Cellatlar da Ağlar...Mehmet Sebatlı..

'Makaleler-Denemeler' forumunda ASİ MARDİNLİ tarafından 25 Nisan 2009 tarihinde açılan konu

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    Cellatlar da Ağlar...Mehmet Sebatlı.. konusu İstanbul'daki Hünkar, silahını kuşanmış, atı dışarıda hazır bekleyen zamanın en ünlü celladı Kara Ömer'e, emirlerine uymayan Erzurum Paşa'sının kellesini kesip getirmesini emreder. Cellat atını hızla sürerek, az uyuyup çok yol alarak bir aylık yolu 15 günde katederek Erzurum'a ulaşır. Kaleye girerek kendisini tanıtır. Onu gören Paşa'nın yüzü sapsarı kesilir. Paşa'nın yüzüne fermanı okuyan cellat kellesini uçurup heybeye koyar ve atın terkisine bağlar.
    Cellat, kelle yolda bozulmadan İstanbul'a taze haliyle yetiştirebilmek için sadece gündüzleri değil geceleri de yol almak zorunda. Ama bu gece yolunun başına bela olacağından habersizdir Kara Ömer. İlk gece duyduğu tuhaf sese aldırmayan cellat, ertesi günün gecesi bir insanın ağlama ve bazen de gülme seslerini işitince hayatında ilk defa korkmaya başlar. Gecenin karanlığında sadece atın ayak seslerini duymaya alışık olan kulağı, çok yakından gelen bir erkeğin ağlayan sesine takılınca korkusu daha da büyüyor. Hayatında ilk defa kendisini yalnız hissediyor Kara Ömer. İlk defa bir insan olduğunu hatırlıyor. Ses, heybeden gelmektedir. Aynı sesi sabah erken saatlerde gene işitince heybeyi açıyor ve paşanın kesik kellesinin sahiden ağlamakta olduğunu görüyor. Elleri titreyerek kelleyi ipe bağlayıp yol kenarındaki bir kuyuya atıyor; boğulduğunu düşünerek çıkarıyor ama suya atması fayda etmemiştir. Kelle onunla alay edercesine bu kez gülmektedir. Sinirden çılgına dönen, ağlayan Kara Ömer onu taşlarla eziyor, gözlerini cıkarıyor, kulaklarını kesiyor, çenesini kırıp darmadağın ediyor.

    Susuyor kesik baş.

    Kara Ömer, padişah ve huzurunda el pençe duran paşalara getirdiği kelleyi çıkarıp gösteriyor ancak heyet parçalanmış ve tanınmaz hale gelmiş kellenin Erzurum paşasına ait olmadığını söyleyerek celladın kafasının kesilmesine karar veriyor. (1)


    Cellat, kurbanın akibetine uğramaktan kurtaramıyor kendisini.


    Mutsuz bir hayatın müdavimi, İngiliz oyun yazarı Oscar Wilde, insanları Güneş ve Ay İnsanı olmak üzere iki gruba ayırır. Güneş Grubu'ndaki insanlar gündüz çalışan, bir kamu kimliği bulunan hemen herkesi kapsıyor. Bankacılar, askerler, polisler, memurlar... Bunlar gündüzleri otoriter, geceleri tedirgin yaşarlar. Ay Grubu'ndaki insanlar ise gece düşünen ve üreten, yani gece aktif olan insanlardır. Filozoflar, yazar ve sanatçılar, din adamları bu gruba girer.

    Siz bakmayın genarallerin gündüz yaptıkları sert demeçlere, halkı hizaya getirme amaçlı nutuklarına. Gece olup da evinde bir baba ve bir eş olarak pijamayla yatağa girdiğinde herhangi bir insandan daha zavallı, korkak, güçsüz ve kaygılıdır; heybedeki kesik kulağın sesini duyarlar. Onların en büyük korkularını onlarla birlikte yaşayan eşleri bilir.
    2000 yılındaki cezaevleri katliamı sırasında Adalet Bakanlığı koltuğunda oturan Hikmet Sami Türk, katliamdan çok kısa süre sonra -gazetelere yansıyan bir habere göre- prostatı aşırı derecede şiştiği için gece uykusu bölünerek defalarca tuvalete gitmek zorunda kalıyormuş. Acınası bir durum! Bir an için cezaevinde katledilenleri ve kameralar karşısında soğuk siyasi demeçler veren H.S.Türk'ü yan yana düşünelim; sonra onun hasta ve acınası halini.

    Grece
    , bu anlamda insanları eşitleyen bir zaman kesitidir. Tüm insanlar, kral ve soytarısı, gardiyan ve mahkum, cellat ve kurban, general ve oğlu askerde ölmüş bir köylü... Hepsi de geceleri aynı özellikteler.
    İnsaları eşitleyen bir şey daha var: ACI.

    Eşini bir katilin kurşunuyla iki yıl önce yitiren Rakel Dink...

    Soyu bir asır evvel kırıma uğramış bir halkın tükenme noktasına gelmiş fertlerinden birinin dul kalmış eşi..
    Ve birkaç gün önce helikopteri düşünce ölen Muhsin Yazıcıoğlu'nun eşi...

    Bin yıldır bu topraklarda egemen olarak yaşamış, vurmaya, öldürmeye dayalı bir hükümranlık kurmuş bir geleneğin savunucusu olan, geçmişi karanlık bir adamın eşi Gülefer Yazıcıoğlu...

    Rakel Dink'in kocası öldürüldüğünde, ölümüne kastetmiş kişiler arasında Gülefer Yazıcıoğlu'nun kocasının adı da geçiyordu.
    İkinci kadın, birinci kadını şimdi çok daha iyi anlayabilir.
    Bu iki kadını şimdi ACI eşitliyor.

    Acı eşitlemesine eşitliyor insanları ama bazen ayırıyor da. Dağda çocuklarını yitiren anneler, zamanın faşist devleti ve bir numaralı destekçisi basın tarafından iki ayrı cepheye bölünmüştü. Cumartesi Annelerine karşı Cuma Anneleri. Acıları ortak olmasına ve bir taraf elini uzatmasına rağmen bu iki ana grubu ortak acının etrafında bir türlü bir araya gelememişti.


    Farklı cephelerde olsalar da, farklı inanç ve kültürlere sahip olsalar da ikisinin acısı ortak: Ölüm...

    Bu nedenle insanları eşitleyen üçüncü etken olarak ÖLÜM'ü gösterebiliriz.

    Mehmet Ağar'ı katil bir polis şefinden, "Dağdan düze inip siyaset yapsınlar" noktasına getiren şey nedir biliyor musunuz? Kızının ölümünden duyduğu ACI'dır.


    Netekim Paşa'yı emekliliğinde resim gibi ince bir sanata yönelten de onun suçlardan örülmüş karanlık geçmişi değil midir?

    Çocukları çürük raporu almayıp, Kürdistan dağlarındaki savaşa asker olarak katılmış olsalardı o soğuk yüzlü tehditkar generallerin savaş çığırtkanlığı yapabileceklerini düşünür müydünüz?

    Stefan Zweig'in eşi Lotte ile birlikte Brezilya'da bir otel odasinda bir partiye gider gibi temiz elbiselerini giymiş, yatakta yan yana uzanmış halde çekilmiş bir resimleri vardır. İkisi de ölüdür. Tarih, Şubat 1942'yi gösteriyordu. Soyunun (Yahudilerin) Naziler'ce uğradığı katliama dayanamayarak Avusturya'dan Brezilya'ya kaçmıştı Zweig çifti.


    Onların ölümünden tam üç yıl sonra... Adolf Hitler, Nazilerin başı ve 2.Dünya Savaşı'nı çıkaran çılgın adam, Sovyet askerlerinin Berlin'e girdikleri gün, 30 Nisan 1945 günü saklandığı yerlatındakı bir mahzende karısı Eva Braun ile birlikte intihar etmişti. Cellat, tıpkı kurbanı gibi bir akibete uğramıştı...


    Sonra Hitler'in Propaganda Bakanı ve yaveri Gobbels ve eşi Magda... Önce çocuklarını zehirlediler ardından kafalarına kurşun sıktılar.


    Kadir Inanır'ın yeni filmi "Son Cellat" bu konuya el atıyor biraz da.


    Türkiye'de son bir yıldır, bu topraklarda hiç ağlamamış olan bir kesim ağlıyor. Kuyulardan kemikler çıkarıldıkça kuşkulu cellat ölümleri de artıyor. Bugün onlar korkuyor; onlar acı çekiyor ve onlar arkalarında soru işaretleri bırakarak karanlık ölümlere kurban gidiyorlar. Geceleri, evlerinden alınıp sorgulanma korkusuyla çoğu rahat uyuyamıyor. Kafalarına kurşun sıkarak ölen subay sayısı üç oldu; bu olaylar ister gerçekten intihar olsun, ister cinayet olsun, celladın hazin sonu olarak tarihe geçecektir. Katil generaller, tetikçi subaylar, iskenceci cellatlar hapishanelerde hastalanıp hastaneye kaldırılıyorlar.


    Örnegin Yaşar Büyükanıt'ın, geceleri kendini Filiz hanımın kollarına bırakınca, hala o alışık olduğumuz sert ve tehditkar genaral olduğunu mu sanıyorsunuz? Onun zavallı bir çocuk gibi eşine sarılıp korkusuz bir gece geçirmeye çalıştığını görür gibiyim.


    Unutmayın, gündüz kelle kesen cellatlar geceleri yalnız kaldıklarında heybedeki kesik başın sesini duyarlar.

    (1) Orhan Pamuk, Kara Kitap.[/font]

    Mehmet Sebatlı..
     
  2. Google

    Google Özel Üye

    Eline sağlık paylaşım için teşekkürler
     

Bu Sayfayı Paylaş