Diyarbakır / Cahit Sıtkı Tarancı Müze Evi (Kültür Müzesi)

'Türkiye Şehir-Bölge Resimleri' forumunda Fatma tarafından 8 Şubat 2009 tarihinde açılan konu

  1. Fatma

    Fatma Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Diyarbakır / Cahit Sıtkı Tarancı Müze Evi (Kültür Müzesi) konusu Cahit Sıtkı Tarancı

    aSIL aDı: Hüseyin Cahit

    dOğUm: 2 Ekim 1910, Diyarbakır
    veFaT: 13 Ekim 1956, Viyana

    Diyarbakır il merkezinde, Cami-i Kebir Mahallesi, Cahit Sıtkı Tarancı Sokak'ta bulunan yapı 1820 yılına tarihlenmektedir. Diyarbakır sivil mimarisinin en güzel örneklerinden biri olarak günümüze ulaşmıştır.

    Haremlik ve selâmlık olarak inşa edilen evin selâmlık kısmı sonradan yıkılmıştır. İki katlı bir yapıdır ve kesme siyah bazalt taşından inşa edilmiştir.

    Bu binada içe dönük mimari plan uygulanmış olup, cepheler iç avluya bakmaktadır. Tek katlı ahşap giriş kapısı dar bir koridorla avluya açılmaktadır.

    Binada mekânlar, iklim şartlarına uygun olarak mevsimlere göre cephelere yerleştirilmiştir.Beyaz renkli "ciz" veya "kehal" denilen süslemeler bu binada da en güzel şekilde kullanılmıştır.

    1973 yılında Bakanlığımıza intikal eden Cahit Sıtkı Tarancı Evi, şairin eşyaları ile Diyarbakır yöresinin etnografik nitelikli eserleriyle düzenlenerek müze-ev olarak ziyarete açılmıştır.
     
  2. Fatma

    Fatma Üye

    dIşTan biR kAÇ kaRe;

    [​IMG]

    [​IMG]
    .[​IMG]

    .[​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]
     
  3. Fatma

    Fatma Üye

    iÇerDen gÖrüNüm;

    [​IMG]

    [​IMG]

    .[​IMG]
     
  4. Fatma

    Fatma Üye

    CaHit SıTkı TarAncI;

    [​IMG]


    Diyarbakır'ın ve Cumhuriyet sonrası Türkiye'nin en büyük şairlerinden ve edebiyatçılarında biri olarak karşımıza çıkar. Şiirlerinde çoğunlukla ölümü konu aldığı ve korkuyla karışık hüzün hissi yaşatır. "Otuz Beş Yaş" şiiri buna en güzel örnektir. Ve ne yazıkki genç yaşta kaybettiğimiz bir değerdir




    "Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
    Dante gibi ortasındayız ömrün."


    2.Ekim.1910 yılında Suriçi Cami Kebir Mahallesi 3 nolu evde dünyaya gelen Cahit Sıtkı Tarancı'nın çocukluk ve gençlik yıllarının bir bölümü bu tarihi evde geçmiştir.Cahit Sıtkı Tarancı Diyarbakır'ın soylu ailelerinden olan Pirinçcizadelerdendir. 2 Ekim 1910 yılında dünyaya gelen Tarancı'nın Babası Bekir Sıtkı, annesi Arife hanımdır. İlk tahsilini Diyarbakır'da tamamladı. Daha sonra Orta öğrenimi için İstanbul'a gönderilerek, Kadıköy Fransız Saint Joseph Lisesi'ne yazıldı.Burada dört yıl okuduktan sonra Galatasaray Lisesinde tamamladı (1931).Sonra Istanbul'da Mülkiye Mektebi'nde (1931-1935) ve Yüksek Ticaret Okulu'nda okudu. Yüksek öğrenimini tamamlamak için Paris'te Sciences Politiques'te sürdürdü (1938-1940). Öğrenimi sirasinda Paris Radyosu'nda Türkçe yayinlar spikerligi yapti.

    2. Dünyü savaşı nedeniyle Türkiyeye döndü.1944 yilindan baslayarak Ankara'da Anadolu Ajansi, Toprak Mahsulleri Ofisi ve Çalisma Bakanligi'nda çevirmen olarak çalisti. 1951 de Cavidan Tınaz'la evlenir.1954'te ağır bir hastalığa yakalandı felç geçirdi. Türkiye'de tedavisi sonuç vermeyince Viyana'ya götürüldü. 13 Ekim 1956'da orada bir hastanede öldü. Ankara'da toprağa verildi.

    'Sanat için sanat' ilkesine bağlı kaldı. Ona göre şiir, kelimelerle güzel şekiller kurma sanatıdır. Vezin ve kafiyeden kopmamış; ama ölçülü veya serbest, her türlü şiirin güzel olabileceği inancını taşımıştır. Açık ve sade bir üslubu vardır. Çoğu gerçeğe bağlı olan mecazları, derin, karışık ve şaşırtıcı değildir. Uzak çağrışımlara ve hayal oyunlarına pek itibar etmemiştir. Zaman zaman bazı imaj ve sembollere başvurmuştur.

    Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer vermiş, nedense hep ölümün üstüne gitmiştir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur. Fransiz sairlerinden, özellikle Baudelaire ve Verlaine'den etkilenmistir.

    Şairin önemli kitapları arasında "Otuzbeş Yaş", "Ömrümde Sükut", "Düşten Güzel" ve "Ziya'ya Mektuplar" sayılabilir.

    1946 Cumhuriyet Halk Partisi Şiir Yarışmasında ödül aldı.
     
  5. Fatma

    Fatma Üye

    35 YAŞ ŞİİRİ

    Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
    Dante gibi ortasındayız ömrün.
    Delikanlı çağımızdaki cevher,
    Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
    Gözünün yaşına bakmadan gider.
    Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
    Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
    Ya gözler altındaki mor halkalar?
    Neden böyle düşman görünürsünüz,
    Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
    Zamanla nasıl değişiyor insan!
    Hangi resmime baksam ben değilim.
    Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
    Bu güler yüzlü adam ben değilim;
    Yalandır kaygısız olduğum yalan.
    Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
    Hatırası bile yabancı gelir.
    Hayata beraber başladığımız,
    Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
    Gittikçe artıyor yalnızlığımız.
    Gökyüzünün başka rengi de varmış!
    Geç farkettim taşın sert olduğunu.
    Su insanı boğar, ateş yakarmış!
    Her doğan günün bir dert olduğunu,
    İnsan bu yaşa gelince anlarmış.
    Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
    Her yıl biraz daha benimsediğim.
    Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
    Nerden çıktı bu cenaze? ölen kim?
    Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?
    Neylersin ölüm herkesin başında.
    Uyudun uyanamadın olacak.
    Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
    Bir namazlık saltanatın olacak,
    Taht misali o musalla taşında.


    ABBAS

    Haydi Abbas, vakit tamam;
    Akşam diyordun işte oldu akşam.
    Kur bakalım çilingir soframızı;
    Dinsin artık bu kalb ağrısı.
    Şu ağacın gölgesinde olsun;
    Tam kenarında havuzun.
    Aya haber sal çıksın bu gece;
    Görünsün şöyle gönlümce.
    Bas kırbacı sihirli seccadeye,
    Göster hükmettiğini mesafeye
    Ve zamana.
    Katıp tozu dumana,
    Var git,
    Böyle ferman etti Cahit,
    Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;
    Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.


    KARA SEVDA

    Bir kere sevdaya tutulmaya gör;
    Ateşlere yandığının resmidir.
    Aşık dediğin, Mecnun misali kor;
    Ne bilsin alemde ne mevsimidir.

    Dünya bir yana, o hayal bir yana;
    Bir meşaledir pervaneyim ona.
    Altında bir omur done dolana
    Ağladığım yer penceresi midir?

    Bir köşeye mahzun çekilen için,
    Yemekten içmekten kesilen için,
    Sensiz uykuyu haram bilen için,
    Ayrılık olumun diğer ismidir...
     
  6. Fatma

    Fatma Üye

    MEMLEKET İSTERİM

    Memleket isterim
    Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
    Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

    Memleket isterim
    Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
    Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

    Memleket isterim
    Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun;
    Kış günü herkesin evi barkı olsun.

    Memleket isterim
    Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
    Olursa bir şikayet ölümden olsun.




    BEN ÖLECEK ADAM DEĞİLİM

    Kapımı çalıp durma ölüm,
    Açmam;
    Ben ölecek adam değilim.

    Alıştım bir kere gökyüzüne;
    Bunca yıllık yoldaşımdır bulutlar.
    Sıkılırım,
    Kuşlar cıvıldamasa dallarında,
    Yemişlerine doymadığım ağaçların,
    Yağmur mu yağıyor,
    Güneş mi var,
    Farketmeliyim
    Baktığım pencereden.
    Deniz görünmeli çıksam balkona.
    Tamamlamalı manzarayı
    Karlı dağlarla sürülmüş tarlalar.
    Ekmekten olamam doğrusu,
    Nimet bildiğim;
    Sudan geçemem,
    Tuzludur teneffüs ettiğim hava.
    Ya nasıl dururum olduğum yerde,
    Öyle upuzun yatmış,
    İki elim yanıma getirilmiş,
    Hareketsiz,
    Sükûta râmolmuş;
    Sanki devrilmiş bir heykel?

    Ellerim ne der sonra bana?
    Soğumuş kalbime ne cevap veririm?
    Utanmaz mıyım ayaklarımdan?

    Kalkmalıyım,
    Dolaşmalıyım,
    Sokaklarda, parklarda.
    El sallamalıyım
    Giden trenlere,
    Kalkan vapurlara.
    Bilmeliyim,
    Gölgelerin boyundan,
    Saatin kaç olduğunu...
    Islık çalmalıyım.
    Türkü söylemeliyim
    Yol boyunca,
    Keyfimden ya hüznümden.
    Geçmiş günleri hatırlamalıyım,
    Dalıp dalıp akarsuya,
    Hayaller kurmalıyım,
    Güzel geleceğe dair.
    Yanımdan geçenler olmalı,
    Selâm almalıyım;
    Robenson'u düşünmeliyim,
    Garipliğini:
    Şükretmeliyim
    İnsanlar arasında olduğuma.
    Nedir ki eninde sonunda ölüm?
    Ayrı düşmek değil mi aşinalardan?

    Kapımı çalıp durma ölüm,
    Açmam;
    Ben ölecek adam değilim.




    GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN

    Ne doğan güne hükmüm geçer,
    Ne halden anlayan bulunur;
    Ah aklımdan ölümüm geçer;
    Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.
    Ve gönül Tanrısına der ki:
    - Pervam yok verdiğin elemden;
    Her mihnet kabulüm, yeter ki
    Gün eksilmesin penceremden




    DESEM Kİ

    Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır,
    Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor,
    Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini,
    Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim,
    Senden kopardım çiçeklerin en solmazını,
    Toprakların en bereketlisini sende sürdüm,
    Sende tattım yemişlerin cümlesini.

    Desem ki sen benim için,
    Hava kadar lâzım,
    Ekmek kadar mübarek,
    Su gibi aziz bir şeysin;
    Nimettensin, nimettensin!
    Desem ki...
    İnan bana sevgilim inan,
    Evimde şenliksin, bahçemde bahar;
    Ve soframda en eski şarap.
    Ben sende yaşıyorum,
    Sen bende hüküm sürmektesin.
    Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,
    Rüzgârlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber.
    Günlerden sonra bir gün,
    Şayet sesimi farkedemezsen,
    Rüzgârların, nehirlerin, kuşların sesinden,
    Bil ki ölmüşüm.
    Fakat yine üzülme, müsterih ol;
    Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini,
    Ve neden sonra
    Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede,
    Hatırla ki mahşer günüdür
    Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.




    AŞK

    Açınca baharın dişi gülleri,
    Bir başka rüzgâr eser bahçelerde.
    Dinle çılgınca öten bülbülleri;
    Sorma niçin düştüğünü bu derde.

    De ki: – Aşktır şâdeden gönülleri;
    Perişan, berbat eden gönülleri.
    Aşk söyletir en yanık türküleri,
    Ay buluta girdiği gecelerde.




    YALNIZLIK

    Geniş, siyah gölgesi hayatımı kaplayan,
    Tepemde kanat germiş bir kartaldır yalnızlık.
    Kalp çarpıntılarıyla günleri hesaplayan
    Bir benim, benim olan bir masaldır yalnızlık.

    Gördüm yapraklarımın bir bir döküldüğünü,
    Baharda yaşamanın bilmedim nedir tadı.
    Gemi yüzü görmeyen bir limanın hüznünü
    Kimsesiz gönlüm kadar hiçbir gönül duymadı.

    Bir ayna parçasından başka beni kim anlar,
    Bir mum gibi erirken bu bitmeyen düğünde?
    Bir kardeş tesellisi verir bana aynalar;
    Aynalar da olmasa işim ne yeryüzünde?




    TUTSAM ELLERİNDEN AĞLARSIN

    Tutsam ellerinden ağlarsın.
    Benek benek büyür karanlığım.
    Nokta nokta korkutur seni.
    Tutsam ellerinden ; ağlarsın

    Toprak kokar avuçlarım , kan kokar.
    Ben hoyrat gecelerde boy atmış fidan,
    Boz bulanık sularda yıkanmış , arınmışım.
    Geceleri çok yakınım yıldızlara,
    Işığa çıkınca bir karışım.

    Tutsam ellerinden ağlarsın.
    Doğduğum köyü bir bilsen.
    Gece gecemden büyük,
    Acısı acımdan derin.
    Tutsam ellerinden , üşür ellerin!
     

Bu Sayfayı Paylaş