Denizler Nasıl Oluşmuştur - Denizlerin Oluşumu Hakkında Geniş Bilgi

'Doğa ve Bitkiler' forumunda DeMSaL tarafından 9 Haziran 2010 tarihinde açılan konu

  1. DeMSaL

    DeMSaL Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Denizler Nasıl Oluşmuştur - Denizlerin Oluşumu Hakkında Geniş Bilgi konusu Denizlerin Oluşumu -Denizler Hakkında Genel Bilgiler - Deniz Suyu - Deniz Sularının Hareketi - Deniz Tabanı - Denizin İnsan Yaşamındaki Yeri ve Önemi - Deniz Kirliliği Nedir - Biyolojik Birikimi Olmayan Maddeler




    Denizler
    Açgözlülüğü yüzünden dokunduğu her şeyi altına dönüştürmeyi dileyen eşek kulaklı Kral Midas’abenzeyecek sonumuz! Midas’ın hikayesi bir efsane belki ama, biz gerçeği yaşıyoruz ve sahip olduklarımızın değerini bilmeden geçiyor ömrümüz…
    Engin derinliklerin altındaki büyük, göz kamaştırıcı dünyayı gördünüz mü hiç? Derinlerdeki yaşamdan birkaç fotoğrafın da bulunduğu bu bölümde, denizin hayatımızdaki yeri ve ona zarar veren unsurlar hakkında verilen ayrıntılı bilgilerle denizlerimizi daha yakından tanıyalım...

    Ve yaşamın bir ucundan da biz tutalım!

    Yerkürenin yaklaşık dörtte üçü deniz sularıyla kaplıdır. Bunun önemli bir bölümü Güney Yarıküre'de yer alır. Kıtaların arasında Büyük Okyanus, Atlas Okyanusu ve Hint Okyanusu bulunur. Bunların kıtaların içine girmiş ya da arasında kalmış parçalarına da kenar denizi adı verilir. Deniz suyunda görülen hareketlere akıntılar, gelgit ve rüzgarlar yol açar.



    Deniz Suyu

    Karaların üstündeki sularla deniz suyu arasındaki en önemli ayrım içerdikleri tuz oranında görülür. Deniz suyunun tuzluluğu okyanuslarda ortalama binde 35’tir, yani 1.000 gr suda 35 gr tuz bulunur. Buna yüzde 88,8 oranındaki klo bileşimleri neden olur; en büyük pay da yüzde 77,7 ile sodyum klorüre, yani sofra tuzuna aittir. Deniz suyunda çözülmüş halde magnezyum klorür, magnezyum sülfat, potasyum klorür, potasyum sülfat, kalsiyum karbonat ve kalsiyum sülfat ile çeşitli brom bileşikleri de bulunur. Bir denizin tuzluluk oranı buharlaşmaya ve o denize karışan tatlı sulara bağlı olarak değişebilir.
    Az sayıda akarsuyun döküldüğü ve buharlaşmanın yüksek olduğu Kızıldeniz gibi denizlerde tuzluluk oranı binde 40’a, hatta daha yukarı çıkabilir. Buna karşılık Baltık Denizi gibi buharlaşmanın görece az, dökülen ırmakların da fazla olduğu yerlerde tuzluluk oranı binde 3-20 arasında değişir.
    Güneş ışınları denizleri de ısıtır. Onun için, özellikle Ekvator çevresinde deniz yüzeyindeki suyun sıcaklığı 30 dereceye kadar çıkabilir. Kutuplara doğru ise sıcaklık düşer ve su, tuzluluk oranına göre –1 ile –1,9 dereceler arasında donar.

    Deniz Sularının Hareketi

    Rüzgar, gelgit ve akıntılar deniz suyunda hareketlere yol açar.
    Rüzgarlar ve fırtınalar denizde yalnızca dalgaların oluşmasına yol açmakla kalmaz, aynı zamanda denizin 100 m derinliğine kadar inebilen etkileriyle akıntılara da neden olabilir. Muson ya da alize gibi sürekli esen rüzgarlar dünyanın dönmesine de bağlı olarak, Kuzey Yarıküre’de sağa, Güney Yarıküre’de de sola doğru yol alan akıntılar oluştururlar. Suyun tuzluluk oranı ile sıcaklığına bağlı olarak deniz suyu yoğunluğunda ortaya çıkan farklılıklar da akıntılara neden olabilir. Bunun sonucunda Humboldt gibi soğuk ve Gulf Stream gibi sıcak su akıntıları ortaya çıkar ve bunlar çevrelerindeki iklim koşullarını da etkiler. Akıntılar nedeniyle bir yerden boşalan suyun yerine ya yüzeyden ya da denizin altından karşı akıntıyla yeni su kütleleri gelir ve böylece deniz suyunda sürekli bir hareket görülür.
    Deniz suyu hareketlerine yol açan bir başka etken de gelgittir. Gelgit Ay ile Güneş’in deniz suyu üstündeki çekim gücünden kaynaklanır. Dünya’nın dönmesi ile ortaya çıkan merkezkaç gücü de onlara katılır. Dünya’nın Ay’a dönük yüzündeki sular kabarırken, öteki yerdekiler alçalır. Ay, Dünya çevresinde dolaştıkça kabarma bölgesi de yer değiştirir. Ay, Dünya’nın herhangi bir yerine göre tam çevrimini 24 saat 50 dakikada tamamladığından, yarım günlük gelgit periyodunun süresi 12,5 saattir. Aynı biçimde Güneş de 24 saatlik günlük gelgitlere neden olur. Güneş’in kütlesel çekim kuvvetinin Ay’ınkinin yüzde 46’sı kadar olduğu saptanmıştır. Dünya, Ay ve Güneş üçlüsünün konumlarına göre gelgit kabarmaları ya da alçalmaları ortaya çıkar. Bu gökcisimlerinin üçü de aynı doğru üstündeyse Ay ve Güneş’in çekim kuvvetleri birbirine eklenir. Ama bir dik açı oluşturacak biçimde dururlarsa, Ay ile Güneş’in çekim kuvvetleri birbirlerini zayıflatır. Gelgit olaylarının etkileri karaların konumuna göre değişir. Örneğin kıyılarda, özellikle de ırmak ağızlarında haliçler oluşabilir ya da sular yükseldiği sırada fırtına çıkmasıyla su baskınları ortaya çıkabilir.

    Deniz Tabanı

    Deniz tabanının profiline bakılacak olursa 200 m’ye kadar yavaş yavaş alçaldığı görülür. Bu noktadan sonra birden hızlı bir düşüşün gözlendiği kıta sahanlığı başlar. Derin denizlerin derinliği 4.000-6.000 m arasında değişir. Burada ayrıca daha derinlere inen çukurlar da vardır. Bu çukurlara örnek olarak derinliği 11.034 m olan Mariana Çukuru verilebilir. Ayrıca okyanusların ortasında okyanus sırtı olarak bilinen, yaklaşık 1.500 km genişliğinde bir deniz altı dağ zinciri uzanır. Bunların zaman zaman su yüzüne kadar çıkan uzantıları, Asor Adaları’nda olduğu gibi, adalar zinciri oluşturur. Okyanus sırtının her iki yanında 20-50 km genişliğindeki çöküntü alanları uzanır. Bu çöküntü alanlarından tabana doğru yükselen magma okyanus tabanının yenilenmesine yol açar. Okyanusların tabanındaki sırt ve çöküntü sistemleri yerkabuğunu oluşturan levhaların tektonik hareketlerinin ve kıtaların sürüklenmesinin bir sonucudur. Deniz tabanının profili adalardan, çukurlardan, hendeklerden, platolardan ve başka yükseltilerden oluşur.
    Deniz tabanı pek çok çökeltinin yanı sıra, magmanın oluşturduğu korkayaçlarla kaplıdır. Deniz altındaki yanardağların püskürttüğü lavlardan oluşan tipik bir kayaç türü de yastık kayaçtır. Bu kayaçların yastık biçimindeki görünümü lavların su altında çok hızlı bir biçimde soğuyarak katılaşmasından kaynaklanır. Deniz tabanındaki yanardağların püskürmesi, Kızıldeniz’de olduğu gibi mineral yataklarının oluşmasına da yol açabilir. Derin denizlerin bir özelliği de manganez içeren yumrulardır. Bunlar geçen yüzyılın sonundaki Challenger Araştırma Seferi sırasında bulunmuştur. Okyanus tabanının yaklaşık yüzde 10’unu kapladığı sanılan bu manganez-demir bileşiklerinin çapı birkaç santimetreden birkaç metreye kadar değişebilir. Bu yumruların bin yılda 0,1-1 mm kadar büyüdüğü bilinmekle birlikte ortaya çıkış nedenleri bugüne değin açıklanamamıştır. Deniz tabanını kaplayan bir başka madde de tortullardır. Bunların başında deniz tabanının yaklaşık yüzde 28’ini kaplayan derin deniz killeri gelir. Ayrıca ışınlılar, denizkelebekleri ve diyatomeler gibi ölmüş mikroorganizmaların oluşturduğu bir çamur katmanı da derin deniz diplerinde birikmiştir. Karaya yakın sığ suların tabanlarında ince parçalı tortulların yanı sıra, daha iri parçalı kum ve çakıllarla mercan resifleri görülür.

    Denizin İnsan Yaşamındaki Yeri ve Önemi

    Savaşlardan sonra, özellikle denizlerde ulaşım ağının artmış, insanoğlu denizlere ve iç sulara geleceğin güvencesi olarak bakmayı öğrenmiştir. Büyük dünya savaşlarını yaşayan ve savaş sonrası açlık tehlikesi ile karşı karşıya kalan insanlık, bir taraftan artan dünya nufusu ve gelişen teknoloji ile birlikte yeni sorunların sahibi olurken diğer taraftan da içinde bulundukları gaflet uykusu ile denizlerin ve iç suların kirlenmesini, bunların doğurduğu sorunların büyümesini görmezlikten gelmiştir. Bu vurdumduymazlık ve gaflet uykusu yüzünden denizlerde 15 – 20 yıl önce başlayan hızlı kirlenme sebebiyle elde edilen su ürünleri miktarı, büyüyen dünya nufusuna orantılı olarak büyük azalma göstermiştir.
    Ülkelerin biraz daha fazla su ürünleri elde edebilmeleri için aşırı ve bilinçsiz avcılıkların yanısıra birbirlerinin sularını ihlal eder druma gelmeleri ve hatta bu konuda ülkeler arası soğuk savaşların başlaması aşamasına vardıkları gözlenmektedir. Oysa denizler insanlığın ortak malı olmalıdır ve su ürünleri ülkeler arasında aynı oranda paylaşılmalıdır. Ancak 1940 ve 1950 ’ lerden sonra oluşturulan milletler arası deniz hukuku ile milletler arası ilan edilen sahaların dışında bu konunun uygulanmadığı açıkça görülmektedir.
    Belirli bir eko-sistem içinde yer alan toplumlar, kullandıkları üretim teknolojisi sonucu eko dengeyi tahrip etmekte, kısa dönemde geçimlerini sağlama endişesi içinde, uzun vadede geleceğin birçok imkanlarını yok etmektedir.
    Kirlenmenin en uygun olduğu deniz ortamı, insanlığın gelecekteki besin deposu olma özelliğini hızla kaybetmektedir. Denizlerin biyolojik olarak gelecek için olduğu kadar bugün içinde tehlikelidir. Kirlilik besin zinciri boyunca yürümekte ve insan dahil bütün canlılara zarar vermektedir…
    Yaşam ve Ekonomi
    Denizler, çok güçlü mikroskoplar altında bile güç görünebilen canlılarda, ağırlıgı 100 tona yaklaşan dev memelilere kadar binlerce canlıyı bünyesinde barındırır. Dünya nufusunun hızla artması karşısında yeni besin kaynaklarına yönelen insanoğlu, denizlerden daha çok yararlanma amacıyla son yıllarda araştırma çalışmalarını yoğunlaştırmıştır.
    Bir yandan çok büyük bir besin gücü, öte yandan zengin mineral maddeleri ve enerji kaynağını bünyesinde barındıran denizler, ekonomik yönden giderek önem kazanmakta, oldukça ayrıntılı bilimsel çalışmalara sahne olmaktadır, özellikle deniz alanlarındaki petrol ve doğalgaz araştırma çalışmalarına son yıllarda büyük hız ve önem de verilmiştir…

    Deniz Kirliliği Nedir?

    Denizdeki biyolojik hayatın verimliliği ve sürekliliği suda oksijen ve ısı miktarı ile su ısısına bağlıdır. Bu üç fiziki kısmı belirleyen en kritik kısım ise yüzeyin ilk milimetreleridir. Bu bölgenin önemini şu şekilde açıklayabiliriz.
    a-Suda oksijenin büyük çoğunluğu direkt olarak atmosferden gelir. Atmosferdeki oksijen miktarının sudan daha fazla olması nedeni ile aheste aheste atmosferdeki oksijen deniz suyu içinde çözülür ve akıntılar sayesinde denizin farklı derinliklerine dağılır. Bu atmosfer ile deniz arasındaki oksijen değişimi ise deniz yüzeyinde gerçekleşir.
    b-Sudaki besin zincirinin en alt tabakası olan zooplanktonlar ve phitoplanktonlar fotosentez ile beslenir. Fotosentez için en gerekli öğelerden birisi ise güneş ışığıdır. Denize giren güneş ışığının önüne ne kadar az bariyer çıkarsa,güneş ışığı daha derine inebilir. Yani deniz yüzeyi ne kadar berrak ve temiz ise güneş ışığı da o kadar derin bölgeye ulaşabilir.
    c-Deniz suyu sıcaklığı da eko-denge açısından çok önemli bir unsurdur. Deniz suyu ısısını hemgüneş ışığından hem de atmosferden alır. Atmosferle temas eden deniz yüzeyi atmosferin ısısını emer. Bu ısı alışverişinin miktarı ise deniz yüzeyinin ilk milimetrelerindeki temizliğe bağlıdır. Denizlerdeki kirlenme en yoğun deniz yüzeyinde görülür. Yukarıda açıklanan nedenlerle bu bölgede görülen aşırı kirlenme denizlerin soğuma kapasitesini zayıflatmakta,hava ve güneş ile temas etmeyen denizde eko-denge bozulmaktadır.
    Böylece denizlerin gelecekteki potansiyeli yitirilmektedir.

    Deniz Kirliliğine Neden Olan Unsurların Sınıflandırlıması

    A-Denizin Havadan Kirlenmesi
    Hava taşıtlarının yağlı atıkları genelde açık denize dökülmektedir. Ancak bu atıkların neden olduğu zararlar henüz çok önemli boyutlara ulaşmamıştır. Bu soruna en kısa sürede çözüm bulunacağı umulmaktadır.
    Denizin havadan kirlenmesinin en önemli nedeni ise sanayiler veya konutlar tarafından oluşturulan hava kirliliğidir. Atmosfere bırakılan zehirli gazlar ve moleküller -kükürt gibi-asit yağmuru şeklinde deniz ve tatlı sularımıza karışmaktadır. Asit yağmuru,yağmurun atmosferden geçerken karşılaştığı gazlarla tepkimeye girerek bu doğa açısından zararlı olan molekülleri yeryüzüne geri indirmesidir.

    B-Denizlerin Denizden Kirlenmesi

    Deniz kirliliğine neden olan en önemli maddelerden biride akaryakıttır. Denizlere akaryakıt sürekli olarak gemilerdeki kaçaklardan girmektedir. Bu kaçaklar az miktarda oldukları için genelde eko sistemde çok ciddi bir soruna yol açmazlar. Henüz daha çok iyi bilinmeyen bir bakteri tarafından bu az miktardaki petrol zararsız hale getirilebilir. Asıl sorun deniz kazalarının sonucu büyük miktarlarda denize dökülen akaryakıttan kaynaklanır. Bu kazaların en bilineni 24 Mart 1989'da Alaska'da Prince William Sound'da meydana gelen Exxon Valdez kazasıdır. Bu kazada 10 milyon galonluk ham petrol okyanusa dokunulmuştur. Bu kazada dagözlendiği gibi büyük miktarlardaki akaryakıtın denizlere dökülmesindeki en büyük sorun kıyılarda görülmektedir. Sahil yüzeyini kaplayan petrol kum ve taşlarla yaşayan midye gibi deniz canlılarının oksijene ulaş-masına imkansızlaştırdığı için toplu ölümlere neden olur. Deniz yüzeyini kalın bir tabaka halinde kaplayan petrol denizle atmosfer arasındaki oksijen alışverişini engellediği için de deniz eko-sisteminde sorunlara yol açar. Ayrıca toksin özelliği olan petrol toplu balık ölümlerine neden olur. Yüksek miktarda petrol sindiren balıklar,kendileri ölmese bile besin zincirindeki bir üst canlı-deniz memelileri,deniz kuşları ve insanlar tarafından yenildiğinde bu canlıda da zehirlenmeye hatta ölüme neden olurlar. Exxon Valdez olayının Türkiye'deki bir benzeri de 1979 yılında İstanbul Limanında patlayan Indepentenda tankeridir. Bu tankın taşıdığı petrolİstanbul Boğazından başlayarak Marmara Denizi'nin büyük bir kısmına yayılmıştır. Bu kazayı takiben de Marmara Denizi'nde büyük miktarlarda balık ölümü gözlenmiştir
    .
    C-Denizlerin Karadan Kirlenmesi

    Karadan denize dökülen atıkları iki başlıkta toplamak mümkündür : domestik atıklar ve sanayi atıkları.Domestik atıklar daha çok arıtılmaksızın denizlere dökülen kanalizasyon sularıdır. Bu kanalizasyon suları organik madde içerirler. Bu organik maddeler suda bakteriler tarafından kuşatılır , kararlı ve zararsız inorganik bileşik haline dönüştürürler. Bu işlemi yapan bakteriler çoğunlukla aerob bakterilerdir ve sudaki oksijeni kullanırlar . Ancak suda ne kadar çok organik madde varsa bu bakterilerin sayıları da o kadar artar ve dolayısıyla sudaki oksijen miktarı da o kadar azalır . Bu tarz kirliliğin çok uç olduğu bölgelerde sudaki bütün oksijenin tükendiği , dolayısıyla toplu balık ölümleri gözlenmiştir . Oksijenin olmadığı sularda tek yaşayabilen bakteriler canlı anaerob bakterilerdir . Anaerob bakteriler artık olarak sülfür ürettikleri için suda çok kötü bir kokuya neden olurlar . Bu tarz bir kirlenmenin sonuçlarının Türkiye’ deki en iyi örneği Haliç’tir. Sudaki bütün oksijenin bitmesiyle çoğalan anaerob bakteriler Haliç’in o bildiğimiz kokusuna neden olmuştur. Su kirliliğine neden olan en önemli sanayi dalları , kağıt , kimya , petrol ve demir çeliktir. Bu sanayilerin deniz sularına attığı çözülebilen tuzlar , gazlar ve kimyasal maddeler organik moleküllerin arıtıldığı gibi doğal yollarla arıtılamazlar . Bu sanayi atıkları ayrıca kadmiyum , cıva ve kurşun gibi zehirli metaller de içerirler.
    Sanayi tesislerinden denize verilen atıklar da , yarattıkları kirlilik nedeniyle tüm dünyada önemle tartışılmaktadır. Üretim teknolojisinin bir sonucu olarak , kullanılan kimyevi maddeler deniz ortamını hızla bozmaktadırlar. Gelişmiş ülkelerde daha yoğun yaşanan bu sorun , bütün ülkeleri etkileyerek zarara sebep olmaktadır. Gelişmiş ülkelerde , temiz sanayiler kurarken , diğer yandan kirli sanayileri gelişmekte olan ülkelere aktarmaya çalışmaktadırlar. Teknoloji ve yer seçimi son yıllarda her zamankinden büyük önem kazanmıştır. Sanayi atıklarının çevreye verdiği zarar , sanayilerin ekonomiye yaptıkları katkıların bir kısmını getirmektedir. Karlılık hesaplarına bu zararlar dahil edilmelidir. Tesisin kuruluş aşamasında , verimlilik hesaplarına , çevrenin nitelikleri de dahil edilip , yer ve teknoloji seçimi konusunda yeterli dikkat ve özen gösterildiği takdirde , ekonomik ve toplumsal maliyeti asgariye indirmek ve karlılığı azamiye çıkarmak konusundaki çalışmalar başarıya ulaşacaktır.
    Deniz kıyılarında kurulu termik ve nükleer enerji santralleri , deniz ekosisteminde dengesizliklere yol açtığı kanıtlanmış bir olgudur . Enerji santralleri çevresinde , konderserlerin soğutma suyunun devamlı olarak boşaltılması yüzünden deniz suyu ısısı yükselmekte ve ortamın doğal karakterin bozulmasına neden olmaktadır . Böylece , bölgede eko-denge yok olmakta ve bu da pek çok canlının kaybolmasına yol açmaktadır .
    Isının yüksek olduğu bu ortamda , yosun türü bazı bitkiler hızla çoğalmaktadır . Deniz , akarsu ve göllerdekien belirgin kirlenme çeşitlerinden biri de işte bu aşırı üretim yani ötrofikasyondur .Suyun, yeşil ve bulanık bir renge dönüşmesine , kıyılarda yosun birikmesine yol açar. Aşırı ötrofikasyon durumunda , çok büyük miktarlarda yosun üremesi ve bu yosunların dibe çöküp ayrışması sonucu , dip sularında oksijen tükenir ve hidrojen sülfit gazı ortaya çıkar .
    Akarsularda ve çoğu denizlerde sular sürekli karıştığı için , ötrofikasyon olayı genellikle hidrojen sülfit gazının çıkmasıyla sonuçlanmaz. Ancak Baltık Denizi gibi yarı kapalı ve özel yapısı nedeniyle suların fazla karışmadığı denizlerde ve önemli kanalizasyon girdisi olan çoğu körfez (İzmit Körfezi) ve göllerde ötrofikasyon ; su ürünleri , turizm ve rekreasyon değerlerinin yitirilmesi ile sonuçlanan önemli bir ekonomik sorun ortaya çıkar.
    Türkiye’de ötrofikasyonun en iyi örneklerinden biri Köyceğiz Dalyan Gölü’nde görülür. Uzunca bir kanalla Ege’ye bağlanan Köyceğiz Gölü’nün 30 metreye kadar varan dip suları tuzlu ; yüzey suları ise tatlıdır .Tarım alanlarından , yörenin kasaba ve köylerinin evsel atıklarından göle eklenen organik atıklar besleyici tuzlar nedeniyle , ciddi bir ötrofikasyon problemi ortaya çıkmıştır . Ege ile su alışverişinin hemen hemen hiç olmayışı ve gölün yıllık tatlı su girdisinin azlığı nedeniyle gölün sularını kendi kendini yenileme kapasitesi azdır.

    Besleyici tuzların gölü zenginleştirmesiyle artan alg (yosun) üretimi ve bu alglerinde dibe çöküp dipteki oksijen tüketilmektedir. Dolayısıyla dipte hidrojen sülfit gazı birikmektedir. Bu zehirli gaz da suyun kaynaşması ile zaman zaman yüzeye çıkarak hem kötü kokuların yayılmasına , hem de Köyceğiz Gölü’nde balık ölümüne neden olmaktadır. Köyceğiz Gölü’ndeki ötrofikasyon sorunu çözümü için ya giren sudaki fosfat konsantrasyonu azaltılmalı ya da suyun gölde kalış süresi kısaltılmalıdır. Köyceğiz Gölü’nün su girdi ve akıntısını değiştirmek çok zor ve masraflı olacağı için , yapılması gereken göle giren fosfat konsantrasyonunu azalymak olacaktır. Uzun vadede Köyceğiz Gölü’ndeki akıntının değiştirilmesi de Ege’de artan bir kirliliğe sebebiyet verir.
    Tarımda kullanılan zehirli ilaçların , topraktan sulara karışarak denizlere , bu tür maddelerin çok kullanıldığı günümüzde,denizlerde tarımsal kökenli bir kirliliğin gündeme gelmesine neden olmaktadır .
    Örnek olarak Doğu Akdeniz’in tarım ilaçlarıyla kirlenmekte olan bir deniz olarak nitelendirilmesi verilebilir . Bu zehirli maddeler , balıkların vücudunda depolanarak , insanların besin zincirine girmektedir. Bunu iki başlık altında inceleyebiliriz.

    1) Biyolojik Birikimi Olmayan Maddeler

    Bazı kirletici maddeler besin zincirinde birikirler , bazıları ise birikmezler . Bu iki grup madde arasında genel bir ayırım yapmak gerekir . Cansız çevreye çeşitli yollarla eklenen sentetik( insan yapısı ) maddeler ve diğer kirleticiler , çoğu kez havada ve suda iyice seyreltilerek organizmalara zarar vermeyecek düzeylere erişirler . Pek çok kirletici madde , ya ortamdaki urkroskobik ayrıştırıcı organizmaların etkisiyle ya da ortamda doğal olarak yer alan fiziksel ve kimyasal işlemler sonucu zararsız veya daha az zararlı bir şekle çevrilir . Örneğin azotlu gübre fabrikalarından yan ürün olarak çıkan ve zehirli bir madde olan amonyak , suda okside olur ; nitrik ve nitratlara dönüşerek kısa zamanda zehirli olmayan bir şekle gelir . Bazı kirleticiler ise , ne ortamda seyreltilerek düşük yoğunluklara ulaşabilir ne de doğal yahut biyolojik yollarla zararsız maddelere ayrıştırılabilir . Bu tür maddelerin besin zincirerinin değişik halkalarında bulunan tüketicilerin dokularında biriktiği görülür . Bazı kirleticilerin hava , su ve toprakta düşük miktarlarda bulunsalar bile , tüketicilerde giderek artan yoğunluklarda bulunması olayına biyolojik birikim denir .
    Biyolojik olarak biriktirilen maddelerin başlıcaları DDT , PBC gibi sentetik organik kimyasallar , bazı radyoaktif maddeler ve bazı ağır metallerdir .
    DDT ve türevi olan klorürlü hidrokarbonlar cinsinden tarım ilaçlarının önemi , ekosistemlerde çok uzun süre kalma ve yayılabilme özelliklerinden gelir . Ortamda çok uzun süre ayrışmadan kalan bu dayanıklı tarım ilaçları , sonunda çeşitli yollardan sulara karışır ; nehirlerle ve deniz akıntılarıyla çok geniş alanlara yayılırlar.
    Türkiye denizlerinde yapılan çalışmalarda DDT ve benzeri tarım ilaçlarının deniz balıklarında biriktiği gözlenmiştir. Analizler sonucu elde edilen veriler ışığında , Karadeniz’in konu hidrokarbon insektisidleriyle kirlenmekte olduğu görülmüştür. Bunun da nedeni , DDT ve benzeri zehirlerin yağdan çözünme özelliği taşımasıdır.
    Genel bir ekolojik kural olarak , çeşitli zehirli maddeler ; Baltık , Karadeniz ,Akdeniz gibi iç denizlerde, okyanuslardan daha yüksek konsantrasyonlara ulaşmaktadır.

    2) Biyolojik Birikimi Görülen Maddeler

    Deniz kirlenmesinde gemilerin payının önemi , büyük tankerlerin , kazalar ve karaya oturmaları nedeni ile denize dökülen ham petrol ve türlerinin deniz yüzeyine yayılarak sebep oldukları kirlenmelerin boyutları sayesinde anlaşılmıştır. Dünya deniz taşımacılığının %60’ı petrol nakliyatından oluşmaktadır. Bu tür nakliyatın özelliği gereği , taşınan yükün tamamı boşaltılamamakta , bir miktar artık tankların dibinde kalmaktadır. Tankerler, balastların %20’sini yarış limanı açıklarında denize basmakta ve kirlenmeye neden olmaktadırlar.

    Denizin Kirliliğine Sebep olan Etmenler

    Günümüzde hızlı nüfus artışı ve endüstrinin gelişimi beraberinde doğanında hızlı bir şekilde kirletilmesi sonucunu doğurmaktadır.İnsan ve yaşadığı çevre arasındaki ilişkiler ekoloji biliminin araştırma konuları arasındadır.Ekoloji bilimi içinde doğadaki canlı varlıklar ile onların çevreleri arasındaki dengeyi doğrudan yada dolaylı etkileyen unsurlar incelenmektedir.İnsanlar sadece denizlerin ya da genel anlamda suların değil,soluduğu havanın, üzerinde yaşadığı toprağın da kirlenmesini de içine alan bir çevre kirliliği ile karşı karşıyadır.
    Deniz kirlenmesini genel olarak suların kirlenmesi şeklinde değerlendirebiliriz.

    Başlıca Kirlenme Sebepleri:

    1. Tarımsal faaliyetlerin sonucu
    2. Toprak erozyonundan(doğal kayma veya yapay olgular sonucu)
    3. Bitkilerin çürümesinden kaynaklanan kirlenmeler
    4. Hayvansal artıklar
    5. Tarımsal mücadele ilaçlarından kirlenmeler
    6. Endüstriden kaynaklanan kirlilikler
    7. Kimyasal kirlilikler
    8. Fizyolojik kirlilikler
    9. Biyolojik kirlilikler
    10.Atmosferik kirlenmeler
    11.Zehirli varil veya tehlikeli atıkların gizli gizli gömülmesi veya atılmasından kaynaklanan kirlenmeler
    12.Yerleşim alanlarından gelen kirlenmeler
    13.Rüzgar tesiri ile taşınanlar
    14.Ulaşım ile(toprak ve su-yeşil örtü kirlilikleri
    15.Endüstri ve evsel atıkların(lağım),dere,göl,gölet ve yüzey sularına direkt bırakılması ile
    16.Bulaşıcı hastalıklı iğne ve kan-irin torbalarının sulara atılması ile uzak mesafelere kirliliğin
    taşınma olayı
    17.Dış kaynaklı kirliliklerin sularla değişik yönlere yayılması
    18.Katı çöplerin ham sulara bırakılması ile eriyik oksijen miktarlarının aşırı şekilde yok edilmesi ve suyun oksijensiz kalması sonucu gibi başlıklar halinde özetlemek mümkündür.

    Denizin Kirlenmesine Yol Açan Kaynaklar

    Su doğal durumda pek çok çözünmüş madde,parçacık ve canlı organizma içerir.Evlerde ve sanayide kullanılan suya çeşitli kimyasal maddeler de karışmıştır.Sulara karışan atıklar çok çeşitlilik gösterse de, başlıca inorganik bileşenleri şunlardır: Sodyum,kalsiyum,magnezyumklorür,nitrat,nitrikbikar bonat,sülfat,fosfat.Zarar lı organik bileşikler ise çok çeşitlidir ve tümü bilinememektedir.Buna karşılık belirlenmiş olanları,böcek ilaçları,deterjanlar,fenollu maddeler ve karboksilli asitlerdir.Organik ve ısıl atıklar gibi çeşitli kirleticilerin zararlı etkileri doğal süreçlerle ortadan kalkabilir ya da azalabilir.
    Suları kirleten etkenleri etki dereceleri ve önemlerine göre sıralayacak olursak ilk sırayı,evlerden,ticaret ve sanayi kuruluşlarından kaynaklanan kanalizasyon atıkları alır.Sulardaki organik atıkların başlıca kaynağı kanalizasyon sistemleridir. Su da çok büyük miktarlarda yoğunlaşmadıkları sürece bu maddeler ,bakteriler ve öteki organizmalar tarafından kararlı inorganik maddelere dönüştürülebilir. Bu kendi kendini arıtma süreci sudaki oksijenin yardımıyla gerçekleşir.Fakat, eğer organik madde miktarı çok fazlaysa , yeterli oksijen olmadan arıtım kötü kokulara yol açabilir.
    Sanayiinin hızlı ilerlemesiyle bir dizi kirleticiler kanalizasyon atıklarını aşan sanayi atıkları ortaya çıkarmıştır.Özellikle, kağıt,kimya,petrol ve demir-çelik su kirliliğinde en önemli rol oynayan sanayilerdir.
    Plastik üretiminde kullanılan poliklorodifenil,insan,hayvan ve bitki yaşamı için büyük tehlike oluşturmaktadır.Bu madde canlı hücrelerde birikip, besin zinciri içinde yoğunlaştığından, insana gelinceye kadar birikimi tehlikeli boyutlara ulaşmaktadır.Tarım ilaçları, böcek öldürücüler ve kimyasal gübreler de suların kirlenmesinde etkilidirler.
    Enerji santralleri de yoğunlaştırma/ soğutma amaçlı olarak doğal kaynaktan aldığı suyu sıcaklığı artmış olarak kaynağa geri boşaltır.Bu ısıl kirlenme sonucunda biyolojik ve kimyasal tepkimeler hızlanır ve çözülmüş oksijen miktarı hızla artar.Suyun sıcaklığı, balıkların yaşamasına olanak vermeyecek düzeye yükselebilir; bu durum , zararlı alglerin gelişmesine de ortam hazırlayarak besleyici madde artıkları , deterjan, kimyasal gübre ve insan atıkları gibi kirleticilerin etkisini çoğaltır. Sonuçta atık ısı göllerdeki ötrofikasyonu- fosfat kirliliğini- hızlandırır.
    Su önemli bir taşıyıcıdır.Tarım artıkları ırmaklardaki kanalizasyon sularıyla ve sanayi artıklarıyla birleşirler.Bazı organik kirleticiler ırmak yatağına çökerek bir çamur örtüsü oluştururlar. Ancak artıkların çoğu , ırmak sularıyla göllere , sığ denizlere ve koylara taşınırlar. Söz konusu yörelerin en verimli sular olmasına karşılık, deniz akıntılarına açık olmayan alanlarda balıklar ve deniz canlıları büyük ölçüde zarar görürler.
    Günümüzde insanoğlu derin denizleri bir çöplük olarak kullanmaktadır. Tankerlerin boyu ve hızı arttıkça yoğun deniz trafiği yüzünden kazalar sıklaşmakta, dolayısıyla kirlenme tehlikeli boyutlara ulaşmaktadır. Denizaltında bulunan madenlerin işletmeye açılması, petrol kuyularının çalıştırılması, çeşitli bölgelere yeni kirlenme sorunları ortaya çıkmaktadır.Ulaşım kolaylığı bakımından petrol depolama tesisleri genellikle deniz kıyılarına ,limanlara yakın yerlere kurulmaktadır.Petrol arama kulelerindeki patlamalar da kıyılarda kirliliğe yol açabilmektedir.Tankerlerdeki ve petrol arama platformlarındaki kazalar,deniz yüzeyinde petrol örtülerinin oluşmasına neden olur.Böylece biyolojik özelliği değişen,olumsuz yönde etkilenen sularda canlı yaşam zarar görür.Denizlerin kirlenmesinde ve su canlılarının yaşamlarının tehdit altında olmasında petrol atıkları çok büyük öneme sahiptir.Bütün ham petrol ve türevleri deniz canlıları üzerinde zehirleyici etki gösterir.Tek hücreli bitkisel canlılar (fitoplanktonlar) çok hassastırlar.Çok düşük oranlardaki petrol bile onların ölümüne yol açmaktadır.Besin zincirinin ilk halkası olan bu canlıların ölümü bunları yiyerek yaşamını sürdüren ikinci halkadaki canlıların ve daha sonrada balıkların ölümlerine doğru gitmektedir.Atık petrolün oluşturduğu yağ tabakası da deniz kuşları için ölüm habercisidir.
    Rafineriler gibi kimya sanayii kuruluşları , sıvı atıklarını doğrudan doğruya ırmaklara oradan da denizlere aktararak kirlenmeye yol açarlar( Türkiye’de Batman ve Kırıkkale Petrol Rafineleri dışında diğer bütün rafineriler deniz kıyısında kurulmuşlardır).Kırıkkale’ de bulunan Orta Anadolu Petrol Rafinerisi de Kızılırmak yakınındadır. Kıyıya yaklaşan petrol tankerlerinden kaza sonucu dökülen petrol kıyı sularını büyük ölçüde kirletir.
    Denizlerdeki kirlenmenin en büyük etkenlerinden biri , sanayi atık ve artıkların genellikle hiçbir arıtma işleminden geçirilmeden ırmaklara boşaltılmasıdır.Irmakların sularında gübre, işlem görmüş ya da görmemiş kanalizasyon , azot veya fosfat bileşikleri gibi ağır ve zehirli kimyasal maddeler , kadmiyum , civa ve kurşun gibi zehirli metaller , maden yataklarının bu atıklarda bu maddelerin ne ölçüde zararlı olduğu tam bilinememekle birlikte , büyük miktarda civa içeren sulardan avlanan balık ve benzeri ürünleri yiyen kişilerde ölüm olaylarına ve sinir sisteminde kalıcı bozukluklara rastlanmaktadır.
    Ayrıca , sudaki asılı parçacıklar , öteki maddeleri soğutarak bakteri gelişimine ve başta DDT gibi böcek öldürücüler olmak üzere , pek çok zararlı maddenin dip çamurlarında (sedimentlerde) çökelmesine yol açar.Bütün bunlar zehirli planktonların çoğalmasına ve deniz suyunda oksijen yüzdesinin tehlikeli oranda azalmasına yol açmaktadır.
    Özetleyecek olursak;denizler evsel,tarımsal ve endistürüyel sebeplerle hızlı bir şekilde kirletilmektedir. Organik ve in organik atıkların oluşturduğu asılı tanecik tabakaları güneş ışığının derin sulara ulaşmasını engelleyerek canlıların yaşamasını tehlikeye düşürür
     

Bu Sayfayı Paylaş