Düşüncenin Tuzağı: Sanrılı Bozukluklar

'Genel Sağlık' forumunda _Mr.PaNiK_ tarafından 20 Ocak 2009 tarihinde açılan konu

  1. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Düşüncenin Tuzağı: Sanrılı Bozukluklar konusu Düşüncenin Tuzağı: Sanrılı Bozukluklar

    Prof.Dr.Emin Önder

    Sanrılı bozukluk, toplumda sık rastlanan bir durum değildir. Toplumda nadir görülmesinde, hastaların hastalığını kabul etmemesi ve bu nedenle çare arayışlarına girmemesi bir etken olabilir.

    2000 yıl önce eski Yunan’lılar tarafından kullanılmaya başlanan paranoya (paranoid bozukluk), para ve nous kelimelerinin birleşmesinden ortaya çıkmıştır. Yandan düşünme anlamına gelmektedir. Paranoya terimi, tarihsel süreç içinde Vogel, Pinel, Heinroth, Kahlbaum, Kraepelin, Bleuler, Freud, Meyer, Kretschmer ve Cameron tarafından kullanılarak günümüze kadar güncelliğini ve önemini korumuştur.

    Alman filozof Kant’ın etkisinde kalan Heinroth ise 1818 yılında akıl hastalıklarını, entelektüel yetilerde, irade ve duygularda bozulma olarak değerlendirmiş ve paranoyayı da düşünce bozukluğu olarak kabul etmiştir. Paranoya, Kraepelin tarafından kronik, sistemli ve tedavi edilemeyen sanrılarla birlikte giden fakat yıkım göstermeyen akıl hastalığı olarak tanımlanmıştır.

    Günümüzde ise Amerikan Psikiyatri Birliği ve Dünya Sağlık Örgütü sınıflandırmaları, paranoyayı, paranoid bozukluğunu sanrılı bozukluk olarak adlandırmaktadır.

    Sanrılı bozukluk, toplumda sık rastlanan bir durum değildir. Toplumda nadir görülmesinde, hastaların hastalığını kabul etmemesi ve bu nedenle çare arayışlarına girmemesi bir etken olabilir. Kendler tarafından yapılan bir araştırmada, sanrılı bozukluğun görülme sıklığının yüz binde 0,7-3 olduğu gösterilmiştir. Hastalık ortalama 40 yaş civarında başlar ve kadınlarda, evlenmeyen kişilerde ve göçmenlerde daha fazla görülür. Çelişkili sonuçlar olmasına karşın kalıtımın sanrılı bozuklukta rol oynayabileceği görüşü hakimdir. Bu hastalık premorbid kişilik ve sosyal izolasyona neden olan etmenlerle ayrıca aile yapısı ve nörobiyolojik patolojilerle açıklanmaya çalışılmaktadır.

    Freud ise yatkınlığı olan kişilerde, paranoid belirtilerin, inkar ve yansıtma savunma düzenekleri yoluyla ortaya çıktığını düşünmüştür. Kişinin, kendi yetersizliğini ve kendine güvensizliğini bilinçli olarak kabul etmediğini fakat bunları dış dünyaya yansıttığını belirtmiştir. Freud, paranoid belirtilerin, bilinçsiz homoseksüel eğilimlere karşı inkar ve yansıtma savunma düzeneklerinin aşırı kullanıldığında ortaya çıkabileceğini öne sürmüştür. Bu görüşü, Dresden mahkemesinde yargıç olan Daniel Schreber üzerinde yaptığı incelemeden doğmuştur. Freud, Schreber ile hiç karşılaşmamış fakat onun paranoid hastalığının otobiyografik öyküsünü (şu anda paranoid şizofreni olarak kabul edilen) ve doktoru olan Weber’in raporunu okumuştur.

    Freud, Schreber’in, homoseksüelliğini bilinçli olarak kabul edemediğini ve “o adama aşığım” düşüncesini inkar edip reaksiyon formasyon ile “o adamdan nefret ediyorum” şeklinde düşündüğünü, bu düşüncenin de yansıtma ile “ondan nefret eden ben değilim, benden nefret eden o” şeklinde değiştiğini, bununda “onun bana düşmanlığı var” haline dönüştüğünü ileri sürmüştür. Freud, bütün paranoid sanrıların, bir erkeğin başka bir erkek hakkında “onu seviyorum” demesindeki çelişki ile ilişkili olabileceğini düşünmüştür. Daha sonra da kıskançlık sanrılarının bilinçsiz homoseksüellik ile ilgili olduğunu iddia etmiştir; kıskanç koca, karısıyla ilişkisi olduğunu iddia ettiği adamdan bilinçsiz bir şekilde etkilenmektedir. Bu etkilenme zamanla, “ona aşık olan ben değilim, ona aşık olan karım” şekline dönüşür. Bir zamanlar bu düşünceler yaygın bir şekilde kabul edilmekle birlikte günümüzde fazla kabul görmemektedir. Bu düşünceler klinik deneyimlerle desteklenememiştir.

    1963 yılında, Cameron aşırı duyarlı ve asosyal kişilerde sanrılı bozukluğun gelişebileceği üzerinde durmuştur. Temel güven duygusunun önemini vurgulamıştır. Hastalığı dört döneme ayırması dikkati çeker.

    Somatizasyon döneminde, hastanın yoğun bir sıkıntı ve güvensizlik içinde oluşu, kendisi için tehlikeli olabilecek dış dünya ile ilişkisini azaltmaya başladığı dikkati çeker. Herşey değişmeye başlamıştır. Kendisinde de bir gariplik olduğu şeklinde hisler yaşamaya başlar. Bazı somatik belirtiler önemsenip bu yaşanan sıkıntılar azaltılmaya çalışılır.

    İkinci dönem olan ilk kristalizasyon dönemde ise; bilinç dışı güvensizlik, düşmanlık duygularının dışa yansıtılması giderek artan bir şekilde devam eder. Bu yansıtma hastanın savunma sistemini oluşturmaktadır. Hasta her şeyin kendisini şaşırtmak ve denenmek için yapıldığına, kendisi hakkında bilgi toplandığına çevresindeki insanların iyi niyetten yoksun olduğuna ve kendisi ile uğraşıldığına inanmaktadır. Bunların neden yapıldığı hakkındaki düşünceleri henüz netleşmemiştir.

    Yalancı toplum döneminde hasta yalancı bir toplum yaratarak kimler tarafından ve neden planlar yapıldığı konusundaki düşünceleri netleşmeye başlar.

    Bu sanrılı organizasyon ile dış dünya arasında yeniden ilişki kurulmaya başlanır. Hasta artık düşmanlarını bilir ve korunmak için bir çaba içine girer. Paranoid davranış (panik) dönemi hastaların her şeyi tehdit olarak algılayıp toplumdan uzaklaştığı bir dönemdir. Saklanma süreci başlamıştır. Kaçamayacağını anladığı anlarda saldırgan davranışlar gösterebilir.
    Saldırganlık, kendisine veya dış çevreye yönelik olabilir. Hasta yoğun bir endişe ve sıkıntı içindedir.

    Sanrılar:

    Paranoid sanrıların en sık karşılaşılanı, kötülük görme tipte olanlarıdır. Sanrılı bozukluklar büyüklük, kıskançlık ve zaman zaman aşk, hak arama veya dinsel sanrılarla ilişkili olabilir. Bu tür sanrıların birlikte gruplanması yararlı olabilecektir. Bunun nedeni paranoid teriminin içeriğinde, kişinin inançlarının veya kendisi ve diğer insanlarla olan ilişkilerindeki tavırların hastalıklı bir biçimde çarpıtılmasının bulunmasıdır. Eğer bir kişi yetersiz bir şekilde saldırıya uğradığını, kötülük gördüğünü, aşağılandığını veya ünlü bir kişinin kendisine aşık olduğunu düşünüyorsa, kendisiyle diğer insanlar arasındaki ilişkilerinde hastalıklı olarak çarpıtılmış bir yol izlemektedir.

    Sanrı, tartışılmaya açık olmayan ve kişinin sosyokültürel yapısıyla uyumlu olmayan bir inanç olarak tanımlanır. İnsanın düşünce ve inanç sistemindeki karmaşıklık sanrıların da çok çeşitli tür ve tanımlamalarına yol açar.

    Perseküsyon sanrıları; kişinin (ya da bir yakınının) saldırıya uğradığı, ona (ya da bir yakınına) rahat verilmediği, aldatıldığı, baskı yapılmak istendiği ya da ona (ya da bir yakınına) karşı el birliği ile çalışıldığının başlıca tema olduğu sanrıdır.
    Perseküsyon sanrısı olan kişiler, kendilerine komplo hazırlandığına veya bir yolunu bulup kötülük yapılacağına inanırlar. Kişinin izlendiğine, mektuplarının açıldığına, evine ya da işyerine gizli dinleme cihazları yerleştirildiğine telefonlarının dinlendiğine ya da polisin, devlet görevlilerinin, komşularının ya da iş arkadaşlarının kendisine rahat vermediğine (taciz ettiğine) inanması sık karşılaşılan görünümlerdir.

    Kıskançlık sanrıları; Cinsel eşin sadakatsizlik gösterdiğine dair sanrıdır. Hasta, eşinin bir başkası ile ilişki içersinde olduğuna inanır. Kişi böyle bir ilişkinin varlığını kanıtlamak için genellikle büyük çaba sarfeder. Çok çeşitli “ipuçları” birer “kanıt” olarak değerlendirir. Yatak örtülerinin üzerinde saç arar, eşinin giysilerinin üzerinde tıraş losyonu ya da sigara kokusu bulmak için giydiklerini koklar, sevgilisine bir hediye alıp almadığını ortaya çıkartmak için faturaları veya çekleri inceler.
    Sıklıkla, her ikisini birlikte yakalamak için ince planlar yapar. Othello sendromu adı da verilmektedir.

    Büyüklük sanrıları ; Çok değerli, güçlü, bilgili/ üstün bir kimliği olma, kutsal bir güç, ünlü bir kişi ile özel ilişkide bulunmaya dair sanrıdır. Hasta, özel güçleri veya yetenekleri olduğuna inanır. Kendisinin ünlü bir sanatçı, devlet adamı veya peygamber, Mesih gibi gerçekten ünlü bir kişi olduğunu düşünebilir. Mükemmel bir kitap yazdığına, büyük bir beste yaptığına ya da harika bir buluş geliştirdiğine inanabilir. Çoğu zaman başkalarının onun düşüncelerini çalmaya çalıştığından şüphelenebilir ve yetenekleri konusunda şüpheye düşülürse çok sinirlenir.

    Othello Sendromu (Patolojik kıskançlık)
    Patolojik kıskançlıkta başlıca özellik, eşin sadık olmadığına dair anormal bir inanıştır. Bu durum patolojik olarak adlandırılır çünkü bu inanışın temeli yetersizdir ve mantıklı bir tartışmadan etkilenmez. Patolojik kıskançlık için cinsel kıskançlık, erotik kıskançlık, morbid kıskançlık, psikotik kıskançlık ve othello sendromu gibi değişik isimler kullanılmıştır.
    Olasılıkla erkeklerde kadınlardan sık görülmektedir. Her bir kadına karşılık iki erkeğin etkilendiği bilinmektedir. Buna karşın psikiyatri servisinde yatan hastalarda, soyka ve ark’ının paranoid şizofreni hastalarında yaptığı retrospektif bir çalışmada kıskançlık sanrılarının kadınlarda erkeklerden daha fazla bulunduğu görülmüştür. Bununla birlikte, alkolik psikozlu hastalarda, kıskançlık sanrısı erkek hastalarda daha yüksek oranda saptanmıştır.

    Shakaspeare, Othello adlı eserinde paranoid özellik gösteren bir kıskançlığı dile getirir. Bu trajedide Othello cesaretli, içten ve saf bir kişi olarak tanımlanmıştır. Othello ve karısı Desdemona, Deego’nun oyununa gelirler. Deego, karısının sadakatsizliği konusunda Othello’yu etkilemiştir. Şüpheler, yerini giderek değiştirilemez, doğruluğu konusunda katı düşüncelere, yani sanrılara bırakır. Artık karısının sadakatsizliğinden başka bir şey düşünemez olur. Sonuçta kontrolünü kaybederek Desdemona’yı öldürür. Othello yaptığı yanlışlığın farkına vardığında ise yoğun bir pişmanlık yaşar ve kendini öldürür.
    Sanrı şeklinde kendini güçlendiren kıskançlık zamanla şiddet davranışına da dönüşebilir. Bu sendromda belirtilen en önemli özellik eşin sadakatsizliği konusundaki sanrısal düşüncedir.

    Clerambault’un Tutku Psikozu (Eratomani)
    Fransız ve İtalyan psikiyatri literatüründe saf erotomani olarak geçen bu sendroma bu konu ile çok uğraşması nedeniyle Clerambault’un adı verilmiştir.

    2 Temmuz 1872 yılında Bourges’de doğan, Katolik eğitimi alıp kilise korosunda çalışan Gaétan Gatian de Cléramboult, 8 yaşında Sante-Marie de Bourges okulunda eğitimine başlamıştır. Clérambault’nun ailesi 1881 yılında Bourges’u terk ederek Guéret yerleşmiş, 1885’te Gaétan Stanislas kolejine, 100 kişi arasından matematikte birinci, Yunanca da beşinci olarak kabul edilmiştir.

    Edebiyat, müzik, resimle ilgilenen Gaétan, dekoratif sanatlar alanında 2 yıl eğitim almıştır. Babasının etkisi altında önce hukuk eğitimi alan daha sonra Paris’te tıp fakültesine başlayan Clérambault, Psikiyatri’de uzmanlaşmış fakat 1. Dünya Savaşının çıkması, kariyerinin sonlanmasına neden olmuştur. Birçok cephede savaşmış, 1915 yılında sağ omzundan yaralanmıştır. Fas’a gitmeyi talep etmiş, Afrika’ya giden ilk birlikte yer almıştır. Hastaları daha iyi anlayıp onları daha iyi tedavi edebilmek için Arapça öğrenmiştir. Doğu cephesinde çarpışmış, bacağından ciddi şekilde yaralanması sonucunda Paris’ten gelen hekimlerin bulunduğu Selanik’te tedavi görmüştür. Coşkulu bir vatansever olan Clérambault, Légion d’Honneur ile ödüllendirilmiştir.

    Savaş sonrasında, 1920 yılında erotomani ile ilgili yayınları çıkmıştır. “Mental otomatizm” kavramını ortaya atarak bunun varsanısal yaşantılarını gelişiminden sorumlu olduğunu ileri sürmüştür. Çalıştığı hastanede, 29 yıl boyunca her gün özetini not ettiği gözlemlerini yazmıştır. “Tutku psikozu” olarak değerlendirilen Clérambault Sendromu, 1927 yılında tanımlanmıştır.

    Barselona’da 1934 yılında geçirdiği katarakt ameliyatı sonucunda büyük ölçüde görebilmeye başlamış yine de bu sorun gururlu biri olan Clérambault’yu ciddi şekilde etkilemiştir.

    Gözlerindeki rahatsızlık nedeniyle sanatla ilgilenmesi yasaklanan Clérambault yaşamının son aylarında yoğun bir anksiyete yaşamaya başlamış ve aynı dönemde yaşadığı bir nörolojik rahatsızlıkta Cléerambault’nun yatağa bağlanmasına neden olmuştur. Hem hareketsizlik hem de birkaç ay içinde yeniden ortaya çıkan görme kaybının derin şekilde etkilediği Clerambault, 1934 yılında intihar etmiştir.

    Clerambault’un tutku psikozu, sadece, erotomanik bir sanrının varlığıyla tanımlanan bir bozukluk olup, çoğu kez bir kadın hastanın tanımadığı bir erkeğin kendisine aşık olduğu sanrısının varlığıyla kendini gösterir.

    Hasta genellikle bekar bir kadındır. Sanrının hedefi olan kişi, hastayla kısa süreli ve yüzeysel ilişkisi olan, daha yaşlı, daha yüksek toplumsal statüsü bulunan biridir. “Kurban” genellikle tanınmış bir politikacı, sanatçı, televizyon yıldızı, doktor veya din adamı olmaktadır. Hastayla hedef kişiler arasında herhangi bir duygusal ilişki bulunmamakta, bu kişiler tarafından böyle bir inanışa neden olabilecek herhangi bir davranış gerçekleştirilmemektedir.

    Önceleri durumun farkında olmayan “kurban” tekrarlayıcı telefonlar, mektuplar ve ilişki teklifleriyle giderek daha rahatsız olmaktadır. Hastalık genellikle orta veya ileri yaşlarda ortaya çıkmaktadır. Sözde aşık, genellikle ünlü bir televizyon yıldızı gibi hastanın ulaşmasının güç olduğu bir kişidir. Hasta, sanrısının hedefi olan kişinin, onu, kendisinin onu sevdiğinden daha fazla sevdiğine inanmakta, bu kişinin onsuz yaşayamayacağını hissetmektedir. Hastaya göre, sözde aşık ona yaklaşmakta güçlük çektiği için duygularını açıklayamamaktadır.
    Eromatik sanrıları olan hastalar tehditkar ve tehlikeli davranışlar sergileyebilmektedir. Sanrıların hedefi olan kişi bu durumdan kurtulabilmek için polise başvurmakta fakat bu yardım anlayışı da hasta tarafından bir ilgi belirtisi olarak değerlendirilmektedir. Hasta kişiyi rahatsız etmeyi sürdürmekte, erotomanik sanrıları perseküsyon sanrıları izlemektedir. Bu sanrılı aşkın önünde durduğuna inanılan kişiler hastanın şiddet davranışlarına hedef olabilmektedir.

    Türkiye’de psikiyatrinin gelişimine önemli katkıları olan Rasim Adasal erotomaniyi şöyle anlatmaktadır:
    “Levy-Valansi’nin dediği gibibaşkası tarafından sevildiğini zannetmek, hattızatında çok tatlı bir şeydir; pek az kimse onu tanımamak talihsizliğine uğramıştır. Fakat bir kimsenin kendini reddeten, kapısını yüzüne kapatan, hizmetçileri ile sokağa attıra, polise şikayet eden, tevkif ettirerek hapse veya bir müesseseye tıktıran tarafından hala sevildiğine inanması herkes için deliliktir.Clérambault ismindeki bir Fransız müellifin erotomani hakkındaki tasnifi klasik olmuştur. Ona göre bütün sevgi sahnelerinde en aşağı umumiyetle iki ayrı cinsten, iki aktör vardır. İki aktörden bir tanesi sujet yani hasta, diğeri objet yani kurbandır. Sujet ekseriya bir kadındır. Clérambault’a göre objet daima daha yüksek sosyal bir seviyededir, zira ertomanda hakiki aşktan ziyade gurur vardır. Bu itibarla objet ya bir cumhurbaşkanı, bir vakamızda olduğu gibi genelkurmay başkanı, yabancı memleketlerde bir kral, bir prens veya bir papazdır. Bazı kadınların doktor muayenehanelerinden hiç çıkmadıkları, bazı hocaların vaizlerini hiç kaçırmadıklarını daimi görmekte ve işitmekteyiz. Bu arada sinema artistlerini de unutmamalıdır. Burada da sahneyi yanlış tefsirler açar. Bir hekimin meslek icabı hastasına fazla iltifat etmesi, bir hocanın vaiz verirken ekseriya bir çehre üzerinde durması, bir artistin herkezin üzerine alabileceği devamlı tebessümlü olarak kabul edilir. Gitgide tefsirler artar. Camiye giderken kadınlar birbirini dürterek hocanın sevgilisi olarak kendisini göstermekte, gazinoya girdiği zaman patron ve garsonlar yüzüne manalı manalı bakarak gülümsemektedirler. İyice benimsediği bu aşkı tahakkuk ettirmek üzere sevgilisine mektup yazar, telefon eder, randevu ister. Bu Clérambault’un tarif ettiği ümit sayfasıdır. Mektuplarına cevap gelmeyince, müracaatta red ile karşılaşınca hasta hayrete düşer ve bu türlü harekete mana veremez. Bu Clérambault’nun gücenme safhasıdır. Daha sonraları sözde mevcut bütün delilleri ortaya dökerek bu sevginin çok eski bir mazisi olduğunu, bu türlü harekete mana veremediğini, kendi aşkı ile oynamanın tehlikeli bir şey olduğunu ileri sürer. Bu Clérambault’nun tarif ettiği son safha yani kin safhasıdır. Bu safhada hasta tehlikeli mediko-legal reaksiyonlar gösterebilir”

    Nesrin Savaş Kantarcı
     

Bu Sayfayı Paylaş