Ekoloji ve Çevre Hakkında Makaleler

'Diğer Mesleki Bilgiler' forumunda UquR tarafından 18 Ağustos 2008 tarihinde açılan konu

  1. UquR

    UquR Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Ekoloji ve Çevre Hakkında Makaleler konusu Ekoloji ve Çevre Hakkında Makaleler



    Dünyamızın Esrarengiz İşçileri


    Mikroorganizmalar sularda ve fabrikaların sıvı artıklarında bulunarak besin maddelerinin pislenmesine yol açarlar. Ama aynı zamanda, katı veya sularda erimiş halde bulunan organik artık maddelerin ortadan kalkmasını da sağlarlar. Mikropların tesiriyle artıkların parçalanmaya uğraması, sanayi mikrobiyolojisinin dünya üzerinde gerçekleştirdiği en mühim işlerden biri olacaktır.

    Kullanılmış suların arıtılması, sadece sağlık bakımından değil, su tasarrufu bakımından da büyük ehemmiyet arzeder.

    Biyolojik arıtmanın birinci devresinde elde edilen artıklar, sindirici bir makineye konularak mayalanmaya bırakılır ve neticede de metan gazı elde edilir. Bu gaz, şehir hava gazına karıştırılarak yüksek bir yanma gücü elde edilmiş olur. Sindirilmiş artıklarda birçok besleyici madde vardır.

    Bugün kullanılmış sularda tek hücreli çeşitli yosunların yetiştirilmesi konusunda, birçok ülkede mühim çalışmalar yapılmaktadır. Meselâ, Japonya'daki bir fabrikada yosunlar, kullanılmış suların karbon gazını almakta ve böylece temiz su istihsali sağlanmaktadır. İlk denemelerin yapıldığı bu fabrikada, günde 27 kilo yosun ve 908.781 kilo arıtılmış su üretilmektedir. Bu yosunlar yoğunlaştırılarak hayvan yemine katılmaktadır. Ayrıca Prag Mikrobiyoloji Enstitüsüne bağlı bir araştırma merkezinde de, buna benzer denemeler yapılmaktadır.

    Kullanılmış suların arıtılması yoluyla elde edilen katı artıklar ve ev çöpleri, hususi bu iş için kurulmuş fabrikalarda mayalandırılabilir ve böylece organik maddeler bakımından zengin gübre mayaları elde edilebilir.

    Avrupa ülkelerinde, ev çöplerinin miktarı, adam başına ve günlük olarak 650 ila 1000 gram arasında değişir. Brezilya'da tropikal bölgede, şehir kesimlerinde, adam başına ve günlük olarak 600 gram; Fas'ta, Rabat'ta ise, 500 gram olarak tesbit edilmiştir. Tropikaltı ve tropik bölgelerinde, kasaba ve köylerde ise, küçümsenmeyecek ölçüde azalma görülür. Buralarda adam başına, günlük ortalama 250 gramdır.

    Taze çöplerin bir gramında milyonlarca tek hücreli canlı bulunur. Bunların ameliyelerden geçirilmesi çeşitli zamanlarda olur. Sonunda, hastalık yapan mikroplar ve parazitler ölür; elde edilen gübre mayası da, antibiyotik maddeler ve toprak mikroplarının düşmanı olmayan tek hücreli organizmalar kalır. Çöplerin bu ameliyeden geçirilmesinde, 40 kg. maya elde etmek için 100 kg. çöp kullanmak gerekir.

    Gübre mayası kullanımının dozları değişiktir. Hektar başına 20 ila 40 ton arasında. Şerbet, toprağın fizik özellikleri üzerinde ödemli bir tesir yapar. Kumlu topraklara döküldüğü zaman, bu toprakların suyu ve gübreyi tutabilme kabiliyetini güçlendirir ve böylece verimi artırır. (Meselâ narenciye söz konusu olduğu zaman, % 15 ile % 20 arasında bir artış sağlanır) Hatta, yoğun toprakların su geçirebilirliliğini sağlar ve yağmur mevsiminde çamura dönüşmesine mani olur. Bayırlarda ise, önemli ölçüde erozyonların önüne geçer.

    100.000 ile 150.000 kişilik şehirden, günde 50 ile 100 ton arasında çöp çıkar. Bu, günde 17 ile 25 ton arasında gübre mayası demektir. 200 ile 300 hektar arasında bir toprak için bu miktar gübre mayası yeterlidir.

    Bu gün, bakır, nikel, krom, kalay ve molibden bakımından zengin maden filizlerinin pek güç bulunduğu bilinmektedir. Zengin olmayan filizleri, yoğunluk bakamından zengin veya orta derecedeki filizlerle tatbik edilen madencilik işlerinde arıtmak, pahalıya mal olmaktadır. Ama, suda veya sülfirik asitte erimiş bu madenleri çıkarmak için mikropları kullanma imkânı da vardır.

    On - onbeş yıl önce, Rio Tinto'da Thiobacillus ferroxidans'a benzeyen bir bakteri elde edildi. Bu bakteri nevi, daha önce, Pensilvanya kömür ocaklarında yapılan araştırmalar sırasında bulunmuştu. Bakteri, kömürdeki pritin yıkanması için kullanılan sulardan elde edilmiştir. Artık suların yüksek asitli olması, çevredeki bitkilerin kurumasına sebep olmuş ve bu alâka çekici hadise yıkanma olayının keyfiyeti üzerinde araştırmalar yapılmasına yol açmıştı. Daha sonra, Birleşik Devletlerde Bingham'da, bakır yüklü sulardan, buna benzer başka bir mikrop elde edildi. Laboratuvarlarda yapılan çalışmalar, en az sekiz madeni içine alan kükürtlü suların bu mikropların tesirinde kaldığını gösterdi.

    Bu mikrobiyolojik yıkamanın ehemmiyeti mevzuunda fikir vermek için Birleşik Devletler'de, 1965'de bakır madenlerinde 370 milyon ton cüruf elde edildiğini ve mikroorganizmaların faaliyeti neticesinde bu cüruftan elde edilen bakırın A.B.D.'nin 1966’daki bakır üretiminin % 10'unu sağladığını söylemek kâfidir.

    Bu yolla elde edilen bakırın tonunun 1000 dolara mal olduğu da bilinmektedir. Oysa, dünya piyasasında bu rakam 14.000 dolar kadardır. Demek ki, 1 milyon ton cürufta, % 0,3 oranında bulunan bakırın % 50 si elde edilebilirse, 600.000 dolarlık bir kazanç sağlanacaktır. Şimdilik mikrobiyolojik yıkama, ekonomik bakımdan verimli görünmektedir. Meksika, SSCB ve Birleşik Devletler gibi on ülke bu usulü kullanmaktadır.

    ''Tkioba siller" ve ''Ferrobakteriler'' brannit gibi bazı maden filizlerinden uranyum çıkarılmasında da kullanılabilir. Uranyum, uranil sülfat olarak çözülmüş durumuna geçer ve çeşitli şekillerde bu çözülmüş şeyden uranyum elde edilir.

    1985'te uranyum ihtiyacının iki katına çıkacağı ve bundan dolayı biyolojik yıkama ile maden çıkarma yolunun çok faydalı olacağı tahmin edilmektedir.

    Kanada'da "Stanrock" ocaklarından bu yolla, ayda 7500 kilo uranyum elde edilmektedir. Madenciler mikropların tesirli olduğu ocak duvarlarını ıslatmakta, elde edilen çözülmüş şeyler toprak yüzüne aktarılmakta ve bundan uranyum çıkarılmaktadır. Böylece, pek değerli olmayan tonlarca maden filizinin taşınması gereği de ortadan kalkmaktadır.

    İsveç'te, içinde pek az uranyum bulunan geniş şist yatakları vardır. Bakterilerin dolaylı tesiri sayesinde, bu uranyum yoğun hale getirilebilmektedir. (Uranyum tonunun 30.000 dolar olduğu göz önüne alınacak olursa, masrafların pek yüksek sayılamayacağı kolaylıkla anlaşılır.)

    Batı Afrika'daki yataklardan altın çıkarılması konusunda da, dış beslenen bakterilerden faydalanılmaktadır. Butonolda eriyen ve bu bakteri tarafından oluşturulan organik bileşimde büyük ölçüde altın bulunmaktadır.

    İrkutsk'da, Değerli Madenler Enstitüsünde çalışan Rus araştırmacıları, altının erimesi ve çökmesiyle alâkalı biometalürjik usulleri incelemektedirler. Bu araştırmacılar, filizdeki altının % 30'unun yirmi saat içinde çıkarıldığını ve çözülmüş hale getirildiğini açıklamışlardır.

    Manganez çıkarılmasında kullanılan filizler, umumiyetle, manganit ve pirolüzit gibi oksitlerdir. İkinci durumda oksitlenme, Ferrobakteriler olarak bilinen Leptothriks ve Godionella çeşitleri tarafından gerçekleştirilir.

    Bazı madenlerin çıkarılması için mikroorganizmaların kullanılmasının çeşitli avantajları da vardır. Enerjiye hemen hiç, ya da pek az gerek duyulması, az yatırım, kullanılan âletlerin ucuz olması. Ama, bu, hayli zaman isteyen bir iştir. Bu yeni metodun verimli olabilmesi için, eskiden beri kullanılan, usûllerle birlikte veya onların ardından kullanılması şarttır. Ayrıca Mikrobiyolojinin bu tatbîkî yönünden, jeoloji, maden kimyası, biyokimya, mikrobiyoloji ve maden sanayi gibi dallarda ortaklaşa çalışmayı gerekli kıldığını da belirtmeliyiz.

    İlim ve teknik gelişmelerin varabileceği oldukça üst seviyeye yaklaştığı günümüzde, her yeni keşif; bize kâinatda yer alan madde ve canlı her şeyin yaratılmasında, insanı hedef alan bir gâyenin gözetildiğini, gözle görülmeyen en küçük bir canlının dahi -benzetecek olursak- insanın idare ettiği bir orkestrada, yerinin ve vazifesinin çok mühim olduğunu ve herşeyin önceden hazırlanmış bir program ve plânın düblörleri bulunduklarını bize göstermektedir.
     
  2. UquR

    UquR Üye

    Öldüren Sular


    çevre kirlenmesi ve zararlı sanayi artıkları sebebiyle kirlenen kar ve yağmur sularından gelen sülfirik ve nitrik asitle ölen alabalıklar görülmektedir.
    Kar ve yağmur sularından gelen sülfirik ve nitrik asitle kirlenmiş dere suyundan dolayı, Adirondack ırmağında, tel kafese konulan dere alabalıkları oksijensizliğe dayanama***** öldüler.

    Binlerce İskandinav, yüzlerce A.B.D. ve Kanada göllerinde şimdi asit yağmurlarından dolayı balık yaşamamaktadır. İlim adamları fosil yakıtların yanmasından dolayı oluşan asitlerle bu göllerin kirlendiğine inanmaktalar. Bu göllerin nasıl öldürücü bir hal aldığı bilmecesi ise tamamen çözülememiştir.

    Yayılan sanayi artıkları çeşitli canlıların hayatını tehdit etmektedir. Avrupanın sânayi merkezlerinden yayılan ve rüzgar vasıtasıyla gelen kirleticilerin, İskandinav ülkelerinde bilhassa Norveç'in güney kısımlarında tesirli olduğu görülmektedir. Bu bölgede zararlı maddeler tesirsiz hale getirilememekte ve binlerce canlı yok olmaktadır. Ekolojist Dr. Hans Hultberg İsveçte 4000 gölde artık balık yaşamadığını, diğer 14000 gölün de asitli hale geldiğini söylüyor. İsveçli ilim adamları da diğer ülkelerden gelen rüzgarların bu kirlenmeyi doğurduğunu savunuyorlar.



    Zararlı maddelerle kirlenmemiş yağmur suları çok zayıf asittirler. 5,6 pH değeri taşırlar. Midyelerin 6 pH değerindeki sularda; küçük ağızlı levreklerin 5,5 pH değerindeki sularda öldüklerini biliyoruz. Fırıldak böceği ve su kayıkçısı gibi aside dayanıklı böceklerin 3,5 pH değerindeki sularda bile yaşadığı görülmüştür.

    Cornell Üniversitesinde birkaç günlük semender embriyonları 5.0 pH değerinde asitli suya maruz bırakıldılar. Bu embriyonların beslenme problemleri belirdi.

    İkibuçuk haftalık embriyonda ise kalbinin yanında şişlikler ve diğer uzuvlarında bodurlaşmalar görüldü. Bu bozukluklar umumiyetle öldürücüdür.

    Dr. Pough 6,0 pH değerindeki sularda bu yaratıkların yumurtalarının yüzde altmışının (%60) öldüğünü görerek, beslenme zincirinde kuşlar veya küçük memeliler için önemli yeri olan semenderlerin de geleceğinin balıklar gibi yok olmak olduğunu belirtirken, onların sayısındaki bu şiddetli değişmenin, çevredeki canlıların dengesini bozacağını ileri sürdü.

    Bazı ilim adamlarına göre, yağmurun asitlik derecesi ağaçtan toprağa geçinceye kadar bir miktar değişir. Yağmur suları çam, köknar gibi ağaçların yapraklarından geçerken organik ve mineral asitleri de alarak pH değeri 4,0’dan 3,9’a doğru değişir ve ağacın tepesinden dibine ininceye kadar bir kat daha kuvvetli asit haline gelir.

    Bunun tam aksine, sert ağaçların yapraklarındaki tuzlar da yağmur sularının asitliğini 5.0 pH değerine kadar hafifletirler, fakat kaybedilen tuzların yeniden kazanılması için bu sert ağaçlar toprağa asitli hidrojen iyonları salıverirler.

    Her iki halde de topraktan kalsiyum ve potasyum filtre edilip süzüldüğü için ağaç kökleri bu gıdalardan mahrum kalırlar. Aynı zamanda filtre edilen alüminyum ve hidrojen iyonları da balıklar için zehirdir.

    Ahtapot kolları gibi yeryüzünü kaplayan yirminci yüzyıl teknolojisi oksijeni emip zehirli maddeler salıveren dev bir yaratığa benzemekte. Evet, insanlar da hayvanlar da oksijen için nefes alırlar ama nefes verdiklerinde hayatı tehdid eden zehirler yaymadıkları gibi nebatat için gıda sayabileceğimiz CO2 neşrederler ve bu muvazene binlerce yıldır sürer gelir.

    Dünyada canlılar muvazenesi öyle bir keyfiyet taşımaktadır ki; herhangi bir yerinden yapılan bir müdahele hiç umulmadık yerlerde umulmadık neticeler ve zararlar vermektedir. Üzerinde yaşadığımız şu Küre-i Arzda mutlu ve huzur dolu bir hayat en tabii hakkımız olmakla beraber, bu hakkın korunması da; kendi ellerimizle geliştirdiğimiz teknolojinin yaratılış gayemize uygun olmasına ve bu gaye içinde hareket etmemize bağlı olsa gerektir.
     
  3. UquR

    UquR Üye

    Hava Kirliliği
    Doç. Dr. Tuba ÖZADALI

    Dünyanın birçok büyük şehirlerindeki kirliliği, bugünlerde hasmımızda büyük çapta yer almaktadır. Atmosferdeki kirletici ajanların birikimi ile, bu hâdise kendinden söz ettirmektedir. Hava kirleticilerinin veya hava kirliliğinin ekolojik ehemmiyeti ve tesiri henüz yeni yeni anlaşılmaya başlanmıştır. Hava kirliliği, malûm olduğu üzere insanlar ve hususiyle göz, boğaz ve bronşlar gibi organlara büyük nisbette tesir etmektedir. Aynı zamanda bu ajanların kanserojenik (kanser yapıcı) yapıda olduğu da bugün tesbit edilmiş bulunmaktadır. Bazı mikroorganizmalar havayı kirletici ajanların insan hücresi üzerinde meydana getirdiği düzensizliğin araştırılmasında indikatör olarak kullanılabilir.

    Hava kirliliğini meydana getiren birçok sebebler vardır. Meselâ, orman yangınları, eksozdan çıkan dumanlar, fabrika bacaları vs. Bugün hava kirliliği neticesi meydana gelen hava zehirlenmesi bilhassa Ankara'da büyük bir mesele olmuştur. 1969 yılında Ankara'da yapılan bir araştırmaya göre şehrin üzerine çöken zehir bulutunda 70.000 ton karbonmonoksit, 50.000 ton kükürtoksit, 25.000 ton kurum, 15.000 ton azotoksit, 15.000 ton Hidrokarbon tesbit edilmişdi. Bu yoğun gaz birikimi astım, bronşit, nezle, zatüre, akciğer kanseri, akciğer veremi gibi solunum hastalıklarını meydana getirmekte, ayrıca müzmin, romatizma, damar sertliği, kalp hastalığı ve çeşitli sinirsel hastalıklara yol açmaktadır.

    Hava kirletici ajanlar atmosfere, kimyevî ve mikrobiyolojik faaliyetler neticesinde girebilmektedirler. Hava kirliliğinin var olduğu şehir çevresinde havanın terkibi, fosil kaynaklı yakıtların kullanılması ile değiştirilebilir. Çoğu şehirlerimizde hava kirliliğinin birinci kaynağı otomobillerdir. Bu kaynak bütün hava kirleticilerinin % 60'ını teşkil etmektedir. Endüstrinin ve güç santrallerinden kaynaklanan kirleticilerin nisbeti % 30'a tekabül etmektedir. Hava kirliliğinin % 10'u ise, merkezî ısıtma ve çöplerin yakılmasından kaynaklanmaktadır.

    Havayı kirleten ajanların en önemlileri CO2, CO, Kükürt ve Azot oksitleri, hidrokarbonlar ve partiküllerdir.

    hidrokarbon ve azot oksitlerinin atmosfere yayılmasında mes'ûl durumda olduğu görülmektedir. Endüstri ve güç santralleri gibi kirletici ajan kaynaklan, kükürt oksitlerinin hemen hepsinden mes'ûldür. CO, benzinin otomobiller tarafından yakılması ile meydana gelir. Kısmî yoğunluğu 100 ppm.'e kadar ulaşabilir. CO ise yakıtların yakılmasından ve heterotrofik (başka canlılarla beslenebilen, kendi besinini kendisi yapamıyan) canlıların solunumundan istihsal edilmektedir. Yeşil bitkilerce de bu ajan kullanılmaktadır. Hava kirliliğinde mühim yeri olan endüstriyel kaynaklı hava kirleticilerinin nisbeti son 60 yılda 15 kat artmıştır. Buna mukabil bitki prodüktivitesi hiçbir zaman bu artışa paralel olarak yükselmemiştir. CO2'in atmosferde büyük nisbetlerde birikimi, ilim adamlarınca yeryüzünde "Sera tesiri"ne sebep olacağını düşündürmüştür. Buna göre, güneşin kısa dalga boylu ışınlarının atmosferdeki CO2 tabakasından geçmesi ile dünya ısısının yükseleceğini yine CO2 in, güneşin kırmızı ötesi ışınlarını absorbe edip tekrar yeryüzüne geri gönderileceğini ve böylelikle de dünya atmosferindeki CO2 miktarının yükselmesi ile, dünya ısısının yükseleceğini savunmuşlardır. Dünya atmosferindeki C02 miktarının her % 10 artışı için, atmosferik ısının 0,5 °C yükseleceğini de hesab etmişlerdir. Fakat az önce de yine ilim adamlarınca hesap edilen, son 60 yılda atmosferin kirletici ajanı olan CO2 in, 15 kat artmasına rağmen bugün dünyamızda bu artışa paralel olarak atmosferin sıcaklığında mühim değişmeler olmamıştır. Bunun muhtemel sebebi, atmosferdeki, insanların yaşamasına imkân vermeyecek kadar sıcaklık yükselmesine sebep olacak CO2 birikiminin okyanuslarca absorblanması neticesinde artışına mani olunmasıdır. Bu düzen ve denge herhalde dünyadaki bütün canlıların ihtiyacını ve okyanuslardaki hayat şartlarını bilen birisi tarafından ayarlanmaktadır.

    Bazı kirletici ajanların mühim miktarı ya tabii mikrobiolojik faaliyetlerin bir neticesi olarak, veya insan faaliyetleri neticesi meydana gelmiş artıkların parçalanması esnasında ortaya çıkar. Mikrobiyolojik faaliyetler ile hava kirletilmesine sebep olan bu organizmalar, bazı hallerde yine kendi faaliyetleri neticesi ortadan kaldırabilirler. Şöyle ki, her yıl 3 ila 10 milyon ton arası CO2'in okyanuslarda üretildiği hesap edilmişse de, okyanuslardaki CO2'in esas kaynağının ne olduğu sorusu hâlâ zihinleri meşgul etmektedir. Ancak yine de bu CO2'in kaynağının okyanuslarda yaşayan bakteriler ve algler olabileceği tahmin edilmektedir. Bu kadar yüksek miktarlarda okyanuslarda üretilen CO2'in atmosferimizde yüksek yoğunluklarda bulunmayışı ise tesirli bir şekilde CO2'in bir takım yollardan kullanıldığına işaret etmektedir. Nitekim birçok mikroorganizma fotosentezde "C" kaynağı olarak CO2'i kullanmaktadır. Aynı şekilde toprak mikroflorası (toprakta yaşayan bakteriler ve algler), populasyon ve tabii yüklerin dengelenmesi için kâfi miktarda CO2'i kullanarak atmosferde CO2'i yok edici birer kurtarıcı olarak iş gördürülmektedir.

    Yine son 50 yılda, endüstri ve teknikte olan ilerlemeler neticesinde, atmosferimizde CO2 miktarında korkunç derecede artışlar olmaktadır. Fakat bu artışlar insanlığın hayatını tehdit etmemektedir. Çünki bu eşsiz düzeni kuran Zât, bunda da kendisini göstermiş ve okyanusları CO2 tutucusu olarak vazifelendirmiştir. Atmosferde insanlık için zarar verebilecek seviyeye erişen CO2, deniz algleri (bir hücreli yeşil bitkiler) tarafından kullanılmak üzere okyanuslarda erir. Daha sonra bu karbonun büyük bir kısmı okyanus tabanında, dolomit, kalsiyum karbonat (kireç taşı) şeklinde biriktirilerek zararsız hale getirilir. Bu yönü ile okyanuslar atmosferin CO2 kirlenmesine karşı kuvvetli bir tamponlama tesirine sahip kılınmıştır.

    Atmosferi kirletici ajanların artışı eğer bu şekilde tamponlanmasaydı ne olurdu, biraz da onun üzerinde duralım: 1952 yılında Londra'da atmosferi kirletici ajanların hayatı tehdit edici hudutların biraz üzerine çıkması ile 4000'den çok insanın hayatını kaybetmesine sebep olmuştur.

    Birçok kirletici ajanlar da kanserojeniktir. Kirli havanın yoğun olduğu bölgelerde en çok görülen kanserojenik hidrokarbonlar 3,4 -benzipiren ve 1,2,5,6- dibenzenthracen'dir. Tablo 3. de dünyanın bazı büyük şehirlerindeki 3,4 benzipren kesafeti görülmektedir.

    Tablo'da görüldüğü gibi 3,4 -Benzipiren'in Oslo ve Moskova'da düşük oluşu, otomobillerin az sayıda oluşundan kaynaklanmaktadır. Bronşitis -emfizeme kronik bir akciğer hastalığıdır ve hava kirletici ajanlar ile bu hastalığın daha da belirginleştiği görülmektedir. Normal akciğerlerdeki hava oksijeninin kana transferi milyonlarca küçük hücreler ve hava kesecikleri (alveol'ler) vasıtasıyla yapılmaktadır. Hastalıklı ciğerlerde ise bu alveoller iş yapamaz, böylece oksijen transfer edici çok az sayıda membran'lar (zar) tarafından bu işin yapılması da mümkün olamaz, aynı zamanda oksijen taşıyıcı bronşiollerin çapları o kadar daralır ki, oksijenin transferi daha da güçleşir ve netice ölüme kadar gider.
     
  4. UquR

    UquR Üye

    Tropikal Ormanlarda Armoni
    Tarık ÇELİK
    Selim ÇALDIRANLI

    Bugün bilinebildiği kadarıyla en çok canlı barındıran sahalar tropik ormanlardır. Bu ormanlarda birbirleriyle fevkalâde âhenkli bir münasebet içinde yaşayan bir canlılar meşheri vardır. Canlı nev'ileri bu ormanlarda öylesine zengindir ki, dünyanın başka hiç bir yerinde mümkün olmayacak şekilde bir saatte 50 ayrı kelebek nev'ini ve bir gün içinde tek bir kelebek nev'inin 50 ırkını görmek kabildir. Bir hektarlık arazide 300–500 çeşit bitki ve hayvan bulunur. Yapılan bir araştırmada Filipinler'de bir volkanın eteklerinde yetişen ağaç çeşitlerinin sayısının, bütün Amerika'da yetişenden fazla olduğu tesbit edilmiştir. Dünyanın en büyük kartalları tropik ormanlarda bulunur. Kudreti Sonsuz, "Kuddüs" sıfatının tecellisi olarak ormanların temizlik işleriyle vazifelendirdiği kartallara ve onlarla birlikte yaşayan akbabalara görevlerini gereğince yapabilmeleri için çok kuvvetli koku alma hissi, güçlü gaga ve pençeler vererek, tropik ormanlardaki temizlik işlerinin aksamadan yürümesini ve leşler sebebiyle etrafa salgın hastalıkların yayılmasını engellemiştir.

    Tropik ormanlardaki uzun ağaçlar, kısa ve kalın köklerle toprağa tutunurlar. Toprak sathından başla***** dallar öyle bir organizasyona tâbi tutulurlar, ağırlıkları âhenkli bir biçimde ağacın etrafına paylaştırılarak denge sağlanmış olur. Ağaçların en üst kısımlarındaki dallar da şemsiyevari bir organizasyona sahiptirler. Ormanlardaki bitki örtüsünün çok muhtelif olması, burada çok çeşitli hayvanların yaşamasına vesile olmuştur. Zira besin miktarı ve çeşidi bol olduğundan herkes kendi hayatına uygun bölgede varlığını devam ettirmektedir. Balta girmeyen bu ormanlarda yaşayan esrarengiz canlılardan bir arar böceği nev'i, toprağın bir metre altında 17 yıl bekler. Sonra yeryüzüne çıkar. Toprak altı yuvalarından yeryüzüne çıkışları, bir ordunun emir karşısındaki davranışlarını andırır. Hepsi gizli bir emir almışçasına aniden 300-400'lü gruplar halinde çevreye dağılırlar. Bu canlının erkeği karın kaslarını saniyede 600 defa titreştirerek dişisinin dikkatini çeker. Bu titreşim sayesinde dişi eşini bulmada hiç zorluk çekmez. Çiftleşmeden bir iki hafta sonra da erkek ve dişi ölür. Bunların en modern "havalandırma" tertibatlarını aşan yuvaları incelendiğinde, akıl sahibi herkes bunun kendi kendine ve tesadüfen olamayacağını, ancak ve ancak herşeyin ihtiyacını gören ve bilen bir Zat tarafından inşa ettirilebileceğini tasdik edecektir. Havalandırma Tertibatı ile donatılmış yuvalarında, ağaçların köklerinden özsuları emerek beslenirler.

    Merhameti Sonsuz'un şaşmaz adaletinin mükemmel bir misali burada gerçekleşiyor. 17 yıl bekledikleri yeraltı yuvalarında hava ve besin ihtiyaçları mükemmel bir tertibatla karşılanan ve daha sonra çıktıkları yeryüzünde kalan iki haftalık ömür süreleri içinde nesillerini devam ettirebilmek için çiftleşmek zorunda olan bu küçük canlı nev'i, kendisine uzanan merhamet eli ve fıtratına bahşedilen kabiliyetleriyle eşini en kısa zamanda bularak neslini devam ettirmektedir. Üzerinde yaşadığımız büyük kâinat seyrangâhında en küçük bir canlı dahi istisna edilmeksizin uygulanan bu eşsiz adalet ve nizam karşısında akıllarıyla gerçeği göremeyen insanlara şaşmamak elde mi ?..


    Sarmaşıkların Serencâmesi
    Ağaçlara sarılan sarmaşıklar, öyle bir dayanışma içerisine girmiştir ki, ağaç kesildiğinde bile birbirlerinden ayrılmazlar. Bu şekildeki ağaçların bulunduğu bölgeden ağacın biri kesildiğinde en az 20 ağaç bundan zarar görür. Sarmaşıkların ağaçlarla sarmaş dolaş olduğu yerlerde bunlara nağme yakan papağanlar ormana ayrı bir âhenk katarlar. Sabahın erken saatlerinden akşama kadar kuşlar namına, bitkilere olan şiddetli alâka ve ihtiyaçlarını ilân ederek Yaratıcı'ya medh ve senalarını dile getirirler. Kanatları üzerindeki hârika kamuflaj tekniğiyle kendilerini zehirli canlılara benzeterek ürkütücü bir hâle giren muhtelif renklere sahip kelebekler, bu renk cümbüşü ile ormana ayrı bir güzellik katarlar. Akşam olunca da kurbağalar ve bazı kuş nev'ileri papağanlardan vazifeyi devralıp bu enfes teşekkür nağmelerini devam ettirirler. Kısacası tropik ormanlarda öylesine güzel bir denge kurulmuştur ki, büyük canlıların bıraktığı artıklar toprak solucanları, mantarlar bakteriler tarafından işlenerek tekrar kullanılabilir hale getirilir. Hasılı gıda zinciri, bu ormanlarda mükemmel bir şekilde cereyan eder.

    Bu bölgelerde bütün bir sene boyunca toprak ve orman sıcaklığı 20 – 25 °C'dir. Çok uzun ağaçların üst kısımları, buharlaşmayı önlemek için mumla kaplı kalın yapraklarla örtülmüştür. Bu yüksek ağaçların altında kalan kısım fıtri bir sera şeklindedir. Yukarılarda birdenbire başlayan şiddetli rüzgar ve fırtınalar aşağılarda çok hafif bir esinti olarak duyulur. Yağmurların şiddeti azalır ve alt kısımlara çiseleyerek düşerler.

    Güneş ışığı aşağı kısımlara çok az ulaşacağından Şefkat ve Rahmet eli, bazı bitkilerin, ışıktan azami derecede faydalanabilmeleri için yapraklarının alt kısmını kırmızı renk maddesiyle donatmıştır. Bu renk maddesi gelen ışığı tekrar yansıtır. Güneş ışığı yapraklar arasında adeta pinpon topu gibi dolaştırılarak kendisinden azami ölçüde faydalanılır. Ormanın zemini, çürümüş yapraklar ve kuru dallarla örtülüdür. Bunun altında da kırmızıya yakın renkte kumlu çamur şeklinde bir tabaka yer alır. Kırmızı rengi veren madde milyonlarca senedir biriken alüminyum dioksitdir. Orman toprağında bulunan bu bileşiğe "oksizol" denir. Toprağın mineral ihtiyacı, ormanda kurulan kapalı devre çalışan gıda devri daimiyle halledilmiştir. Zemine düşen yapraklar, topraktaki mikroorganizmalar tarafından ağaç ve bitki köklerinin emebileceği maddelere dönüştürülür. Toprağın sathındaki bu tabii gübreler ve zemindeki vitaminler yağmur vasıtasıyla bitki köklerine ulaştırılır. Ömrünü tamamlayan bir yaprağın düşmesinden evvel, bağlı bulunduğu ağaç, yaprağın bütün gıda maddelerini emer. Yaprakların sararıp solması da bu yüzdendir. Köklerle müşterek bir hayat süren mantarlar olmasaydı bu gıda devri daimi bir nizam içerisinde işleyemezdi. Çünkü köklerdeki mantarlara verilen vazife organik maddeleri inorganik şekle dönüştürerek tekrar kullanılabilir hale getirmektir. Ağaç da mantarlar için hayati önem taşıyan azot ve şekeri onlara verir. Mantarlar, ayrıca ifraz ettikleri hususi maddelerle ormana düşen yaprakların büyük bir kısmını gübre haline dönüştürürler. Bu dönüştürme hızı dünyanın diğer yerlerine nazaran 50 defa daha fazladır. Bakterilerin ve mantarların parçalayamadığı kalın dalları ve odunları da termitler işler. Ormana düşen dal parçalarının % 80'i termitler tarafından toz haline getirilir. Odun tozları da tek hücreli mikroorganizmalarca kimyevi bir ameliyeye tâbii tutulur.

    Kâinatın insan eli değmemiş ender köşelerinden biri olan tropik ormanlarda birbirine girmiş bu hayati faâliyetlerin arzettiği görünüşteki karmaşıklık içinde öylesine âhenkli bir düzen kurulmuştur ki, anlatımı dahi bir şiir gibi akıp gitmektedir. Yüce Yaratıcı'nın sanatının mükemmelliğini gördüğümüz tropik ormanlarda, en küçük bir madde dahi israf edilmemekte, ömür süresini tamamlayan yaratıklar diğer vazifeliler tarafından çok kısa bir sürede yeniden işlenerek ormana yararlı bir hale getirilmektedir. Milyonlarca seneden beri devam eden bu âhenkli nizama, bu mükemmel iş bölümüne, bitki ve hayvan gibi farklı yaratılıştaki canlılar arasında dahi gerçekleştirilen bu yardımlaşma zincirine insanoğlu acaba ulaşabilecek mi?

    Günümüz insanı bugün gömüldüğü beton yığınları arasından, uyum, anlayış ve yardımlaşmadan uzak cemiyetinin içinde böylesi güzel günlerin özlemini çekmektedir.
     
  5. UquR

    UquR Üye

    Toprak Alltı Hizmetçileri
    Tarık ÇELİK

    Günümüzde toprak hakkında yapılan araştırmalar hızla ilerlemektedir. Toprak analiz laboratuvarları en çok başvurulan yerler arasına girmiştir. Çiftçiler topraklarını uzun süre kimyevi gübreyle gübreledikleri halde, gittikçe fiyatı artan bu madde ile umduklarını elde edememişlerdir. Böylece topraktan en iyi şekilde faydalanmak için araştırmalar başlamıştır. Çalışmalar esnasında toprağın içinde bulunan maddelerin ve canlıların da sayım ve dökümü yapılmaktadır. Meselâ, 1 m2 toprakta milyarlarca bakteri, milyarlarca ışınlı mantar, 23.000 sıçrayıcı böcek, 18.000 uyuz böceği, 800 böcek ve böcek larvaları, 550 çok ayaklı, 320 karınca, 300 kurtçuk, 240 sinek kurdu, 230 örümcek ve en az 180 tane de solucan tesbit edilmiştir. Toprak içinde farkedemediğimiz birçok küçük canlı ve bakteriler, solucan ve diğer böceklerle birlikte verimi artırmakta, toprak üzerinde bir şeyler yetişmesini sağlamaktadır. Toprak İçindeki bu yaratıklar kendi hayatlarını İdame ettirirken biz insanlara da faydalı olmaktadırlar.

    Toprak içi hayat, yeme, sindirme, yenme veya çürüme safhalarını ihtiva etmektedir. Birçok yönleriyle toprağa fayda sağlayan canlılardan birisi bakterilerdir. Bunlar toprakta çok mühim bir iş görmektedirler. Ölmüş bitki ve hayvanları bitkiler için gıda haline getirme en büyük vazifeleridir. Böylece bin bakteri grubu azot muhtevalı protein bağlarını oksijen muhtevalı azotlu maddelere dönüştürmekte ve neticede bitkiler kökleriyle bu yeni maddeyi almaktadırlar. Topraktaki muayyen işler için yine hususi işler yapabilen bakteri ve mikroorganizmalar mevcuttur. Meselâ, bakteri ve mantarlar alemi arasında yer alan Aktino-misetlerin selülozu, odun maddesi sayılan lignini ve böceklerin vücutlarını kaplayan kitini parçalamada rakibi yoktur. Mesela bu maddeler insan organizması tarafından sindirilip parçalanamamaktadır. Aktinomisetler diğer canlılar gibi bir ağıza sahip olmadıkları halde, gıdaları olan organik maddelere, iplikçiklerden salgıladıkları enzimlerle tesir ederler. Karbonhidratları parçalayıp şekere dönüştürürler.

    Bakteriler de parçalanmış maddeleri vücut satıhlarıyla gıda olarak alabilirler. Böylece lignin ve selülozdan da faydalanmış olurlar. Parçalanmış olan kitinin azotlu bileşiklerini bakteriler alır ve boşaltım organları olmadığı için bünyelerinde kalır. Bakteri ancak öldüğünde azot açığa çıkarak bu defa bitkilere faydalı hale geçer. Eğer toprağı karıştırdığınızda tipik bir koku duyarsanız, işte bu aktinomisetlerin faaliyetlerini göstermektedir. Toprakaltı dünyasının daha pek çok sırları vardır. Mesela, bakterilerin faaliyetleri hava sıcaklığıyla yakından ilgilidir. Sıcaklık arttıkça madde alışverişi artmakta ve tabii ki, bakteriler de daha hızlı ölmektedir.Sıcaklığın her on derece artışında topraktaki madde değişimi iki misline çıkmaktadır. Ölmüş bitki ve hayvan artıklarının toprağı besleyecek madde haline gelmeleri 9–15 ay sürmektedir. Güneş enerjisinin de yardımıyla bitkiler organik maddeler sentez ederler. Bitkilerin bu materyali,bir gıda zinciri içerisinde toprak içi canlıları tarafından işlendikten sonra geriye kalan küçük artıklar ise bakterilere yarar. Çürümüş bitki artıklarını yiyen toprak içi canlılar ayrıca bunları sindirdikten sonra zengin bir gübre halinde bırakırlar. Tropik bölgelerin toprağında ise Kuzey Yarımküreye nisbetle, böcekler toprakta daha az bulunurlar. Burada her türlü organik artığı hızla İşleyen bakteriler mevcuttur. Kuzey Yarımkürede de böcekler, bakteriler ve nebatlar bir gıda zinciri içerisinde birbirine bağlıdır. Topraktaki canlıların faydaları bunlarla da kalmaz, kendi kabiliyetleri dâhilinde toprağı havalandırır açar ve işlerler. Böylece toprağın verimi de artmış olur. Örümcekler, solucanlar, çokayaklılar, salyangoz gibi toprak sathına yakın canlılar, hareketleriyle ölmüş nebati artıkları kendi gübreleriyle de birleştirerek toprağı zenginleştirirler.

    Bu mukavim maddeler, toprakta su tutma hususiyetini artırmaktan başka toprağı erezyondan da korurlar. Ayrıca toprak katmanları arasındaki sularda yaşayan küçük canlılar, daha hiç araştırılmış değildir. Yerleri az olsa da diğer hayvanlara gıda olmaktadırlar. Mesela bîr kum tanesinin etrafındaki nemli kesimde çeşitli kurtçuklar ve kamçılı mikroorganizmalar yaşar.

    Kendisi beslenip hayatiyetini sürdürürken toprak verimini artıran canlılardan birisi de solucanlardır. Bugün artık toprakta 70cm. derinliğe kadar solucanların yuva yaptığı bilinmektedir. Bu derinlikten sonra enlemesine hareket ederler. Hareketleri sayesinde üstteki humusu derinlere ve mineral İhtiva eden alt toprağı da üste çıkarırlar. Yer biyologlarından C. A. Edward'a göre, solucanlar bu sayede yılda 2-25 ton toprağı alt kesimden satha çıkarmaktadırlar.

    Bir noktada denilebilir ki, solucanlar kendi başlarına toprak havalandırmada rakipsizdirler.
    Topraktaki dolaşım, hayvanlar bitkileri yer sindiririrler 1) Solucanlar bitki artıklarını yuvalarına çekerler. Tesbih böcekleri de bunlardan faydalanır. 3) Küçük böcekleri daha büyükleri yer. 4) İplikli kurtlar ve algı kabuklu hayvanların (böceklerin) kitin tabakalar, yerler. 5) Bakteriler en küçük parçaları dahi işlerler. Böylece bu safhalarda gıda maddeleri teşekkül ederi 7) Bunlar da yeni bitkilere gıda olurlar.
    Bavyera'da yapılan bir tecrübede, açtıkları deliklere kuru yaprakları çeken solucanların toprağın erozyona uğramasını engelledikleri tesbit edilmiştir. Yağan yağmur, toprağı çekip götürmeyerek bu delikler vasıtasıyla dengeli olarak toprak İçine geçip depolanmaktadır. Solucanların deliklere yerleştirdikleri kuru yapraklar da sindirildikten sonra çok faydalı gübre haline gelmektedir. Fakat umumiyetle 30–40 cm. derinlikte yapılan mekânize ziraat, solucanlara çok zarar vermektedir. Solucan yönünden zengin olan yerlerde toprağın sadece üstten 5 – 10 cm. kadarlık bölümünün havalandırılması yeterli olacaktır. Şayet, daha derin havalandırma yapılırsa zengin humus tabakası çok altlara ve verimsiz toprak da üste çıkacağından, ilâve olarak kuvvetli gübreleme gerekir. Fakat, kimyevi gübreler de solucanlar üzerine menfi bir tesir yapmakta ve bu canlıların sayılarının azalmasına sebeb olmaktadır. Milyonlarca yıldan beri Yaratıcı'nın emriyle; suni gübrelerin ne pahalı oluş ne de verimsizleştiricilik gibi mahsurlarına sebeb olmadan toprağın verimini artırma konusunda vazife gören bütün bu küçük canlıları koruması, insan için bir zarurettir.
     
  6. UquR

    UquR Üye

    Çöplerdeki Gizli Güzellik
    Dr. Muvaffak AYVAZ
    T.Çelikbilek


    İnsanoğlu, eşyanın ruhundaki güzellikleri keşfedip bütünüyle ortaya koyduğu gün, en çirkin, en-pes görünen şeylerin dahi, göz kamaştırıcı bir güzelliğe sahib olduğu, gök kuşağı gibi belirip ortaya çıkacakdir.

    Sanayileşmenin doğurduğu hızlı şehir büyümesi, içtimâî meseleler yanında bîr takım maddi problemleri de beraberinde getirdi.

    Bu maddî problemlerin başında hiç Şüphe yok ki, çevre kirliliği gelmektedir. Hava ve suların kirlenmesiyle ortaya çıkan zararlı neticeler hepimizin malumudur. Gürültü de ayrı bir "kirlilik" çeşididir. Bunların yanında çöp dediğimiz katı artıklar da mühim bir yer işgal etmektedir.

    Yerleşme merkezlerinin küçük üniteler halinde olduğu ve arazi temininin bir mesele teşkil etmediği moda tabiriyle "kırsal kesim" de ev artıkları ekseriyetle beslenen ehli hayvanların yiyeceği olması sebebiyle bir problem olmamaktadır.

    Halbuki şehirlerde durum çok farklıdır: Bir yandan ambalajlı ve kullanma mallarının çokluğu, diğer yandan artıkları tabii bir şekilde yok edecek "mahlukatın" bulunmayışı, çöpleri "hall-i müşkil" bir problem haline getirmiştir.

    Bunları İlk önce zararsız, eğer mümkünse faydalı hale getirmek için çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Çöpleri yakma, zararsız hale getirmenin yollarından bir tanesidir. Bu durumda ekolojik bir fayda temin edilememektedir. Merkezi Amsterdam'da bulunan VAM adlı şirket, çöpün organik kısımlarının, bakteri ye mantarlar yardımıyla parçalanmasını (çürümesini) temin ederek onları "kompost" adı verilen zengin muhtevalı tabii bir gübre haline dönüştürmeyi başarmıştır. Bakteriler ve diğer mikroorganizmaların parçalama faaliyetlerini devam ettirebilmeleri için, kâfi nem ve hava gereklidir. Ayrıca sıcaklık da 60°C'dan yukarıya çıkmamalıdır. Aksi halde bu canlılar yok olacaklardır.

    Müsait vasat temin edildiğinde, çöplerin bu şekildeki biyolojik ameliye ile gübreye dönüştürülmesi 8 ay sürmektedir. Çöp yığınlarından sızan suların topraktaki zemin suyuna karışmaması için de depolama mahallinin tabanı izole edilmektedir.

    Çöp yığınlarında yaşayan fare ve mantarların da çevreye pek zarar vermedikleri tespit edilmiştir.

    Bu şekilde yılda 1 milyon ton çöp işlenerek, 100 bin ton kompost gübre elde edilebilmektedir. Çiftçiler ve balıkçılar bunun % 20'lik bir kısmını kullanırlar. Geri kalan kısmı orman ve bahçe müdürlükleri ile büyük yeşillendirme projesiyle uğraşan kurumlara gitmektedir.

    Çöpler içindeki metal, suni maddeler ve kağıt ise çürüme işleminden önce ayrılarak değerlendirilmek durumundadır.

    Bu şekilde şehirleri pis kokusuyla taciz eden çöpler, Yaradanın bahşettiği tabii biyolojik çürüme ameliyesi sayesinde yeniden insanlığın hizmetine sunulacaktır.
     
  7. UquR

    UquR Üye

    Şehirlerin Akciğeri
    Süleyman AYDIN

    Ülkemizde, son asırlarda iki şeyin baltalanması bir türlü önlenemedi: Neslimiz ve ormanlarımız. Her ikisi etrafında da ne kadar şey yazılıp çizildi ama, gaddâr, yine gaddar, zâlim yine zâlim; mağdur yine mağdur, mazlum yine mazlum...!

    Ormanlar şimdiye kadar odun hammaddesi başta olmak üzere reçine, mantar, kauçuk, sepi maddesi ve tıbda kullanılan çeşitli bitkiler, kestane, kocayemiş, çilek, böğürtlen, keçi boynuzu gibi yenebilen meyve şeklinde yan ürünleri veren kaynak olarak görülüyordu. Son zamanlarda ormanların koruyucu hekimlik bakımından çok mühim olduğu da ortaya çıkarılmıştır. Dünya nüfusunun hızla artışı, teknolojideki hızlı gelişmeler beraberinde birçok problemi de getirmiştir. Problemlerin en önemlilerinden olan çevre kirliliğine karşı ormanların müessir bir koruyucu fonksiyonu olduğu ve bu koruyucu fonksiyonunun sıhhat bakımından çok büyük Önemi haiz olduğu çeşitli ilmî araştırmalarla ispat edilmiştir.

    Şehirlerin civarındaki ormanlar, insanlara sağladıkları hijyenik fonksiyonları ile âdeta şehirlerin akciğerlerini meydana getirmektedirler.

    Ormanların akarsu rejimlerini düzenlediği, kaynaklan beslediği, açık alanlara nisbetle husûsî bir iklime sahip olduğu, toprakların yıkanıp gitmesini önlediği, rüzgârın hızını frenlemek suretiyle onun zararlı tesirlerini azalttığı ve havayı temizlediği günümüzde bilinen hususlardandır. Ormanlar fizikî hava kirlenmesini meydana getiren tozlara karşı da aktif bir filtre vazifesini görürler.


    Ormanlar aktif filtre vazifesini icra etmelerini şu şekilde yaparlar:
    1 -) Yerçekimi ve taşıma momenti neticesi, kirli maddelere karşı frenleyici fonksiyonu ile onların aşağıya düşmesini sağlaması.

    2-) Geniş bir satıh oluşturan ağaç tepelerinin, kirli maddeleri adsorbsiyon {emme tutma) ve absorbsiyon yoluyla tutması ve bunu yaygınlaştırması.

    3-) Rüzgârla taşınan sediment haldeki kirli maddelerin hareketini önlemesi.

    Ayrıca orman, rüzgârın yönünü değiştirip rüzgâr akımına karşı bir perde oluşturarak kirleticilerin tesirini azaltır. Ormanların bu filtre işine te'sir eden birçok faktörler vardır. Ormanın yeri, yerleşim merkezi ile kirliliğin oluştuğu yerin arasında olması, hava kirliliğinin tür ve konsantrasyonu, ormanın yapısı v.s.

    Ormanın rüzgâr yönüne bakan kısmının tabakalı olması, geniş bir tepe tacı sathını kaplaması, iyi bir bitki topluluğu ile örtülü oluşu toprağın filtre etme hususiyetini artırır.

    Bununla ilgili yapılan bir çalışmada 1 cm3 havadaki gaz tanecikleri sayıldı; gaz fabrikası civarında 43.000 tanecik, orman içinde 4400 tanecik ve ormanın batı kenarında 1200 tanecik ortaya çıkdı. Ormanın hava kirliliğini azaltıcı veya frenleyici tesiri üzerindeki diğer bir çalışma da, bir şehrin caddesindeki 1 cm3 havada 500-800 bakteri, hemen yakınında bulunan bir ormanda 1 cm3 havada ise sadece 40-50 bakteri tespit edilmiştir. Ormanın filtre fonksiyonunda sıklık ve ağaçların boyu ile tepe kısımlarının pürüzlülük dereceleri oldukça önemlidir.

    Ormanlar hava kirliliğini oluşturan CO2 gazını özümleme esnasında kullanmaları ve neticede O2 ve besin kaynağı sentezlemeleriyle de fıtrî bir filtre fonksiyonu görürler. Ormanların hasıl ettiği O sadece bizim hayatımızı devam ettirmede rol almaz; aynı zamanda Ozon tabakasının devamlılığını sağlar.

    Ormanların radyoaktif kirlenmeye karşı da koruyucu fonksiyonları mevcuttur. Ormanlar oluşturdukları yaprak, dal ve j gövde kütleleri ile temas ettikleri hava içinde bulunan kirletici maddelerin konsantrasyon ve karışım nisbetlerini değiştirir ve böylece kiri süzerek sağlığı koruyucu bir iş görürler.

    Bir çok ülkede bulunan atom reaktörlerinde, zaman zaman kazalar olabilmekte ve radyoaktif maddeler etrafa yayılarak ciddi problemler doğurmaktadır. 1957 yılında İngiltere'deki bir reaktördeki kazada 2200 curie radyoaktif madde serbest bırakılmış ve 500 km2 lik bir sahada süt üretimi yasaklanmış ve 2 milyon litre süt kullanılmadan yok edilmiştir. Ormanlar bu gibi radyoaktif maddelerin yayılışını %30-%60 nisbetinde frenlerler ve ağaçlar, gövde, dal ve yaprakları ile rüzgara siper olup onun hızını ve yönünü değiştirdikleri gibi, beraberinde taşıdıkları radyoaktif parçacıkları da tutarlar.

    Zihin ve sinir hastalıklarına yol açan gürültüyü önlemede ormanların müessir rolleri vardır. Gürültü o kadar zararlı bir şeydir ki, kan dolaşımı bozukluklarında, kalp hastalıklarında ve miyokard enfarktüsünden meydana gelen ölümlerin artışında müessir olmaktadır. (Bak Sızıntı sayı 58) Ormanlar ve benzeri bitki örtüleri gürültüyü yansıtma ve absorbe etmek suretiyle bu mevzuda da faydalı hizmet görürler. Hususiyle motor sesinin söz konusu olduğu yollarda, trafik gürültüsünün önlenmesi için yolun her iki yanında belirli genişlik ve kapalılıkda bir orman şeridinin bulunması gerekir. Bir araştırmaya göre 50 m. genişliğinde bir park, trafik gürültüsünü 20 – 30 desibel kadar azaltmaktadır.

    Büyük şehirler ve endüstri merkezleri civarında bulunan ormanlar hususî bir İklime sahiptirler. Açık sahalara oranla gündüzleri daha serin, geceleri daha sıcak bir havası vardır. Fazla buharlaşma sebebi ile ormanların tepe tabakası, sıcak yaz günlerinde çevreyi serinletir. Yüksek miktarlarda ışık tuttukları için kışın sıcak olurlar. Orman havası koruyucu bir iklim hususiyetine de sahiptir. Ormanın gölgelerinde, ışığın spektral bir şekilde yayılışı ile, insan gözünü en az rahatsız eden dinlendirici, ferahlatıcı bir vasat meydana getirilir.

    Sâkin hava, derinin soğumasını azaltır. Orman atmosferinde soluk alındığında açık hava ve yerleşim merkezlerine nisbetle daha fazla nem ciğerlere gider. Ormanlarda gergin sinirleri yumuşatan bir sükûnet de vardır. Yüksek frekanslı gürültü yapıcı ses tonları, ağaç gövdeleri tarafından zararsız hâle getirilir. Ormandaki bu sessiz ve sâkin hava şehirlerde bunalmış insanlar için çok faydalı bir fizikî dinlenme, tedavi ortamı oluşturur.

    Şehir içinde bulunan her ağacın enerji ve ısı bakımından atmosfer havasına müsbet bir tesiri vardır. Terleme yapması ile rutûbet kaynağı düşük sıcaklık sebebi ile, radrasyon ve sıcaklık kaynağı, oluşturur. Yeşillikleri ile radyasyonun zararlı tesirlerini azaltır, toz ve gürültüyü minimum seviyeye düşürür.

    lsopren, pinen limonen, mytren gibi tedavi yönünden insana tesir edecek eterik

    yağları ihtiva etmesi ve az toz bulundurması ormanların bir başka değerli yönüdür. Orman mikro iklimindeki insanlar için son derece kıymetli ve güzel kokan maddelere hava vitaminleri ismi verilir.

    İğne yapraklı ormanların yayılış gösterdiği yerlerin havasındaki eterik yağlar, bronşit ve üst solunum hastalıkları için tabiî bir tedavi imkânı sağlar ve bu gibi hastaların âdeta bir İnhalasyon (teneffüs) merkezleridir. Çam ormanlarında bulunan eterik sahaların akciğer tüberkulozu tedavisinde tesiri olduğuna dair deliller de vardır.

    Netice olarak diyebiliriz ki, ormanların hammadde kaynağı olmasından daha mühim olan, toprağı koruyucu ve su ekonomisini tanzim edici, hususî iklimi ile büyük şehirler civarındaki halkın gezme, eğlenme, dinlenme ihtiyaçlarını karşılayıcı fonksiyonları vardır. Etrafımızı çepeçevre saran nimetleriyle, bizlere kendi rahmet ve keremini tanıttırmak isteyen Rahmet-i Sonsuz'a ne kadar teşekkür etsek az değil mi?
     
  8. UquR

    UquR Üye

    Asit Yağmuru

    Avni ÇETİNKURT
    Çağımızda teknoloji dev adımlarla ilerlerken, maalesef etrafımızdaki çevreyi durmadan kirleterek bozmaktadır. Halbuki teknoloji geliştirilirken, çevremizin korunması ve muhafaza edilmesi de en az teknolojinin geliştirilmesi kadar ehemmiyet arz etmektedir. Çünkü çevremizdeki düzene zıt hareket edilirse, zararı yine biz insanlar ve diğer canlılara raci olacaktır. Öyleyse çevrenin korunmasını daima ön planda tutacak bir teknolojinin geliştirilmesi zarureti vardır. Yoksa bir taraftan teknolojide baş döndürücü gelişmeler kaydederken, diğer taraftan dünyayı yaşanmaz bir yer haline getirmemiz muhtemeldir. Temennimiz çağımızda gelişen fenler ve ilimler vasıtasıyla kâinattaki âhenk ve düzeni idrak eden insanoğlunun bu âhenk ve armoniye uyan bir medeniyet teessüs ettirebilmesidir.

    Asit yağmuru, insanların kömür, petrol ve diğer fosil yakıtları kullanması veya bakır ve nikel gibi metaller elde etmek için maden filizlerinin eritilmesiyle başlar. Kükürt ve azot oksitleri hava kirletici gazlardandır. Bunlar rüzgâr yoluyla ilerlerken, atmosferde sülfirik ve nitrik asit şeklinde uzun süreli çevre kirliliği problemlerine dönüşür. Daha sonra göl ve nehirlere, orman ve tarlalara dönüşleri "asit depozisyonu" diye adlandırılır. Çünkü kuru, mikroskobik partikül ve gazlarla düşebildikleri gibi, yağmur ve karla da düşebilirler.

    Asit yağmuruyla gökten pek çok başka madde de gelir: Bazı nisbeten önemsiz zayıf asitler; kurşun, kadmiyum ve civa ihtiva eden zehirli metalleri; ve alkan, polychlorinated biphenyil ve polycyclic aromatic hidrokarbonlar gibi organik kirleticiler. Bunların bazısı "carcinogen" olarak da bilinir. Keza asit yağmurunda azot, kükürt, potasyum ve kalsiyum gibi bitki gıdalarından önemli miktarda yağabilir, fakat bu gübreleme işinde kullanılmaya çok az elverişlidir.

    Asit yağmuru problemi hakkında ciddî ve umumî alâka on veya onbeş sene önce doğmuştur. Fakat problem 17. yüzyılda başlamış olabilir. 1666'da, Fumifugium adlı kitabında John Evelyn'in "smoake"ye karşı şiddetli saldırıları açıkça gösterdiği gibi, Londra'da kükürt kirliliği ciddî bir hâl almıştı. 1852'de, Angus Smith Kuzey İngiltere'nin sanayi şehri Manchester'in içinde ve civarında asit yağmuruna rastladı. Kükürt kirliliğini meydana getiren ve umumî bir kirletici olan sülfat birikintileri endüstri çağının başlangıcından itibaren Grönland buzullarında artış gösterdi.

    Fakat asit yağmuru muhtemelen bu asr esnasında bilhassa II. Dünya Savaşından itibaren geniş tarım arazilerine yayılmaya ve milletlerarası bir problem olmaya başladı. Bu husus 1955'de İskandinavya'nın tarım arazilerinde asit yağmuruna rastlayan Earl Barrett ve Gunnar Brodin'in ekibi tarafından kaydedildi. Henry Houghton, New England'da asit sisi ve bulutu buldu. Eville Gorham da rüzgâr, şehirden ve sınaî bölgelerden estiği zaman İngiltere Göller Bölgesinde asit yağmuru gözledi. 1968 de, İsveç'te, Svante Oden, asit yağmurunun başlıca beynelmilel bir problem olduğunu gösterdi.

    Geçen 20 – 30 sene boyunca Batı Avrupa ve Kuzeydoğu Amerika'da artış gösteren fosil yakıtların, bilhassa termik santrallerde kullanılmasıyla kısmî olarak atmosferde ciddî bir kirlilik başgösterdi. Çözüm sık sık emisyonları dağıtmak için 375 metreye kadar varan bacaların inşa edilmesinde bulundu. Maalesef bu da daha geniş coğrafî ölçülerde problemler meydana getirecekti. Aynı zamanda elektrostatik çökelticiler olarak adlandırılan hava kirliliği kontrol araçları emisyonlardan külleri uzaklaştırmak üzere kullanılmaya başlandı. Fakat küllerin alkali olması sebebiyle, onu asitten uzaklaştırmak asidi daha güçlü yapmaktadır.

    Bugün asit yağmuru daha da kötüleşmektedir denilebilir. Ancak araştırmacılar bu soruya cevap verebilecek duruma gelmemiştir. Çünkü asit birikintilerini toplama ve analiz etme metodları değiştiği

    Gittikçe artan kirlilik ekseriyetle asla oluşumuna sebep olur. Elektrik santralleri, endüstriler ve vasıtalar tarafından açığa çıkarılan kükürt-oksit ve azot-oksidler rüzgârla sürüklenip aside dönüştürülür. Oluşan asidler kısman amonyak gazı ve ekili topraklardan Çıkan partiküller ile nötralize edilir. Asidler kuru partiküller, gazlar ya da yağmur halinde Arz üzerinde depo edilebilir. Kumlu yelerdeki göller» kireç muhtevası düşük topraklar hızlı bir şekilde aside dönüşebilir.


    gibi, toplama sahaları da değişti. Ne var ki, İskandinavya'da birçok yerdeki çökeltilerin asiditesi geçen yirmi yılda artış gösterdi. ABD'nin doğu eyaletlerinde 1950, 1960 ve 1970 yıllarında yürütülen üç araştırma, asiditenin arttığını ve geniş bir şekilde yayıldığını isbat etti. Hatta, asid yağmuru gittikçe kötüleşmese bile o göller ve dereler için açık bir tehlikedir.

    ASİT KAYNAĞININ ARANMASI
    Çökeltilerdeki kuvvetli asit tabiî kaynaklardan da çıkabilir. 1939 da Ottaviano Bottini, Vezüv'ün çevresindeki yağmurda hidroklorik asit buldu. Bu asit sadece volkandan gelebilirdi ve yağmur bir hayli asidik idi. 2,8 pH'a sahip olan bu yağmur sirkeyle kıyaslanabilecek kadar yüksek asit ihtiva ediyordu (1).

    1979 da Thomas Hutchinson ve arkadaşları Arktik Kanada'da Smoking Hills'te asit birikintileri bulunduğunu bildirdiler. Orada, kömür yataklarından çıkarılan linyitin yanması atmosferde sülfirik asite çevrilen bol miktarda kükürt oksitleri üretir. Yakın gölcüklerde pH değerleri 1,8'e kadar düşen -limonla kıyaslanabilir- aşırı yüksek sülfirik asit konsantrasyonları bulundu.

    Sahillerdeki ve deniz seviyesinden aşağıdaki tuzlu bataklıklar da asit birikmelerinin tabiî kaynakları olabilirler. Bunlar atmosferde sülfirik asit yapan kükürtlü gazlar salarlar. Bunlar asit emisyonunun muhtemelen ana kaynağı değildir. Zira, ABD'nin sahil kesimleri pek fazla asidik değildir. Bir şey daha var ki, sahilden içlere doğru ilerlerken, sodyum ve klor iyonlarında bariz bir düşme görülürken sülfirik asidi oluşturan kükürt ve hidrojen iyonlarında aynı düşüş görülmez. Bu da onların sahil şeridi bataklıklarında yapıldıklarına çok az ihtimal verdirir. Bu bataklıklar, keza, amonyak da çıkarırlar ki, bu sülfirik asidin bir kısmını nötrleştirir.

    Her halûkârda sanayi ve trafik, asit birikmesinin başlıca kaynağıdır. Pek çok kükürt oksitleri elektrik üretim tesislerinden gelir. Keza fuel oil yakan veya kükürt ihtiva eden metal filizlerini işleyen endüstriler de önemlidir. Azot oksitleri ekseriya otomobil ve elektrik santrâllerinden kaynaklanır.

    Bu gazlar rüzgârla ilerledikçe atmosferle reaksiyona girerek sülfirik ve nitrik asit yaparlar, bunlar sadece çıktıkları yeri değil uzak bölgeleri de kirletirler. Yüzlerce kilometrelik yolculuk esnasında asitler tamamen veya kısmen nötrleşir. (Meselâ; çimento tesislerinden çıkan tozlar, ziraat alanlarından rüzgârın getirdiği partiküller ve hayvan dışkısındaki amonyak, bu asidleri nötrleştirir) Bütün bu nötrleştirici maddeler kendileri de problem ortaya çıkarırlar. Bu sebeple bunlar asit yağmuruna tam bir çözüm değildir; Aksine onlar, asid yağmurunu kaynağına kadar takip etme teşebbüslerini zorlaştırırlar.

    Tabiî hidroklorik asit yağmurunun Vezüv yakınlarında veya tabiî sülfirik asit yağmurunun Smoking Hills yakınlarında olduğu gibi, asitli yağmur yakınlara yağdığında kaynağı yakalamak çok kolaydır. Angus Smith ve Growther ile Ruston'un diğer ekibi İngiltere'de Manchester ve Leeds'ten uzaklaştıkça yağmurdaki asitin düştüğünü ve kömür yakmadan hasıl olan emisyonların tarım alanlarında asit yağmuruna sebep olduğunu anladılar.

    Aynı şekilde diğer bir durum Wawa'da Superior gölünün kuzeyduğusundaki demir döküm tesisleri için de söylenebilir. Bu bölgedeki göllerin pH'i normalde 6 veya 7 iken, döküm tesislerine yaklaştıkça yüksek olan 3,2'ye kadar düşer. Bölgede tabiî olarak asitli suyla çamur ve çerçöp ihtiva eden göller vardır. Fakat bunlar kahverenkli oluşlarıyla kolayca ayırd edilebilirler.

    Döküm tesisleri yakınındaki göllerin asiditesi diğer bir şekilde de tesbit edilebilir. Herhangi bir çözeltinin asiditesi pozitif hidrojen iyonlarının konsantrasyonuyla ölçülür. Sülfirik asit durumunda bunlar negatif yüklü sülfat iyonları tarafından dengelenir. Nitrik asitte ise negatif yüklü nitrat iyonları bulunur. Döküm tesislerine yakın göllerde yalnız pozitif hidrojen iyonları yüksek asidite meydana getirecek şekilde konsantre edilmez, aynı zamanda sülfat iyonları da on kat artar. Bunlar sadece fabrika artığı kükürtdioksidin havadaki oksijenle birleşmesiyle ortaya çıkmış olabilir. Kaynaklarından fazla uzakta olsalar bile asit kaynağını tesbit etmek hâlâ mümkün olabilir. İngiltere Göller Bölgesinde rüzgâr kuzeydoğudan estiğinde yağmur, sülfatça yüksek, kurumlu ve asidiktir. Aksine İrlanda denizinden batıya estiğinde, temiz, asiditesi düşük ve deniz tuzu yönüyle zengindir.

    Asit yağmurunun vuku bulduğu yerlerde göl, nehir, deniz ve muhtemelen orman ve diğer çevrelerde muhtelif hayat şekilleri bozulur. Asit yağmuru lüzumlu besleyici gıdaları topraktan uzaklaştırır. Ayrıca aliminyum, mangen ve çinko gibi zehirli metalleri topraktan alarak nehir ve göllere katar. Göl ve nehir suları gayr-ı tabiî hale gelir. Bitki ve hayvan toplulukları değişir ve hassas cinsler, bilhassa balıklar neticede ölür giderler.

    Sanayileşmiş ülkeleri tehdit eden bu hadiseden, memleketimiz gibi gelişmekte olan ülkelerin alacağı dersler olmalıdır. Yağmurlarımızdaki asitlik derecesi belki çok yüksek değildir ama iş işten geçmeden gerekli tedbirler alınmalı medeniyetimiz üzerinde "asitli bulutlar"_ oluşmasına meydan verilmemelidir.
     
  9. UquR

    UquR Üye

    Bir Ağaç Kessek Ne Olur?
    Salih Şeref DURAN



    “Tabiattan yemyeşil bir perde, harika bir tablo… Rengârenk yapraklar; rüzgârın her dokunuşuyla, tefekkür etmenin neşvesiyle kendinden geçen bir âlim gibi coşuyor. Ağaçların dallarında kuşlar cıvıldıyor, ormanın kenarındaki yaşlı çınar ihtişamıyla göz dolduruyor ve âdeta ormana gözcülük ediyor. İnsanlar başlarını kaldırdıklarında, içleri huzurla doluyor. Kâinat kitabının bitkiler sahifesinden şirin bir orman, neşe kaynağı oluyor insanlara ve ev sahipliği ediyor onca canlıya. Perde değişiyor! Ağaçların yerini beton yığınları doldurmuş. Bacalardan yükselen kesif bir duman, şehrin havasını esir almış âdeta. Ağaçlarda, hayatta kalma mücadelesi veren boynu bükük birkaç kuş şarkı söylemez olmuş. İnsanlar öksürüyor ve mutsuz.” Siz bu iki tablodan hangisinde yer almak isterdiniz?
    * Arabamızdaki bir depo benzinle, milyonlarca yıllık bir birikimi yaktığımızı biliyor muyuz?
    * Tabiatta yaptığımız tahriplerle, aslında Dünya’da hayatın can damarlarını kestiğimizin farkında mıyız?


    Bir başkasından beklemeden tabiata sahip çıkmalıyız; çünkü “Bir ağaç daha kessek ne olur?” diyerek bizden sonraki nesillerin geleceğini tüketiyoruz. Eskimeden değiştirdiğimiz divanlar, doldurmadan attığımız defterler vs. için her yıl kaç ağaç kesildiğinin farkında mıyız? Hattâ otomobilimizle gereksiz yere gezerken bile depomuzda tabiatı harcadığımızın ne kadar farkındayız? Bütün bunların farkında olsak, yine de acımasızca tüketir miydik dünyamızın güzellik ve zenginliklerini?

    Otomobilleriyle yolculuk yapan Massachusetts Üniversitesi’nden bir grup araştırmacının aklına, arabaların yaktığı benzinin kaynağının ne olduğu sorusu gelir. Ve bu araştırmacılar, çok eski zamanlarda yaşamış fitoplânktonların (fotosentez yapan tek hücreli deniz canlıları) petrol aşamasına kadarki serüvenlerini incelerler.

    Ölen plânktonların sadece % 2’si okyanus dibine çökerek, binlerce metre kalınlığındaki tortul malzemenin içinde gömülü kalır. Bu ölü plânkton kitlesi belli bir sıcaklık ve yüksek basınç altında % 75 nispetinde ham petrole dönüştürülür. Yoğunluğu suyun yoğunluğuna göre daha az olduğu için (0,8), bu petrol stokunun az bir bölümü yer kabuğunda yukarıya doğru göç ettirilir. Bugün bu müthiş enerji kaynağının tahminen % 25’i çıkarılıp işlenebilmiştir.

    Fireler dikkate alınarak bu safhaların tahminî hesapları yapıldığında şu şaşırtıcı netice ortaya çıkmıştır: 16 hektarlık (160.000 metrekarelik) bir arazinin toplam buğday üretimine eşit 90 tonluk fitoplânkton kütlesinden, yaklaşık dört litre benzin elde edilmektedir. Ayrıca gezegenimizde 400 yıl boyunca yetişen bitkilerin tamamı, bir yılda tüketilen petrolü karşılayamamaktadır.

    Müthiş denge
    Dev ekosistemler yumağı olan dünyamızın gidişatını anlamak maksadıyla yapılan deneylerden biri, ‘Biyoküre 2’ deneyidir. Yerküremizin yapısına benzer, kapalı ve kendine yeterli bir sistemde işleyen süreçleri gözlemek için dev bir serada gerçekleştirilen bu deneyden çarpıcı neticeler elde edildi. Bunlardan birisi karbondioksit değerindeki artışın, tahmini imkânsız tahribatıdır. Egzoz dumanlarından, kömürden çıkan karbondioksite; oradan da fabrika bacalarının püskürttüğü zehirli gazlara kadar, birçok menfî unsur sağlığımıza zarar vermektedir. ‘Biyoküre 2’ deneyinde ortaya konan verilere göre, gelecekte karbondioksit yoğunluğu şu anki değerinin iki katına çıkabilir. Bitkilerin fotosentez (ışık enerjisi kullanılarak besin ve oksijen üretimi) yapabilmesi için gerekli olan karbondioksit miktarındaki hassas ölçüden sapma, yerkürede iklim değişikliklerine yol açmaktadır. Okyanusları inceleyen kötümser bilim adamları, iklim değişiminin neticelerini anlamaya vakit bulamadan bazı şeylerin kontrolden çıkabileceği ikazını yapmaktadırlar. Bu araştırmacılara göre atmosfere bırakılan karbondioksit miktarındaki artışın sürmesi hâlinde, yüzey sularının (denizler, göller, akarsular) son 300 milyon yılda olduğundan daha asidik hâle gelmesi, okyanuslar başta olmak üzere bütün sularda yaşayan canlılara tahminlerin ötesinde zarar verebilir. Bu risk tahmini, okyanusların biyolojik veriminin 1980’li yıllardan bu yana % 6 azaldığını gösteren bir başka raporla da örtüşmektedir.

    Havadaki karbondioksit miktarıyla okyanuslar arasındaki münasebet
    Atmosferdeki gazlar, suyla reaksiyona girme özelliğinde yaratılmıştır. Bu durum sudaki hayatın devamı için gereklidir. Atmosferde artan karbondioksitin giderek daha fazlası deniz suyuyla reaksiyona girmekte, bikarbonat ve hidrojen iyonlarının üretilmesine yol açmaktadır. Neticede yüzey sularının asitlilik derecesi yükselmektedir. Okyanusların ortalama asitlik derecesi son buzul çağının ertesinde (yaklaşık 10.000 yıl önce) 8,3 olarak hesaplanmıştır. Bu değer endüstri çağının başlamasından hemen önce 8,2 olarak ölçülmüştür. Günümüzdeyse bu değer 8,1 seviyesindedir. Bir senaryoya göre ekonomik büyümeye paralel olarak atmosfere bırakılan karbondioksit miktarı sürekli artacak ve kömür, petrol gibi fosil yakıtların tükenmesiyle azalmaya başlayacaktır. Şâyet kıyamet kopmazsa, atmosferdeki karbondioksit miktarı 2300 yılına gelindiğinde, milyonda 1900 (1900 ppm) ile tepe noktasına, yani günümüzdeki değerin beş katına ulaşacaktır. Okyanuslar atmosferdeki karbondioksitin bir kısmını emecekleri için, yüzey sularının pH değerinin 7,4’e düşeceği ve yüzlerce yıl bu düşük değerde kalacağı düşünülmektedir. Gerçi geçmiş 300 milyon yıl içerisinde atmosferdeki karbondioksit oranının birçok kez 2.000 ppm seviyesi üzerine çıktığı biliniyor. Ama bu miktarlarda bile, okyanus yüzey sularının pH değeri 7,5’in altına düşmemiştir. Peki, bu durumu ne engellemiş olabilir? Büyük ihtimalle bir tampon görevi yapacak şekilde yaratılmış deniz tabanındaki karbonat kayaları okyanus suyunun asitliliğinin dengelenmesinde rol oynamıştır. Yaklaşık 10.000 yıllık bir zaman diliminde gerçekleştirilen bu dengeleme hâdisesi, jeolojik safhalarla okyanusa bırakılan asidi nötralize etmek için yeterlidir. Ancak, insanoğlunun faaliyetleri veya asteroit çarpması gibi tabiî felaketlerin yol açtığı hızlı değişimleri gidermek için bu kısa zaman diliminin yeterli olmadığı düşünülmektedir. Asitlik nispetinde görülecek böylesine ciddi bir değişmenin, okyanustaki canlılar üzerinde ne gibi tesirlere yol açabileceği henüz tam olarak bilinmemektedir. ABD’nin Lawrence Livermore Millî Lâboratuvarı ’ndan iklim uzmanı Ken Caldeira , mevcut durumu; “Okyanusların kimyasını değiştiriyoruz ve bu değişik kimyanın neye yol açacağını bilmiyoruz.” şeklinde özetlemektedir. Evet, “Her şeyin sanatında nihayetsiz derecede intizam bulunması gösterir ki; nihayetsiz bir hikmet ile iş görülüyor.”

    Asitli suların karbonatı çözme özelliği olduğundan, mercanlar ve bazı alg türleri gibi kalsiyum karbonat yapılı kabuklara veya dış iskeletlere sahip canlılar, bundan en fazla zarar görebilecek canlılardır. ‘Biyoküre 2’ deneyiyle oldukça önemli seviyelere (günümüzdeki değerin iki katı seviyesine ulaşacak karbondioksitin) çıkacağı tahmin edilen karbondioksit miktarından bu canlıların ne ölçüde zarar görebileceği hususu hesaplanmış ve bu tür hayvanlarda kalsiyum karbonat oluşumunun % 40 oranında azalacağı tahmin edilmiştir. Su ekosistemlerinde hayatî vazifeler verilen bu canlıları yıkıma götürecek bu değişme, besin zincirindeki dengeleri de alt üst edebilir.



    Gündüzlerimizin sönmeyen lâmbası Güneş’imiz, gecelerimizin kandili Ay ve yıldızlar, her köşe başında paha biçilmez süslemelerle bezenmiş bu yeryüzü bizlere hibe edilmiş. Kur’ân-ı Kerîm’de yeryüzü tarif edilirken, mâsûm bebekler gibi korunup-kollanacağımız, beslenip, rahat edeceğimiz bir beşiğe1 benzetilir. Başka bir yerde sanat, servet, zevk ve itibarımızın sembolü halıyla2 kıyas edilir. Kadirşinaslığın gereği; Mülk Sahibi’ni tanıma, dünya sarayının diğer sakinlerini sevme, sayma ve emanete zarar vermeden huzurlu bir yaşama olmalıdır.

    Tabiatla iç içe yaşamayı, sabah otomobil homurtuları yerine kuş cıvıltılarıyla uyanmayı, bir ağaca azim ve disiplinle tırmanan karınca sürüsünü görüp aşka-şevke gelmeyi kim istemez ki! Peki, ama güzelim dünyamızı, hem de kendi ellerimizle neden yaşanması zor hâle getiriyoruz?

    Bildiğimiz bir şey var ki, kâinatı dâima evirip çeviren Sonsuz Kudret, kâinatta geçerli kanunlara riayet konusunda insanları ayırt etmez. Bu itibarla, bir aile olan insanlık, çevreye ve tekvinî kanunlara ancak topyekün saygı gösterdiği taktirde yerküre çapındaki büyük felâketlerden kendini koruma yolunda fiilî bir dua yapmış olur.
     
  10. UquR

    UquR Üye

    Ekolojik Tarım
    Harun AVCI

    * Ekolojik tarım anlayışıyla, kimyevî maddelerin kullanıldığı modern tarım faalxiyetler hangi hususlarda birbirinden ayrılmaktadır?
    * Tarımda kimyevi maddelerin aşın kullanılması, toprakta ne gibi menfi durumların ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır?
    * Böcek ilâçları ve kimyevî gübrelerle sürekli temas hâlinde olan çiftçilerde beyin, mide, prostat, bağ dokusu kanseri ve lösemiye yakalanma riski daha mı yüksektir?
    * Ekolojik ürünlerle, kimyevî gübre ve ilâçlar kullanılarak üretilen ürünler arasında gıda değeri bakımından bir farklılık var mıdır?
    * Ekolojik tarımda verimliliği koruma ve zararlılarla mücadele metotları... * Ekolojik ürünlerin tercih edilme sebepleri..


    Günümüzde yaygın olarak uygulanmakta olan ziraat (tarım) sistemi, sentetik kimyevî madde (ziraî ilâç, kimyevî gübre ve hormon) kullanımına dayanmaktadır. Bunun esas sebebi, birim alan başına daha fazla verim almaktır. Ancak bu sistemde kimyevî maddeler çoğunlukla bilinçsizce ve aşırı kullanılmaktadır. Bu da, toprakları, yeraltı ve yerüstü sularını kirletmekte ve ekolojik dengeyi bozmaktadır. İçindeki mikroorganizmalar, böcekler ve solucanlarla canlı bir ekosistem olarak yaratılan topraktaki dengenin kimyevî maddeler ve erozyonla bozulması, onu gittikçe verimsiz hâle getirmektedir. Âdeta yumuşak bir döşek gibi yeryüzüne serilip bütün canlıların istifadesine sunulan ve insanoğlu için en önemli üretim kaynaklarından biri olan toprak, maalesef kendi elimizle dinamik canlılığını ve bu canlılar vasıtasıyla sağlanan verimliliğini kaybetmekte, âdeta yarı ölü bir yığın hâline dönüştürülmektedir. Yapılan her yanlış müdahale, onun kendine gelmesine ve üretken canlılığını yeniden kazanmasına mâni olmaktadır. Bu yanlışlığa son verilmez, verimliliği artırmak için daha fazla gübre ve üzerindeki bitkiler hastalandıkça daha fazla ilâç kullanılırsa, gelecek nesiller bu yarı ölü toprağa da hasret kalabilecektir.

    Diğer yandan hormon, kimyevî ilâç ve gübre kullanılarak üretilen ürünler, insan sağlığı için de bir tehdit hâline gelmiştir. Dünya Sağlık Teşkilâtı (WHO), gelişmekte olan ülkelerde her yıl yaklaşık 500 bin kişinin ziraat ilâçlarından zehirlendiğini ve beş bin kişinin hayatını kaybettiğini bildirmektedir. Kimyevî ilâç ve gübrelerin zehirlenme gibi kısa dönemli tesirleri yanında; kanserojen, mutajen (genlerde tahribat yaparak canlıyı genetik değişime uğratan), teratojen (anne karnındaki yavruda anormalliğe sebep olan) ve alerjen tesirleri de görülmektedir. Özellikle organoklorlu ziraat ilâçlarının kullanımı birçok canlı türünün giderek yok olmasına yol açmaktadır. Bunun yanısıra, aşırı dozdaki azot ve azotlu bileşikler insanlarda solunum yolu hastalıklarına ve çocuk hastalıklarına sebep olmaktadır. Yapılan araştırmalar, sanayileşmiş ülkelerdeki çiftçilerin, rahat hayat şartlarına rağmen, bazı kanser türlerine yakalanma riskinin daha fazla olduğunu göstermiştir. Böcek ilâçları ve kimyevî gübrelerle sürekli iç içe ve temas hâlinde olan çiftçilerin beyin, mide, prostat, bağ dokusu kanserine ve lösemiye yakalanma riski daha yüksektir.

    Ziraatta bu kötüye gidiş 1960-70'li yıllarda başlamıştır. Sentetik kimyevî ilâç ve gübrelerin icadı ve özellikle Batı'da sadece verim artışının hedeflenmiş olması, ziraatta menfî yöndeki değişimi hızlandırmıştır. Daha sonra bu sistem hemen hemen bütün dünyaya yayılmıştır. Bununla beraber, ilk olumsuz tesirler de yine bu girdilerin ilk andan itibaren yoğun olarak kullanıldığı gelişmiş ülkelerde görülmüştür. Bu yanlışlığın fark edilmesiyle birlikte alternatif ziraat yöntemi arayışları da başlamıştır.

    Ekolojik tarım gerçekten ekolojik mi?
    Bu arayış sonunda bulunan metodun adı "ekolojik tarım"dır. "Organik tarım" veya "biyolojik tarım" adı da verilen bu metot, çeşitli şekillerde tanımlanmaktadır. Basit olarak, ekolojik tarım, sun'î gübre ve ziraî ilâç kullanmaksızın nebatî (bitkisel) ve hayvanî mahsül üretimidir. Ekolojik tarımda gaye; toprağı, su kaynaklarını ve havayı kirletmeden bitki, hayvan ve insan sağlığını korumaktır.

    Dünyada insan müdahalesi olmadan da çok geniş alanlarda otlar ve ağaçlar yetişmektedir. Hatta pek çok orman arazisi, ziraat topraklarından daha verimlidir. Çünkü oralarda Yaratıcı'nın kurduğu ekolojik denge bozulmamış, solucanlar, böcekler ve toprak mikroorganizmaları kendilerine verilen vazifeleri şevkle yerine getirmekte, âdeta bitkiler için çalışmaktadırlar. Meselâ toprak mikroorganizmaları onlar için şu vazifeleri yapmaktadırlar: Atmosfer azotunu fikse etmek (bağlamak), organik atıklar ve kalıntıları parçalamak, toprak menşeli patojenleri baskılamak, bitki besin maddelerinin yarayışlılığını artırmak ve dönüşümlerini sağlamak, pestisitler de dahil olmak üzere toksik bileşikleri bozmak, antibiyotikleri, biyoaktif maddeleri ve bitkilerin alabileceği basit organik molekülleri üretmek, ağır metal iyonlarını bağla***** bitkilerce daha az alımını sağlamak, çözünemeyen besin kaynaklarını çözünür hâle getirmek, polisakkarit üreterek toprak agregasyonunu artırmak.

    Solucanlar ve toprakta yaşayan böcekler ise; toprağın karıştırılması, havalandırması ve agregasyonun sağlanması gibi vazifeleri yerine getirirler.

    Toprağa verilen kimyevî ilâç ve gübreler, hem mikroorganizmalara, hem de solucan ve
    böceklere zarar vermekte, onların ölüp azalmasına ve böylece vazifelerinin aksamasına yol açmaktadır. Bu da toprağın verimsizleşmesi demektir.

    Ekolojik tarım anlayışında bu hatadan dönülmekte, toprağa sentetik gübre yerine, hayvan gübresi, bitki artıkları, deniz yosunu, yeşil gübre gibi organik maddeler verilerek toprak içindeki biyolojik aktivitenin artmasına ve bu sayede verimliliğin korunmasına çalışılmaktadır. Bunlara ek olarak tabiî fosfat, potasyum, kalsiyum, kireç, magnezyum kayaçları ile bakır, demir, mangan, molibden, çinko, bor gibi mikro besin maddeleri ve kükürt içeren tabiî maddeler de ihtiyaç duyulması hâlinde kullanılabilmektedir.

    Ekolojik tarım anlayışında uyulması gereken diğer önemli bir husus, hastalık ve zararlılara karşı kimyevî ilâç kullanılmamasıdır. Bunun yerine, hastalık şartlarının meydana gelmesi baştan alınan tedbirlerle önlenmeye çalışılır. Buna rağmen bir hastalık veya zararlı musallat olursa, bunların önüne biyolojik mücadeleyle veya organik menşeli ilâçlarla geçilir. Ekolojik tarımda mücadele metodu olarak şunlar sayılabilir: zararlıların bulaşmasının önlenmesi, sağlıklı bitki yetiştirilmesi, araziye uygun bitkilerin seçilmesi, toprağın uygun şekilde işlenmesi, gübrelenmesi ve sulanması, gençleştirme ve budama yapılması, dayanıklı türlerin seçilmesi, ekim, dikim ve hasat zamanının ayarlanması, bitki artıkları ve yabancı otların temizlenmesi, böceklere tuzak kurulması ve zararlılara karşı diğer canlıların kullanılması. Zararlı ve hastalıklarla mücadelede, bunlara ek olarak ekolojik denge üzerinde olumsuz bir tesir meydana getirmeyen balmumu, kaya tuzu, kükürt, bordo bulamacı, sodyum silikat, sodyum bikarbonat, potasyum sabunu (arap sabunu), bitki ve hayvan yağları ile parafin yağı kullanılabilir.

    Ekolojik tarımda verimliliği koruma ve zaralılarla mücadele etmede başvurulan diğer bir yol ekim nöbetidir (münavebe). Bitki yetiştiriciliğinde ekim nöbeti; toprak sağlığını artırmak, verimli ve kaliteli ürün elde etmek gâyesiyle aynı tarlada farklı tür bitkilerin sırayla yetiştirilmesidir. Yetiştiriciliği birbirini takip edecek bitki türleri bir plân ve program dahilinde seçilir. Bir üretim alanında ekim nöbeti izlenmediğinde; toprak menşeli hastalıklar ve nematodlar artar, topraktaki organik madde miktarı sürekli olarak azalır ve mineral elementlerin dengesi bozulur. Meselâ; şekerpancarının topraktan dekar başına aldığı besin maddesi ile yoncanın aldığı besin maddesi farklıdır. Şeker pancarı besin maddesi olarak ortalama 15 kg N ve 17,5 kg K2O kaldırırken, yonca 25 kg N ve 14,5 kg K2O kaldırır. Bu tarlaya her yıl yonca ekilirse azot eksikliği, şekerpancarı ekilirse potasyum eksikliği meydana gelir. Ama bunlar münavebeli ekilirse, besin maddesi alınması dengelenir. Ayrıca; aynı familyaya ait bitki türleri, aynı hastalık ve zararlılara hassas olurlar. Meselâ, fusarium; fasulye ve bezelyeyi de içine alan birçok sebze türüne önemli ölçüde zarar veren bir hastalıktır. Aynı tarlaya iki-üç yıl bu bitkiler ekilmezse, bu hastalıkla başa çıkılabilmektedir. Ekim nöbetinde arka arkaya dikilecek bitkilerin sıralamasında kök derinliği, toprağa bıraktığı organik madde miktarı, hassas olduğu hastalık veya zararlı çeşidi, topraktan kaldırdığı besin maddesi çeşidi gibi hususlar dikkate alınır.

    Ekolojik ürün farklı mıdır?
    Ekolojik ürünler, kimyevî gübre ve ilâç kullanılarak üretilenlere göre gıda değeri bakımından daha kaliteli ürün elde etmek için üretilmezler. Ekolojik ürünlerin tüketicilerce tercih edilmesinin en önemli sebebi sağlık, özellikle çocukların sağlığıdır. ABD'de, 0-2 yaş çocuk mamalarının ekolojik ürünlerden yapılma zorunluluğunun getirilmesi bu bakımdan oldukça dikkat çekicidir. Alışılmış metotlarla üretilen ürünlerdeki ilâç kalıntıları büyükler için de zararlı olmakla birlikte, bunların bebekler üzerindeki tesirinin daha fazla olduğu düşünülmektedir. Ekolojik ürünlerin tercih edilmesin diğer sebepleri arasında, bu ürünlerin çevreye zarar ve hayvanlara eziyet vermeden üretilmesi, lezzet ve aroma bakımından insana daha hoş gelmesi önemli bir yer tutmaktadır.

    Ekolojik tarım daha fazla işgücü gerektirir ve birim alandan daha az verim alınır, bundan dolayı bu metotla elde edilen ürünler pahalıdır. Buna rağmen ekolojik üretim miktarı hızla artmaktadır. Şu an OECD ülkelerindeki ziraî üretimin yaklaşık % 2'si ekolojik ürün iken, bu oran ABD'de % 0,2 gibi oldukça düşük bir sevide bulunmakta, AB ülkelerinde ise % 10'a kadar çıkmaktadır. Ekolojik üretim yapanlar genelde küçük aile işletmeleridir. Bu işletmelerde hem bitki, hem de hayvan yetiştiriciliğinin yapılması, ekolojik tarım anlayışına da uymaktadır. Ekolojik tarım uygulamalarının çoğalması için, ekolojik üretimin standartlarının belirlenmesi, resmî kontrol ve sertifikasyon sistemi ile devlet garantisini simgeleyen etiket sisteminin geliştirilmesi, araştırma, eğitim ve pazarlama konularında maddî destek sağlanması gerekmektedir.

    Ülkemizde üretilen ekolojik ürünler büyük ölçüde yurt dışı pazarlara gönderildiğinden, ekolojik mahsul üretim miktarı ve çeşitliliği yurt dışından gelen taleplere göre değişmektedir. İhracatın bir gereği olarak, üretim, ihracatçı firmalar ile çiftçiler arasında yapılan sözleşmeye göre yapılmaktadır. Sözleşmede fiyat ve satış garantisi olması çiftçilere avantaj sağlamaktadır. Diğer yandan firma, üretimde ekolojik tarım için konan yasaklara uyulup uyulmadığını kontrol ettirmektedir. Kontrol ve sertifikasyon, ekolojik tarımın önemli basamaklarından biridir. İç ve dış piyasalarda bir ürünün ekolojik olarak satılabilmesi için ekolojik ürün sertifikasına sahip olması gerekmektedir. Sertifika sistemi ürünlerin ekolojik standartlara göre üretildiğinin, işlendiğinin, paketlendiğinin garantisidir. Bu da tüketiciye güvence vermenin yanında üreticileri ve firmaları da haksız rekabete karşı korumaktadır.

    Meyve ve sebzeler, taze kümes hayvanı ve yumurta, taze süt, tereyağı ve peynir piyasada
    bulunan başlıca ekolojik ürünlerdir. Bütün dünyada hızla artan ekolojik tarımda genellikle ülkelerin eskiden beri yetiştirmekte oldukları ürünleri ön sıralarda yer almaktadır. Meselâ Hindistan'da çay, Danimarka'da süt ve ürünleri, Arjantin'de et ve mamulleri, Afrika ve Orta Amerika ülkelerinde muz, Tunus'ta hurma, zeytin yağı ekolojik olarak üretilen ilk ürünlerdir. Türkiye'de ise ekolojik ürün olarak üretilen ve ihraç edilen ürünlerin başında, kurutulmuş meyveler ve sert kabuklu meyveler, yaş meyve ve sebzeler, tahıllar ve tıbbî bitkiler gelmektedir.

    Ülkemizdeki ziraat arazilerinin çoğu sanayiden uzak, suyu ve toprağı az kirlenmiş durumdadır. Diğer yandan çiftçi başına düşen arazi miktarı Batılı ülkelerdekine göre oldukça küçüktür. Bunlar şu an için ekolojik üretime geçişi kolaylaştıran önemli iki faktördür. Türkiye bunu değerlendirebilirse, küçük ziraî işletme yapısıyla ekolojik tarımda hızlı bir ilerleme sağlayabilir. Bu ise hem çiftçi kesiminin gelirinde bir iyileşmeye, hem de çevreye ve insan sağlığına zararlı ziraî üretim sisteminden vazgeçmeye vesile olur.
     
  11. UquR

    UquR Üye

    Enerji Nimetlerinden Jeotermal
    Prof.Dr. M. Ubeyde CAN

    * Yaratılıştan depo edilmiş 'yerküre ısısı' olarak tarif edebileceğimiz jeotermal enerji, günümüzde hangi sahalarda kullanılmaktadır?
    * Jeotermal enerji, günümüzde kullanılan diğer enerji kaynaklarına göre, gerek maddî açıdan, gerekse sağlık açısından hangi avantajlara sahip kılınmıştır?
    * Jeotermal enerji sisteminin uygulanmasında, bazı teknolojik tedbirlerin alınması
    neden önemlidir?
    * Jeotermal enerji kaynakları bakımından ülkemizin dünyadaki yeri…
    * Çevre kirliliğinin önlenmesinde jeotermal enerjinin rolü…


    Dr. İsmail Bey kış mevsiminin bu soğuk günlerinde, sokaklarda maske ile dolaşıyor olmasına çok içerliyordu. Ama maskesiz dolaşınca da hava kirliliğinin tesiriyle öksürmeye başlıyordu. Hele bebekler ve çocuklar bu durumdan daha müteessir oluyordu. “Ne garip durum!” dedi içinden. “İnsan, kendinin ve başkalarının hayatını bilerek veya bilmeyerek tehlikeye atıyor. Koca koca akıllar bir hava kirliliğine çözüm üretemiyor.” diye düşündü.

    Biraz ilerleyince yol ortasındaki mazgalların arasından yükselen buhar dikkatini çekti. Yakınlardaki kaplıca suyu buradan geçiyor olmalıydı. Birden hava kirliliğine çözümün, tam karşısında olduğunu fark etti. Suyun öylesine akarken hâl diliyle “Beni neden değerlendirmiyorsunuz? Benden niye yeterince faydalanmıyorsunuz? Sizi ve beni yaratan Kudret, sizin için bende nice faydalar yarattı; bir bilseniz ve bunu değerlendirseniz!” dediğini duyar gibi oldu.

    Tarih boyunca ülkelerin kalkınmasında önemli bir faktör olan enerji, aynı zamanda çevre kirliliğinin de önemli sebeplerinden biri olmuştur. Hızlı nüfus artışıyla birlikte sanayileşme ve şehirleşme büyük bir ivme kazanmış, ancak, bunların yol açtığı çevre kirliliği geleceğimizi tehdit eder hâle gelmiştir.

    Sanayileşmiş ülkeler, artan enerji ihtiyaçlarını gidermek için, çevreyi kirletmeyen, temiz, ucuz ve yenilenebilir kaynak arayışına girmiştir.

    Ülkemizin enerji ihtiyacının yarısı; petrol, doğalgaz ve kömür gibi ithalata dayalı kaynaklardan karşılanmaktadır. Bilhassa petrol ve doğalgazda büyük ölçüde dış kaynaklara bağımlılık söz konusudur. Son 20 yıl içinde petrol fiyatları, dünyadaki petrol arzındaki azalmalar ve bazı politik gelişmeler sebebiyle aşırı ölçüde artmıştır. Bu artışlar diğer yakıt fiyatlarına da belirli ölçüde yansımaktadır. Bu yüzden ülke ekonomisi zaman zaman zor durumlarda kalabilmektedir. Dolayısıyla enerji harcamaları önümüzdeki yıllarda da devlet ve aile bütçesinde önemli bir yer tutmaya devam edecektir.

    Üretimi oldukça pahalı olan fosil yakıtlı enerji kaynaklarının belli bir süre sonra bitecek olması, yeni alternatif kaynakların bulunmasını mecbur kılmaktadır. Alternatif enerji kaynaklarıyla ilgili çalışmalarda, üretilecek enerjinin ekonomik olması kadar, ülkeyi dışa bağımlılıktan mümkün olduğunca kurtarması ve çevreyi en az kirletmesi hususları göz önünde bulundurulmaktadır. Ülkemiz açısından bunlar dikkate alındığında, alternatif enerji kaynaklarının ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmaktadır.

    Bir yandan dünya enerji kaynaklarının kısıtlı ve üretilen enerjinin pahalı oluşu, diğer yandan da çevre ve insan sağlığıyla ilgili hassasiyetlerin gelişmesi; güneş, rüzgâr, hidrojen ve jeotermal gibi temiz, yenilenebilir ve çevre dostu kaynakları gündeme getirmiştir.

    Jeotermal enerji nedir?
    Jeotermal enerji, yerkabuğunun çeşitli derinliklerinde birikmiş basınç altındaki sıcak su, buhar, gaz veya sıcak kuru kayaçların içerisindeki ısı enerjisidir. Yağmur ve kar suları yerkabuğundaki çatlaklardan yer altına süzülerek, magmanın ısıttığı kayalık katmanlara ulaşarak ısınır. Isınan sular, sıcak su kaynakları, buhar veya sıcak su-buhar karışımı olarak yeryüzüne ulaşır. Bir başka ifadeyle, jeotermal enerji, yaratılıştan depo edilmiş "yerküre ısısı" olarak da tarif edilebilir. Yerküre'nin merkezi çok sıcak olduğundan yüzeyden derine inildikçe sıcaklık artmaktadır. Yer merkezine doğru ortalama sıcaklık artışı 30 oC/km'dir. Sıcaklık artışı termal olmayan bölgelerde 10-40 oC/km, semitermal (yarı termal) bölgelerde 70 oC/km, hipotermal bölgelerde ise 70 oC/km'den fazladır. Deprem kuşakları ve volkanik bölgelerde, yerkabuğunun zayıf noktalarında yüzeye yakın kısımlara sokulmuş magma sebebiyle bunun çok üstünde jeotermal gradyen (Yerkürenin belirli bir noktasında yer kabuğunun jeotermal sıcaklığını 1oC artıran derinlik) gözlenir. Ayrıca fazla miktardaki radyoaktivite, sedimantasyon (çökelme) sırasında oluşan kimyevî tepkimeler de, jeotermal gradyenin yükselme sebebi olabilir.

    Yerküre ısı kaynaklarının başlıcaları; yerküre içerisindeki radyoaktif maddelerin bozunumu, ekzotermik (ısı veren) kimyevî reaksiyonlar (reaksiyonlar başlamak için gereken enerjinin tepkime oluşurken çıkan enerjiden daha az olduğu tepkimeler), yerküre büzülmeleri, fay (yerkabuğu kırıkları) oluşumlarının ortaya çıkardığı sürtünme enerjisi, ergimiş kayaların soğumasıyla meydana gelen kristal ve katılaşma gizli ısılarıdır.

    Jeotermal akışkanı meydana getiren sıcak sular, genellikle yağmur sularının yer altına sızmasıyla oluşan az tuzlu, asidik ve oksince zengin sular olduğundan, yeraltındaki su haznelerinin sürekli beslendiği ve yenilendiği söylenebilir. Bu sebeple pratikte beslenmenin üzerinde kullanma olmadıkça jeotermal kaynakların azalması söz konusu değildir.

    Jeotermal enerji nerelerde kullanılır?
    Jeotermal enerji, ısı enerjisinin elektrik enerjisine dönüştürülmesinde; ısıtma ve kurutma işlemlerinde (şeker, kâğıt, tekstil, ilâç, konserve, meyve suyu, deri, süt, orman ve su ürünleri gibi); merkezî sistemle ev ve sera ısıtılmasında (seraların, toprağın ve hayvan barınaklarının, sert iklim şartlarında yolların, toplu konutların, kampüslerin ve kent merkezlerinin ısıtılması veya soğutulması); kimyevî madde üretiminde [tatlı su, mineral üretimi, kimyevî tuzlar, ağır su (nükleer santrallerde kullanılan reaksiyon suyu), karbondioksit buzu, amonyum bikarbonat ve sülfirik asit vb. elde edilmesinde]; ayrıca tedavi maksatlı olarak kaplıcalarda ve kültür balıkçılığında (30 ºC) kullanılır.


    Jeotermal enerjinin avantajları
    Jeotermal enerji; yenilenebilir oluşu, reenjeksiyon (jeotermal akışkanın yer altına geri basılması) metoduyla kaynağının sürekli beslenebilmesi, diğer enerji kaynaklarına nispetle oldukça ekonomik oluşu, inşa süresinin kısa oluşu ve çok ileri teknoloji gerektirmemesi, en önemlisi temiz oluşu ve çevreyi kirletmemesi, % 99'a varan verimlilikte ve güvenilir şekilde işletilebilir olması itibariyle giderek ön plâna çıkmaktadır. Buna karşılık, jeotermal akışkanın paslanmaya, çürümeye, kireçlenme veya silişleşmeye (kabuklaşmaya) sebep olması, bırakıldığı yüzey sularını ihtiva ettiği bor elementi yüzünden kirletmesi, bünyesinde karbondioksit ve hidrojen sülfür gibi çevreye zararlı gazlar bulunması, jeotermal enerji sisteminin uygulanmasında bazı teknolojik tedbirlerin alınmasını gerektirmektedir.

    Bugün dünyada birçok ülkede jeotermal enerji ile şehir, ev ve sera ısıtması yapılmaktadır. Dünyada ilk jeotermal ısıtma sistemi Boise, İdaho'da (ABD) 1890 yılında inşa edilmiştir. İzlanda'nın % 85'i jeotermal enerji ile ısıtılmaktadır ve hâlen dünyadaki en uzun jeotermal akışkan hattı bu ülkededir.

    Dünyada genç tektonizma ve volkanizma gibi jeolojik özellikleri sebebiyle birçok jeotermal kuşak bulunmaktadır. Bunlardan Alp-Himalaya kuşağında yer alan İtalya, Yunanistan, Tibet ve Çin Halk Cumhuriyeti ile beraber ülkemiz de oldukça yüksek jeotermal enerji potansiyeline sahiptir.

    Yurdumuz; Batı Anadolu Bölgesi'nde graben (çöküntü alanı), Orta Anadolu'daki havza rejimi, doğuda sıkışma tektoniği ve kuzeyde, Kuzey Anadolu fay hattından dolayı tektonik açıdan oldukça hareketli bir bölge üzerindedir. Yüksek sıcaklı jeotermal kaynaklar genellikle Batı Anadolu, düşük ve orta sıcaklı kaynaklar ise Orta ve Doğu Anadolu'dadır. Türkiye, ısıtma maksatlı, jeotermal enerji potansiyeli ile dünyada ilk yedi ülke arasına girmektedir. Sıcaklık alt sınırı 20 oC olarak kabul edildiğinde 600 kaynak grubuyla (1000 adet kaynak) ülkemiz, Avrupa'da birinci sırayı almaktadır. Isı enerjisi olarak yararlanmak için 35 oC sınırı kabul edildiğinde ise, karşımıza 170 adet jeotermal alan çıkmaktadır. Ülkemizde jeotermal enerjiden yararlanma oranı elektrik üretimine göre konut ısıtmacılığında daha fazla olmaktadır. Türkiye'de az sayıda da olsa yüksek sıcaklık değerine sahip jeotermal alanlar da keşfedilmiştir. Ancak ülkemizde jeotermale dayalı elektrik üretimi yeterli düzeye ulaşamamıştır. Bugün arama yapılmış sahalar içinde, yeni teknolojiler kullanılarak on kadar jeotermal sahadan elektrik üretmek mümkündür. Bunlar şunlardır: Kızıldere (Denizli), Germencik, Salavatlı, Yılmazköy (Aydın), Tuzla (Çanakkale), Caferbeyli, Salihli-Göbekli (Manisa), Simav (Kütahya), Seferihisar, Dikili (İzmir).

    Ülkemizin jeotermal potansiyeli açısından zenginliği, jeotermal enerjinin önemini artırmaktadır. Jeotermal kaynakların dağılımı mahallî olarak enerji ihtiyacı ile paralellik göstermektedir. Elektrik üretimine elverişli jeotermal kaynaklar yoğun olarak enerji talebi yüksek, ancak fosil kaynaklar ile hidrolik potansiyeli daha az olan Batı ve Kuzeybatı Anadolu'da bulunduğundan, buralarda jeotermal enerji, diğer üretim tekniklerine alternatif olabilir.

    Bugünkü verilere göre yurdumuzda Gönen'de 3.400, Simav'da 3.200, Kırşehir'de 1800, Kızılcahamam'da 2.500, Balçova'da 11.500, Afyon'da 4.500, Kozaklı'da 1.000, Sandıklı'da 2.000, Diyadin'de 400, Narlıdere'de 1.500, Salihli'de 2.000 ve Bigadiç'de yüzlerce ev jeotermal merkezi ısıtma sistemiyle ısıtılmaktadır. Bunlara ilâveten termal tesis ve 565 dönüm sera ısıtması (Şanlıurfa, Balçova vb.) bulunmaktadır.

    Dünyada jeotermal zenginliğiyle yedinci sırada yer alan Türkiye, jeotermal potansiyeliyle toplam elektrik enerjisi ihtiyacının % 5'ine, ısı enerjisi ihtiyacının % 30'una kadar karşılayabilecektir. Ancak bunların ağırlık ortalaması alındığında Türkiye enerji (elektrik + ısı enerjisi) ihtiyacının % 14'ünü karşılamaya tâliptir.

    Toplam jeotermal potansiyelimizin (2.000 MWe, 31.500 MWt) elektrik üretimi, şehir ısıtma, soğutma, sera ısıtma, termal tesis ısıtma, kaplıca kullanımı, kimyevî maddeler üretimi, sanayide kullanım vb. uygulamalarda tam değerlendirilmesi ile sağlanacak hedef yıllık net yurt içi katma değer 20 milyar Amerikan doları civarındadır.

    Türkiye'nin teorik jeotermal toplam kapasitesi 31.500 MWt'tır ve bunun eşdeğeri de 5 milyon evin ısıtılmasıdır. Ancak, bu muhtemel bir değer olup hedef olarak 1 milyon ev tahmin edilebilir. Bunun sebebi, bazı jeotermal kaynaklarımızın yerleşim birimlerine uzak veya bunların küçük yerleşim birimleri olması sebebiyle, jeotermal ısının bu bölgelerde sera ve endüstriyel ısıtma, kaplıca, kimyevî madde üretimi ve balık çiftliklerinde kullanılmalarıdır.

    Bugün jeotermal kaynaklarımızın binde bir-ikisini ancak değerlendirebilmekteyiz. Ülkemizde jeotermal araştırmalar için yeterince jeofizik etüt ve sondaj yapılmamaktadır. Kendi öz varlığımız olan, dışa bağımlı olmayan, bulunduğu yerlerde değerlendirilerek teknik ve ekonomik avantajlara sahip olan çevre dostu jeotermal enerji konusunda, bir an önce daha kuşatıcı ve yaygın çalışmalara başlanması, ülkemiz için önemli bir kamu hizmeti olacaktır.

    Allah (cc), dünyamızı yaratırken insanı akıl yönüyle oldukça üstün bir donanımda yaratmış ve dünyamızı insanın kullanımına vermiştir. İnsanlığa, var olduğu günden beri ve varlığının biteceği güne kadar, bütün ihtiyaçları dünya denen bu gezegende sunulmuştur. İnsana düşen, bütün nimetleri ihtiyacına göre ve ihtiyacı kadar, bir gün tükeneceği şuuruyla kullanması ve buna göre hareket etmesidir. Gerçi Allah, her dönemde insanların ihtiyaçlarını gidermek için kullanacağı enerjiyi, çeşitli yollardan sağlamayı insanlığa lütfetmiştir. Hasılı O, Kendisinden dilediğiniz her şeyi verdi. “Öyle ki Allah'ın size verdiği nimetleri birer birer saymaya kalkarsanız, mümkün değil, onları toptan olarak bile sayamazsınız. Gerçekten insan zalim ve nankördür.” (İbrahim, 34) İlâhî beyanı, enerji alanında da geçerlidir. Bu bir dönem kömür, bir dönem petrol, bir dönem de jeotermal enerji olabilir. Bu yönüyle jeotermal enerji, Allah'ın insanlara lütfettiği ve faydalanılması gereken bir nimet olarak karşımızda durmaktadır.
     
  12. UquR

    UquR Üye

    Karla Gelen Güzellik
    Prof.Dr. Mustafa NUTKU

    Çocuklara; "Tavuk mu yumurtadan, yoksa yumurta mı tavuktan çıkar?” diye sorarlar. Bu soruya benzer şekilde soracak olursak: “Kar yağdığı için mi hava soğuk olur, yoksa hava soğuk olduğu için mi kar yağar?” Bu iki soru birbirine benzese de, cevaplar birbirinden farklıdır.

    Okullarda, ansiklopedilerde ve kitaplarda 'Kar niçin yağar?' başlığı altında anlatılanlar, aslında 'kar'ın niçin yağdığına değil, nasıl yağdığına dâirdir. Çoğu zaman 'nasıl' ve 'niçin' sorularının doğru yerde kullanılıp kullanılmadığına dikkat edilmez. 'İlim' ve 'bilim' kelimelerinin doğru yerlerde kullanılmadığına da çok rastlanır. 'İlmî hakikatler' ve 'bilimsel gerçekler' her zaman birbirinin yerine kullanılabilecek mânâda değildir.

    Yale Üniversitesi profesörlerinden Arthur Thomson , bu yanlışlığı şöyle izah ediyor:
    "Hakikat, yalnız bilimin gösterdiğidir.' demek doğru değildir. Çünkü bilim şunları arar: 'Bu nedir ve hangi sebeplerle meydana gelmiştir?' 'Bu niçin böyledir? Bunun mânâ ve gâyesi nedir?' gibi sorular bilimin sahasına girmez. Her şeyin 'niçin'i bilimi aşar, bu bilimin ötesidir. Bu problemleri felsefe cevaplandırmaya çalışır; fakat felsefe de dinden kopuksa, bu soruları doğru cevaplayamaz. Beşerin sorularını onları huzura sevk edecek tarzda hikmetlerle cevaplayan ise dindir."

    'Kar niçin yağar?' sorusuna verilecek doğru bilgiler, 'kar'ın yağmasının hikmetleridir. Bu hikmetleri, 'kar'ın kendisinden bilmek büyük bir yanlışlık olur. Bunlar, ilâhî hikmetlerdir.
    'Kar'ın nasıl yağdığının cevabı ise, fizik ve kimyanın araştırma metotlarıyla yazılmış fen kitaplarında mevcuttur.

    Aslında, yalnız karın yağmasında değil, varlık âleminde gördüğümüz ve göremediğimiz her şeyde, Allah'ın diğer isimleri ile birlikte bilhassa Hakîm isminin tecellileri vardır. Çünkü, bu dünya dârü'l-hikmet; insanın ölüm kapısından geçerek gideceği âhiret âlemi ise dârü'l-kudrettir. Bu dünyada olanlar, Allah'ın koyduğu sebepler perdesiyle cereyan eder; bu sebepleri yapan ve çalıştıran Müsebbibü'l-Esbâb'ı (bütün sebepleri meydana getiren Allah) bu perdede takılıp kalmadan tanımak, insanın bu dünyada en mühim imtihanıdır. Âhirette ise, imtihan olmadığından, Allah (cc), kudretini sebepler perdesini kullanmadan doğrudan tecellî ettirir.

    Bu dünya dârü'l-hikmet ise, 'hikmet' ne demektir? Bir âyet-i kerimede: 'O hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet nasip edilmişse, doğrusu, o büyük bir hayra mazhar olmuştur.' (Bakara, 269) buyrulmaktadır. Erkek ve kadınlara isim olarak da verilen hikmet kelimesinin lûgat mânâsı: ‘İnsanın, mevcudatın hakikatlerini bilip, hayırlı işleri yapmak sıfatı’dır.

    Şimdi, 'Kar yağdığı için mi hava soğuk olur?' sorusunun cevabı olabilecek bir hikmetten bahsedebiliriz. Kar, havanın soğuk olduğunu gösterir; fakat kar yağdığı için hava soğumaz, aksine kar soğuğu azaltır. Bunu şöyle izah edebiliriz: Bir gram maddenin erimesi için gerekli ısıya o maddenin 'erime ısısı' denir. Buz, su haline gelirken gram başına 80 kalori ısı alır. Bu, buzun erime ısısıdır. Su, buz hâline gelirken erime ısısını verir ve her bir gram suyun donup kar kristali haline gelmesi esnasında atmosfere 80 kalori verilir. Bu hesaba göre, 10 ton karla atmosfere verilen ısı, 100 kilo iyi cins maden kömürünün yanmasıyla verdiği ısıya eşittir. Bunun hesabı basittir: 10 ton = 10.000.000 gram. Bu kadar suyun kar haline gelirken atmosfere verdiği ısı = 10.000.000 x 80 kalori = 800.000.000 kalori. Bir gram iyi cins maden kömürünün yanmasıyla verdiği ısının 8.000 kalori olduğu göz önüne alınırsa, on ton suyun kar hâline gelirken verdiği ısı, 800.000.000 / 8.000 = 100.000 gram = 100 kilogram iyi cins maden kömürünün verdiği ısıya denk bulunur. Atmosferdeki suyun kar haline gelirken verdiği bu ısı, soğuğun şiddetini kırmaktadır. Hava 0 ºC civarında iken, 10 ton yağmurun teşekkülü esnasında atmosfere yayılan ısı, yaklaşık 750 kg iyi cins kömürün yanmasıyla verdiği ısı kadardır. Bitki, hayvan ve insanlar, karın diğer faydaları yanında, aşırı soğuğun meydana getireceği çeşitli zararlardan da korunmaktadır. Baharda, karların erirken atmosferden aldığı gram başına 80 kalori ısı ile, atmosferdeki sıcaklık azaltılmakta, böylece yeni filizlenen bitkilerin sıcaktan zarar görmesi önlenmektedir. Kar yağmasının bazı hikmetleri de şunlar olabilir: Karların erimesi neticesi meydana getirilen sular, dengeli şekilde toprağa karışıp yeraltına geçer, böylece toprak muhtemel sel ve erozyonun tesirlerinden korunur. Ayrıca havadaki toz ve zehirli parçacıklar, karla yere indirilerek hava temizlenir.

    Yazının başındaki soruya tekrar dönecek olursak; kar yağdığı için hava soğuk olmamakta, hava soğuk olduğu için kar yağmaktadır. Yağan kar hem atmosfere ısı vermekte hem de (kendisi de soğuk olmasına rağmen) yeri bir yorgan gibi örterek bazı bitki ve hayvanların aşırı soğuktan telef olmasını önlemede rol almaktadır.
     
  13. UquR

    UquR Üye

    Su Devr-i Dâimi
    Ali KURTOĞLU

    Canlıların yapısındaki temel unsurlardan biri sudur. Su, canlılar için hayatî bir önem taşır. Nitekim Allah (cc); "Hakkı inkâr edenler görüp bilmediler mi ki, göklerle yer bitişik (bir bütün) idi, onları Biz ayırdık, hayat sahibi olan her şeyi sudan yaptık. Hâlâ inanmayacaklar mı?" (Enbiya, 30) beyânıyla suyun canlılar için önemini bildirmektedir.

    Su; okyanuslara, denizlere, göllere, akarsulara, yer altına ve atmosfere çeşitli formlar (katı, sıvı veya gaz) halinde depolanmıştır. Yerkabuğunda sıvı halde bulunan su kitlesine, hidrosfer (su küre) adı verilir. Yeryüzündeki suyun % 97'si deniz ve okyanuslarda tuzlu olarak, % 2,2'si de kutuplarda buz halinde bulunur. Geriye kalan % 0,8'i ise, yer altı ile göl ve nehirlerdeki tatlı sulardır. Eğer her yıl tatlı suyun eksilen kısmı kadar, yağışlarla yeni tatlı su verilmeseydi, yeryüzünde kuraklık hâkim olur ve bundan canlılar büyük zarar görürdü.

    Allah'ın (cc) ilâhî icraatına perde olan kanunlarla, okyanus ve denizlerdeki su buharlaştırılır
    ve bulut halinde karaların üstüne taşınır; sonra onlardan yağmur hâsıl edilip ihtiyaç sahiplerine ulaştırılır. İşte deniz ve okyanuslardaki suyun buhar halinde atmosfere, atmosferdeki suyun yağışlarla yeryüzüne, yeryüzündeki suyun akarsularla tekrar denizlere ulaşması şeklinde devam eden ölçülü, dengeli ve dinamik su hareketine 'hidrolojik devr-i daim' (su çevrimi) adı verilmektedir (Şekil 1).

    Okyanus ve denizlerde sıcaklığın 0,1 °C'lik yükselmesiyle, buharlaşmada % 2,4'lük bir artış
    meydana gelebilmektedir. Atmosfere taşınan buharın % 88'i okyanuslardan kaynaklandığından, karalara düşen yağış miktarı da önemli derecede okyanuslardaki buharlaşmaya bağlıdır. Diğer yandan denizlerin % 71'inin tropik kuşakta bulunması sebebiyle, buradaki değişmelerin tesiri dünya çapında hissedilmektedir. Nitekim atmosfere bırakılan karbondioksitin artması neticesinde, aşağı atmosferin genel ısınmasına bağlı olarak, son yıllarda yaşadığımız anormal iklim değişiklikleri sebebiyle görülen sel ve kuraklıklar, yeryüzünün hassas dengeler üzerine kurulduğunu açık olarak göstermektedir.

    Atmosfere dönen buharın diğer kaynakları ise, akarsu, göl ve topraktan kaynaklanan buharlaşma ile bitkilerden çıkan terlerdir. Bitkilerden terleme sebebiyle saniyede 16 milyon ton su, yeryüzünden atmosfere geri dönmektedir.

    Dünya üzerine yılda ortalama 1.000 mm yağış düşmektedir. Bu miktar yılda 505 trilyon ton suya tekabül etmektedir. Suyu, sürekli bir denge içinde, bir ölçüye göre döndüren Allah (cc); "Biz gökten, belirlediğimiz bir ölçüye göre su indirir ve onu yerde dinlendiririz. Ama dilersek, onu yerden gidermeye de kâdiriz." (Mü'minun, 18) beyânıyla dikkatimizi su devr-i dâimine çekmektedir. Âyetin ifadesinden de anlaşıldığı gibi yeryüzündeki sular, Allah'ın (cc) rahmet hazinelerinden indirilmekte, inen suların bir kısmı yer altında depolanmakta, bir kısmı da pınar ve nehirlerle göl ve denizlere ulaştırılmaktadır.

    Havada buhar halinde daima su bulunmaktadır. Bu şekilde tutulan su ise, ancak 24 mm yağış verebilecek miktardadır. Buna göre bir su molekülü atmosferde ortalama dokuz gün kalmakta ve atmosferde tutulan su yılda yaklaşık 40 defa yenilenmektedir. Buharlaşan bir su molekülü günde 100-1.000 km uzaklığa taşınmakta, buna karşılık denizlerdeki su molekülü ortalama 3.000 yıl kadar denizde tutulmaktadır.

    Su devr-i dâiminde insan faktörü
    Su devr-i dâiminin karalardaki basamağında, sulak alanlar ve ormanlar önemli bir vazife görmektedir. Tarım alanlarının çoğaltılması, turizmden para kazanma ve buna benzer bazı yaklaşımlar sebebiyle, sulak alanların tahrip edilmesi ve ormanların azaltılmasıyla su devr-i dâimindeki denge bozulmuştur.

    Ormanlardaki ağaçlar, yağmur damlacıklarını karşıla*****, onların yaprak-dal-gövde üzerinden toprağa yumuşak bir geçiş yapmasına vesile olur. Sonbaharda, toprağı örten yaprak tabakası ise, yağmur damlacıklarının vurucu gücünü azaltan diğer bir unsurdur. Ayrışarak humus formuna dönüşmüş bu yaprak tabakası, kendi ağırlığının 9-10 katı su tutma kapasitesine sahip kılınmıştır. Yağış sularının arazi eğimi yönünde akıp gitmesi, bu yaprak tabakasıyla engellenerek, suların yer altına sızması sağlanır. Yağış esnasında toprağa süzülen su ne kadar fazla olursa, yağıştan faydalanma da o kadar artar. Uzun bir süre yağış olmasa bile, zengin yer altı su kaynakları ihtiyacımız olan suyu karşılayabilir.

    Su, toplumların ekonomik ve sosyal yönden gelişmesinde de önemli bir faktördür. Ancak coğrafî konum (dağlık ve ovalık alan farklılıkları), denize olan mesafe, hava akımları, enlem ve iklim gibi çeşitli faktörlere bağlı olarak dünyanın bazı bölgeleri diğer yerlere nazaran daha az yağış alabilmektedir. Bugün dünya nüfusunun 1/4'ünün yeterli miktar ve kalitede su bulamadığı bilinmektedir. Suya olan talep, 20. yüzyıl boyunca, nüfus artışı ve sanayileşmeye bağlı olarak yaklaşık 8 kat artmıştır. Gelişen dünya, kalkınma programlarını tatlı su kaynaklarının sürdürülebilirliğiyle uyum içinde yürütmediği takdirde, tabiata verilen zararda artış, bunun neticesi olarak da kullanılabilir su miktarında azalma olabilir.

    Bilindiği gibi, bir ülke veya bölgedeki su varlığı sadece yağış miktarına bağlı değildir. Yağış kadar önemli bir başka husus da, bu yağıştan ne kadar istifade edilebilindiğidir. Yağıştan faydalanma nispeti üzerinde, arazinin şekli, jeolojik yapısı, toprak özellikleri, bitki örtüsü; yağışların şekli, mevsimlere göre dağılışı; sıcaklık ve buna benzer faktörler önemli roller oynamaktadır. İnsan; bitki örtüsü ve arazi kullanım şekli gibi faktörlere kolayca müdahale edebilmektedir. Bu müdahale yağıştan faydalanmayı artırma yönünde olduğu gibi, aksi yönde de olabilir. Ne yazık ki, insanoğlu kendisine rahmet olarak indirilen yağmurdan yeterince yararlanamamaktadır. Buna örnek olarak ülkemizi gösterebiliriz. Türkiye'ye yılda ortalama 642,6 mm yağışla toplam 501 milyar m3 su indirilmektedir. Fakat sulak alanlarla ormanlar tarım ve turizm alanlarına dönüştürüldüğünden, ülkemize indirilen yağmurun büyük kısmı toprağa süzülme imkânı bulamadan akıp gitmektedir. Tahrip edilen sulak alan büyüklüğünün, Van Gölü'nün 3 katından daha fazla olduğu, yıllar öncesinde Türkiye'nin % 72'si ormanlarla kaplıyken bugün bunun % 26'lara kadar düştüğü dikkate alınırsa, ülkemizi kuraklığa kendi elimizle nasıl sürüklediğimiz gayet iyi anlaşılır. Su çevrimi, stoğun ve akış süreçlerinin iç içe geçtiği bir rahmet tablosu gibidir. Bu tablo; insanın dünya hayatında canlı, sağlıklı ve temiz kalabilmesi için, su gibi bulanmadan ve donmadan sürekli hareket halinde olması gerektiğini göstermektedir.

    Kâinatta canlı-cansız bütün varlıklar, yaratılış gâyeleri doğrultusunda bir saatin çarkları gibi uyum içinde çalışır. İnsan bu hassas düzenin işleyişine dikkatle baktığında, ne bir kusur, ne de bir israf bulur. Su devr-i dâimiyle; kutuplarda buz halinde tutulan, okyanus ve denizlerde dinlendirilen, ırmaklarda akıtılan, yer altında depolanan, gökyüzüne yükseltilen ve sonra bulutlarla tekrar yere indirilen su kütlelerinin dinamik denge hareketinde tefekkür edilecek birçok husus olduğunu görürüz. Yağmurun kültürümüzde neden "rahmet" olarak isimlendirildiğini bu çerçevede daha iyi anlayabiliriz.
     
  14. UquR

    UquR Üye

    Küresel Isınma ve Ormanlar
    Ahmet TARIK

    Sel felaketlerinin, açlık ve ölümlere yol açan kuraklıkların, orman yangınlarının, tayfunların ve buzul erimelerinin sayısı ve şiddeti giderek artıyor mu? Eğer böyle bir artış varsa, bunun sebebi nedir?

    Maalesef, Sanayi İnkılâbı’ndan sonra başlayan hızlı endüstriyel büyümeye paralel olarak, atmosferdeki karbondioksit ve diğer sera gazı birikimlerinde ve küresel ortalama yeryüzü sıcaklıklarında belirgin bir artış gözlenmektedir. En yeni küresel değerlendirmelere göre, bu sıcaklık artışları, son 150 yıldır yaklaşık 0,4-0,8 °C kadar olmuştur. 1980'li yıllardan sonra bu ısınma daha da belirginleşmiş ve bu dönemin hemen her yılında yüksek sıcaklık rekorları kırılmıştır (Şekil 1). 1998 yılı, küresel ortalamalar açısından, aletli sıcaklık gözlemlerinin yapılmaya başlandığı 1860 yılından beri yaşanan en sıcak yıl olarak kaydedilmiştir. Ortalama yeryüzü sıcaklığında 2100 yılına kadar, 1990 yılına göre 1-3,5 °C arasında bir artış olacağı ve bu artışa bağlı olarak iklimde gözlenen değişikliklerin süreceği tahmin edilmektedir.

    Küresel ısınma böyle devam ederse neler olabilir? Tahmin edilen şudur: Kısmen bugün de karşılaşıldığı gibi, kar örtüsünün, kara ve deniz buzullarının erimesiyle deniz seviyesi yükselir, iklim kuşakları yer değiştirir, şiddetli yağışlar, taşkınlar ve seller daha sık meydana gelir, pek çok yer kuraklık ve çölleşmeye maruz kalır, salgın hastalıklar ve tarım zararlıları artar.

    Sera gazları ve sera tesiri
    Cam veya plâstik örtüyle kapatılarak içerisinde genellikle turfanda sebze ve süs bitkileri yetiştirilen mekâna sera denir. Güneşten gelen ışınlar seraya kolayca girebilir; ancak toprak ve bitki örtüsüne çarptıktan sonra ısı enerjisine dönüşür, ışınların dalga boyları kısalır ve enerjileri azalır. Dolayısıyla bu kısa dalga boyundaki ışınların sera dışına çıkması, cam veya plâstik örtü tarafından engellenir. Bunun sonucunda da, seranın ısınması, güneş enerjisi geldiği sürece artar. Bu hâdise sera tesiri olarak isimlendirilir.

    Benzer şekilde, dünyayı çevreleyen atmosfer tabakaları içerisinde bulunan bazı gazlara, yeryüzü için sera tesiri oluşturduklarından, "sera gazları" denir. Bu gazların başlıcaları; karbondioksit, metan, azot oksitler, ozon, kloroflorokarbon ve su buharıdır. Bu gazlar, güneşten gelen ışık enerjisinin (güneş radyasyonu) yeryüzüne kadar gelmesini engellemeyecek veya çok az engelleyecek, fakat bu enerjinin yeryüzüne çarpmasından sonra oluşan kızıl ötesi ısı enerjisi dalgalarının yeniden atmosferin üst katmanlarına doğru ışımasını (yükselmesini) engelleyecek nitelikte yaratılmıştır. Bu gazlarla hem yeryüzünün, hem de yeryüzüne yakın atmosfer tabakalarının ısınması sağlanır (Şekil 2). Yerkürenin etrafını bir manto gibi saran bu gazlar olmasaydı, yapılan tahminlere göre yeryüzü, günümüzdekinden yaklaşık 33oC daha soğuk olacaktı. Atmosfer gazları arasında dünya sıcaklığının yaşanabilir seviyede sabit olarak kalmasını sağlayacak hassas bir denge ve ölçü varken, insan kendi aleyhine bu dengeyi bozacak işler yapmış ve yapmaya devam etmektedir. Bugün bir tehlike olarak görülen küresel ısınmanın sorumlusu insandır.

    Karbondioksit
    Karbondioksit, tek başına toplam sera tesirinin % 50'sine sebeptir. Bu gaz, fosil yakıtların Şekil 1. Küresel yıllık ortalama yüzey sıcaklığı anomalilerinin 1860-1998 dönemindeki değişimleri.
    kullanılması, insan, hayvan ve bitkilerin solunumu ve organik maddelerin parçalanmasıyla meydana gelmektedir. Sanayinin gelişmesi atmosferdeki karbondioksit nispetinin çok hızlı bir şekilde artmasına sebep olmuştur. Zira, atmosfere bırakılan karbondioksit miktarının % 80-85'inin fosil yakıtlardan, % 15-20'sinin canlıların solunumundan ve diğer ekolojik devr-i daimlerinden kaynaklandığı bilinmektedir.

    Her yıl, insan kaynaklı 3,2 milyar ton (Gt) karbon atmosfere katılmaktadır. Bunda en büyük pay, enerji üretimi için fosil yakıt kullanılmasına ve sanayi üretimine aittir (Tablo 1). Son 150 yıl içerisinde fosil yakıt kullanılması ve çimento üretiminden 265 Gt, arazi kullanım değişikliğinden 124 Gt olmak üzere toplam 389 Gt karbon atmosfere salınmıştır. Bunun 214 Gt'si kara eko-sistemleri ve okyanuslar tarafından geri alınmış, atmosferde 175 Gt karbon fazlalığı ortaya çıkmıştır.

    Ormanların önemi
    Ormanlar, gerek atmosfere bırakılan sera gazı yayılımlarının azaltılmasında, gerekse atmosferden sera gazı emme yoluyla 'karbon yutağı' oluşturulmasında önemli roller oynamaktadır. Nitekim tortul kayaçlar dışında, karalarda tutulan karbonun yaklaşık % 67'si orman ekosistemlerinde depolanmış durumdadır. Bitki örtüsü tarafından tutulan karbonun % 75'i de ormanlarda depolanmıştır. Ayrıca, çok uzun ömürlü odun ürünleri (ahşap binalar, mobilya vb.) çürüyüp yanmadıkları sürece karbon depoları olarak kalmaktadır.

    Bilindiği gibi fotosentez esnasında, atmosferden alınan karbondioksit, karbon ve oksijen moleküllerine ayrılır; sonra karbon, karbonhidratların meydana getirilmesinde kullanılıp kök, gövde, dallar ve yapraklarda depolanırken, oksijen atmosfere bırakılır. Böylece sera gazlarından en önemlisi olan karbondioksit miktarının, atmosferde belli bir dengede tutulması sağlanır. Bunu, sessiz sedasız, hiçbir gürültü çıkarmadan işleyen ve tek bir atık oluşturmayan dev bir fabrikaya benzetebiliriz. Öyle bir fabrika ki, zararlı maddeleri faydalı hale dönüştürüyor. Böylesine faydalı bir fabrikanın veya kaynağın kıymetinin bilindiğini ve korunduğunu söyleyemiyoruz. Günümüzde 3,87 milyar hektar bir alana sahip olan ormanlar, karaların yaklaşık % 30'unu kaplamasına rağmen, 1990-2000 yılları arasında bütün dünyada, yılda ortalama 9,4 milyon hektar orman alanı ortadan kaldırılmıştır. Yani, aynı dönemde, dünya orman alanında, % 2'lik bir azalma meydana gelmiştir. Bu olumsuz gelişmeler sonucunda, bitki örtüsü, toprak ve organik maddelerin karbon dengeleri bozulduğundan, insanoğluna rahmet vesilesi olarak verilen ormanlar, suiistimalimiz yüzünden bir karbondioksit ve felaket kaynağı haline gelmektedir.

    Orman eko-sistemleri, odunsu canlı kitlelerin her yıl artması ve dökülen yaprakların toprak karbon deposuna katılmasıyla karbon tutmaktadır. Ağaçlar dikildiklerinde, her yıl emdikleri karbondioksitin büyük bir kısmı, gelişen bitki biyokitlesine gitmektedir. Bu durum, ağacın gelişmesinin ilk 30-40 yıllık döneminde yüksek oranda karbon tutulmasına sebep olmaktadır. Orman eko-sistemi olgunlaştıkça, toprağın organik madde miktarı ve ekosistemdeki toplam solunum (karbondioksit emilmesi) artmaktadır. Eko-sistem tamamıyla olgun hale geldiğinde ise, artık bir karbondioksit yutağı özelliği taşımamaktadır. Bu durumda, atmosferden alınan karbon miktarı, ağaçların biyo-kitlelerinden geri verilene ve toprakta tutulan karbona eşit olmaktadır. Ağaçların olgunluğa ulaşma yaşları, ağaç türü ve iklim bölgelerine göre değişmektedir. Ancak, karbon tutulmasının çok büyük bölümü ilk 60-100 yıl içerisinde gerçekleşmektedir. İyi gelişmiş, 100 yaşındaki bir kayın ağacının, fotosentez için 40 milyon m3 havayı yapraklarıyla emerek, bu hava içerisindeki 1200 m3 karbondioksiti, 6 ton karbon olarak bağladığı da araştırmalarla belirlenmiştir.
    Ormanlar, bir ağaç topluluğu olmanın yanı sıra, binlerce yılda yaratılmış toprağıyla, içinde barındırdığı milyonlarca bitki, hayvan ve mikroorganizmayla ve bunların karşılıklı münasebetleriyle bir çevre sistemi ve yaşama birliğidir. İnsan eliyle yok edilen bu sistemin tekrar insan eliyle geri getirilmesi son derece güçtür. Binlerce yıldır, fotosentez, bitki ve topraktaki canlılık faaliyetlerine bağlı olan solunumla, karadaki biyosferle atmosfer arasında sürekli ve dengeli bir karbon akışında hayatî hizmet gören ormanlar, dünyanın akciğerleridir.

    Bütün bu bilgilerin ışığı altında, insanlara düşen görev; dünya üzerindeki bitki örtüsünü korumak, orman arazisi göründüğü halde çıplak olan sahaları ağaçlandırmak, mevcut ormanlar üzerindeki insan baskısını azaltmak ve tahrip edilen orman alanlarını ıslah etmek olmalıdır.

    Hayatın devamlılığı için devr-i daimler şeklinde yaratılan oksijen, azot, su buharı ve karbondioksit hazinelerinin insanın hırsıyla bozulması tekrar insana pahalı bir maliyetle dönüyor. Bunda doğrudan vebali olmayan milyarlarca insan da zarar görüyor. Daha az tüketimin yapıldığı, dolayısıyla daha az maddenin üretildiği daha sade ve mütevazı bir hayatla bu hassas dengeler eski halini alabilir. Ama bunu öncelikle anlaması gerekenlerin Yaratıcı'ya saygılı insanlar olmaya söz vermeleri ve kendilerini değiştirmeleri gerekiyor. Şu anda üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirsek bile, tahrip edici tesiri daha yüksek olanların böyle bir ruh inkılâbını istemelerini temenni etmekten başka, bugün için elimizden bir şey gelmiyor.
     
  15. UquR

    UquR Üye

    Çevre Temizliği
    Dr. Aslan MAYDA

    Temizlik; tek yönlü tedbirlerle elde edilen bir iyilik hali değildir. Bilim otoriteleri temizliği şu başlıklarla ele almıştır.
    1) Ferdî (beden-elbise-yiyecek) temizlik.
    2) Ev (mutfak-banyo- tuvalet) temizliği.
    3) Çevre (atıkların uygun şekilde uzaklaştırılması) temizliği,
    4) Yeterli temiz su sağlanması.
    Ferdî temizlik dendiği zaman, beden temizliği akla gelir. Bunlardan cilt, el, ağız, burun, göz temizliği; saç, tırnak, koltukaltı, yüz, diş ve ayak bakımı akla gelir. Dünya Sağlık Örgütü'nün, beden temizliği, el temizliği, ağız ve diş bakımının, önemi ve bunların korunma yollarına ait bilgileri mevcuttur. Fakat, Dünya Sağlık Örgütü'nün tırnakların bulaşıcı hastalıklardaki tesirine, kılların temizliğine ve bulaşıcı hastalıklardaki rolüne ait ciddi yayınları yoktur. Efendimiz (sas); tırnak, saç, sakal, bıyık bakımına, koltukaltı kılları ve avret yerlerinin temizliğine önem vermiştir.

    Ferdî temizliğe rağmen, insan çevreden hastalık kapabilir. Kişi ne kadar temiz olursa olsun, çevresi temiz olmadığı zaman, hiçbir şeye dokunmasa bile; hava, rüzgâr, böcekler ve diğer taşıyıcılar yüzünden hastalanabilir.

    Çevre Temizliğini şu başlıklar altında toplayabiliriz:
    1) Elbiselerin temizliği.
    2) Yiyeceklerin temizliği (Yakın çevre).
    3) Ev temizliği.
    4) Sokak, cadde, mahalle, şehrin temizliği (Uzak çevre).
    5) Yeterli temiz su sağlanması.

    1. Elbise Temizliği
    Giyim eşyalarının seçim ve bakımı, enfeksiyon yönünden önem taşır. Orta Çağ'da, Avrupa'da yaşayanlar sıcak tutan ama temizlenmesi güç, yünlü giysiler giyerlerdi. O çağlarda insanlar pek yıkanmaz, giysileri kirlenir, kokar, bitlenir ya da pirelenirdi. Kokuyu gidermek için de otlardan yapılan esans kullanırlardı. Ancak 18. yüzyılda pamuk ticaretinin başlamasıyla Avrupalılar, ilk kez ucuz, hafif, kolayca yıkanabilen iç çamaşırlarına kavuştular. Üst sınıflarda ferdî temizlik yeniden önem kazandı. 19. yüzyılda ferdî temizlik iyi yaşamanın bir şartı sayılmaya başlandı. Vücut temizliği ve giyim eşyalarının daha sık değiştirilip yıkanması sonucunda, bit ve pirelerle birlikte veba ve tifüs gibi hastalıklar da kayboldu.

    Müslümanlarda ise, namaz kılabilmenin olmazsa olmaz şartlarından birisi de elbise temizliğidir. Dışkı ve idrar bulaşmış bir elbise ile namaz kılınamaz. Yani Müslümanlar günde beş kez elbiselerinin temizliğini kontrol etmek mecburiyetindedirler. Temiz giyinme konusunda Peygamber Efendimiz (sas)'in şu sözü, O'nun temizliğe verdiği ehemmiyeti açıkça göstermektedir: "Beyaz elbise giyiniz. Zira beyaz elbise daha güzel ve temizlik açısından daha elverişlidir. Ölülerinizi de bununla kefenleyiniz." Beyaz ve açık renkliler, üzerlerindeki kiri gösterdiğinden onların temizliğine ihtimam göstermek gerekir. Avrupa'da 19. yüzyılda temiz giyimin değeri yeni yeni anlaşılırken, Müslümanlığı gerçek manada yaşayan insanlar, 7. yüzyıldan beri elbise temizliğine dikkat ediyorlardı.

    2. Yiyecek Temizliği
    Çoğu mikrop ve parazit, içtiğimiz su ve yediğimiz yiyeceklerle bulaşır. Bunun için annelerin ve özellikle gıda sektöründe çalışanların, yiyecekleri koruma hususunda özel bir itina göstermeleri gerekir. Besin zehirlenmesine sebep olan bakterilerin başlıca kaynağı insandır.

    İnsanların boğaz, burun, el, deri, bağırsak ve dışkısı bakteri yüklüdür. Tüketilen diğer bir besin kaynağı da hayvanî ürünlerdir. Tüketilen hayvanî besinler, bazen bakteri yatağı olabilmektedir. Kedi, köpek vb evcil hayvanlar da bakteri yaymada oldukça tesirli olabilir. Evcil hayvanlar, dolaştıkları yerlerden bakterileri eve taşır. Sinek, böcek, haşere ve fareler de mikropları taşır ve bulaştırır. Mutfak ortamındaki çöpler, mikropların oluştuğu bir yerdir. Zamanında kaldırılmayan çöpler, böcek, sinek ve fareler aracılığı ile besinlere bakteri bulaştırabilir.

    Besinlere bakteri bulaşmasını önlemek için şunlara dikkat etmek gerekir:
    - El yıkama.
    - Burun temizliği.
    - Tırnakların kesilmesi.
    - Tuvaletten sonra ellerin iyice yıkanması.
    - Yemek ve su kaplarının üzerlerini kapatmak.

    İnsanın, tükürük, hapşırık ve aksırıktan besinleri koruması gerekir. 1 gram tükürükte 100 milyon, 1 gram burun ifrazatında 10 milyon bakteri bulunmaktadır. İnsanların % 30-50'sinin burnunda besin zehirlenmesi yapan stafilococcus aureus bakterisini taşıdıkları bilinmektedir. Bu oran hastahanede çalışan personelde % 65-80'e çıkmaktadır. Normalde ağız, burun ve solunum yollarında bulunan bakteriler, solunum sırasında havaya dağılır. Normal konuşmada bu dağılım azdır. Öksürme, aksırma ve yüksek sesle konuşma esnasında havaya verilen bakteri sayısı artar. Kuvvetli bir öksürmede ağızdan 5.000 damlacık çıktığı tahmin edilmektedir. Hapşırmada ise bu damlacıkların sayısı 1 milyondan fazladır. Bu damlacıklar, havada birkaç saat asılı kalabilir. Besin taşıyan birisi konuşur, öksürür veya hapşırırsa, ağzındaki bakterileri, taşıdığı besine bulaştırır.

    Evde öksüren birisi varsa, açık kaplara mikrop bulaştırır. Ayrıca evcil hayvanlarla, sinek, böcek ve kemirgenlerle bakteri bulaşımını önlemek için, yiyecek ve içecek kapları kapalı tutulmalıdır. İnsanoğlu sadece apartmanlarda ve korumalı evlerde oturmamaktadır. İnsanların büyük çoğunluğu yüzyıllardır tek katlı evlerde veya çadırlarda yaşamıştır ve halen yaşamaktadır. Dolayısı ile evcil hayvanlar sürekli, sinek ve kemirgenlerle iç içe yaşamaktadır. Besin kaplarının üzerlerinin örtülmesi bu zararlılardan hastalık bulaştırmasını önler. Zamanımızdaki ev ve apartmanlarda yaygın halde bulunan kalorifer böcekleri de açık kalmış yiyeceklerimize yeterince ortak olmaktadır. Ve bazı hastalıkları bulaştırmakta tesirli olmaktadır. Bunu önlemek için; çöpleri zamanında mutfaklardan uzaklaştırmalı ve gıdaları evcil hayvanlardan korumalıdır.

    El yıkama, burun temizliği, tırnakların kesilmesi ve tuvaletten sonra ellerin suyla yıkanması ile ilgili Peygamber Efendimiz (sas)'in emir ve tavsiyeleri beden temizliğinde koruyucu hekimliktir. Burada gıdaların bakterilerden korunmasıyla ilgili diğer hadislerini de hatırlayalım: "Kapların üzerini örtünüz. Tulumbaların ağzını da bağlayınız. Çünkü senede bir gece vardır ki, o gecede veba iner. Kapağı olmayan her bir kabın yahut üzerinde bağı bulunmayan hiçbir tulumun yanından geçmez ki, içine bu vebadan bir şey inmesin." Vebanın pirelerle bulaşmasına karşılık, veba zatüreye sebep olmuşsa, o insan vebayı öksürük ve solunum havası ile de bulaştırır. Zaten vebanın hızlı yayılması bu şekilde olur. Eskiden veba zatüreye sebep olmuşsa, o kişi mutlaka ölmekteydi. Avrupalı bir tabip yazdığı Lâtince bir mektupta, veba salgınında bir gecede dört bin kişinin öldüğünden bahseder. Yani veba bir yere girdiği zaman, çok kısa bir zamanda yayılıyor ve hemen çoğu insanın ölümüne neden olabiliyordu. Hadiste belirtilen, kapların ağızlarının örtülmesidir. Yalnız veba mikrobu değil, diğer mikroplar da hava yoluyla gelip açık kaba yerleşebilir. Peygamberimiz, kendisine açık bir kapta süt getirilmesi üzerine, "Üzerini kapatsanız olmaz mıydı? Bir tahta parçası ile de olsa üzerini kapatmalıydınız." buyurmuştur. Yolda üzeri açık bir kapla yiyecek taşındığında, taşıyan kişinin öksürüğüyle veya hava yoluyla mikroplar bulaşabilir.

    3. Ev Temizliği
    Geniş ve temiz evler salgın hastalıkların bulaşmasını azaltır. Evlerde mutfakların temiz tutulması, çöplerin biriktirilmemesi önemlidir. Çünkü çöpler bakterilerin üremesi için ideal bir ortam oluşturur. Ayrıca böcekleri de davet eder. Meskenlerin gerek alan, gerekse oda sayısı itibariyle yeterli olması gerekir. Peygamber (sas)'in ev plânını örnek alan Müslüman mimarlar, evin avlusunu binanın tamamlayıcısı olarak görmüş, avluyu evin dışa açılmış unsuru olarak kabul etmişler.

    Konuyla ilgili hadisler:

    "Geniş ev, dürüst komşu ve rahat bir binek Müslüman kişinin saadetindendir."

    "Meskenlerin en iyisi geniş olanıdır."

    "Evin kötü olması, darlığı sebebiyle oturanlara kâfi gelmemesi ve kötü komşularının olmasıdır."

    "Çevrenizi ve evlerinizi temiz tutunuz. Yahudilere benzemeyiniz. Çünkü onlar süprüntüleri evlerinde biriktirirler.

    "Evde çer çöp, süprüntü bulunduğu zaman o evden bereket kaldırılır."

    "Kirli bezleri evlerinizden dışarı çıkartınız. Süprüntüleri evlerinizde biriktirmeyiniz. Zira süprüntüler zararlı şeylerin barınağıdır."

    Hz. Ömer (ra) de: "Peygamber (sas), çöplüklerde, mezbahalarda, hamamlarda, ağıllarda ve insanların gelip geçtiği yerlerde namaz kılınmasını yasakladı." demiştir.

    Dar ve kalabalık evlerde üst solunum yolu enfeksiyonları ve bulaşıcı hastalıklar çok yaygındır. İnsanlar çok yakın mesafelerde (70 cm'den aşağıda) günlük hayatlarını sürdürürken damlacık yoluyla hastalık aile bireyleri arasında sık yayılır. O halde ev; geniş, temiz, çöplerin bekletilmediği bir yer olmalı.

    Kur'ân-ı Kerim'de Kâbe'nin temizliğine dikkat çekilmesi çok önemlidir. Kâbe özellikle Hac döneminde çok kalabalık olmaktadır. Salgın hastalıklar, kalabalık ortamlarda çok kolay yayılır. Kur'ân'ın mesajı evrensel olduğundan insanın yaşadığı her mekânın temiz tutulmasını emreder. O halde insanların ortak kullandıkları mekânların temiz olmasına Kur'ân'ın bir emri olarak dikkat etmemiz gerekir. Bu aynı zamanda hijyenin de bir gereğidir. Tarihten bugüne mescitlerimizin oldukça temiz tutulduğu malumumuzdur.

    4. Çevre Temizliği
    Peygamberimiz çevre temizliğine gereken önemi vermiş, Müslümanlar da her zaman bu emir ve tavsiyelere uymaya özen göstermişlerdir. Çevreyi ve su kaynaklarını kirletmeme hakkındaki hadis-i şerifleri bir kez daha hatırlayalım:

    "Sizden biriniz sakın su içine idrar yapmasın. Belki o sudan sonra abdest alması veya gusletmesi icap eder. Yine sizden biriniz cünup olduğu zaman durgun suyun içine girerek yıkanmasın. O sudan bir kap ile alarak dışarıda yıkansın."

    "İşlek yol üzerinde konaklamayınız (oturmayınız, yatıp kalkmayınız). Yol üzerinde abdest bozmayınız."

    Efendimiz (sas); "Sakın lânete uğrayanlardan olmayınız," buyurunca, sahabeler, 'Bunlar kimlerdir?' diye sordular. Peygamberimiz de, "Herkesin gelip geçtiği yollara, gölgeliklere, su kenarlarına ve ağaçların altına abdest bozup kirletenlerdir." diye cevap verdi.

    5. Yeterli Miktarda Temiz Su Sağlanması
    Dünya Sağlık Örgütü (WHO) temiz ve yeterli suya ulaşma hakkını temel insan hakkı kabul etmiştir: "Bütün insanların, sosyal ve ekonomik durumu ne olursa olsun, temel ihtiyaçlarını karşılayacak temiz ve yeterli miktarda içme suyu elde etmeye hakkı vardır."(Birleşmiş Milletler Konferansı, 1977)

    Peygamber Efendimiz (sas)'in bu konferanstan 1340 yıl önce, temiz içme suyu temin edilmesini teşvik eden sözlerine bakalım: "Yedi şeyin ecir ve sevabı kişiye ölümünden sonra da ulaşır, defteri kapanmaz, sevap yazılmaya devam eder: İlim öğretmek, su getirmek, kuyu kazdırmak, kitap vakfetmek, ölümünden sonra kendisine arkasından dua edecek hayırlı çocuk yetiştirmek..." Peygamberimiz insanlara temiz su sağlamanın sadece dünyada değil, ahirette de büyük faydalar sağlayacağını, açık bir şekilde dile getirmiştir. Nitekim bu buyruklarla yetişen Müslümanlar, gittikleri her yerde su kanalları yapmışlardır. Mimar Sinan'ın yaptığı su yolları ve çeşmeler buna güzel bir örnek oluşturur.

    Peygamber Efendimiz'in getirdiği kurallar uygulansaydı, tarihteki salgın hastalıklardan hiçbiri olmayacaktı. Nitekim WHO (Dünya Sağlık Örgütü)'da, temizlik kurallarının uygulanması ile aynı sonuca varılacağını iddia etmektedir. Halbuki İslâmiyet'in getirdiği kurallar, temiz bir hayatı mümkün kılıyordu. İslâmiyet, insanların hayat biçimini şekillendiren bir din olarak inmiştir. Medeniyetin giremediği, girse bile etkili olamadığı ücra köşelerde yaşayan kişilerin, ferdî temizlik ve çevre temizliği konularında yeterli bilgi birikimi yoktur. Bütün insanların tertemiz bir ortamda yaşama hakkı vardır. İslâmiyet öncesi devirlerde de insanlara bu güzellikleri diğer peygamberler hediye etmişti.
     
  16. UquR

    UquR Üye

    Hassas Dengede Kuşlar ve Böcekler
    Hacı DURAN


    İçinde yaşadığımız dünya, Güneş Sistemi'nde yer alan dokuz gezegenden canlı hayatına uygun olan yegâne gezegendir. Milyonlarca farklı canlı türü, gezegenimizde yaşamakta olup yaratılışlarında kendilerine yüklenmiş programlar çerçevesinde, birbirlerine ihtiyaç duymaktadırlar. Tabiatta, çoğunun farkında bile olmadığımız ahenkli bir denge ve yardımlaşma söz konusudur. Toprak, ağaçlar, omurgalılar, omurgasızlar vb... Aslında atomlardan Güneş'e kadar, canlı ve cansız herşey birbiriyle çok girift, âhenkli, sırlı ve mükemmel bir münasebet içindedir. Hepimiz etrafımızda çok sayıda kuş ve böcek türlerine rastlamışızdır. Bu hayvanların hassas denge içerisindeki görevlerini hiç düşündük mü?
    Ekosistemde; kuşlar ve böcekleri, asıl hayat ortamları olan ormanlarla birlikte ele almak konunun anlaşılmasında daha faydalı olacaktır. Hassas dengede önemli rol üstlenen ormanların (yeşil bitki örtüsü), faydaları kereste temini ve yakacak odunla sınırlı kalmayıp, 6.000 civarındadır. Bugün kullandığımız yakıtların milyonlarca yıl önceki ormanlardan oluştuğunu hepimiz bilmekteyiz. Erozyonu önleme, su kalitesini iyileştirme, barajların ömrünü uzatma, ormanların faydalarından sadece birkaçıdır Orman ekosisteminde, mevcut ağaçlardan başka alçak boylu bitkilere ait türler, yaban hayvanları, kuşlar, toprak içinde yaşayan ve toprağın havalanmasına, iyileşmesine katkıda bulunan çok sayıda organizma da mevcuttur.

    Mevcut ekosistemde kuşların da çok önemli görevleri vardır. Ormanlar; kuşlar için yuva görevini üstlenirken, kuşlar da ormanlara bazı faydalar sağlamaktadırlar. Meselâ ağaçkakanların ağaç gövdelerini gelişigüzel gagaladıklarını düşünebilirsiniz. Tam tersine ağaçların gövdesindeki zararlı böcekleri temizlemektedirler. Gövde içerisinde bulunan ve ağaçların iletim demetlerini tahrip eden birkaç milimetre büyüklüğündeki bu böcekler, rahatlıkla dev cüsseli ağaçları bile öldürebilmektedirler. Baştankaralar, daha çok böcek zararı olan alanlarda yoğunlaşmakta, böcekleri topla***** yemektedirler. Guguk kuşu, ağaçların yapraklarını yemek suretiyle zararlı olan kese tırtıllarından yüzlercesini bir günde yiyebilmektedir. Kese tırtıllarından olup, aynı zamanda yurdumuzda da yaşayan çam ağaçlarına zarar veren, bunun yanı sıra insanlarda alerji oluşturan bu türü çoğumuz görmüşüzdür. Alerji, tırtıllardaki kılların insan vücuduna dokunması ile oluşmaktadır. Üreme enerjisi fazla olan bu türün dişisi yılda bir nesil vermektedir. Yumurtalar, dış tesirlerden zarar görmemesi için iki iğne yaprak birleştirilerek helozonik şekilde bırakılmakta ve kelebeğin vücudunun sonundaki pullarla kiremit şeklinde örtülmektedir. Bu türün dişisinin koyduğu yumurta miktarı 270 ve cinsiyet faktörü 0,5'dir. Yani bırakılan yumurtaların yarısından erkek, yarısından ise dişi fertler yaratılmaktadır. Birinci nesilde 270 olan fert sayısı ikinci nesilde 36.450, üçüncü ve sonraki nesillerde kolaylıkla milyarlara ulaşabilmektedir. Üreme enerjisi yüksek olan bu türün populasyonu vaktiyle İstanbul Adalarda (Büyük Ada) o kadar artmış ki, tırtıllar evlere, çatılara, pencerelere, telefon direklerine ve yollara besin bulmak maksadıyla dağılmışlardır Tırtıllar, Adalarda tek ulaşım vasıtası olarak kullanılan faytonları çeken atların ka***** düşmelerine sebep olmuşlardır. Söz konusu tırtıllar, yılda yaklaşık 7-8 ay ağaçların iğne yapraklarıyla beslenmekte ve son dönemlerinde başka bir canlıya besin olmaktadırlar. Tırtılı besin olarak tüketen ve kilometrelerce uzaklardan gelen guguk kuşu (Cuculus canorus L.), günlük yaklaşık 80-100 civarında tırtıl yiyebilmektedir. Böylece oluşabilecek milyarlarca tırtıl imha edilmektedir. Yine kuşlardan bir adet mavi karabaş (Parus coeruleııs L.), günde binden fazla böcek yumurtası ile beslenmektedir. Hepimizin bildiği sığırcık, bülbül, çoban aldatan, tavuk ve benzerleri böcek yiyen kuşlardan sadece bazılarıdır. Ayrıca, ardıç ve porsuk ağacı tohumları, çimlenebilmeleri için kuşların midesinden geçmeye ihtiyaç duymaktadırlar. Leylekler, bataklıklardaki yılanları yemekte, yılanlar ise besin olarak fareleri kullanmaktadırlar. Besin zinciri bu şekilde devam etmektedir.

    Ekosistemdeki hassas dengede parazit ve yırtıcı türler de sınırlayıcı faktör olarak önemli rol oynamaktadır. Ekosistemde her canlı, ömrünü tamamla***** yerini yeni nesle bırakırken, çeşitli faktörlerin tesiriyle hassas denge korunmaktadır. Dengenin korunmadığı düşünüldüğünde kısa sürede olumsuz durumlar ortaya çıkar. En basitinden yaz aylarında bizleri rahatsız eden sivrisineklerin tamamı yaşamış olsaydı, yeryüzü santimetrelerce kalınlıkta sinekle kaplanmış olurdu.

    Yukarıda kısmen bahsedildiği gibi, potansiyel üreme enerjisi bakımından düşünüldüğünde, böcek topluluklarının azalmasında, ekolojik denge içerisindeki kuşların rolü küçümsenemeyecek derecededir.

    Gelişmiş ülkelerde böceklere karşı kullanılan kimyevî mücadeleden vazgeçilerek, biyolojik mücadeleye ağırlık verilmektedir. Ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkelerde ise, kimyevî mücadele tek çözüm yolu olarak görülmektedir. Oysa kimyevî ilâçlara karşı böcekler, kısa sürede bağışıklık sistemlerinde uygun stratejiler geliştirerek korunmaktadırlar.

    Yanlış uygulamalar sonucu küresel ısınma, balıkların toplu ölümleri, asit yağmurları ve sayıları artan çeşitli hastalıklar ve benzerleri hassas dengeyi kendi ellerimizle bozduğumuzun bir göstergesi olsa gerek. Denge bozulduğunda zincirleme olarak diğerleri de durumdan olumsuz etkilenmektedir.

    Bahsedilenler sadece görebildiklerimizin birkaçı... Aslında dünyamızda her varlığın ayrı bir görevi olduğu, bir yardımlaşmanın süregeldiği çok açıktır. Her yönüyle mükemmel yaratılmış olan dünya, herkesin sorumluluğu ölçüsünde görevlerini yerine getirmesi ve çevreyi koruması ile daha mutlu ve daha güzel olacaktır.
     
  17. UquR

    UquR Üye

    Tabiattan Kopan Şehir
    Dr. Ömer Said GÖNÜLLÜ

    Sosyal bir varlık olarak yaratılmışız. Tabiatımıza toplum halinde ve yerleşik düzende yaşama temayülü konmuş. Artan nüfus ve ihtiyaçlara paralel olarak bugün geniş ve kalabalık alanlarda yaşıyoruz. Mezopotamya'da şekillenen dünyanın ilk şehirlerinin nüfusu sadece yüzlerle ifade edilirken, bugün Mexico City'nin nüfusu 30 milyonu geçmiş durumda. Birkaçı istisna, başka hiçbir canlı türe ait topluluk birim alanda bu ölçüde bir nüfus yoğunluğuna ulaşmış değil. Artık "şehir" denilen bir gerçek var. Şehir, insanın tabiatı derinden etkilediği, ondan koptuğu ve sürekliliğine en büyük darbeyi vurduğu yer.
    Sanayi inkılâbıyla birlikte işgücü talebinin giderek artması köyden şehre göçü başlattı. Bilim ve teknolojideki gelişmelerin hızlanması, şehirleri daha çok ve çeşitli mal ve hizmetin bulunduğu câzip yerler durumuna getirdi. İş ve haberleşme imkânlarının artmasıyla birlikte kırsal bölgeler şehirlerin bu özelliğini farketti. Sonuçta şehirler büyük göç aldı. Birçok devletten daha fazla nüfus barındıran büyük şehirler ortaya çıktı. Gelişmiş ülkelerde modern imkânlar ve yüksek hayat standardı ülke geneline yayılırken, şehirler de altyapı açısından sağlıklı büyüdü. Buna karşılık bizim gibi ülkelerde şehirleşme süreçleri sancılı yaşandı, yaşanıyor. Bunun en çarpıcı misâli olan İstanbul'da trafik yoğunluğu ve park yeri azlığından sonraki en önemli sıkıntı, aşırı göç alma sonucu giderek büyüyen ve şehirden uzaklaşan kimi kaçak durumdaki yeni gecekondu alanlarına su, elektrik, ulaşım, haberleşme ve kanalizasyon gibi altyapı; alışveriş, sağlık ve kültür merkezi, okul gibi temel ihtiyaçlarla ilgili genel hizmetleri götürmenin aşırı maliyetli bir hâl almasıdır. Göçün önlenememesi sonucu şehir ve çevresi, tabiatı olmayan büyük bir köye dönüşmekte, ekosistem dengesini yitirerek tabiî ve teknolojik felaket riskine daha açık hâle gelmektedir.

    Gelişmiş ülkelerde ise şehirler önemli bir göç almasa da, normal gelişme süreçleri genellikle insan unsuruyla ilgili tahminler, şehrin ve çevrenin morfolojik ve tabiî özellikleri dikkate alınarak planlanır. Şehrin daire mi, dikdörtgen mi yoksa başka bir geometride mi, yani kaç eksenli genişleyeceği düşünülür. Bu, hem tabiatın ve tarım alanlarının bozulmaması, hem altyapı ve diğer temel hizmetlerin sağlıklı götürülmesi, hem de şehir merkezindeki ortak mekan ve imkânlara insanların her taraftan olabildiğince rahat ulaşması içindir.

    Plansız yaşayan ülkelerdeki sağlıksız şehirleşme meselesinin çözümüyle ilgili ilk adım olarak, insanın tabiatı bozan ve sonuçta yine kendisini tehdit eden etkilerini, dolayısıyla tabiî çevresine nasıl daha iyi entegre olabileceğini anlamak, bunun için de, hem insan ile tabiat arasındaki en zor karşılaşma alanı, hem de gezegeni tehdit eden en önemli kirlilik kaynağı olarak şehir ekosistemini tanımak gerekiyor.

    Şehir Ekosistemi
    Ekosistemi enerji, madde ve bilgi alışverişi için kendi aralarında ve çevreleriyle etkileşimde bulunan canlı organizmalardan, ayrıca inorganik tabiî bileşenlerden oluşan bir hareket sahası olarak tarif edersek, insan faaliyeti çerçevesinde tarım, orman ve teknik (şehir, sanayi) ekoslar şekillenir. Şehirde yoğun olarak bina, altyapı ve makina bulunur, ayrıca çevredeki endüstri de şehir ekosistemini etkiler. Dolayısıyla şehir ve çevresi abiyotik ve biyotik unsurlarıyla diğer ekosistemlerden ayrılır. Şehir, tabiî çevre ile etkileşimde bulunan uç bir ekosistem örneği olduğundan, burada önemli çevre problemleri ortaya çıkar: yerleşim alanlarının ve sanayi zonlarının genişletilmesi amacıyla inşaat ve yol yapılması, zeminin kaplanması (asfalt, beton), çevredeki tabiî potansiyelin kullanılması, bazı hayvan ve bitki türlerinin kent dışına göçetmesi, enerji, mal ve hizmet üreten kuruluşların emisyonları (gaz, kül, aerosol, kimyasal, radyoaktif ve tıbbî atıklar), büyük miktarda eksoz gazı ve ev atıkları (gaz, çöp, su vb) çıkması gibi. Ayrıca şehir ekosisteminde: daha az güneş ışığı alma, göğün daha fazla bulutla kaplı olması, aerosollerden kaynaklanan sisin kışın ve yazın daha fazla olması, yıl boyunca buharlaşmanın daha az, yağışın daha fazla olması gibi farklılıklar görülür (Heinrich & Hergt, 1993).

    1) Şehir atmosferi
    Şehir ekosisteminde en problemli ortam gaz ve tozlardan dolayı atmosferdir. Bunlar ev, endüstri ve termik santrallerde kömür kullanımından ayrıca benzin ve dizele dayalı motorlu araçlardan ileri gelen azot ve kükürt oksitler, karbon monoksit ve dioksit, kurşun tetraetil ve metan gibi gazlardır.

    Azot ve kükürt oksitler doğrudan alınmaları durumunda organizma için tok*****r. Su buharı ile birleştiklerinde oluşan nitrik asit ve sülfürik asit hem şehir sisi, hem asit yağmurları içinde tehlikeli korozif faktörlerdir. 1950'li yıllarda Londra'da anormal oranda kükürt içeren kalın bir sis tabakası 4000'den fazla kişinin ölümüne yolaçmıştı. Zehirli karbon monoksit gazı ise yeterli havalandırma olmadığında eksoz gazını soluyanları zehirler, yangınlarda soluk tıkanmasına (asphyxies) yolaçar. Kirli siste çok bulunduğundan başağrısı, başdönmesi ve sersemliğe yolaçar. Akciğerden oksijen alan kırmızı kan hücrelerini aldatır, böylece bunlar beyin ve kalbi oksijen yerine karbon monoksit ile besler (Bockris, & Veziroğlu, 1991). Esas olarak atmosferde sera etkisi meydana getiren karbon dioksit global ısınmaya, dolayısıyla iklim değişikliğine yolaçması cihetiyle zararlıdır. Solunduğunda toksik etki gösteren ozon ise megapollerde ürkütücü boyutlarda olup, azot oksitlerin, organik gazların ve güneş ışığının kompleks etkileşimiyle ortaya çıkar.

    Benzinin otomobillerde patlamalı yanmaması için yakıta eklenen kurşun tetraetil eksoz gazlarıyla birlikte şehir atmosferine karışır. Yüksek dozlara ulaştığında ölüme yolaçan satürnizm hastalığına, düşük dozlarda ise, çocuklarda tedavisi zor olan çok ciddi sinir ve zihin bozukluklarına sebebiyet verir. Benzinin yanmasıyla oluşan diğer zararlı maddelerden peroksiasilnitrat (PAN) gırtlakta ve gözlerde tahrişe yolaçarken, benzopiren insan vücuduna uzun vadede kalıcı zarar verir. Hidrokarbonlar ise, katalitik yakıt deposu ve rafinaj endüstrisinden kaynaklanan sebeplerle şehir atmosferini kokutmaktadır (bilhassa eski Sovyetler ve Hindistan).

    Bütün bu gazların canlı organizma üzerindeki zararlarını şu misâl daha iyi anlatabilir: bir insan günde 2 litre su içer ve 1,5 kilogram yiyecek yerse, 100 metreküp hacme karşılık gelen 13,5 kilogram hava teneffüs etmiş olur. Akciğerlerin her teneffüste biraz toksik gaz tutmasıyla meydana gelen gaz birikimi süratle lezyon üretir. Fakat en tehlikeli ürünler, aerosol denilen şehir atmosferindeki deniz tuzu kristalcikleri, sanayi ve topraktan ileri gelen tozlardır. 30 mikrondan büyük tanecikler burun ve soluk borusundaki çeşitli filtrajlar tarafından tutulurken, diğerleri akciğer tarafından absorbe edilir, bronşları tıkar, cidarları tahriş eder ve bunlar eğer kömür tozu ise uzun vadede kansere yolaçabilir. Tozların yoğunluğu gazlarınki gibi yere doğru arttığından, çocuklar için durum daha trajiktir. Ortalama yoğunluk yerden bir metre yükseklikte 100 mikrogram/metreküp, yer seviyesinde üç kat daha fazladır. Bu yüzden, şehirde büyüyen çocuklar büyük oranda kronik bronşit veya astımdan muzdariptirler. Bu tozlar çok büyük oranda ev ve endüstride kömür kullanımından, ayrıca motorlu araçlardan ileri gelir. Burada en kirletici faktör dizel yakıttır. Gelişen eksoz sistemleri büyük tanecikleri filtre etmekle birlikte, otomobillerin yolaçtığı toz kirliliği halen önemini korumaktadır. Bunların doğrudan mekanik etkileri yanında dolaylı etkileri daha önemlidir: bu tozlar gaz ve su için çekirdek görevi görür; sonuçta oldukça kirli ve zehirli bir sis (smog) meydana gelir. Gözlerde yorgunluğa, gerginliğe yolaçan, görüşü engelleyecek ölçüde kalınlaşabilen smog yukarıdaki kirleticileri içerdiğinden ve büyük şehirler bundan uzak kalamadığından, nüfusun önemli kısmı bundan etkilenir. Bu kirleticiler yapraklardaki gözenekleri tıka***** fotosentez ve solunumu durdurur, ağaçların ölümüne yolaçar. Meşhur Londra smogu ev ve endüstride kömür kullanımının yasaklanmasıyla ortadan kalkmıştır.

    Diğer yandan şehirlerin mikrometeorolojisini incelemek ve lokal şartları modellemek de önemlidir. Bu noktada, hava durgunluklarının oluşmaması için, bilgisayar ortamında yapılan mikrometeoroloji simülasyonları çeşitli binaların inşa veya yıkımının hava sirkülasyonunu nasıl değiştirdiğini anlama imkânı sağlamaktadır. Böylece, cadde ve sokakların düzenlenmesi, ısı kaynaklarının belirlenmesi ve idaresi daha bilinçli gerçekleştirilir. Özellikle deniz kenarındaki şehirlerde, eğer çok geç kalınmadıysa, hâkim rüzgarlara göre planlanan geniş caddeler açarak ve ısı kaynaklarının dağılımı değiştirilerek hava kirliliği azaltılabilir. Fakat trafiğe çıkan otomobil yoğunluğunun yönetimi konusunda henüz mâkul, pratik ve toplumca kabul edilebilir formüller bulunamamıştır. Kısa vadede LPG'li ve elektrikli, orta vadede hidrojenli otomobiller petrolle çalışanların yerini alacaktır.

    2) Şehir hidrosferi
    Su, şehir için öncelikle içme-kullanma suyu, atık sular, yeraltı suları ve şehrin içinden geçen nehirler bakımından önemlidir.

    İçme suyu problemi şehirden şehire farklılık gösterir. Meselâ sürekli veya bazen kurak bölgelerde, su sıkıntısı şehrin yakınında yeterli su kaynağı olmamasından ileri gelir. Bu durumda uzaktan boru hatlarıyla su getirmek gerekir.

    Atıksuların arzettiği ilk problem bunların nereye bırakılacağıdır. Eğer büyük bir nehre bırakılırsa, aşırı yağış sonucu taşkın meydana geldiğinde bir çevre felaketi ihtimali büyüktür. Deniz kıyısında bulunup da kanalizasyon sistemine sahip şehir sayısı genelde azdır. Bunların bazısı atıksularını kıyıdan denize, bazısı açığa bırakmaktadır. Kıyıdan boşaltma tehlikelidir; fakat atıksular açığa, derin sulara bırakıldığında deniz dibine yakın kesimlerde biyolojik bir zenginleşme sağlayabilir. Boşaltma orta ölçekte bir nehre veya yeraltına sızdırma şeklinde olduğunda kirlenme tehlikesi yeraltı suyu için de yüksektir. Bu durumda, kullanılmış suları yeraltına bırakmadan önce kesinlikle arıtmak gerekir.

    Şehir yakınındaki yeraltı suları endüstriyel toksik madde, hatta nükleer atıklar içerdiğinde özellikle tehlikelidir. Ayrıca, kullanılmış suların arıtılıp yeniden kullanılması gerekiyorsa, şehir yakını yeraltı sularının kapasitesi, beslenme yönü, yenilenme ve arıtılma hızlarının bilinmesi gerekir.

    Şehir içinden geçen nehirlerin getirdiği en önemli tehlike taşkınlardır. Tabiatı koruma ve ağaçlandırma gibi genel tedbirlerin yanısıra, büyük nehirleri, geldikleri tarafta yapılacak barajlarla kontrol etmek gerekmektedir. Debi kontrolünün yanısıra, nehrin çok dar bir yatağa sokulmaması ve yamaçların düzenlenmesi de önemlidir. Diğer yandan kaldırım ve yolları, suyun yeraltına süzülmesini sağlayacak şekilde yapmak, şehrin altında su toplama kanalları geliştirmek gerekmektedir. Çünkü, plansız kurulmuş şehirler su baskınları sırasında aşırı su girişinin etkilerini artırmaktadır: suyu toplamakta, şebeke görevi gören sokak ve caddeler sayesinde gölcükler meydana getirmekte ve taşkını bizzat organize etmektedir. Bu konuda alınacak bir diğer önemli tedbir, su baskını riskinin yüksek olduğu zonlarda yapılaşmaya izin vermemektir.

    Nehirlerin yolaçabileceği ikinci tehlike, suyun kalitesiyle ilgilidir. Genellikle içme ve sulama suyu amacıyla yararlanılan nehirlerde belli tür ve sayıda canlı da yaşamaktadır. Bu noktada endüstri ve ev atıkları tehlike arzetmektedir. Teknik çözüm olarak, nehir suyundaki kimyasal elementlerin, organik, toksik ve süspansiyon maddelerin oranını, canlı toplulukların durumunu analiz edecek istasyonların aralıklı olarak nehir kenarına kurulması gerekir.

    3) Şehir jeolojisi
    Şehirlerin, özellikle de megapollerin jeolojileri problemlidir. Gerek bina yapımı, gerek altyapı amacıyla tünel açma, gerekse kablo ve boru döşeme çalışmalarıyla şehirlerin altı zayıflamıştır. Dağ eteklerine kurulu şehirlerde mahalleler kayabilmektedir. Şiddetli deprem riskiyle karşı karşıya olan şehirlerde yeraltındaki jeolojik birimler bir yer sarsıntısının etkisini artırabilir veya hafifletebilir. Uzun zaman boyunca yeraltını sağlamlaştırmak için uygulanan metod yüksek kaliteli sıvı beton enjekte etmek idi. Artık büyük kentlerin yeraltındaki ilk yüz metrelik kısımlarının üç boyutlu haritasını çıkartmak ve uygun düzenlemeleri yapmak gerekiyor. Bunun için yeraltının belli derinliğe kadar görüntüsünü veren modern jeofizik teknikler (radar, manyetik ve sonik) mevcuttur.

    4) Şehir biyosferi
    Şehir biyosferi dünya genelinde dar ve fakir bir özellik arzediyor. Sadece küçük yapılı bitkiler ve birkaç hayvan türü ile sınırlı kalıyor. Şehir biyosferi problemi yeşil alan azlığı ve böceklerle belirginleşiyor. Şehirde belli oranda alanın yeşil hale getirilmesiyle ilgili olarak iki tip tedbir önem arzediyor: 1) yeni yerleşim yerleri planlarken yeşil alan oranının yüksek tutulması; 2) oksijen üretimini maksimize edecek şekilde fotosentez verimi yüksek bitkilerin seçilmesi. Şehirlerdeki böcek problemi de dünya genelinde ürkütücü boyutlardadır. Birçok şehirde değişik türde hamamböceği, beyaz karınca ve örümcek (ayrıca sinek, sivrisinek, bakteri ve virüsler) çoğalmıştır. Bunlara bazı yerlerde hızla çoğalan fareler de eklenebilir. Böylece şehirlerde böcek öldürücülere karşı dirençli ve hastalık yayan bir fauna gelişmiş, bunlarla mücadele tarımda olduğu gibi şehirlerde de önemli bir mesele hâline gelmiştir. Havadan yapılan ilaçlamalarla şehir atmosferinde toksik gaz yayılmakta, fakat böcekler üzerinde kalıcı tesir göstermemektedir (Allegre, 1993).

    Zor bir mesele: şehir
    Hızlı ve sağlıksız şehirleşme meselesine, şehirlerinin büyük kısmı tam bir keşmekeşlik merkezi hâline gelmiş Türkiye açısından baktığımızda iç içe çelişkiler yaşadığımızı görebiliriz. Ülkemizde, nisbeten hızlı nüfus artışı ve göç, şehir (bilhassa büyükşehir) idarelerinin süratle artan altyapı talebini karşılamasını, şehri güneşsiz ve havasız bırakan sık aralıklı yüksek bina yapılaşması yerine daha geniş alanlara yayılan bir imar politikası uygulamasını, insanların nefes almak, çocukların güven içinde oynamak gibi ihtiyaçlarını giderecek alanlar oluşturmasını, tabiî afetlere karşı yeterli tedbirleri almasını güçleştirmektedir. Zâten bütün bunlar, altyapının daha uzak mesafelere götürülmesi anlamına geleceğinden pahalı yatırımlar gerektirmekte, bu yüzden de şehrin daraltılmış bir alanda yükselen beton yığınları hâlini alması mahallî idarelerin de işine gelmektedir. Fakat bu politikayı, kırsaldan gelerek şehrin merkezinden uzakta yeni varoşlar oluşturan göç dalgaları bozmaktadır. Kaçak yapılaşmaya izin vermeme hususunda belediyeler ne kadar kararlı olurlarsa olsunlar, çeşitli mülahazalarla hareket ettiklerinden, sonuçta altyapı bekleyen yeni banliyölerin ortaya çıkmasına engel olamamaktadırlar. Böylece hızlı ve sağlıksız bir şehirleşmeyle, tehlikeye açık alanlarda daha fazla insanın yerleşmesi ekosistemdeki dengeleri bozmaktadır. Yine insandan kaynaklanan global iklim değişikliğine bağlı meteorolojik afetler daha sık meydana gelmekte, şehirde teknolojik ve tabiî karakterli felaketler yoğunlaşmakta, depremler daha büyük can ve mal kaybına yolaçmaktadır. Bütün bunlar şehir ekosistemine telafisi zor ve yüksek maliyetli zararlar vermekte, tabiî bir dengeye ulaşmasını giderek zorlaştırmaktadır.

    Sonuçta şehirler, bilhassa geleceğe yönelik ciddi bir planlama politikası olmayan, günübirlik yaşayan ülkelerdeki büyükşehirler havasıyla, suyuyla, yerleşim mekanlarıyla ve kamuya açık alanlarıyla yaşanmaz hale gelmiştir. Dolayısıyla, şehir ekosistemlerinin insan ve çevre sağlığı açısından elverişli ve tabiata uyumlu hale getirilmesi için şehir ekosistemini tabiî bir dengeye ulaştırmak gerekmektedir. Bunun için eşzamanlı olarak, 1) Hava, su ve toprağı etkileyen her türlü faaliyeti makûl, verimli ve çevre dostu formüllerle gerçekleştirmek; 2) Şehir ekosistemini tabiî ekosisteme yakınlaştırmaya yönelik tedbirler almak (şehir içi motorlu araç trafiğini yeniden düzenlemek, kalabalıkların bulunduğu merkezî kesimleri trafiğe kapatarak gürültü kirliliği olmayan, temiz hava koridorları oluşturmak, beton ve asfalt yüzeyleri toprak ve yeşil alana dönüştürmek, yağmur suyunun yeraltına daha fazla süzülmesini sağlamak, yürüyüş ve bisiklet yollarını artırmak, yeşil alan ağırlıklı bir imar politikası izlemek) ve 3) Yapılaşmayı herhangi bir teknolojik veya tabiî afetten fazla etkilenmeyecek şekilde düzenlemek (meteorolojik afetlerde aşırı su girişinin yönetimi, zemin-yapı-deprem optimizasyonu, patlama, yangın yönetimi gibi) gerekmektedir.

    Kimilerine göre şehir tabiattan kopunca kente dönüştü. Bu yüzden bu yazıda "şehir" yerine "kent" mi demeliydik? Bu, kavramla ilgili bir problem. Tamamen mücerret bir konuyu ele almadığımız için, burada kent-şehir tartışması, meselenin vehameti yanında ikinci derecede kalıyor.

    Şehir de bir realite; onu dağıtma lüksümüz de yok. Fakat, insan ve çevre sağlığı açısından arzettiği problemlerle şehir bugün insan tabiatına ne ölçüde uygun? Bizi bu denli rahatsız eden bir koca mekanı düzeltme hususunda orta yolu nasıl bulabiliriz? Hem de bu saatten sonra!

    Çok önemli bir diğer konu, özellikle büyükşehirlerde yaşayan insanların zihin ve sinir sistemlerinin, düşünce ve duygu merkezlerinin ne ölçüde sağlıklı kalabildiği ve işleyebildiğidir? Trafiğin ve bacaların kirlettiği havayı her teneffüs edişimizde zehirlendiğimizi bilmek, köşe başlarındaki eski çeşmeleri kurumuş görmek, cadde kenarları ve kaldırımlar park etmiş otomobillerle kaplı olduğundan yürüyecek yer bulamamak (şehirde insanlar yürümüyor artık, otomobiller dolaşıyor), dört bir yandan gelen gürültülerle ruhen ve bedenen rahatsız olmak, kalabalıklara karşı yalnızlık, tek tek insanlara karşı yabancılık duygusuna kapılmak ve insan yanımızdan kopmak acaba sağlıklı düşünmemizi engelliyor, bizi farkında olmadan önyargılı ve toptancı düşünme kolaycılığına itiyor olabilir mi? Tanısak da tanımasak da, tek tek her bir insanı insan yanıyla görme irademizi kaybediyor muyuz şehirde? Tabiattan kopan şehir acaba bizi de insanî özümüzden mi kopardı? Göz ve gönül açan, insana güzel duygular ilham eden asûde bir tabiatın, hafif bir su şırıltısının artık birçoğumuz için "kırk yılda bir" deyimini hakedecek kadar lüks sınıfına girmiş olması, "acaba şehirlerimiz ve hatta tabiat birer ümitsiz vak'a mı?" sorusunu sık sık aklımıza getirmiyor mu?

    İnsanî tarafının törpülenmesine direnen insanlar olduğu gibi, kentleşmeye direnen şehirler de var dünyada. İnsanı merkeze alsalar, geçmişin ruhunu bir yanıyla cami avlularındaki asırlık çınar gölgelerinde, şehre yayılmış mezarlıklarda ve sokak aralarında kısmen yaşatsalar bile, buna ne kadar direnecekleri bilinmez o "eski"(meyen) şehirlerin. Kaldı ki, onların da sağlıklı hâle getirilmeyi gerektiren yanları var, fakat bunu onların ruhunu daha fazla bozmadan kim yapacak?

    Biz, insan türü olarak bu dünyaya gelmeden önce, on milyonlarca canlı türün çok uzun bir zaman boyunca çok hassas denge şartlarında yaşadığı bir tabiat vardı. Ve bu tabiatın yüksek esneklik sınırları bizim yaptıklarımızı sürekli olarak tolere etti. Bugün bu sınırları özellikle şehirlerde iyice zorlar hale geldiğimiz anlaşılıyor. İnsanın yaşadığı bir dünyada tabiatı eski haline döndüremeyeceğimiz açık. Fakat ne olursa olsun, yapabileceğimiz bir şey var: tabiatı şehre, şehri de tabiata taşımak. Tabiatı şehre taşırken temel unsurlarıyla şehrin bundan birşey kaybetmesini istemediğimiz gibi, şehri tabiatın içine yayarken de tabiatı yoketmemeliyiz. Hem hayatı, tabiatı ve bizi Yaratan'a, hem insan olarak kendimize saygının bir gereği olarak, hem de çocuklarımızın yüzüne bakabilmek için buna mecburuz. Unutmayalım ki, şehir de tabiat da insan için. Eğer, insansız ve tabiatsız şehirler istemiyorsak, yeniden insana dönmek ve onu bulmak istiyorsak, bir de bunun yolunun, insanı insan, tabiatı tabiat gibi Yaratan'a dönmekten, O'nu bulmaktan, O'nun yaptığı işi hatasız yaptığını aklederek ölçüyü O'ndan istemekten geçtiğini düşünsek. Kendimize rağmen kendimize bir şans daha versek.
     
  18. UquR

    UquR Üye

    Meşe ve Sincap Yardımlaşması
    Halit SALİHOĞLU

    Çoğu bitkiler sabit bir yerde durduklarından çoğalmaları için dışarıdan bir yardıma ihtiyaç duyarlar. Rüzgar bu yardımcılardan biridir. Bazı bitkilerin tohumları ise lezzetli meyveler içerisinde bu meyveleri yiyen hayvanlar tarafından başka yerlere taşınır.

    Meşe ağaçlarında da benzer bir durum görülür. Büyük bir kısmı gıda dokusundan meydana gelen ve içinde bitki embriyosu bulunan meşe tohumu yani palamut, sincap tarafından dağıtılır. Sonbaharda palamut tanecikleri ağaçtan düştüğünde bu çalışkan kemiriciler onları toplar ve muhtelif yerlere gömerek depo ederler. Bu durum ilk bakışta sadece palamutun işine yarar gibi görünmektedir. Nazik palamut böylece soğuk ve tehlikeli bir kışı toprağın altında en iyi filizlenme dönemi olan bahara kadar rahatça geçirir. Ancak sincap, palamut tanesini kışın yemek üzere gömmüştür. Sincaplar muntazam bir kış uykusuna yatmazlar. Hiçbir sincap da gömmüş olduğu palamut tanesinin yerini “Kış İstirahati”nden uyandıktan sonra unutmaz.

    Akrobasi yapmaya en uygun şekilde yaratılmış vücutlarıyla sincaplar, ormanların minik akrobatlarıdır. Daldan dala atlama ve sıçramalarda kuyruğu denge ve dümen vazifesi yapar. Palamut ve cevizleri kemirerek yerler. Zira sincabın ön dişleri devamlı uzadığından kemirme ve dişlerin aynı ve gereken boyda kalmasını sağlar.
    Böylece sincap ile meşe arasındaki yardımlaşma başlar. Meşelerin neslini devam için ne kadar fazla palamut taneciği gömülür ve ağaç yetişirse kardır. Buna karşılık çok sayıda palamut gömmek sincap için de kışın fazla gıda demektir.

    Beyaz Meşenin palamut tanecikleri filizlenmek için baharı beklemezler, bilakis sincap tarafından gömüldükten hemen sonra filizlenmeye başlarlar. Toprak altındaki palamut taneleri üzerinde kökçükler kış boyunca yavaş yavaş gelişirler. Gerekli enerjiyi de tohumdaki yedek besin depolarından temin ederler. Yalnız bu filizler hemen toprak üstüne çıkmazlar. Kışın müthiş soğuğunda yaşayabilmek imkânsız olduğundan, filizciklerin toprak üstüne çıkmaları ölmeleri demektir. Sincap ise uykusundan uyanıp gömmüş olduğu palamut taneciğini aradığında hemen hemen boş bir palamut kabuğuyla karşılaşır. Sincap palamut taneciğinin artığıyla yetinmelidir. Çünkü sincap genç filizi yiyecek olarak görmez. Bir canlının rızkı temin edilirken, diğer canlının da neslinin devam etmesine vesile olan bu karşılıklı münasebet kâinattaki yardımlaşma prensibinin ayrı bir tezahürüdür. Öte yandan gri sincaplar ise, kendilerine verilen kabiliyetle palamut taneciklerini gömmeden önce gıda dokusunun kat’i surette palamudun içinde kalmasını sağlarlar. Ayrıca çok küçük olan embriyoyu kök teçhizatıyla koparıp, daha sonra palamudu gömerler. Palamut bu haliyle çimlenemeyeceğinden sincaplar da böylece kışın bolca gıdaya sahip olurlar.



    Koskoca palamut tohumu içinde milimetrik kök sistemini ve embriyoyu hassas bir şekilde bulup çıkarması için acaba gri sincapların çimlenme hakkında bir fizyolog kadar malumata sahip olması gerekmez mi?

    Ancak bir bitki fizyoloğunun bilebileceği çimlenme ve bitki embriyosu hakkındaki malumatı sincabın kendi kendine veya “içgüdüleriyle” elde edebilmesi mümkün müdür?
     
  19. UquR

    UquR Üye

    Karıncanın Omuzlarında Ağaç
    Dr. Muvaffak AYVAZ

    Lancaster Üniversitesi Ökoloji gurubu araştırmacıları, Dr. John Whittaker başkanlığında yaptıkları kontrollü denemeler neticesinde, büyük kırmızı orman karıncalarının (Formica rufa) meşe ve çınar ağaçlarını, tırtıl ve fidan bitlerine karşı koruduklarını tespit ettiler. Araştırma gurubu, incelemeler için, ağaçları iki guruba ayırdı. Birinci guruptaki ağaçların gövdesine yapışkan bant sarmak suretiyle, karıncaların ağaçlara çıkması engellendi. Normal olarak ormanlarda yasayan zararlı böcekler, karıncalar tarafından tedirgin edilmeksizin rahatca bu ağaçların yaprak ve özsu/arından istifade ettiler. İkinci guruptaki ağaçlara ise karıncaların çıkması engellenmedi ve bunlar zararlılara karşı korundu. Bu ağaçlara araştırmacılar tarafından bu denemeye mahsus kapanlar yerleştirildi. Bu kapanlar sayesinde karıncaların ağaçlardan yuvalarına dönüşleri engellemekte ve avları ellerinden alınmaktaydı.

    Bu karınca kapanlarından elde edilenler ökolog Gary Skinner tarafından şöyle açıklandı: 0,4 ha²lik ormanda karıncalar saatte 100 bin fidan biti ve 2000 tırtıl elde etmişlerdi ki bu, 2 kg kadardı.

    Bundan sonra araştırma gurubu bir kompüter yardımıyla, karıncasız ve böceklere karşı korunmamış ağaçlarda %10 yaprak kaybı ve ağaç başına 2,5 litre sıvı kaybı tespit ettiler. Karıncalar tarafından korunan ağaçlardaki yaprak kaybı ise diğerinin sadece %10 u olan % 1 mertebesindeydi. Sıvı kaybı da %75 nispetinde azalmıştı. Bu şundan ileri geliyordu: Böcekler tarafından kemirilen yaprakların fotosentez gücü azalıyordu. Yaprakların alt tarafındaki yeniklerden su buharlaşması artıyor ve bunlar kuraklığa dayanamıyorlardı. Son olarak zararlılara karşı korunmayan ağaçlarda gelişmenin engellenip engellenmediği gözlendi. Mikroskobik inceleme neticesi karıncaların koruması altında olmayan ağaçlarda yıllık kalınlık artışının korunanlardan %30 daha az olduğu tesbit edildi. Sadece karıncalarla ağaçlar arasındaki bu mânâlı yardımlaşma ve diğerini zararlılara karşı koruma gösteriyor ki, rahmeti sonsuz Yaratıcı, akılsız karıncalara rızıklarını verirken aynı zamanda başka bir nev'i, bunlar vasıtasıyla muhafaza etmektedir. Elbette bu şuursuz mahlûklar, bu harikulade işleri kendileri yapamazlar. Buradan, bütün âlemi kaplayan bir rahmet kanununun ucu ve kanun koyucunun izi çok açık bir şekilde görülmektedir.
     
  20. UquR

    UquR Üye

    Ekolojik Dengede Parazitlerin Rolü
    Prof.Dr. Arif SARSILMAZ

    Başka canlıların üzerinde ve onların aleyhine olarak cereyan eden parazitlerin hayatını bugüne kadar çoğumuz arızi ve anormal birşey olarak görür, abes işin görülmediği kâinatta parazitliğin hikmetini araştırır dururduk.

    Son çalışmalar bu hususta oldukça enteresan neticeleri karşımıza çıkarmıştır. Bu araştırmalara göre parazitler konak hayvanın davranışlarını, büyüklüğünü veya rengi gibi morfolojik karakterlerini değiştirmekte, neticede onları düşmanları tarafından daha kolay avlanabilir bir hale getirmektedir. Ancak bu şekilde parazitin hayat devresinin icabı olan yeni bir canlıya geçiş mümkün olmaktadır.

    Tahtakurularını istila edip onların üzerinde parazit olarak yaşayan dikenli başa sahip kurtçuklar, tahtakurularını o kadar çok rahatsız ederler ki, sonunda tahtakuruları oyuklarından çıkmaya mecbur kalarak kuşlara yem olurlar.

    Tetrameres americana adlı bir nematod (yuvarlak solucanlardan) larvası bir çekirgeye girdiği zaman onun kasları içinde kistler meydana getirir. Neticede çekirgenin hareketleri azalır ve felç olmuş gibi zorlukla kaçabilir. Böylece yeni avlanmayı öğrenen genç kuşlara kolayca yem olurlar.

    Bu sayede hem kuşlar beslenmiş, hem de çekirge sayısı kontrol altında tutulmuş olur. Bu larvalar ancak genç kuşların vücudunda erginleşebilirler.

    Taenia multiceps isimli şeritin larvası koyun gibi geviş getiren hayvanların beynine veya omuriliğine yerleşerek baş dönmesine sebep olan bir hastalığa yol açar. Başı dönmeye başlayan geviş getirici hayvan sürüden ayrılarak kurtlar ve yabani köpekler tarafından parçalanır. Şeritin larvası da köpek veya kurta geçerek hayat devresini sürdürür.

    Yassı bir kurt olan Dicrocoelium dendriticum adlı parazit, hayatının büyük bir kısmını karıncalarda geçirerek koyunda ergin hale gelir. Koyunlar karınca yemediği halde yassı kurdun larvaları koyunlara nasıl geçer?

    Bir grup kurt larvası karıncalara saldırır, bunlardan biri karıncanın yemek borusu altındaki sinir düğümüne yerleşerek orada kist haline geçer. Karıncanın ağız parçalarını ve vücut hareketlerini kontrol eden bu sinir, parazitle enfekte olunca, karınca sanki bir yerden emir almışcasına sürüne sürüne otların uç kısmına çıkar. Hava sıcaklığı da düşükse çeneleriyle otu ısıran kârınca çenelerini bir daha açamaz ve kilitli olarak kalır. Daha sonra orada otlayan bir koyun tarafından yenilir. Parazit böylece yeryüzü sahnesinde kendine verilen rolü en iyi şekilde oyna***** hayatını devam ettirir.



    Acanthocephala şubesine dâhil parazitlerin bazı nev'ileri ergin safhalarını kuş ve balıkların ince bağırsaklarında geçirir. İnce bağırsakta yumurtlayan dişinin yumurtaları konak hayvanın dışkısı ile dışarı atılır. Bu yumurtalar çeşitli böcek veya kabuklular tarafından besin olarak alındığında onların sindirim kanalında açılır. Yumurtadan çıkan larva hayvanın sindirim borusunun duvarını delerek vücut boşluğuna (soloma) düşerek burada minyatür kurtçuklar (Cystacanth) haline dönüşürler. Paraziti taşıyan bu böcek, kuş veya balıklar tarafından yenildiğinde onların ince barsağında ergin hale gelir. İnce bağırsak içinde hazır sindirilmiş gıdayı bulan parazitlerin ince bağırsağa ihtiyacı olmadığı için Kudreti Sonsuz, onları en mükemmel şekilde bağırsaksız yaratmıştır. Hazır sindirilmiş besinleri bütün vücut satıhları ile massederek alırlar.



    Acanthocephal'lerin üç nev'i birinci konak olarak suda yaşayan amphipod'ları kullanırlar. Ergin hallerine ise çeşitli omurgalılarda geçerler. Araştırmalar her nev'in kendine has olan ikinci konağının, birinci konağı yiyebilmesini sağlayacak şekilde davranışlarını değiştirdiğini göstermiştir.

    Parazite bulaşmamış amphipod'lar ışıktan uzak olan dip sularında yaşar, nadiren havuz veya gölün sathına çıkarlar. Su üstünde iken rahatsız edilirlerse hemen suyun dibine dalıp çamur içine gömülürler. Polymorphus paradoxus isimli acanthocephal erişkin devresini yaban ördeği, kunduz ve sıçanların ince bağırsağında, larva devresini ise amphipod'larda geçirir. Bu kurtun yumurtalarıyla bulaşan bir amphipod normaldekinin tam aksine olarak ışığa doğru hareket eder. Rahatsız edildiklerinde de adeta bizi yiyin dercesine su üstünde bir tabaka meydana getirirler. Yahut da su üstündeki bitki veya yüzen cisimlere yapışırlar. Bu davranış değişikliği su sathında beslenen yaban ördekleri, kunduz ve misk sıçanları için eşi bulunmaz bir fırsat olup, kolayca karınlarını doyurmalarını sağlar. Akılları durduracak hadiseler zinciri içinde her canlı nev'inin sayısı az çok sabit tutularak hem ekolojik denge kurulmuş hem de herkesin rızkı en ucuz şekilde temin edilmiş olur.



    Poiymorphus marilis nev'i tarafından enfekte olan amphipod'lar da ışığa doğru hareket ederler, fakat bunlar öncekilerin aksine su sathında bir tabaka meydana getirmezler. Rahatsız edildiklerinde su dibine kaçmak için gayret ederlerse de, parazitin ikinci konağı olan dalgıç ördekler bu yavaş kaçabilen nasiblerinin peşini bırakmaz ve dalarak rızıklarını yakalarlar.

    Corynosoma constrictum adlı parazitin ikinci konağı ise hem su yüzünde, hem de dalarak beslenen ördeklerdir. Bu parazitin enfekte ettiği amphidop'ların bir kısmı su yüzünde bir kısmı ise dipte yaşarlar. Böylece her hayvanın beslenme durumuna göre üç tip parazit harika hayat devrelerini devam ettirebilmek için birinci ara konağın davranışlarını ayrı ayrı değiştirirler. Enteresan olan bir husus da amphipod'lardaki bu davranış değişikliğinin hemen meydana gelmemesidir. Parazit belli bir süre amphipod'un vücudunda gelişir, büyür ve ancak hayat safhasının programlanmış zamanına gelince sanki konak değiştirmesi gerektiğini biliyormuş gibi birçok karışık ve sırları henüz çözülmemiş fizyolojik faaliyetler icra ederek birinci konağının davranışlarını değiştirir.

    Ötücü kuşlarda parazit olarak yaşayan Plagiorhynchus cylındraceus erişkin devresini sığırcık kuşlarında, larva safhalarını ise tesbih böceklerinde geçirir. Bu böcekler normal olarak nemli karanlık taş altlarında yaşadıkları halde parazit ile bulaştıktan sonra tam aksine olarak zamanının büyük kısmını açıkta ve aydınlık yerlerde geçirmeye başlar. Böylece sığırcıklar tarafından kolayca görülerek avlanırlar.

    Hâdiselerin dış yüzü bize ilk anda anlaşılmaz veya abes gibi geldiği halde kâinattaki muhteşem nizamı ve bu Nizamı Koyan'ı ön plana alınarak araştırmalar yapıldığında hâdiselerin iç yüzü aydınlanmakta, faydasız gibi görünen parazitler sayesinde beslenen birçok canlı için bunların ehemmiyeti daha iyi anlaşılmaktadır.
     

Bu Sayfayı Paylaş