Edgar Allan Poe - Berenice

'Masallar-Hikayeler-Destanlar' forumunda KaRDeLeN tarafından 6 Şubat 2010 tarihinde açılan konu

  1. KaRDeLeN

    KaRDeLeN Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Edgar Allan Poe - Berenice konusu Berenice

    “Dicebant mihi sodales, si sepulchrum amicae visitarem, curas meas aliquantulum
    fore levatas.? - IBNİ ZEYYAT (Arkadaşım sevdiğimin mezarını ziyaret ederek acımı dindirebileceğimi söyledi).

    Izdırap türlü türlüdür. Yeryüzü zilleti çeşit çeşittir. Engin ufka gökkuşağı gibi uzanırken, renkleri o kemerinki kadar çeşitlidir, -onun kadar uzak, ama onun kadar da iç içedir. Engin ufka gökkuşağı gibi uzanırken! Güzellikten bir tür sevimsizlik türetmeyi nasıl başardım -barış anlaşmasından bir keder benzetmesi çıkarmayı? Ama nasıl etikte kötü iyinin bir sonucuysa, yine aynı şekilde sevinçten keder doğar. Ya geçmişte kalmış mutlulukların anısı bugünün acısıdır, ya da var olan ızdıraplar kökenlerini var olmuş olabilecek esrikliklerden alırlar. Vaftiz adım Egaeus; aileminkini söylemeyeceğim. Yine de bu topraklarda bana atalarımdan kalan kasvetli, gri malikanelerden daha eski ve görkemli kuleler yoktur. Soyumuza önsezililer soyu denmiştir; ve pek çok dikkat çekici ayrıntıda - aile konağının yapısında - ana salonun fresklerinde - yatak odalarının goblenlerinde - silah deposundaki bazı payandaların oymalarında - ama özellikle de antika tablolarda - kütüphanenin inşa tarzında - ve son olarak da, kütüphanedeki tuhaf kitaplarda bu inancı haklı kılacak gereğinden fazla kanıt var. İlk yıllarıma ilişkin anılarım hep o kütüphaneye ve içindeki kitaplara ilişkin. Bu kitaplardan daha fazla bahsedeceğim. Annem burada öldü. Ben burada doğdum. Ama daha önce yaşamadığımı, ruhun daha önce var olmadığını söylemek boş konuşmaktan başka bir şey olmaz. Bunu red mi ediyorsunuz? Bu
    meseleyi tartışmayalım. Ben ikna olduğumdan, ikna etmek gibi bir arzum yok. Ancak semavi formları anımsıyorum - ruhani ve anlamlı gözleri - ahenkli, ama hüzünlü sesleri. Gözardı edilemeyecek bir anımsama bu; gölgeyi andıran bir anı, bulanık, değişken, belirsiz, sabitlikten uzak; ve aklımın güneşi var oldukça ondan kurtulmamın mümkün olmayışıyla da bir gölgeyi andırıyor. O odada doğdum. Böylece yokluk gibi görünen, ama yokluk olmayan o uzun geceden uyanıp kendimi bir anda bir periler ülkesinde - bir imgelem sarayında
    - keşişçe düşüncelerin ve alimliğin vahşi topraklarında bulduğumda -
    etrafıma şaşkın ve hevesli gözlerle bakmam - çocukluğumu kitaplarla geçirmem, gençliğimi hayallerle çarçur etmem tuhaf değil; ama yıllar geçtikçe ve erkekliğin öğle vakti beni atalarımın konağında durağan halde bulduğunda yaşamımın pınarlarına çöken durgunluk tuhaftır -şaşırtıcıdır-, en sıradan düşüncemin bile tamamen tersine dönüvermesi şaşırtıcıdır. Dünyanın gerçekleri bana hayaller, sadece hayaller gibi geliyordu. Düşler ülkesinin çılgınca fikirleriyse gündelik varoluşumun malzemesine değil, tamamen ve yalnızca o varoluşun kendisine dönüşmüştü. Berenice'le ben kuzendik ve atalarımın malikanesinde birlikte büyüdük. Ama yetişme tarzımız farklıydı - ben sağlıksız, kederliydim - o çevik, zarif ve enerji doluydu; o tepelerde gezinirdi - ben revaklı avluda kitaplarıma gömülürdüm - ben kendi kalbimin içinde yaşardım ve bedensel - ruhsal açıdan en yoğun, acı verici, derin düşüncelerin bağımlısıydım - o yaşamda yolundaki gölgeleri ya da kuzgun kanatlı saatlerin sessiz uçuşunu hiç düşünmeden gezinirdi. Berenice! - Adını çağırıyorum - Berenice! Ve hafızamın kasvetli harabelerindeki binbir fırtınalı anı bu ses karşısında irkiliyor! Ah! Görüntüsü önümde capcanlı duruyor, tıpkı gamsızlığının ve neşeliliğinin ilk günlerindeki gibi! Ah! Parıltılı, akıl almaz güzellik! Ah! Arnheim'ın çalılıkları arasındaki hava perisi! - Ah! Onun pınarlarındaki ırmak perisi! - Ve sonra - sonra her şey gizeme ve dehşete dönüşüyor, ve de anlatılmaması gereken bir öyküye. Hastalık - ölümcül bir hastalık- bedeni üstüne samyeli gibi çöktü ve değişim ruhu gözlerimin önünde onu pençesine aldı, zihnine, alışkanlıklarına nüfuz etti, son derece girift ve korkunç bir şekilde, bedeninin şeklini bile çarpıttı! Ne yazık! Yok edici gelip gitti. Ya kurban - neredeydi? Onu tanımıyordum - ya da en azından Berenice olarak tanımıyordum.
    O ölümcül ve şiddetli hastalığın getirdiği - kuzenimin ahlaki ve fiziksel varlığını öylesine korkunç ve temel bir şekilde değiştiren yan hastalıkların en rahatsız edici ve inatçı olanı sık sık bir transla son bulan bir tür saraydı - tam çözünmeyi çok andıran ve çoğunlukla iyileşme biçimi ürkütücü şekilde ani olan bir transla. Bu arada benim kendi hastalığım -çünkü ona başka bir ad vermemem gerektiği söylendi- benim hastalığım hızla kötüleşti ve sonunda oldukça yeni ve sıradışı, monomanik bir niteliğe büründü. - Her an, her dakika şiddetleniyordu - ve sonunda üstümde anlaşılmaz bir hakimiyet kurdu. Bu monomani, eğer onu böyle adlandırmam gerekirse, zihnin metafizik biliminde ilgili diye adlandırılan niteliklerinin tuhaf bir huzursuzluğundan ibaretti. Anlaşılmıyor olmam büyük bir olasılık; ama korkarım ki genel okurun zihninde benim durumumda düşünce güçlerimi (teknik açıdan konuşmuyorum) evrendeki en sıradan nesneler üzerine bile kendilerini yorup gömüldükleri odaklanmaya
    teşvik eden o sinirli ilgi yoğunluğu hakkında yeterli bir fikir oluşturmam olanaksız.
    Sayfa kenarındaki önemsiz bir desen ya da bir kitabın tipografisi üstünde saatlerce, yorulmadan yoğunlaşmak; bir yaz gününün çoğunu goblenin ya da kapının üstüne yan düşen tuhaf bir gölgeye odaklanarak geçirmek; bütün gece bir lambanın düzgün alevini ya da bir ateşin korlarını seyretmek; günlerin tamamını bir çiçeğin tatlı kokusu üstüne hülyalara dalarak geçirmek; sıradan bir sözcüğü, o ses nihayet sürekli yinelenme sonucunda zihne hiçbir anlam ifade etmez hale gelene dek tekrarlamak; bedeni uzun süre ve ısrarla hareketsiz bırakarak her türlü hareket ve fiziksel varoluş duyumunu kaybetmek; -zihinsel yetilerimin durumunun yol açtığı en sık rastlanan ve en az tehlikeli garip davranışlardan birkaçı bunlardı işte. Benzeri görülmemiş olmasa da analiz ya da açıklama gibi şeylere meydan okuyorlardı. Yine de yanlış anlaşılmamalıyım. -Doğası gereği önemsiz nesnelerin uyandırdığı bu aşırı, yoğun ve hastalıklı dikkat, insanlarda, özellikle de çok faal bir hayal gücüne sahip olanlarda - çok sık rastlanan o derin düşüncelere dalma haliyle karıştırılmamalı. Hattâ ilk başta sanılabileceği gibi, bu yoğunluğun uç bir noktası ya da aşın bir hali bile değildi; özde ve temelde apayrı ve farklıydı. Birincisinde
    genelde önemsiz olmayan bir nesneye ilgi duyan düşçü ya da hevesli
    kişi, bu nesneyi giderek, belli belirsiz bir çıkarımlar ve çağrışımlar bozkırında yitirir, ta ki en sonunda genellikle zevk dolu bir gündüz düşünün bitiminde derin düşüncelerine ilk yol açan şeyin tamamen ortadan kaybolup unutulduğunu fark edene dek. Benim durumumda o ilk nesne her zaman önemsizdi, huzursuz görüşüm aracılığıyla çarpık ve gerçekdışı bir önem kazansa da. Çok az çıkarım yapıyor, çoğunlukla hiç yapmıyordum; ve o az sayıdaki çıkarım da orijinal nesneye ısrarla, bir merkez olarak geri dönüyordu. Bu derin düşünceler asla haz vermiyordu; ve hayaller bittiğinde, o ilk neden, gözden kaybolmak şöyle dursun, hastalığın başlıca özelliği olan, doğaüstü denebilecek kadar yoğunlaşmış o ilgiyi üzerine çekmiş oluyordu. Tek kelimeyle, zihnin bende faaliyet gösteren güçleri ilgili sınıfındandı, gündüz düşçülerininkiyse spekülatif sınıfındandır. Bu dönemde kitaplarım, hastalığı şiddetlendirmediyseler bile, görülecektir ki, büyük ölçüde hayal gücüne seslenen ve mantıkdışı doğalan yüzünden, hastalığın karakteristik niteliklerine hüründüler. Pek çok kitap arasında soylu italyan Coelius Secundus Curio'nun bilimsel incelemesi "de Amplitudine Beati Regni Dei�?yi; Aziz Augustinus'un yüce eseri "Tanrı'nın Şehri'ni; ve Tertullian'ın, içinde haftalarca zahmetli ve verimsiz araştırmalarla aralıksız vaktimi alan şu paradoksal cümlenin, "Mortus est Dei filius; credibile est quia ineptum est: Et sepultus resurrexit; certum est quia impossible est"in yer aldığı "de Carne Christisini oldukça iyi anımsıyorum. Böylece görünüşe göre dengesi yalnızca ufak tefek şeyler tarafından sarsılan aklım Ptolemy Hephestion'un bahsettiği, insanların saldırılarına ve denizle rüzgarın daha da şiddetli öfkesine ısrarla karşı koyan ve yalnızca Asphodel adlı çiçeğin dokunuşuyla titreyen o sarp okyanus kayalığına benziyordu. Ve dikkatsiz bir düşünüre, Berenice'in talihsiz hastalığının kişilik yapısında yol açtığı değişiklik mutlaka bana doğasını açıklamakta güçlük çektiğim o yoğun, anormal, derin düşüncelerin odağı olabilecek birçok konu teşkil etmiş gibi gelebilse de, durum hiçbir surette böyle değildi. Dermansızlığının verdiği akıl sağlığıyla dolu aralarda gerçekten de onun başına gelen felaket bana acı veriyordu ve onun o güzel, zarif yaşamının tamamen mahvolması karşısında büyük bir üzüntü duyarak sık sık ve acı acı, böyle tuhaf ve köklü bir değişikliğin nasıl ansızın meydana gelmiş olabileceği üstüne düşünüyordum. Ama bu düşünceler hastalığımın mizacından pay almıyordu ve benzer durumlarda insanlığın sıradan çoğunluğunun
    genelde aklına gelecek şeylerdi. Hastalığım kendi karakterine sadık
    kalarak Berenice'in fiziğindeki, daha az önemli, ama daha irkiltici değişimlerden zevk alıyordu - kişisel kimliğinin en iğrenç ve afallatıcı bir şekilde çarpıtılmış olmasından. Eşsiz güzelliğinin en parlak günlerinde onu sevmemiş olduğum kesindi. Varoluşumun tuhaf anomalisi içinde hisler benim için asla kalpten olmamıştı ve tutkularım hep zihne aitti. Sabahın erken saatlerinin loşluğunda - öğle vaktinde ormanın bitki kafesli gölgelerinin arasında - ve geceleyin kütüphanemin sessizliğinde gözlerimin önünden hızla geçiverirdi ve onu yaşayan, soluk alıp veren Berenice olarak değil, bir düşün Berenice'i olarak görürdüm – dünyaya ait, dünyevi bir varlık değil, bu varlığın soyut hali olarak - hayran kalınacak değil, analiz edilecek bir şey olarak - bir sevgi odağı olarak değil, en kavranması güç, ama amaçsız spekülasyonların konusu olarak. Şimdiyse – şimdiyse onun yanında titriyordum, o yaklaşınca betim benzim atıyordu; yine de o düşkün ve çökmüş halinden acı acı esef duyarak onun beni uzun süre sevmiş olduğunu aklıma getiriyordum ve, bir şeytanlık anında, ona evlilikten bahsettim.
    Ve sonunda, düğün günümüz yaklaşırken, bir kış öğle sonrasında –güzel Halcyon'un dadısı olan o mevsimsiz sıcak, dingin ve sisli günlerden birinde— kütüphanemin iç odasında oturuyordum (tek başıma olduğumu düşünerek). Ama gözlerimi kaldırınca Berenice'in önümde durmakta olduğunu gördüm. Görünüşüne böylesine bir belirsizliğin hakim olmasının sebebi benim kendi heyecanlanmış hayal gücüm müydü - atmosferin sisli etkisi mi - odanın belirsiz alacakaranlığı mı - yoksa arkasındaki perdeler mi? Bilemiyordum. Hiç
    konuşmuyordu, - ben de - dünyaları verseler tek kelime edemezdim. Buz gibi bir ürperti bütün bedenimde gezindi; dayanılmaz bir kaygıyla bunaldım; mahvedici bir merak ruhuma hakim oldu; ve koltuğumda geriye yaslanarak bir süre nefessiz ve hareketsiz kalıp gözlerim ona mıhlanmışçasına baktım. Yazık! Bir deri bir kemik kalmıştı ve vücut hatlarının tek bir çizgisinde bile önceki varlığından eser kalmamıştı. Yakıcı bakışlarım en sonunda yüzüne çevrildi. Alnı açık ve çok solgundu - hiç kırışmamıştı; ve eskiden simsiyah olan saçları kısmen alnını örtüyor ve çökmüş yanaklarını şimdi parlak san olan çok sayıda
    lüleyle kapatıyordu. Fantastik nitelikleri, dış görünüşüne hakim olan melankoliyle tezat teşkil ediyordu. Gözleri cansız ve sönüktü, gözbebekleri görünmüyordu ve o camsı bakışları karşısında elimde olmadan koltuğumda büzülüp, incecik olmuş dudaklarını incelemeye başladım. Ayrıldılar; ve tuhaf bir anlam taşıyan bir gülümsemeyle, değişmiş Berenice'in dişleri kendilerini yavaşça bana sergiledi. Tanrım, keşke onları hiç görmeseydim, ya da gördükten sonra ölseydim! Bir kapının kapanması benim dikkatimi dağıttı ve başımı kaldırıp baktığımda kuzenimin odadan ayrılmış olduğunu gördüm. Ama ne yazık ki beynimin dağınık odasından ayrılmamıştı ve o beyaz, korkunç diş tayfı bir türlü aklımdan çıkmıyordu. Üzerlerindeki tek bir leke - minelerindeki tek bir karaltı – kenarlarındaki tek bir kırık bile, gülümsemesi sırasında hafızama kazınmaktan geri durmamıştı. Onları şimdi, o zamankinden bile daha net bir şekilde görüyordum. Dişler! - Dişler! - Orada, burada, her yerdeydiler, gözle görülür, elle tutulur
    şekilde önümde duruyorlardı; uzun, dar ve aşın beyazdılar. Solgun dudaklar etraflarında kıvranıyordu, sanki onların çıktığı o korkunç an tekrar yaşanıyordu. Sonra monomanim gücünün doruğuna ulaştı ve ben onun tuhaf ve karşı konulmaz etkisine karşı direnmek için boşuna çabaladım. Dış dünyanın çoğaltılmış nesneleri arasındayken dişlerden başka şey düşünemiyordum. Onları delice arzuluyordum. İlgim diğer bütün meseleleri ve- ilgi alanlarımı göz ardı edip dişler üstünde yoğunlaştı. Zihnimde sadece, sadece onları görüyordum ve özgün bireysellikleri içinde zihinsel yaşamımın özüne dönüştüler. Onlara
    her açıdan bakıyordum. Onlara her şekilde yaklaşıyordum. Özelliklerini inceliyordum. Tuhaflıkları üstünde duruyordum. Bakışımlı biçimlenişlerine kafa yoruyordum. Doğalarındaki değişiklik üzerine uzun uzun düşünüyordum. Onlara hayal gücümde duyarlı ve canlı bir güç ve, dudakların yardımı olmadan bile, törel bir ifade yetisi atfederken ürperiyordum. Mad'selle Salle hakkında ne güzel söylemişler "que tous ses pas etaient des sentiments" diye. Ben de Berenice hakkında daha ciddi bir şekilde que toutes ses dents etaient des idees'e inanıyordum. Des idees! - Ah, işte beni mahveden budalaca düşünce! Des idees! - Ah, onları işte bu yüzden öylesine çılgınca arzuluyordum! Huzuru, aklı ancak onlara sahip olmakla geri kazanabileceğimi hissediyordum. Akşam böyle çöktü üzerime - sonra da karanlık geldi, oyalanıp gitti – sonra gün yeniden doğdu - ve şimdi ikinci bir gecenin sisleri toplanıyordu - ve ben hâlâ o tenha odada tek başıma oturuyordum; ve hâlâ oturmuş düşünüyordum ve dişlerin hayali odanın değişen ışıkları ve gölgeleri arasında en canlı ve iğrenç
    şekilde yüzerken hâlâ korkunç nüfuzunu koruyordu. Sonunda düşlerimde korku ve dehşetle atılmışa benzeyen bir çığlık yankılandı; ve bir duraksamadan sonra tedirgin insan sesleri ve bunlara kansan alçak sesli keder ya da acı iniltileri geldi. Koltuğumdan kalktım ve kütüphanenin kapılarından birini açınca karşıma çıkan bir hizmetçi kadın bana gözyaşları içinde Berenice'in – öldüğünü söyledi. Sabahın erken saatlerinde sara nöbetine tutulmuştu ve şimdi, gece çökerken,
    mezarı kiracısı için hazırdı ve bütün defin hazırlıkları tamamlanmıştı.
    Kendimi kütüphanede yine tek başıma oturur halde buldum. Sanki karmaşık ve heyecan verici bir düşten yeni uyanmıştım. Vaktin şimdi gece yarısı olduğunu biliyordum ve Berenice'in güneşin batışından beri toprağın altında ol duğunun pekala farkındaydım. Ama aradaki o kasvetli süre hakkında kesin - en azından belirgin -bir fikrim yoktu. Yine de anısı korkuyla doluydu – belirsizliği yüzünden daha da korkunç olan korkuyla ve bulanıklığı yüzünden daha da dehşetli olan dehşetle. Bu varoluşumun kayıt defterinde korkunç bir sayfaydı. Baştan sona bulanık, iğrenç ve anlaşılmaz hatıralarla doluydu. Onları
    çözmeye boşuna çabaladım. Bu arada ölmüş birinin ruhu tarafından atılıyormuşa benzeyen tiz ve keskin bir çığlık sık sık kulaklarımda çınlıyordu. Bir şey yapmıştım -neydi bu? Soruyu kendime yüksek sesle sordum ve odadaki fısıltılı yankılar bana karşılık verdi, "neydi bu?" Yanımdaki masada bir lamba yanıyordu ve onun yanında küçük bir kutu duruyordu. Dikkat çekici bir özelliği yoktu ve onu daha önce defalarca görmüştüm, çünkü aile doktorumuza aitti; ama oraya, masamın üstüne nasıl gelmişti ve ona bakınca neden titriyordum? Bunların açıklaması yoktu ve en sonunda gözlerim bir kitabın açık bir sayfasına indi ve oradaki altı çizili bir cümleyi okudu. Şair Ibni Zeyyat'ın muhteşem, ama basit bir cümlesiydi bu, "Dicebant mihi sodales si sepulchrum amicae visitarem, curas meas aliquantulum fore levatas." Peki niye onu dikkatle okurken ensemdeki tüyler diken diken oluyor ve damarlarımdaki kan çekiliyordu? Kütüphanenin kapısına hafifçe vuruldu ve bir mezar sakini kadar soluk yüzlü bir uşak parmak uçlarına basarak girdi. Adamın dehşete kapılmış olduğu
    belliydi ve benimle titrek, boğuk, çok alçak bir sesle konuştu. Ne dedi? - Kopuk kopuk cümleler duydum. Gecenin sessizliğim bozan vahşi bir çığlıktan bahsediyordu - ev halkının bir araya toplanmasından - sesin geldiği yönde yapılan bir aramadan; - ve sonra bana açılmış bir mezardan fısıltıyla bahsederken ses tonu ürkütücü bir netlik kazandı - bir kefene sarılı, kanlar içindeki, ama hâlâ nefes alan, kalbi hâlâ atan, hâlâ yaşayan birinden bahsederken! Giysilerime işaret etti — çamur ve pıhtılaşmış kanla kaplıydılar. Konuşmadım
    ve usulcacık elimden tuttu; - elim tırnak izleriyle kaplıydı. Dikkatimi duvara dayalı bir nesneye yöneltti; - dakikalarca onu aradım; - bir kürekti bu. Bir çığlıkla masaya atılıp üstündeki kutuyu kaptım. Ama onu açamıyordum bir türlü; titreyen ellerimin arasından kayıp yere düşerek büyük bir gürültüyle paramparça oldu ve içinden çıkan bazı dişçilik aletleri takırdayarak yerde yuvarlandı. Bunların arasında döşemeye saçılan otuz iki küçük, beyaz ve kemiğe benzeyen
    nesne de vardı.
     

Bu Sayfayı Paylaş