.

    2-Vera Chytilová

    1960’larda Jiri Menzel gibi isimlerin önderliğinde başlayan Çek Yeni Dalgası’nın çok bilinmese de en üretken yönetmenlerinden biridir. Esasen “Daisies” (1966) filmi ile çıkış yapmıştır. Orada anlattığı kadın hikayesinin yanına eklediği yapıbozucu tarzıyla da dikkat çekmiş ve renk filtrelerinin üzerine kurduğu stilize görsel yapısının özgünlüğüyle sinemanın ‘saklı hazine’lerinden birini üretmiştir. 1970’de “Fruit of Paradise” ile Cannes Film Festivali’nde yarışan yönetmen, bu uluslararası tanınırlığını günümüze değin birçok festivalde sürdürmüştür.

    3-Agnès Varda

    O da 1960’larda başlayan Fransız Yeni Dalgası akımının arkasında kalan isimlerdendir. Jean-Luc Godard, François Truffaut, Claude Chabrol gibi yönetmenlerin başlattığı eğilimde, her zaman Jacques Demy’nin eşi olarak anılmıştır. Ancak 1962 yılında çektiği “5’den 7’ye Cléo” (“Cléo de 5 a 7”) ile Cannes Film Festivali’nde yarışarak dikkat çekmeyi becermiştir. Film halen ‘ölüm öncesi bir karakterin psikolojisi’ne odaklanan filmlerin miladı olma özelliğini sürdürmektedir. Varda, “Le Bonheur” (1965), “Sand Toi Ni Loi” (“Vagabond”, 1985) gibi filmleriyle de bilinir.

    4-Margarethe Von Trotta

    “Teneke Trampet” (“Die Blechtrommel”) filminin usta yönetmeni Volker Schlöndorff’un eşi olarak ‘Yeni Alman Sineması’ akımıyla sinemaya giren Von Trotta, 70’lerde çektiği politik-gerilimlerle zirve yapmıştır. Daha çok kadın hikayeleri anlatsa da bunları sistemle ve toplumla bağdaştırarak evrensel mesajlar vermiştir. “The Lost Honor of Katharina Blum” (1975), “Second Awakening of Crista Klages” (1978), “Sisters” (1979), “Marianne And Juliane” (1981) ve “Rosa Luxemburg” (1986) gibi kadın isimli filmleri en önemli eserleridir. Hepsi de Almanya’daki siyasi sıkışmışlığı gözler önüne serer. Halen film çekmekte olan yönetmen; Venedik ve Berlin Film Festivalleri’nde sayısız ödül almıştır.

    5-Sofia Coppola

    2003 yılında çektiği “Bir Konuşabilse...” (“Lost in Translation”) ile en iyi özgün senaryo Oscar’ı, Altın Küre’de komedi-müzikal kategorisinde en iyi film ödülü ve Venedik’te de iki ödül alan Sofia Coppola, böylece ismini uluslararası alanda duyurmayı başardı. Japonya’da metaforik bir yabancılaşma ve aşk öyküsü anlatan yapım, sinema tarihine yeni bir film modeli kazandırıyordu. O zamandan beri de etkisini sürdürmesi bir tesadüf değil. Halbuki Coppola 1999 tarihli “The Virgin Suicides” ile de “Amerikan Güzeli”vari (“American Beauty”) bir taşra hikayesi anlatmıştı daha önceden. “Baba” (“The Godfather”) ve “Kıyamet” (“Apocalypse Now”) ile tanıdığımız babası Francis Ford Coppola’nın aksine postmodern bir yönetmen olan Sofia, 2006 yılında da kostümlü dramayı gençlik filminin içine sokan “Marie Antoinette”i çekerek sinemada oturttuğu yönetmenlik anlayışını devam ettirdi.

    6-Lynne Ramsay

    İskoç yönetmen Lynne Ramsay, adı pek duyulmasa da 1999’da çektiği “Sıçan Avcısı” (“Ratcatcher”) ile sinema tarihine bir başyapıt armağan etti. O zamandan beri ise sosyolojik bir hikayeyi böylesine bozucu ve dağınık bir anlayışla sinemasallaştıran bir başka Büyük Britanyalı yönetmen çıkmadı. Kemik festival izleyicilerinin desteğini arkasına alan yönetmen, 2002’de “Morvern Callar”la yine dağınık bir görsel yapıyla hayranlarını memnun etse de, o filmden sonra nedendir bilinmez ama uzun metrajlı film projelerine ara verdi.

    7-Agnieszka Holland

    Cannes Film Festivali’nde 1980’de “Provincial Actors” ile FIPRESCI ödülü kazanan yönetmen, Polonya sinemasının Kieslowski ile başlayan yeni jenerasyonunun önemli isimlerinden biri olmuştur. 1985’de “Angry Harvest” ile Oscar’a aday olan Holland, 80’lerin sonunda Fransa’ya göç etmiştir. 90’larda ise ABD’ye geçen yönetmen 1997’de “Washington Square”de Jennifer Jason Leigh’le, 1999’da “The Third Miracle”da Ed Harris ile, 2004’de “The Healer”da Miranda Otto’yla, 2006’da “Beethoven’ı Anlamak”ta ise Diane Kruger’la çalışmıştır. Zamanla Amerikan bağımsız sinemasının aranan isimlerinden biri olmuştur.

    8-Sally Potter

    İlk çıkışını 1992’de Virginia Woolf uyarlaması “Orlando” ile yapan İngiliz yönetmen, “Tango Dersi” (“The Tango Lesson”, 1997), Johnny Depp ve Christina Ricci’li “Bir Erkeğin Gözyaşları” (“The Man Who Cried”, 2000) ve Joan Allen’ın başrolünde oynadığı “Evet” (“Yes”, 2004) ile kendini ispatladı. 15 yılı aşkın kariyeriyle şu anda en çok önemsenen kadın yönetmenlerden biri kendisi. Stilize tarzı ve dünyayla ilgili önemli dertleriyle BAFTA dahil sayısız ödül kazanmıştır Potter.

    9-Lina Wertmüller

    1960’larda sinemaya girse de esas olarak 70’lerde çektiği komedi filmleriyle dikkat çekti. ‘İtalyan komedisi’ olarak bildiğimiz absürd ve abartılı komedi anlayışının temsilcilerinden biri oldu. “Seduction of Mimi” (1972) en önemli filmiydi. Ayrıca Guy Ritchie’nin çekip Madonna’yı başrolünde oynattığı “Swept Away” de onun 1976’da çektiği aynı isimli filminin bir yeniden çevrimiydi. 1986 yapımı “Camorra” filmiyle ise ciddi sulara yelken açarak Berlin Film Festivali’nde sayısız ödül aldı.

    10-Jane Campion

    1980’lerin sonunda sinemaya giren Yeni Zelandalı yönetmen, ülkesinde çektiği üçüncü filmi “The Piano” ile dikkat çekti. Film, sağır bir pianistin Yeni Zelanda’da yaşadığı aşk hikayesine uzanıyordu. Cannes’da Altın Palmiye kazanması bir yana en iyi film kategorisinde Oscar adayı olmayı, senaryo, kadın oyuncu ve yardımcı kadın oyuncu dallarında ise Oscar heykelciğini evine götürmeyi başardı. Holly Hunter, Harvey Keitel, Sam Neill ve Anna Paquin’in başrolünü paylaştığı bu yapıttan sonra Campion, ABD’de kadın hikayeleri anlatmayı sürdürdü. Nicole Kidman’lı “Bir Kadının Portresi” (“The Portrait of a Lady”, 1997), Kate Winslet’lı “Holy Smoke!” (1999) ve Meg Ryan’lı “Tutku Esirleri”ni (“In The Cut”, 2003) çekti. Ancak hala “The Piano” gibi başyapıt seviyesinde bir iş çıkaramadı.​




     

Bu Sayfayı Paylaş