EĞİtİm kurumlarinin tarİhsel kÖkenİ

'Tarihi Bilgiler' forumunda DilzaR tarafından 20 Ocak 2009 tarihinde açılan konu

  1. DilzaR

    DilzaR Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    EĞİtİm kurumlarinin tarİhsel kÖkenİ konusu
    EĞİTİM KURUMLARININ TARİHSEL KÖKENİ

    İnsanoğlunun avcılık döneminde kalma izler takip edildiğinde, arkeolojik bulgular; mağaralara bazen sanat yapıtı denilebilecek düzeyde resimler çizildiğini göstermektedir. Childe göre (1974); bu dönemde mağaralara çizilen resimler av öncesi dinsel bir takım törenlerin yapılmasında kullanıldığı gibi, aynı zamanda tehlikesiz bir biçimde av yaşamı ve av hayvanlarını tanıma noktasında; çocukların eğitimi amacıyla da kullanılmış olabilir. Eğer bu veriyi dikkate alırsak, okul kurumunun felsefi temelleri, insanlık tarihi kadar eskidir denilebilir.

    Ancak şu anda; mevcut tarihsel bilgiler ışığında, okul kurumunun izleri (şimdilik) Sümerlere kadar gitmektedir. Sümerlerin, M.Ö. 4000-3000 yıllarında Mezopotamya’da ileri bir uygarlık düzeyine eriştiği görülmektedir (Koçer, 1971). Sümer okullarında, çocuklar istesin istemesin zorla ve sopa korkusuyla eğitilmekteydi (Samual N. Kramer’den aktaran: Portakal, 1999). Dünyanın ilk Sümerologlarından biri olan Samuel Noah Kramer, Tarih Sümer’de Başlar adlı kitabında Sümerler’de ilk kurulan okullardan söz ederken "Bir şey kesindir: Sümer pedagojisinde hiçbir bakımdan ilerlemeci öğretim (ilerlemeci öğretimden kasıt, büyük bir kısmı çocuğun inisiyatifine bırakılmış eğitim sistemidir) diye adlandırabileceğimiz bir karakter yoktur. Disiplin konusunda değnekler hoşgörülü değildi. Olasıdır ki öğrencilerini iyi çalışmalar yapmaya teşvik etmek, hatalarını ve yetersizliklerini düzeltmek için öğretmenler her şeyden önce kamçıya bel bağlıyorlardı. Öğrencinin pek de hoş bir yaşantısı yoktu." yorumunu yapıyor. Binlerce yıl önce var olan Sümer Uygarlığı’nın öğretim sistemine ilişkin bu yorum, birçok yönüyle bazı öğrenme ortamları için hâlâ varlığını sürdürüyor gibi görünüyor. Bir anlamda "meslekî" eğitim veren Sümer okulları yazman yetiştirmeyi hedefliyordu. Yalnızca erkekleri yetiştiren bu okullarda, öğrenciler tabletlere çivi yazısı yazmayı öğreniyorlardı.

    Okulun öğretim elemanları, "okulun babası" denilen öğretmen, öğretmen yardımcılığı yapan "ağabey"ler, "resim görevlisi", "Sümerce görevlisi" ve "kamçı görevlisi" gibi kişilerden oluşuyordu. Sümer dilini yazmayı ve kullanmayı öğreten okulun eğitim sistemi, dillerinin sözlerini anlam bakımından birbirine bağlı sözcük ve deyim grupları şeklinde sınıflandırmak ve bunları öğrencilere ezberleterek, tekrar tekrar kopyalatmaya dayalı bir yöntem halindeydi. Eğitimin yaratıcı olan yönü ise, edebi eserleri incelemek, kopyalamak ve taklit etmekten oluşuyordu. Öğrenciler, bugünkünden pek farklı olmayan bir biçimde öğretmen tarafından cezalandırılma korkusu taşırdı ve Sümer yazısında "bedensel ceza" iki simgenin birleşmesiyle anlatılırdı: "Sopa" ve "et". Geç kalmanın, sınıfta ayağa kalkmanın ya da konuşmanın cezası kamçıydı. Sümerlerde öğrencinin okula ilişkin düşüncelerini içeren bir tablette şunlar yazılı:

    "Tabletlerimi ezbere okudum, yemeğimi yedim, yeni tabletimi hazırladım, onu yazıyla doldurdum ve bitirdim; sonra bana ezberim, öğleden sonra da yazı alıştırmam gösterildi. Okuldan sonra eve gittim, içeri girdim, babamı otururken buldum. Babama yazı alıştırmamdan söz ettim, sonra ona tabletimi ezberden okudum babam çok hoşnut kaldı... Sabah erkenden kalktığımda anneme dönüp dedim ki: ‘Bana yemeğimi ver, okula gitmem gerekiyor.’ Annem bana iki ‘küçük ekmek’ verdi ve okula gittim. Okulda hizmet gözetmeni, ‘Niçin geç kaldın?’ dedi. Korkmuş bir halde ve kalbim çarparak öğretmenimin önüne gittim, önünde eğilip onu saygıyla selamladım." Sümer okulu çekicilikten uzaktı, programlar zor, eğitim yöntemleri yıldırıcı, disiplin acımasızdı. Bazı öğrenciler fırsatını bulduklarında dersleri ‘kırıyorlardı.’ İşte bu bizi tarihin kaydettiği ilk gençlik suçu olayına götürüyor. Beş bin yıl öncenin eğitim sistemine ve gençlerinin eğitime bakış açısına ilişkin bu düşünceler gösteriyor ki, bu kadar süre içinde eğitimde kullanılan yöntemler açısından pek az gelişme olmuş.

    Öğrencilerin bireysel farklılıklarına, yaş dönemlerinin özelliklerine ve gereksinimlerine bakmadan onları bir kalıba sokma yaklaşımı biraz biçim değişikliği ile bugün de varlığını sürdürüyor. Çocukları ve gençleri kalıba sokma yaklaşımında öğrenci, önceden saptanmış koşullara ve beklentilere uygun davranmak zorundadır; yeteneklerini geliştirmesi önemli değildir, yalnızca bekleneni yapması gerekir; hayâl gücünü ve yaratıcılığını ortaya koymaya çalıştığında yadırganır, çünkü farklı davranmıştır ve bunların tümünden de kötüsü, düşünüp üretmesi gerekli değildir, verilenleri aynen tekrarlaması yeterlidir. Artık birçok ülke halen süregelmekte olan ve neredeyse Sümerler’den kalmış (!) denilebilecek eğitim sistemlerini sorguluyor. Sorguluyor, çünkü toplumlar, var olan bilginin öğrenciye hazır olarak "dayatıldığı" öğretim yöntemlerinin, yaratıcılığı, üretmeyi ve sorun çözmeyi ne derece geliştirici olduğu konusunda kuşku duyuyorlar. Günümüzde çoğu ülkede kullanılan öğretim yöntemleri öğrenciye bilgileri hazır kalıplar biçiminde verip, aynen alma şeklinde bir yol izliyor. Bu öğretim yöntemlerinin uygulanması sırasında, hangi bilgiyi niçin almak zorunda olduğunun bile farkında olamayan öğrenciler, bilmediği bu hedefler uğruna derslerde öğretmenin -kimi zaman neredeyse soru bile sormaksızın ve soru sorulmasına fırsat vermeksizin- anlattığı bilgileri hafızasına kaydetmeye çalışıyor. Bu, hafızaya bilgi kaydetme işi pek de kolay gerçekleşmediğinden, eve gidip tekrar ediyor, ertesi gün gene tekrar ediyor, bu uğraşı içerisinde neden aldığını hâlâ bilemediği bu bilgileri biraz olsun ezberlemiş duruma geliyor. Başka bir öğrenci tipi ise tüm bu sıkıntıya katlanamayacağını en baştan beri biliyor ve bu tekrarlama senfonisini hiç sürdürmeyip, belki de çoğunlukla hak etmediği halde "sıradan" ya da "tembel" bir öğrenci olarak niteleniyor.

    Sümerlerin ve Mısır’ın ileri bir uygarlık düzeyine erişmelerine, sahip oldukları okul kurumunun işlevselliği ihtimal ki yol açmıştır. Bugün de gelişmiş bir okul sistemine sahip olmakla ekonomik gelişmişlik arasında doğrusal bir ilişki olduğu görülebilmektedir. Ancak okulun sağladığı bu ekonomik gelişmişlik insanlığın gelişimine hizmet edecek niteliklere ne yazık ki ulaşamamaktadır. Çünkü; okul sadece kendi ideolojik gelişmişliğine hizmet edecek bireyler yetiştirmeye özen göstermektedir. Amerikanın gelişmişliğini sağlayan okul kuruluş sistemi neden Afrika’nın da gelişmişliğine hizmet edememektedir ya da etmemektedir? Bu sorunun yanıtı Gelişmiş Batının gelişmemiş Doğunun doğal kaynaklarını niçin sömürdüğünü cevaplamadan verilemez.

    İlk çağ okullarında; eğitim çocukların gereksinimlerine göre düzenlenmiş (Koçer, 1971), ortaçağ boyunca; kilise ve din merkezli olmuş, 19. yüzyıldan itibaren bugünkü anlamda programlı, bilim dallarına dayalı derslerden oluşan okul sistemleri ortaya çıkmıştır.

    İlk çağ okullarındaki eğitim anlayışının çocukların gereksinimlerine göre düzenlendiği kabul edilse bile, sonrasından günümüze kadar ne yazık ki okul kuruluş sistemleri siyasal gücün beklentilerine uygun olarak düzenlenmiştir. 19. yüzyılın sonlarından günümüze kadar yapılan çocuklara yönelik yapılan eğitimbilimsel çalışmalar da hep aynı amaçla kullanılmıştır. Örneğin J. Piaget’nin çocukların bilişsel gelişimine ilişkin kuramları siyasal sistemlerin hedeflerine hizmet edecek niteliklere sokulmuştur. Çocuk mutlu olarak bilişsel, duyuşsal ve devinimsel gelişmişlik düzeyine uygun öğrenecek, ama siyasal sistemlerin öngördüğü bilgileri öğrenecektir.

    Bir diğer açıdan 19. yüzyılda, Eğitim kurumlarının yaygınlaşarak, nitelikli insan gücü oluşturması sanayi toplumunun ana hedeflerinden biri olmuştur. Ancak sanayi toplumu ile birlikte kültür ve düşünüşte meydana gelen değişmeler, başlangıçta eğitim kurumlarını çok fazla ilgilendirmemiştir. Sanayi toplumunun yarattığı değişime uyum sağlayacak bireylerin eğitilmesi, kulluktan bireye geçişi hızlandırmasına rağmen, eğitim kurumlarının ana hedefinin eğitimli “kullar” yetiştirmekten vazgeçmemesi, yaşama biçimini iki temel paradoksun üzerine oturtmuştur. Sanayi toplumu insanı başlangıçta tutum olarak tarım toplumu kültürünü yaşamaya devam ederken, davranış olarak sanayi toplumunun gereklerine uygun bir yaşama biçimi geliştirmiştir. Kırsal kesimden kentlere doğru göç ederken, beraberinde kültürünü de taşımıştır.

    Yaşama biçimindeki bu düalizm, eğitim kurumları aracılığıyla sağlanamadığı için de, değişim sancılı olmuştur. Kadınların toplumsal rollerinin değişmesine rağmen, anlayışın değişmemesi, çocukluk kavramının değişmeye başlamasına rağmen çocuğa minyatür bir yetişkin olarak bakılması anlayışının değişmemesi, kuldan bireye doğru meydana gelen değişime rağmen bireyin kendini kul olarak algılamaya devam etmesi, sanayi toplumu ile birlikte ortaya çıkan sermaye sınıfının; tarım toplumunun egemen gücü kilisenin, işlevini ele almaya başlaması ile birlikte doruğa çıkmıştır.

    Sanayi devrimleri ile birlikte, üretim araçlarında meydana gelen hızlı değişim, henüz değişme yönünde herhangi bir hazırlığı olmayan toplumsal yaşamı derinden sarsmıştır. Hızla gelişen kentleşme, yaşam koşullarındaki değişim, insanların birey olarak kültüre ve kendilerine yabancılaşmasına neden olmuştur. Bu değişimi nötralize etmesi gereken eğitim kurumları ise çoğunlukla birinci önceliği, sanayi ekonomisinin gereksinim duyduğu işgücünü temin etme yönünde harekete geçirilmiştir. Bütün bu süreç, 20. yüzyılda meydana gelen 1. ve 2. dünya savaşları konjonktüründe, ilk 50 yıl eğitim kurumlarının ideolojik aygıtlara dönüşmesine katkı sağlamıştır. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bütün dünyada esen barış rüzgarları, sahte diplomatik manevraların ötesine geçemediği için, okul kuruluş sistemlerinin demokratikleşerek, bireyi merkeze alan sosyal örgütlere dönüşememesi (dönüştürülmemesi) ile sonuçlanmıştır. 20.yüzyılın okulu Amerika’dan Sovyetler Birliğine kadar ideolojik bir aygıta dönüşmüştür. Bu aygıt, bireyin üstünde, bireyi tek tipleştirme çabasını hiç terk etmemiştir. Bu ise, bireyin kendi varoluşunu ve insanlığı sorgulama güdüsünü geliştirememesi ile sonuçlanmıştır.

    Anlaşıldığı kadarı ile okulun zaman içindeki işlevleri değişmiş gibi görünse de; okul hep; yaşanılan statükoyu koruma ve temsil etme işlevini hiç yitirmemiştir.

    Okulun rolüne tarihsel olarak bakıldığında; okulun bireyleri her zaman çağın toplumsal ideallerine uygun olacak şekilde eğittiğini görebiliriz. Dolayısıyla, okul sırasıyla aristokrasi, dindarlık, burjuvazi ve demokrasi idealleri doğrultusunda nitelikler oluşturarak, çocukların çağın ve egemen sınıfların beklentilerine cevap verecek şekilde eğitilmesini sağlamıştır (Adler, 1996). Okulun bu işlevini hiç değiştirmeden hala sürdürüyor olması, insanoğlunun geldiği uygarlık düzeyi açısından oldukça düşündürücüdür.
     
  2. DilzaR

    DilzaR Üye

    EĞİTİM KURUMLARININ İÇSEL KARAKTERİSTİĞİ

    Yaşamın kaçınılmaz olarak bireylere yüklediği roller (İyi anne baba olma, iyi yurttaş olma, çevre duyarlılığına sahip olma, bilgiye ulaşma, ...vb.) 20. yüzyılda giderek daha çok artmıştır. İnsanların okul kurumuna gelmeden, ekonomik ve sosyal olarak daha nitelikli yaşam sürdürme olanakları, mirasa konmamışsa, piyangodan para kazanmamışsa hemen hemen neredeyse olanaksızdır. Çünkü; birey okul kurumundan kazanacağı bilgi ve becerilere gereksinim duyduğu kentsel bir çevrede yaşamaktadır. Bu yoğun kentsel çevrede; yaşamını sürdürmesi için gerekli olan nitelikleri ona sadece okul kurumu kazandırabilmektedir. Bir bankada memur olabilmesi için gereken tek şeyi ona okul sağlayabilir. Okuldan alınacak diploma olmadan, kentsel çevrede yaşamı sürdürecek iş olanakları bulabilmek mümkün değildir. Dünya’da artan kentli nüfus oranı; sadece doğa’ya yabancılaşan bir yaşam doğurmakla kalmamakta, aynı zamanda, birbirine de yabancılaşan bir yaşam çoğaltmaktadır. Bunun nedeni; insanların doğasındaki savaşçı, bencil ya da kötü niteliklerinde aranmamalıdır. Bunun nedeni kentsel yaşamın fakirliği ve sınırlılığıdır. Kentsel yaşam yaratılan bir yaşamdır. Çalışan ve üretene yer vardır. Sürekli bir şekilde, zaman, mekan ve ilişki yoğunluğunun yarattığı, sınırsız bir sınırlılık vardır. Bu durum, üretmeyenlerin yaşam olanaklarını kısıtlamaktadır. Kırsal çevrede, doğanın kendini dönüştürmesine izin verildiği ölçüde, yaşam herkes için, yaşanılır bir döngüye sahiptir. Doğa, insana kendisini doğal olmayan bir şekilde değiştirmeden de yaşanılır bir çevre armağan edebilmektedir. Bu yüzden, doğal çevrede insanın yapabileceği tek şey, yüzünü doğaya dönerek, doğanın sesine kulak verebilmektir. Doğa insanı özgürleştiren, ona yaşamı anlamlandırmada kullanabileceği nitelikler kazandıran özgür bir okuldur. Ama ne yazık ki insanoğlu doğanın ona sağladığı özgürlüğü kendi türü için kullanamamıştır. Aksine kendi türünü köleleştirmiştir. Ve yüzyıllar sonra, köleliği ortadan kaldırmak ancak yasalarla mümkün olabilmiştir. Okul, kurumu bir yandan en temel okuma-yazma aktivitelerini kazandırarak, insanı özgürleştirdiğini ileri sürerken, bir yandan da insanları birbirine benzeterek onların özgürlüğünü ellerinden almaktadır. Okul, uygarlaştırılmış bir kölelik yaratmaktadır.

    Bütün bu sosyal yaşam koşulları, yasal zorunluluklar, ailenin çocuktan beklentileri; birey için tek bir seçenek sunmaktadır: zorunlu seçmeli okul. Birey, bu kararından dolayı yaşamının sonuna kadar, mutsuz olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Çünkü; kişiliğinin olgunlaşma sürecinin tamama yakını, okul denilen kurum ve onun kuralları ile donatılmıştır. Çocuk, okul çağına gelinceye kadar, sosyal çevresinde okula karşı bir sürü yargı ile donatılır. Okulun karşı konulamaz gücü onu neredeyse (deyim yerindeyse) esir alır. Çocuk, bütün bu okula ilişkin yargıların karşısında, okula gitmeden kendini okula ait hissetmeye başlar. Bu yüzden de genellikle her çocuk okula başlamadan önce, heyecan ve tedirginlikle karışık bir umut taşır. Daha ilk gün gördüğü manzara şudur; sevimsiz renklerle boyalı duvar ve sıralardan oluşan fiziki mekan, asık suratlı ve sağa sola bağıran adına öğretmen denen yetişkinler. Adına ders denen ve içinde bir sürü anlayamadığı kavram, terim ve bilgilerin yer aldığı ders ve kitaplar... Sosyal çevresinin yönlendirmesi ve okulun kaçınılmazlığı ile yetişmiş olan çocuk için, geriye hissedeceği bir tek duygu kalır: “ her şey doğru ve mükemmel, yanlış olan ve anlayamayan benim”. Bu duygu, her basamakta adım adım bütün benliğimizi sararak gelişir.

    Okul kuruluş sistemleri, yetişkinlerin yaşamı ve evreni algılama biçimleri üzerine kurgulanmaktadır. Yetişkinler de bunu kendinden önce gelenlerden öğrenmişlerdir. Bu kurgu, insanın doğduğu andan itibaren, benliğini o kadar güçlü sarmıştır ki, bunun üzerinde düşünülemediği için değişim de yaşanamamaktadır. 20. yüzyıla kadar devam eden bu durum, farklı bir şekilde de olsa, günümüzde de devam etmektedir. 20. yüzyılda çocuk ve çocuğun bilişsel, duyuşsal ve devinimsel özelliklerinin araştırma bulgularıyla betimlenmesinden sonra, okul, çocuğun biliş ve duygu dünyasına uygun olarak betimlenmeye çalışılmıştır. Ama çocuğun biliş ve duygu dünyası ile kurulan empatik süreç, okulda yetişkin egemenliğinin kırılmasına yetmemiştir. Okul hala yetişkinlerin egemenliğini ve hedeflerini gerçekleştirmeye çalıştıkları bir güç alanıdır. Bu güç alanının bireyin mutsuzluğu ile sonuçlandığının anlaşılması, bunun üzerinde düşünülmesini de kendiliğinden sağlamaktadır. Bu güç alanının nasıl oluştuğunu betimlemek, eğitim kurumları aracılığıyla yabancılaşmanın nasıl meydana anlamamızı kolaylaştıracaktır. Bunun için de, eğitim kurumlarının tarihsel gelişimini gözden geçirmek yararlı olacaktır.

    ...

    Mehmet Yapıcı

    AKÜ Eğitim Fak.

    alintidir
     

Bu Sayfayı Paylaş