Dünya Tarihini Değiştiren Savaşlar

'Tarihi Bilgiler' forumunda NeslisH tarafından 7 Kasım 2008 tarihinde açılan konu

  1. NeslisH

    NeslisH Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Dünya Tarihini Değiştiren Savaşlar konusu Tarihin Kaydettiği İlk Meydan Savaşı: Kadeş (MÖ 1296-1280)
    MÖ II. Binli yıllarda Anadolu’da Hitit, Mezopotamya’da Babil ve Asur devletleri, Mısır’da ise Eski Mısır sülaleri yaşıyordu.
    O zamanın bütün dünyasını teşkil eden bu üç memleket arasındaki tüm gidiş gelişler, Kuzey Suriye’den geçmek zorundaydı.
    Öte yandan gerek Mezopotamya gerekse Mısır’da orman bulunmadığı için Mısır ve Mezopotamya kralları, yaptıkları mabet ve saraylar için Amanos dağlarında yetişen güzel kokulu ağaçların tomruklarına şiddetle muhtaçtılar. Bu yüzden Eski Şark dünyasında kuvvetlenen her devlet, bu topraklara, yani Kuzey Suriye’ye göz dikiyordu.

    Mısır kaynaklarına göre savaş arabaları o çağlarda zamanımızın tank ve zırhlı araçlarına denk araçlardı.

    Kadeş Savaşı, Firavun Ramses’in iktidarının beşinci yılında, yani MÖ 1296’da olmakla birlikte, MÖ 1280’de (bazı kaynaklarda 1278) iki devlet arasındaki büyük barışın yapılmış olması, çarpışmaların bı yıla kadar sürdüğünü gösterebilir. Barış yapıldığında Hitit devletinin başında III. Hattusilis bulunuyordu.

    Ramses’in Hattuşili’ye gönderdiği mektupta antlaşmadan ‘gümüş tablet’ diye söz edilmektedir.

    Kadeş Antlaşması’nın asıl metni gümüş tabletlere çivi yazısıyla yazılmıştı. Antlaşmanın Boğazkale (Hattuşaş) kazılarında bulunan kil tablet şeklindeki nüshası İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.

    -Efsanevi Truva Savaşı (MÖ 1200’ler)
    Homeros, Truva efsanesini kendi kurgulamamış, yalnızca biçimlendirmiştir. Destan, yenilmez savaşçı Aşil’in (Akhilleus) öfkesi ile başlayıp Hektor’un ölümüyle biten olayları işler.

    İlyada Destanı’nda, on yıl süren bu savaşın dokuzuncu yılına ait 49-50 gün hikâye edilir. Odesa’da ise, on yılın sonunda Truva’nın Akalar tarafından ele geçirilmesini sağlayan, meşhur Truva Atı hilesinin mucidi İthaka Kralı Odysseus’un yurda dönüş yolunda başına gelenler anlatılır.

    İlk Helenleri Anadolu’ya çeken bir başka sebep de maden idi. Homeros destanında sıkça geçen tunç sözcüğü de bunu gösterir, öte yandan o dönemin en değerli madeni demire sahip olmak da Akaların amaçlarından biriydi.

    Truva Anadolu’ya aitti.

    Truva’da son yapılan kazılarda, beş bin yıllık bir Hitit su şebekesi ortaya çıkarılmıştır. Ortaya çıkarılan yer altı su sistemi, Truva’nın beş bin yıl önce bir Hitit kenti olduğunu göstermektedir.

    Truva (Troia, Troy, İlion, İlias ya da İlium), Küçük Asya (Asia Minor) denen Anadolu’nun kuzeybatısındaki Troas bölgesinde, bir sırtın üzerinde, Çanakkale’nin 30 km kadar uzağındaki Hisarlık Tepesi üzerinde dokuz kere yıkılıp yeniden kurulmuş bir şehirdir.

    Homeros’un Yunanlılar tarafından işgal edilip yakılıp yıkıldığını anlattığı, İlyada destanındaki Truva, MÖ 15-12. yüzyıla ait olan 6. tabakadır.

    Aşil’in ateşe tutulan vücudu ölümsüzlük kazanmış, ama elle tutulduğu için ateşten etkilenmeyen sağ topuğu dışarıda kalmıştır.

    Truva Savaşı’nın on yılı bazen Akaların, bazen de Truvalıların üstünlükleri ile geçer. Bazen orduların savaşı olur, bazen de iki tafaın yiğit savaşçılarının teke tek dövüşü şeklinde cereyan eder. Akalar, bazen Truvalıları kentin surları içine püskürtür, bazen de Truvalılar, Akaları gemilerine kadar kovalar.
    Destanın ve savaşın ünlü simalarından Aşil, bir süre sonra kadın meselesi yüzünden Agamemnon’a içerleyip savaştan çekilir. Dostu Patroklos, teke tek savaşta Truvalı Hektor tarafından öldürülünce Aşil, Agamemnon ile barışır ve Hektor’un başını kesmeye yemin ederek savaşa katılır. En sonunda da surlar üzerindeki Truvalı akrabalıların gözü önünde, biraz da Athena’nın yardımıyla Hektor’u öldürür ve cesedini savaş arabalarının arkasına bağlayarak gemilere kadar sürükler. Ancak Aka ordugâhına gelen Priamos’un yalvarıp yakarmalarına dayanamaz ve Hektor’un cesedini törenle yakılması için Truvalılara verir. Savaşın sonlarına doğru, Aşil de Apollo’nun yönlendirdiği Paris’in attığı zehirli ok ile sağ topuğundan vurularak öldürülür. Paris ise Philoktetes’in okuyla kasığından vurularak öldürülecektir.

    On yıl gibi uzun bir sürede kenti ele geçiremeyen Akalar, sonunda Odysseus’un önerdiği bir hileye başvurmaya karar verir. Devasa boyutlarda bir tahta at inşa ederek içine Odysseus ile birlikte ordunun en yiğitlerini yerleştirirler. Tanrılarına sunulmuş bir adak gibi atı sahile bırakıp gemilerine biner ve sanki gidiyormuş gibi yapıp yakındaki Tenedos Adası’nın (Bozcaada’nın) arkasına gizlenirler. Truvalılar, Akaların adağı yerine gelmesin diye tahta atı surların içine çekerler. Sonra da şehri başarıyla savundukları düşüncesiyle eğlenceye dalarlar. Gece vakti attan fırlayan Akalar, geri dönen gemilerden sessizce sahile çıkan arkadaşlarına şehrin kapılarını açar. Kaleye dolan savaşçılar Truva’yı yakıp yıkar ve erkekleri öldürür. Priamos’un hazinelerini, kadınları ve Helen’i alarak Yunanistan’a dönerler. Katliamdan kaçarak kurtulan çok az sayıda insan, Truvalı soylu bir kişi olan Aineias liderliğinde Antandros limanından İtalya’ya doğru yola çıkar ve vardıkları yerde Roma Devleti’nin temelini atarlar.

    Oysa yapılan son çalışmalar, Truvalıların Anadolu kökenli olduğunu göstermektedir. Eski Yunanlılar kendilerinden farklı diller konuşan halklara ‘barbar’ derlerdi. Truva, uygarlık olarak onlardan üstün olsa bile, bir ‘barbar’ ülkesiydi. Daha ilerideki dönemlerde, Avrupa Hıristiyan olduktan sonra da Ege’nin iki yakası arasındaki uygarlık farklılığı devam etti. Batı tarafı Hıristiyan, Doğu tarafı ise Müslüman dünyanın bir parçası oldu. Truva Savaşları, gerçekte ganimet savaşı olsa da hep bir uygarlıklar savaşı olarak algılanmıştır. Hatta bazılarının kafasında Truva Savaşı halen devam etmektedir.

    -Yenilenler Kadar Yenenleri de Yıpratan Pelepones Savaşı (MÖ 431-404)
    Pelepones, Mora yarımadasına verilen isimdir.

    Böylece Pelepones Savaşları, Yunan tarihinin kaydettiği en büyük yenilgi olan Sicilya seferi ile sona ermişti.

    O dönemde Atinalılar, üç ayrı düşmana; Perslere, Spartalılara ve eski müttefiklerine karşı savaşmak zorunda kaldılar.

    Siyasetten uygarlığa Yunanların önderliğini yapmış olan Atina çöküyor ve Sparta bir zamanlar can düşmanı olan Perslerin yardımıyla kazandığı bu zaferin ürünlerini toplamaya hazırlanıyordu. Fakat bu kardeş kavgası her iki tarafı da bir hayli yıprattığından ülke, bir süre sonra yabancı bir devletin, Makedonya Krallığı’nın hakimiyeti altına girecek, Atina’nın başaramadığını bu devlet başaracaktı.

    -Müslümanların İlk Zaferi Bedir Savaşı (13 Mart 624)
    Bedir Savaşı, Hicret’in 2. yılında, Ramazan’ın 17. gününde başlamıştır. (13 Mart 624)
    Savaşın yapıldığı yer, Medine ile Mekke arasındaki bir kuyunun yanıydı. Burası, Bedir adında bir kişiye ait olduğu için onun ismi ile anılmıştı. Müslümanlara Hicret’ten önce savaş izni verilmemişti. Nitekim Müslümanlar ne zaman kendilerine zülum ve işkencelere karşı koymak ve zulmedenlerden öç almak isteseler, Hz. Muhammed “Bana savaş emredilmedi” diyerek onları sabırlı olmaya ve Allah’ın bu husustaki emrini beklemeye davet ediyordu.

    Araplar eskiden kabilecilik gayretiyle savaşırdı. Bu savaşta ise aynı kabilenin insanları çarpışacaktı; kardeş, amca, yeğen, hatta baba-oğul birbirini öldürecekti.
    Müslümanların sancağını Mus’ab b.Umeyr taşıyordu. Onun kardeşi Ebu Aziz ise Kureyş’in bayraktarıydı. Utbe b. Rabia’nın oğullarından Velid, kendi yanında, ikinci oğlu Ebu Huzeyfe ise Müslümanlar arasındaydı. Hz. Ebubekir’in bir oğlu Abdullah kendisiyle beraberdi, diğer oğlu Abdurrahman ise müşrik saflarındaydı. Hz. Muhammed’in amcalarından Hz. Hamza kendi yanında, diğer amcası Abbas ise karşı tarafta yer almıştı. Hz. Peygamberi ömrü boyunca himaye etmiş amcası Ebu Talib’in oğlu Hz. Ali Müslümanlar içinde, diğer oğlu Akil ise Kureyş safında bulunuyordu. Hz. Muhammed’in ilk hanımı Hz. Hatice’nin kardeşi Neyfel ile damadı Ebu’l-As da karşı tarafta yer almıştı. Ailelerin farklı cephelerde yer aldığı bir savaştı, Bedir Savaşı…

    Öldürülenlerden 24’ü Müslümanlara en çok düşmanlık gösteren Kureyş büyükleriydi. Savaşın başkomutanı Ebu Cehil de ölenler arasındaydı.

    Bedir Zaferi’nin duyulması medine’de bayram havası estirdi. Mekke ise mateme büründü, Ebu Leheb bir hafta sonra üzüntüsünden öldü.

    Esirlerden fidyelerini ödeyenler, hemen serbest bırakıldı, ödemeyenler ise, her biri Medineli 10 çocuğa okuma yazma öğretme karşılığında hürriyetlerini kazandı.

    Bedir Savaşı’na katılan her Müslüman’a “Ehl-i Bedir” denilmiştir. Bu isimlendirme de İslam tarihinde benzeri bulunmayan bir şereftir, diğer savaşlarda böyle bir ifade kullanılmamıştır.

    -Bizans’a Suriye’yi Kaybettiren Yermük Savaşı (20 Ağustos 635)
    İslam ve Bizans kaynaklarına göre, Müslümanların Bizans İmparatorluğu’na doğru ilk ilerleyişlerinin zirvesinde Yermük Savaşı bulunmaktadır.

    Halid Bin Velid, “Bu savaş geleceği tayin edecek, bugün başarırsak, yarın da başarılı oluruz ve zafer bizimdir. Bugün yenilirsek bir daha kendimize gelemeyiz.”

    Bu savaşta İslam ordusunda kadınlar da geri hizmetlerde görev almıştı.

    Savaş devam ederken Halid bin Velid, Mekke’den gelen haberle Hz. Ebubekir’in vve yerine Hz. Ömer’in geçtiğini öğrenmişti.

    Süveyş’ten Anadolu dağlarına kadar bütün topraklar Müslümanların eline geçmişti.

    -Türklerle Arapları Çinlilere Karşı Birleştiren Talas Savaşı (Temmuz 751)
    Barış zamanında evlatlar babalarını gömer.
    Savaş zamanında ise babalar, oğullarını.
    Croesus

    Bunu haber alan Çi,nliler, 70 bin kişilik bir orduyla soluğu Arapların Taraz, Çinlilerin Ta-lo-se dedikleri Talas yakınlarında aldı. Çin ve Müslüman kuvvetleri 751 yılının Temmuz ayında Talas yakınında karşı karşıya geldi. Beş gün süren savaş, Göktürklerin bir boyu olan Karlukların arkadan taarruz etmeleri ile Çinliler için büyük bir hezimetle son buldu. 70 bin kişilik Çin birliklerinin büyük bir kısmı savaş meydanında öldürülmüş, 20 bin kadarı esir olarak Müslümanların eline geçmiş, Kao Sien-çe ise son anda canını kurtarıp birkaç adamıyla kaçmıştı.
    Talas, sıradan bir savaş değil, bilakis Türk ve İslam ordularının birlikte, Çinlilere karşı verdiği bir meydan savaşıydı. İslamiyet’i henüz kabul etmeyen Türklerin, Orta Asya’da İslam dinini tanıtıp yayan Araplarla birlikte, Çinlilere karşı, Talas’ta yaptıkları bu savaş, sebep ve sonuçları bakımından çok önemlidir. Rus tarihçi Wilhelm Barthold, bu tarihi günün Orta Asya’nın kaderini çizdiğini söyler. Olayların gelişimi Orta Asya’nın Çinleşeceğini gösterdiği bir anda, ülke İslamlaşmaya başlamıştı.

    Çinliler, Talas yenilgisinden sonra 20. yüzyılın başına kadar, Tanrı Dağları’nın (Tiyenşan) batısını geçemeyecektir.

    Talas Savaşı’nın en önemli neticesi, İslam dininin Türkler arasında yayılmasını sağlamış olmasıdır.

    -İspanya’nın Müslümanlar Tarafından Fethi (19 Temmuz 711)
    İspanya’da III. Abdurrahman döneminde Emevi hakimiyeti en parlak dönemini yaşamıştı. Kurtuba şehri, Batı’nın Bağdat’ı, yüksek öğrenim ve güzel sanatlar faaliyetlerinin, zengin kitap hazinelerinin toplandığı bir merkezdi. III. Abdurrahman’ın elli yıl süren saltanatı (912-961) sırasında ülke, bütün Avrupa’da sadece İstanbul’un rakip olabildiği en gelişmiş ülke haline gelmişti. Berberilerin 1013’te Kurtuba’yı yağmalaması ve bilim adamlarının dağılmasına bir tepki olarak bu dönemde de ilmi gelişme sürmüş, hükümdarlar entelektüel bir özgürlük ortamı oluşturmuşlardı. Seville, Bodacoz, Almeria, Gırnata ve Saragossa yeni entelektüel merkezler olarak ortaya çıkmıştı.

    Endülüs’te, Yahudiler, Müslümanlar ve Hıristiyanlar çok kültürlü bir toplum halinde uyum içinde yaşamışsa da, 800 yıllık mücadele ve savaşlar sonrası Müslümanların ve Mağriplilerin yarımadadan çıkarılmasıyla bu durum değişikliğe uğrayacaktı. İspanyol ruhundaki geçmişe dönük bu yara, daha sonrasında Yahudilerin İspanya’dan kovulmasına kadar uzanan süreci de başlattı. Böylece Güney İspanya’da son Müslüman devlet olarak hayatını sürdüren Gırnata Devleti’ne son verildi.

    -İslam Ordularını Batı Avrupa’dan Çıkaran Tur ve Puvatya (Tours ve Poitiers) Savaşı
    (Ekim 732)
    Batı tarihlerinde Müslümanların ilerleyişini durdurup, Batı Avrupa’yı Hıristiyanlık adına kurtardığı kabul edilen savaş, 732 yılında Charles martel komutasındaki Frenklerin İslam ordularını kesin bir yenilgiye uğrattıkları yerin adıyla anılan Tur ve Puvatya (Poitiers) Savaşı’ydı.

    Tarihçi Denis de Rougemont, ‘Gerçek Avrupa topluluğu fikri, ortak düşman olan Endülüs Müslümanlarının 732 yılında Fransa’da Pitiers yakınlarında bozguna uğratılması ile başlamıştır’ der.

    -Selçuklu Devleti’nin Temeli Atılıyor Dandanakan Savaşı (Mayıs 1040)
    Türk-İslam tarihinin dönüm noktalarından birini teşkil eden Dandanakan meydan Muharebesi üç gün sürdü. Susuzluk, yorgunluk, açlık ve nihayet fikir ayrılıkları içinde bitkin durumda bulunan Gazneliler, Çağrı Bey’in saldırışları ve bu esnada 370 Türk kölesinin Selçuklulara geçişi ile bozguna uğradı. Başta Beg-Toğdı olmak üzere, askerlerin firarı ile sağ-sol kanatlar çöktü. 23 Mayıs 1040 günü Cuma günü Gazne ordusu diye bir şey kalmamıştı ortada. Sultan Mesud, 100 süvari ile savaş meydanını terk ederek güçlükle kurtuldu.

    1040 Dandanakan Savaşı ile Selçuklu Devleti bağımsız bir devlet halinde yükseldi. Anadolu seferlerine yönelmelerinin yolu bu zaferle açıldı. Tuğrul Bey 1043’te Kazvin’e geldiği zaman hakimiyeti altına girmeyi reddeden Oğuzlar, ertesi yıl yeni göçlerle kuvvetlenecekler ve büyük kitleler halinde Doğu Anadolu’ya gireceklerdi. Diğer Oğuz kitleleri Diyarbekir istikametinde ilerleyerek, Meyyafarikin (Silvan), Mardin ve Cizre’ye ulaştılar.

    -Anadolu’nun Kapısını Türklere Açan Zafer Malazgirt Meydan Savaşı (26 Ağustos
    1071)
    Selçuklular, Gazneli Devleti’nin egemenliği altında bulunan Horasan’a yerleşip bir devlet kurmalarını sağlayan Dandanakan Savaşı’ndan (23 Mayıs 1040) sonraki yıllarda, genişleme ve yayılma hareketlerini daha çok batıya gerçekleştireceklerdi. Tuğrul Bey, yeni kurulan Selçuklu Devleti’nin baş hükümdarı olarak Nişabur şehrinde tahta çıktığında ilk işi, batı fetihlerini teşkilatlandırmak oldu.

    Babası Çağrı Bey’in ölümünden beri Horasan’da vali bulunan Alparslan, amcası Tuğrul Bey’in ölümünden (1063) sonra askeri üstünlüğü, çabukluğu, azmi ve enerjisi sayesinde kısa zamanda, diğer adaylar arasından sıyrılarak, Selçuklu Sultanı olmayı başarmıştı.

    Bizanslılar gittikçe tehlikeye düşen Anadolu’yu savunmak için Romen Diyojen (Romanos Diogones) gibi kudretli bir kumandanı imparatorluk makamına çıkardılar. Romen Diyojen, Anadolu’nun Kapadokya bölgesinde görev yapan ünlü bir komutandı.

    Er-Basgan, Selçuklu tarihinde Bizans’a iltica eden ilk Türk beyi idi. Onu yakalayıp Sultan’a teslim etmekle görevli Emir Afşin ise, denize ulaşan ilk Türk kumandanı olacaktı.

    Bizans İmparatoru Romen Diyojen, 1070-1071 kışında, Anadolu’yu geri almaktan başka İslam ülkelerini istila etmek hatta Selçuklu Devleti’ni de ortadan kaldırmak hedefiyle Bizans tarihinin en büyük ordularından birini toplamıştı…Şark Müslüman ve Hıristiyan kaynakları bu ordunun asker sayısını 200 bin ile 600 bin arasında gösterir. Urfalı Mateos ise ‘deniz kumu kadar çok’ ifadesi ile Bizans ordusunu 1 milyon olarak kaydetmiştir.

    Alpaslan’ın bu teklifi zor durumda olduğu için yaptığını düşünen İmparator, öneriyi kaba ve sert bir biçimde reddetti. ‘Ben bu üstün duruma pek çok para sarf ederek ve asker toplayarak eriştim. Şimdi bundan asla vazgeçmem. Barış ancak Rey şehrinde yapılacaktır. İslam ülkelerine kendi ülkem gibi hakim olmadan geri dönmeyeceğim’ dedikten sonra heyete: ‘İsfahan mı güzeldir, yoksa Hemedan mı?’ diye sordu. Heyet Başkanı İbnü’l-Mahleban: ‘İsfahan’ diye karşılık verince ‘Hemedan’ın soğuk olduğunu haber aldık, biz İsfahan’da kışlayacağız, hayvanlarımız da Hemedan’da’ dedi.

    Bütün savaş hazırlıklarını bitiren ve ak giysiler giyerek ‘Ölürsem kefenim bu olsun’ diyen Alparslan,…

    İlk defa bir Bizans İmparatoru, Müslüman bir hükümdara esir düşüyordu.

    Diyojen, Sultan Alparslan tarafından kucaklanarak ve ‘İmparator! Müteessir olmayınız; insanların maceraları böyledir. Size esir değil, büyük bir hükümdar muamelesi yapacağım’ sözleri ile karşılandı.

    Alparslan: ‘Eğer zaferi sen kazansaydı bana ne yapardın?’
    Diyojen: ‘Fena şeyler, ya başını kesmelerini yahut bir darağacında asmalarını emrederdim.’
    Alparslan: ‘Seni affetme kararındayım.’

    Diyojen ise ülkesine döndüğünün ertesi günü iki gözü çıkarılarak öldürüldü.


    -Bir Doğu-Batı Mücadelesi: Haçlı seferleri (1095-1270)
    Haçlı Seferlerinin ardındaki beyin, Papa II. Urbanus, 27 Kasım 1095’te Fransa’da Clermont Konsulü’nde seslendiği kitleye, Müslümanları hedef göstererek, şu çağrıyı yapıyordu: ‘Kudüs şimdi Hz. İsa’nın düşmanlarının, Tanrı tanımazların elinde. Kudüs özgür olmak istiyor, yardımınızı istiyor! Kim bu işi üstlenecek? Kim yanlışları düzeltecek? Bu toprakları kim kurtaracak? Siz değilse kim!

    Haçlı Seferleri’nin sebepleri arasında, Doğu’nun elinde tuttuğu ipek ve baharat yollarının ele geçirilmesi umudu da vardı.

    Bütün Haçlı Seferleri, 11-13. yüzyıllar arasında Papalığın teşvikiyle Anadolu’da ve kutsal mekânların bulunduğu Kudüs’te Batı hükümranlığını kurmak için düzenlendi. Bu seferlere katılanların zırhlarının üzerine işlenen haç işareti, seferlere de adını verecekti.

    Birinci Haçlı Seferi ve Kılıç Arslan (1095-1099)
    Haçlılar ikinci kez Anadolu’da (1147-1149)
    Üçüncü Haçlı Seferi ve efsane komutan Selahaddin Eyyubi (1189-1192)
    Dördüncü Haçlı Seferi (1202-1204)
    Beşinci Haçlı seferi (1217-1221)
    Altıncı Haçlı Seferi (1228-1229)
    Yedinci Haçlı Seferi (1248-1254)


    -Anadolu Selçuklu Devleti’nin Sonunu Hazırlayan, Türk Beylikleri’nin Ortaya Çıkışına

    Neden Olan Kösedağ Savaşı (4 Temmuz 1243)
    1243’te Baycu Noyan komutasındaki 30 bin kişilik Moğol ordusu, 80 bin kişi civarında bulunan Selçuklu ordusunu Kösedağ’da bozguna uğrattı. Heyecan ve tecrübesizlik, bir kez daha affedilmemişti.

    Vezir Ali’nin Amasya Kadısı Fahreddin’e söylediği sözler bu durumu dile getirmektedir: ‘Memleket işleri ve saltanat ahvali Sultan’ın akılsızlığı, gençliği ve nadanlığı, ayak takımı ve rezillerle oturup kalkması sebebi ile bu hale düştü; aşırı eğlencenin uğursuzluğu yüzünden bu hale geldi.’

    -İngilizlerin Denizlerde Hakimiyet Aramaya Başlamasına Yol Açan Süreç Yüzyıl

    Savaşları (1337-1453)
    İşte bu sırada Fransa’da yeni bir umut ışığı olarak Jeanne D’arce ortaya çıktı. 16 yaşındaki bu genç kız, Orleans garnizonunun harekete geçmesini sağlayarak düşmanı geriletti. Dauphin’in desteği ile bir ordu kurarak 1429’da Patay’da bir zafer kazandı. Ancak İngilizler tarafından yakalandı, inançlarından saptığı iddiasıyla yargılandı ve 1431’de bir kazıkta yakılarak öldürüldü. Jeanne D’arce Fransa’da yeni bir vatanseverlik ruhu estirmişti.

    Daha sonra İngilizlerin kontrolündeki bir kilise tarafından, politik nedenlerle, ama günahkâr olduğu iddiasıyla mahkûm edilerek yakıldı. Henüz 19 yaşındaydı. Ölümünden 24 yıl sonra aklandı. 20. yüzyıla gelindiğinde ise Vatikan tarafından aziz ilan edildi.

    -Osmanlı Fetihlerini Kesintiye Uğratan Timur İstilası Ankara Savaşı (28 Temmuz 1402)
    Timur, Cengiz Han’dan beri ortaya çıkan büyük Moğol hükümdarlarından ve tarihin en büyük fatihlerinden birisiydi. Bir ayağının sakat olmasından dolayı Osmanlı tarihlerinde “Timurlenk” olarak anılan Timur, Türkistan’da küçük bir hükümdar ailesinin yan koluna mensuptu. Cengiz Han’ın dev imparatorluğunun ihyasını hedef edinmiş, bu amacını uzun ve kanlı mücadeleden sonra hemen hemen gerçekleştirmişti.

    Ailesi Türkçe konuşurdu ve Türkleşmiş, Müslümanlaşmış Moğollardandı.

    Yıldırım’ın son gönderdiği hediyeler de Timur’un canını sıkmıştı. Hediyelerden her kısmının miktarı on adetti. Oysa Türklerde makbul rakam dokuz olduğundan, hediyeler dokuzar olmalı idi.

    Nasıl ki Kösedağ Savaşı, Moğollar karşısında Selçukluların Anadolu’daki gücünü yok ettiyse, Timur da Osmanlıların Anadolu’daki gücünü I. Mehmed’in devleti toparlayışına kadar kesintiye uğratmıştır.

    -Roma İmparatorluğu’na Son Noktayı Fatih Sultan Mehmet Koydu İstanbul’un Fethi

    (29 Mayıs 1453)
    ‘Konstantiniyye mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden emir ne güzel emir; o asker ne güzel askerdir.’ Hz. Muhammed (SAV)

    Sultan Mehmed, öncelikle 1452 Mart’ında Boğaz’ın iki yakasının birbirine en yakın olduğu mevkide, Yıldırım Bayezid’in yaptırdığı Anadolu Hisarı’nın karşısında Rumeli Hisarı’nın inşasını emretti. Boğazkesen Kalesi Muhammed kelimesindeki harfleri terkiben şekillenmiş ve her mim harfinin yerinde bir kule yükselmişti.
    Bizans İmparatoru XI. Konstantin, 6 bin işçinin çalışmasıyla üç-dört ay gibi kısa bir sürede tamamlanan hisarın inşasını, çaresiz bir şekilde izlemek zorunda kalmıştı.

    O kadar ki, birleşme karşıtı olan Grandük Lukas Notaras ‘İstanbul’da Kardinal’in şapkasını görmektense Sultan’ın sarığını görmek daha iyidir’ diyordu.

    Toplar konusunda usta olan Saruca adlı bir usta, o güne kadar benzeri işitilmemiş 300 kantar ağırlığında büyük bir top dökmüştü. Ayrıca Osmanlı ordusuna iltica eden Macar Urban adlı bir top ustası da Yeniçeri Mühendis Muslihiddin gibi çok sayıda usta ile birlikte İstanbul’un fethinde büyük etkisi olacak topları dökmüştü. Şahi adındaki büyük topun İstanbul’a getirilmesi bile iki ay sürmüştü.

    Bu arada da boş durmuyor, Osmanlı kara ve deniz kuvvetlerini engellemek için çareler düşünüyordu. Bunlardan biri, Haliç’in ağzına, bir ucu Sarayburnu’na diğer ucu Galata rıhtımına uzanan bir zincir gerilmesi fikriydi.

    Kuşatmada Osmanlı kuvvetleri için surların yanı sıra ikinci büyük engel, surlara yaklaşılmasına engel olan Rum ateşi idi. (Rum ateşi, İstanbul’un fethi esnasında şehri savunmaya çalışan bir Rum tarafından bulunan ve kükürt, zift, tuz, gazyağı ve zeytinyağı karışımından oluşan bir çeşit yanıcı madde)

    Gemiler Haliç’ten Yürütülüyor…

    Şehre ilk girilen ve bayrağın dikildiği yer Topkapı civarı idi.
    29 Mayıs 1453/20 Cemaziyelevvel 857’de, kuşatmanın 54. günü fetih gerçekleşmişti. Şehir, kuruluşundan beri yaşadığı irili ufaklı 28 kuşatmaya dayanmış, 29. seferde pes etmişti.

    1600 yılına gelindiğinde ise İstanbul, 700 bin kişilik sakiniyle, o dönem Avrupasının en kalabalık şehri olmuştu.

    Bu arada 1455’te, İstanbul’un 500 yıl boyunca can damarı olacak Kapalıçarşı’nın yapımına da başlanmıştı.
     
  2. NeslisH

    NeslisH Özel Üye

    -Osmanlı’nın Güney’e Açılan Kapısı: Mısır Seferi ve Mercidabık-Ridaniye Savaşları

    (1516-1517)
    Fakat verilen cevap‘kılıçla alınan yerin kılıçla teslim edilebileceği’ şeklindeydi.

    Sultan Selim Mısır’da 8 ay kadar kaldı. Oradaki günleri hakkında kaynaklar geniş bilgi veriyor ve Nil’de gezinti yapan Sultan’ın Ravza adasına gittiğini naklediyor. Adaya daha sonraki gidişlerinde üç önemli olay yaşanmıştı. Bunlar, Mısırlı bir emirin düzenlediği suikast teşebbüsü, Padişah’ın sandalla sahile çıkarken Nil nehrine düşerek ölüm tehlikesi geçirmesi ve Osmanlı donanmasının İskenderiye’ye gelmiş olmasıydı.

    Osmanlı için Mısır seferinin siyasi, iktisadi, askeri ve dini alanda önemli sonuçları olmuştu. Müslümanlarca kutsal sayılan toprakların alınması, Yavuz Sultan Selim’e ve Osmanlı Devleti’ne prestij kazandırmıştı. Mekke ve Medine’nin anahtarlarından başka, Kudüs’ün de Osmanlı yönetimine geçmesi İslam ve Hıristiyan dünyası üzerinde büyük etki bırakmıştı.

    Bu arada yivli topun 1868’de Almanlar tarafından icat edilip kullanıldığı sanılır ama ilk kez Sultan Selim tarafından Mısır seferinde kullanılmıştır. Bu toplar halen İstanbul’da Askeri Müze’de sergilenmektedir. Arka arkaya 5 ve 10 gülle atan yeni dökülmüş Osmanlı topları ilk defa Ridaniye’de kullanılmıştır.

    -Osmanlı’nın En Büyük İmha Savaşı Mohaç Meydan Muharebesi (‘9 Ağustos 1526)
    657 yıllık Macar Krallığı sona eriyor.

    Hatta Mohaç Savaşı, işlerin kötüye gittiği durumlarda Macarların birbirlerini teselli etmek için kullandıkları bir deyişe bile kaynaklık etmiştir: ‘Több is veszett Mohacsnal! Yani: ‘Mohaçda daha fazlasını kaybetmiştik!’

    -Psikolojik Üstünlüğü Osmanlı’dan Batı’ya Geçiren İnebahtı Deniz Savaşı (Batılı

    Kaynaklarda Lepanto) (7 Ekim 1571)
    ‘Biz Kıbrıs’ı almakla sizin kolunuzu kestik, siz İnebahtı’nda bizi yenmekle, sakalımızı traş ettiniz. Kesilen kolun yerine yenisi gelmez, fakat kesilen sakal daha gür çıkar.’ Sokollu Mehmet Paşa

    Mamma Li Turchi! (Anneciğim Türkler geliyor!) Çok eskiden beri Avrupa’da yaramazlık yapan çocukları korkutmak için yaygın olarak kullanılan İtalyanca’da bir deyim. Halen bile Türklerle ilgili önemli bir gelişme olduğunda, başta İtalyan basını olmak üzere, Batı basını tarafından sıklıkla kullanılır.

    Uluç Ali Paşa’nın bu istek üzerine birtakım teknik mazeretler ileri sürmesi üzerine Sokullu, tarihe geçen şu sözü edecekti: ‘Devletin servet ve kudreti o derecededir ki, gerekirse demirleri gümüşten, halatları ibrişimden, yelkenleri atlastan bir donanma yapılabilir. Eğer gemilerin bir noksanı bulunursa geliniz benden isteyiniz.’

    -Yeni Bir Avrupa Doğuran Otuz Yıl Savaşları (1618-1648)
    ‘Savaş askerlere bırakılamayacak kadar ciddi iştir.’ Georges Clemenceau.

    Başlangıç noktası Protestan-Katolik mücadelesi gibi görünse de, savaşan tarafların çoğu siyasi amaçlar uğruna kılıca sarılıp kan dökmüştü. Üstelik savaşın baş aktörü konumundaki Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’na bağlı prensliklerin farklı taraflarda savaşması sebebiyle bu savaşlar dizisi, bir iç savaş niteliği de taşıyordu. Peki, ne olmuştu da Avrupalı, boğaz boğaza gelmişti?

    -Türklerin Orta Avrupa’daki İlerleyişinin Son Sınırı II. Viyana Kuşatması (12 Eylül

    1683)
    1683 Ocak’ında Avusturya seferi başladı. 350 bin kişilik muharip kısmı, 150 bin kişilik geri hizmet kuvvetleriyle birlikte toplam 500 bin kişilik devasa Osmanlı ordusu, o zamana kadar sefere çıkarılan en kalabalık savaş makinesiydi.

    Viyana Kuşatması efsaneleri…
    Buna göre, Kruasan (Croissant) olarak bildiğimiz hamur işi, Viyanalılar tarafından 1683’te ya da 1529’daki ilk kuşatma esnasında, Türk kuşatmasının püskürtülmesini kutlamak için yapılmaya başlanmıştı.
    Bir diğer efsane de yine Fransızların ünlü Baget ekmeğiyle ilgili. Anlatılanlara göre, Baget ilk olarak, Kral Sobieski’nin zaferini kutlamak için kendisine özel olarak pişirilmiş, Leh süvarilerini onore etmek için de uzun ince, mızrak formunda hazırlanmıştı.
    Diplomat, asker, casus ve aynı zamanda tüccar olan Ukrayna kökenli Franciszek Jerzy Kulczycki, Osmanlılardan kalan bu kahveleri kullanarak Viyana’daki ilk cafeyi açmış, ardından da ya kendisi ya da Fransisken rahibi (İngilizcede Capuchin) olan ve aynı zamanda Türklere karşı da savaşmış Marco d’Aviano tarafından kahveye bal ve süt eklenmesiyle cappucino ortaya çıkmıştı.

    -Napolyon’u Yenilir Kılan Rusya Seferi (Haziran-Aralık 1812)
    Hazırlanan kuvvetin yarısını yabancı askerler teşkil ettiğinden, Napolyon’un 600 bin kişilik bu devasa ordusuna, ‘Yirmi Millet Ordusu’ deniyordu. Bunun 270 bin kadarı Fransız’dı.

    Moskova’yı almanın Napolyon’a faturası ağır olmuş, ordusunun dörtte birini, 150 bin askerini kaybetmişti.

    24 Haziran’da 600 bin kişi ile Niemen nehrini geçen Napolyon, 12 Aralık 1812’de aynı nehirden geri dönerken, arkasında sadece 50 bin askeri kalmıştı.

    İlginçtir, Rusya’nın korkunç kışı, Napolyon’dan bir asır sonra, benzer bir hezimeti Alman diktatörü Hitler’e yaşatacaktı…

    Napolyon’a gelince, Viyana Kongresi sırasında Elbe’den kaçarak yeniden Fransa’nın başına geçti, ama Waterloo’da 1815’te İngiltere’ye yenilerek, bu defa 1821 yılında ölümüne kadar sürgün kalacağı St. Helena adasına gönderildi.

    -İngiltere’yi Süper Güç Yapan Waterloo Savaşı (18 Haziran 1815)
    ‘Savaşın bir gününü görseniz, bir diğerini görmemek için Tanrı’ya yalvarırdınız.’ Napolyon

    Waterloo Savaşı, Napolyon Savaşları’nın en sonuncusu ve en etkileyicisidir.
    Waterloo Savaşı, Brüksel kentinin 13 kilometre güneyinde, Napolyon Bonaparte kumandasındaki Fransız ordusu ile İngiltere’den Wellington Dükü ve Beyaz Rusya’dan General Blücher tarafından kumanda edilen ittifak güçleri arasında cereyan etti.

    -Köleliği Kaldıran ve Modern Amerika’nın Temellerini Atan Mücadele: Amerikan İç

    Savaşı (1861-1865)
    1861-65 arasında gerçekleşen Amerikan İç Savaşı’nı kısaca, Başkan Abraham Lincoln ve kölelik karşıtı Cumhuriyetçi Parti tarafından öncülük edilen Birlik ile liderliğini Jefferson Davis’in yaptığı ve köleliğin kalkmasına karşı olan 11 Günet eyaletinin oluşturduğu Konfederasyon arasında yaşanan yapyekün bir çatışma olarak özetleyebiliriz.

    Amerikan ulus bilincinin oluşmasında önemli bir kilometre taşı olan bu savaş, çok kan dökülme pahasına da olsa, Kuzey’in lehine sonuçlandı.

    Konfedere güçler, 12 Nisan 1861’de, saat sabah 04.30’da, charleston Limanı’nda bulunan, Federallere ait Fort Summer’a saldırarak, Amerikan tarihini baştan aşağı değiştirecek bu savaşın düğmesine bastı. İlginçtir, saldırıdaki tek kayıp, saldırıya uğrayan kaledeki atlardan biri olmuştu! Uzun, kanlı ve çok zor geçeceği çok az kişi tarafından tahmin edilebilen, dehşetli bir savaşın ilk kurbanı olmuştu bu at.

    İç savaşta, toplam nüfusun neredeyse % 3’üne tekabül eden 970 bin kişi ölmüştü. İlginç olan şu ki, bunların 620 bini, çatışmalarda değil, hastalıktan dolayı ölmüştü.

    1861 yılında Kuzey’in nüfusu 22 milyon, Güney’inki ise 9 milyondu.

    Savaşın bitiminde güneydeki bütün kölelere özgürlük verildi. Köleler, kısa bir süre sonra da oy kullanma hakkı kazandı. ABD’nin güneyinde köleliğe dayanan tarım ekonomisi sona erdi. Amerika Birleşik Devletleri, bölünme tehlikesinin üstesinden gelerek tekrar tek bir ülke olarak birleşmiş oldu.

    Tarih bazen bir bilge öğretmen, bazense adeta bir şaka. Amerika’nın o büyük iç savaşında özgürlük, eşitlik ve insan hakları mücadelesine Müslüman birliklerin de katıldığını biliyor muydunuz? Ya o askerlerin çoğunlukla bugün tehdit olarak görülen coğrafyadan kopup geldiğini? Evet, fantastik bir hikâye gibi, ama gerçek. Bir zamanlar Osmanlı tebaası olan ve yeni kıtaya göç eden milletler, Amerikan İç Savaşı’nda Kuzey birliklerinin yanında savaştı; disiplinleri, cesaretleri ve iyi ahlaklarıyla diğer askerlere örnek gösterildi.

    Zamanla Kuzey Ordusu’na ait bazı alaylar dahi Zouave alaylarına dönüştürüldü. Bunlardan biri de 146’ncı New York Birliği idi. 146’ncı New York Birliği, iç savaşta gösterdiği üstün başarı ile öne çıkmakta gecikmedi. Zouave birliklerinin üniformaları biraz farkla Osmanlı üniformalarının nerdeyse aynısı idi; gök mavisinin ağırlıkta olduğu bir kıyafet ve kırmızı bir kuşak. Ancak birlik komutanı Albay Garrard, yine de Osmanlı üniformalarının hayalini kuruyordu. Çok geçmeden istediği kıyafetleri sipariş ettirdi. Zouavelerin en belirgin özellikleri, fesleriydi. 146’ncı New York Birliği’ndeki askerlerin Osmanlı Ordusu’ndaki askerlerden tek farkı, feslerindeki püsküllerin rengiydi. Osmanlı feslerindeki mavi püskülün yerini 146’ncı New York Birliği’nde sarı püsküller almıştı…

    -20. Yüzyıl Güç İlişkileri Kuruluyor: Rus-Japon Savaşı (1904-1905)
    Japon Zaferi ve Rus yenilgisi, 20. yüzyılın üç büyük gelişmesinin -I. Dünya Savaşı, Rus Devrimi, Asya Uyanışı- ilk basamağı olmuştu.

    Bu durum Rusya’nın yüzünü Avrupa’ya çevirmesine sebep olacak, Boğazlar üzerindeki emellerinin gerçekleşmesini kolaylaştıracak, 1907’den sonra Rus politikasının ağırlık merkezi, yine Osmanlı Devleti olacaktı. Japonya’nın Rusya karşısında başarılı olması, Osmanlı aleyhine bir durum ortaya çıkarmıştı.

    -I. Dünya Savaşına Giden Yol ve Çanakkale Savaşı
    ‘Size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve komutanlar gelebilir.’ Yarbay Mustafa Kemal (Gelibolu, 25 Nisan 1915)

    Avrupa savaş öncesinde bloklara ayrılmıştı. İngiltere, Fransa ve Rusya bir safı (ki bunlara İtilaf Devletleri denecekti) Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya ise diğer safı, (yani İttifak Devletlerini) oluşturuyordu. Bir süre sonra İtalya saf değiştirecek olsa da, Osmanlı Devleti ile Bulgaristan İttifak Devletleri tarafında savaşa katılacaklardı.

    18 Mart 1815 sabahı, düşman donanmasını oluşturan ve sayıları otuzu aşan irili ufaklı savaş gemilerinin kaptan köprüsü, “Tam yol ileri!” emri ile çınladı. Boğaz harkâtı başlamıştı. Bütün gün süren şiddetli bombardıman sona erdiğinde, müttefik donanmasının üçte biri batmış ya da yara alarak savaş dışı kalmıştı.

    25 Nisan 1915’te Seddülbahir ve Arıburnu bölgesine ilk düşman postalı değdi. Böylelikle 10 Ocak 1916’ya kadar sürecek olan kara muharebeleri başlamış oluyordu.

    Çanakkale cephesi İngiliz kuvvetleri kumandanı General Hamilton şöyle der:
    “Zamanımız fenninin hazırladığı bütün silahları ellerinden alarak, hasımlarımızla boğaz boğaza dövüşen erlerimizin yanına generaller de katıldı. General Cayley, General Cooper, General Baldvin o gün hayatını kaybedenler arasındaydı.

    Müttefik ordularında görev yapan Avustralyalı asker J.C.Davies’in mektubu…
    “…Benim de vurulduğum 18 Mayıs 1915 günü, keskin nişancı bir Türk kızı pusuda çarpışıyordu. Gizlendiği yerden gün boyunca ateş etti ve çok sayıda adamımızı vurdu. Ancak, gün batmadan bir Avustralyalı tarafından vurulmasına gene de üzüldüm. Güzel, yapılı ve tahminen 19-21 yaşlarında bir genç kızdı. Ölü olarak ele geçirdiğimizde, yanında bir başka Türk’ün ölüsünü de bulduk. Genç kızın bedeninde tam 52 kurşun yarası vardı…Bu savaş korkutucu…”

    Arapların, İngiltere ile anlaşıp Osmanlı Devleti’ne karşı isyan etmesi ve Hindistan Müslümanlarının İngiltere’ye verdiği destek, Osmanlı Devleti’nin cihad ilanının etkisizliğinin ve ümmetçilik politikasının iflas ettiğinin açık bir göstergesiydi. Bu politikanın iflası, Türk milliyetçiliği fikrinin gelişip kuvvetlenmesinde önemli rol oynadı.

    -Yeni Bir Ulus, Yeni Bir Ülke Türk Kurtuluş Savaşı
    Coğrafi açıdan bakıldığında, üzerinde 22 milyon kişinin yaşadığı 2.410.000 km2 toprakla savaşa giren Osmanlı’nın elinde, Mondros’tan sonra 10 milyon kişinin yaşadığı 1.283.000 km2lik bir toprak parçası kalmıştı.

    Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’da dört merkezi devlete karşı, Avrupa ve diğer kıtalarda bulunan yirmi beş devletin giriştiği, o tarihe kadar görülmemiş ilk büyük savaştı.

    Memlekette 300 bin kişilik işgal kuvveti vardı. Karadeniz’de 25 bin, Güneyde 10 bin Ermeni silahlanmıştı.

    Türk ordusunda 200 bin asker, 99 bin tüfek, 2839 makineli tüfek, 323 top, 10 uçak vardı. Yunan ordusunda ise, 225 bin asker, 90 bin tüfek, 4419 makineli tüfek, 419 top ve 50 uçak bulunuyordu.

    Esir alınanlar arasında, Uşak civarında yakalanan Yunan Başkomutanı General Trikopis de vardı.


    -Açgözlü Hitler’in Aşil Topuğu Stalingrad Savaşı (22 Haziran 1941)
    “Birbirimizin çocuklarını öldürerek bu dünyada nasıl barış içinde yaşayabileceğimizi öğrenemeyiz.” Jimmy Carter, ABD eski Başkanlarından.

    Almanlar 1941 yılının Haziran ve Kasım ayları arasında 5 milyon 700 bin Rus askerini esir aldı. Esir askerlerin 3 milyon 300 bini savaş tutsağıyken açlıktan ve kötü muameleden dolayı öldü.

    Stalingrad çarpışmalarındaki ölü sayısı korkunç boyutlara vardı. Hitler ve Stalin de askerlerinden tek kişi kalıncaya kadar savaşlarını istemişti. İstedikleri de oldu. Almanya, Romanya, İtalya ve Macaristan’dan toplanan 800 bin asker Alman ordusu saflarında çarpışırken hayatını kaybetti.

    Rusların kaybı ise daha korkunçtu. Yaklaşık 1 milyon 100 bin Sovyet askeri çarpışmalarda ölmüş, operasyondan önce 500 bin olan Stalingrad’ın nüfusu da savaş sonrasında ciddi biçimde azalmıştı.

    -Avrupa’daki Nazi Savaş Makinesini Susturan Operasyon Normandiya Çıkarması
    Zira toplamda 3 milyon asker, 1231 savaş ve 4 bin çıkarma gemisi ve 11 bin 500 civarında nakliye ve bombardıman uçağının katıldığı, tarihin şahit olduğu en büyük deniz çıkarması başlamıştı! Hedef, Nazi işgali altındaki Fransa’yı kurtarmak, Alman ordularını dizleri üzerine çökertmekti.
    Normandiya Çıkarması ya da daha bilinen adı ile D-Day.

    -Atom Bombaları Bir Savaşı Bitirdi, Daha Büyüğünü Başlattı: Hiroşima ve Nagazaki’de
    Başlayan Atom Çağı (6-9 Ağustos 1945)
    Bombanın patlamasının ardından hazırlanan bir raporda Nagazaki, ‘hiç mezar taşı bulunmayan bir mezarlık’ olarak tarif ediliyordu.


    -Bitmeyen Savaş 1948-1949 Arap-İsrail Savaşı
    Arap-İsrail savaşı bir yıl kadar sürdü ve Arap kuvvetleri ağır bir darbe aldı.

    Arap ülkeleri içinde en kuvvetli orduya sahip olduğu sanılan Mısır’ın, savaşta en ağır yenilgiye uğrayanlardan olması, Mısır’da monarşinin, yani Kral Faruk rejiminin devrilmesi sonucunu doğurdu.

    Yarbay Cemal Abdünnasır’ın liderliğinde Hür Subaylar Komitesi adı ile gizli bir teşkilat kurdu ve 23 Temmuz 1952’de yaptıkları darbe ile Kral Faruk’u devirip ülkeden çıkardı.

    İsrail’le komşu Arap ülkeleri arasında 1948-1949’da, 1956’da ve 1967’de patlak veren üç savaşla Ortadoğu darmadağın oldu. Bu üç savaştan İsrail galip ayrıldı. 1973’teki savaşta ise durum eşit görünmekteydi.

    -Soğuk Savaş’ın İlk Sıcak Çatışması Kore Savaşı
    II. Dünya Savaşı’nın ardından Kuzey’i denetim altına alan Sovyetler, komünist idareyi kurdurmuşlar. Güney’dekiler ise, demokrasiden yana yapmışlar tercihlerini. Lakin, Kuzey kardeş bir süre sonra Güney’e saldırmış. Gerisi malum.

    Ülke, iki Amerikalı subayın öngördüğü şekilde, ülkenin tam ortasından geçen 38. paralelden ikiye bölündü. Artık Kore, kendi ayakları üzerinde duracak hale gelene kadar Kuzey’de Sovyetler’in, Güney’de de ABD’nin insafına terk edilmişti. Bu ikili, BM adına, Kore yarımadasını yönetecekti. Zamanı geldiğinde çekilmek üzere…

    Türkiye, ABD’nin ardından bu ülkeye asker gönderen ikinci ülke olarak, ülke sınırları dışında ilk kez bayrak göstermişti.

    Kore Savaşı’na katılım, NATO için ödenen bedel oldu. Nitekim NATO Bakanlar Konseyi, 16-20 Eylül 1951 tarihlerinde Ottowa’da yaptığı toplantının sonundaki özel oturumda, Türkiye ile Yunanistan’ın NATO’ya üye olarak çağrılmasına oybirliği ile karar verecek ve Türkiye, 18 Şubat 1952’de NATO üyesi olacaktı.

    Gönüllülerden seçilen bu tugay 259 subay, 18 askeri memur, 4 sivil memur, 395 astsubay, 4414 erbaş ve er olmak üzere 5090 kişiydi. Tugay komutanlığına Tuğgeneral Tahsin Yazıcı seçilmişti.

    9. Amerikan Kolordusu’nun ihtiyat tugayı olan Türk tugayı, Kunuri bölgesinde destansı bir mücadele vererek, 8. Ordu’nun Çin birlikleri karşısında yok olmadan çekilmesini sağlamış ve cephenin çökmesini önlemişti.

    Savaşın insani faturası halen tam olarak bilinmiyor. Amerikan Savunma Bakanlığı’nın tahminlerine göre, 40 bin dolayında Amerikan, bin civarında da İngiliz askeri öldü. Çin ise, aralarında Mao Zeo Dong’un oğlunun da bulunduğu , 400 bin askerini kaybetti. Kuzey Kore’nin asker kaybı ise 215 bin civarındaydı. Savaşta her iki taraftan da 2 milyona yakın sivil hayatını kaybetti. Bu uzak savaşa katılan toplam 15 bin askerlik Türk tugayı ise 721 askerini şehit olarak Kore’de bıraktı.

    -Sovyet Emperyalizminin Son Durağı Afganistan’ın İşgali
    Sovyetler Birliği’ni diz üstü çökerten ve dağılma sürecini başlatan, bu savaştır.

    Mayıs 1985’te iktidara gelen Mihail Gorbaçov, hem Sovyetlerde hem de dünyada yeni bir dönem başlatmaya soyunmuştu. Afganistan işgalini bir hata olarak gören Gorbaçov, ülkedeki rejimi köklü bir değişime sokmanın hazırlıklarını yaparken, işe Afganistan’dan çekilerek başlaması gerektiğini düşünüyordu.

    Direnişçi gruplar arasındaki iktidar çatışması, 1997’de, Pakistan istihbarat servisinin doğrudan ve ABD’nin de dolaylı desteğini alan Taliban hareketinin iktidara el koymasına kadar devam etti. Taliban ile birlikte, ülke göreceli olarak bir durağanlığa kavuşmuştu. Bu durağanlık, 2001’deki 11 Eylül saldırılarının ardından Amerika’nın Taliban iktidarını hedef tahtasına koyarak bu ülkeyi işgaline kadar sürecekti…

    Savaşta 15 binden fazla Sovyet askeri öldü, 35 bini yaralandı. Afgan tarafında ise 1 milyona yakın Afgan sivil ve binlerce direnişçi hayatını kaybetti. 5 milyon kişi göçmen durumuna düştü. İşgalin başlamasından 1992’de Necibullah rejiminin yıkılmasına kadar geçen sürede toplam ölü sayısı 1 milyon 800 bini geçti. Direnişçiler, Amerika’nın temin ettiği Stinger füzeleri ile 270’ye yakın Rus uçak ve helikopterini düşürdü.

    -Son Savaşların Anası I. Körfez Savaşı
    ‘Petrol için kan dökülmesine hayır’ (No Blood For Oil) ifadesi, Amerika’daki savaş karşıtlarının başlıca sloganı oldu.

    Oyun başlamıştı. Şirket, Irak askerlerinin Kuveyt hastanelerindeki küvezler içinde bulunan bebekleri yerlere atarak öldürdüklerine dair söylentileri, gerçekmiş gibi dünya kamuoyuna pazarlamaya başladı. Gerçi bir yıl sonra bunun tamamen düzmece olduğu ortaya çıktı ama ne önemi vardı? O zaman, özellikle de hassas Batılı kamuoyu, zokayı yutmuştu.

    23 Ocak günü Irak, yaklaşık 1 milyon varil petrolü Basra Körfezi’ne dökmeye başladı.

    25 Şubat’ı 26’ya bağlayan gece, Kuveyt’i Irak’a bağlayan Jahra otobanı, savaşın en dramatik anlarından birine sahne oldu. Kuveyt’ten geri çekilen binlerce Iraklının oluşturduğu konvoy, koalisyon hava kuvvetlerine bağlı savaş uçaklarının saldırısına uğradı, binlerce sivil yanarak öldü. Otoban, bu olaydan sonra ‘Ölüm Otobanı’ olarak anılmaya başlandı. Saldırıya katılan pilotlardan biri, ‘Akvaryum içindeki bir balığa ateş etmek gibiydi’ derken, Amerikalı bir yetkili, sansürle ilgili bir soruyu “Eğer kamuoyunun savaşta çekilen tüm fotoğrafları görmesine izin versek, bir daha asla savaş olmaz” şeklinde cevaplıyordu.

    Kuzey’de ise Kürtler, Amerikalıların bir ayaklanmayı destekleyebileceği yönündeki açıklamalarından cesaretlenerek bir darbe tetiklemek amacıyla Bağdat yönetimine karşı ayaklandı. Ancak Amerikalılar olan biteni uzaktan izlemekle yetinince(!) Iraklı generaller, ayaklanmayı oldukça kanlı bir şekilde bastırdı. Milyonlarca Kürt, Türkiye ve İran içerisindeki bölgelere kaçtı.
     

Bu Sayfayı Paylaş