Cahit Sıtkı Tarancı, Hayatı ve yapıtları

'Biyografi & Otobiyografi' forumunda _Mr.PaNiK_ tarafından 6 Eylül 2008 tarihinde açılan konu

  1. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Cahit Sıtkı Tarancı, Hayatı ve yapıtları konusu


    Cahit Sıtkı Tarancı



    Cahit Sıtkı Tarancı 4 Ekim 1910'da Diyarbakır'ın Camii kebir mahallesinde doğdu. Asıl adı "Hüseyin Cahit" -tir. "Nümune-i Terakki-i Hamidi Mektebi-i İptidaisinde başladığı İlk öğrenimini "Mektebi-i Sultani’ nin iptidai kısmında tamamladı. İlk okuldan sonra İstanbul'a gelerek, Orta öğrenimine Kadıköye'de Saint Joseph Lisesi'nde ve Galatasaray Lisesi'nde devam etti. Ziya Osman Saba ile dostluğu bu yıllarda sıra arkadaşlığı olarak başlamıştır. Liseden sonra mülkiye mektebine gitti ancak başarılı olamadı. Yüksek ticaret okuluna yazıldı, bu arada cumhuriyet gazetesinde hikayeleri çıkmaya başlamıştı. Buradaki öğrenimini tamamlamadan kazandığı parayla Paris’te öğrenim görmeye gitti. İkinci Dünya Savaşı'nın çıkması üzerine yurda döndü. Askerliğini yaptıktan sonra Anadolu Ajansı ve Çalışma Bakanlığı'nda çevirmen olarak çalıştı. 1953 Aralık ayında ağır bir hastalığa yakalandı. Türkiye'de tedavisi sonuç vermeyince Viyana'ya götürüldü. 13 Ekim 1956'da, 46 yaşında, zatülcenp hastalığından, orada hastanede öldü. Cenazesi 26 ekim tarihinde Ankara'da toprağa verildi. Ona göre şiir, kelimelerle güzel şekiller kurma sanatıdır. Şiirde ses, anlam ve biçim bütünlüğü arar. Vezin ve kafiyeden kopmamış; ama ölçülü veya serbest, her türlü şiirin güzel olabileceği inancını taşımıştır. Açık ve sade bir üslubu vardır. Çoğu gerçeğe bağlı olan mecazları, derin, karışık ve şaşırtıcı değildir. Uzak çağrışımlara ve hayal oyunlarına pek itibar etmemiştir. Zaman zaman bazı imaj ve sembollere başvurmuştur. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer vermiş, ama hep ölümün üstüne gitmiştir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık,kaçış, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur. "Sanat için sanat" ilkesine bağlı kalmıştır. Batıya yönelen şiirimizde öncelikli bir yeri vardır, şiirinde divan etkisi yoktur, daha çok halk şiirinden yararlandığı söylenilebilir (Karacaoğlan’a yaklaşan deyişleriyle). İlk şiirlerinde fransız ozanların etkileri görülür.


    Tüm Bunlara bir açılım kazandırmak umuduyla Orhan Veli hareketine katılır ancak aradığını bulamadığı için sonra vazgeçer.


    Düzyazıya ise pek eğilmemiştir, hikayelerinin toplandığı belli bir kitabı da yoktur. Ancak ziya Osman Saba’ya yazdığı mektuplar 'Ziya'ya Mektuplar' adı altında kitaplaştırılmıştır.
    Yazın Yaşamı


    Yazmaya okul yıllarında başladığını söyleyen Tarancı, şöyle demektedir: "Edebiyata karşı duyduğum heves Fransız Mektebine kadar gider. Annemden uzakta bulunmam, mektepteki yabancı ve kasvetli hava zaten mariz olan ruhumu büsbütün karartmıştı. Annem yazdığı uzun mektuplarda bu karanlıkları biraz da sınıfta okuduğumuz edebî parçalardan ilham alarak, parlak kelimeler, göz kamaştırıcı teşbihler ve süslü cümlelerle anlatmaya çalışıyordum".


    Tarancı, ilk şiirinin, "yirmi kadar manzumesini götürdüğü ve tek bir manzumeyi seçen" Halit Fahri (Ozansoy) tarafından Servet-i Fünun dergisinde yayımlandığını belirtmekte ve "imzamı gördüğüm gün yirmi dört senelik hayatımda bir işini bir daha bilemeyeceğim bir esvinç içinde idim" demektedir. Muhit dergisinde de şiirler yayımlayan (1930) Tarancı, sonraki yıllarda Varlık, İstanbul, Doğuş, Yaratış gibi dergilerde yazı hayatını sürdürmüştür.


    Takma adlarla ve imzasıyla ara sıra öykü de yazan, ama bunları şair kimliğine yakıştıramayan Tarancı, yaşamının sonuna kadar eksilmez bir aşkla şiire bağlı kalmıştır.


    Tarancı, "Otuz Beş Yaş" adlı şiiriyle C.H.P. Yarışması'nda birincilik kazanmıştır (1946).



    Yapıtları
    Şiir:

    Ömrümde Sükut (1933), Otuz Beş Yaş (1946), Düşten Güzel (1952), Sonrası (1957).

    Düzyazı:

    Ziya'ya Mektuplar (1957 - Z.O. Saba'ya yazdığı mektuplar). Şairin gazetelerde kalmış 22 öyküsünü Selahattin Öner'i toplamıştır: C.S. Tarancı'nın Hikâyeciliği ve Hikâyeleri (1976)
     
  2. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    Cahit Sıtkı''nın Şiirlerinda Allah ve Öte Duygusu

    Türkiye'de 18. yüzyılda sadece belirli sahalarda görülen batılılaşma hareketleri, 19. yüzyılda hayatın bütün sahalarına yayılmağa başlar. Tanzimat'tan sonra Türkiye'de bir medeniyet buhranı yaşanır. Aydınlarımız Batı ile Doğu arasında devamlı bir şekilde bocalar. Tanzimat sonrası Türk edebiyatı bu bocalayışın, bu bunalım ve buhranın akisleriyle doludur. Bu buhranın ilk ciddi örneklerini I. Meşrutiyet devri yazarlarından Sadullah Paşa (1838-1890) ve Beşir Fuat'ta (1852-1887) görürüz. Yalnızca insana, ilme ve tekniğe iman eden bu iki yazar, "sadece dünya görüşleri itibarıyla değil, ölümleri bakımından da birbirlerine benzerler: İkisi de intihar eder. Sadullah Paşa, Viyana'da havagazı ile hayatına son verir. Beşir Fuat, İstanbul'da damarlarını keserek ve nasıl öldüğü hakkında notlar tutarak vefat eder (1). Bu iki vak'a, bu devir Türkiye'sinde medeniyet trajedisinin hangi boyutlara geldiğini açıkça gösterir. Bu yıllarda bütün uzlaşma gayretlerine rağmen buhran devam eder. Servet-i Fünun nesli maziyle olan bağlarını koparır. Bu neslin en önemli temsilcilerinden Tevfik Fikret (1867-1915) mâna adına her şeyi inkar eder. II. Meşrutiyet devrinde ise Abdullah Cevdet, Baha Tevfik, Celal Nuri, Suphi Ethem gibi pozitivist ve materyalistler yetişir. Bir çok okumuşumuz, yazarımız inançlarını kaybeder veya dini konularda şüpheye düşer. Fakat bu din duygusunu kaybetme veya şüpheler, tereddütler içinde bocalama, hiç bir devirde Cumhuriyet devrinde olduğu kadar yoğun bir şekilde yaşanmaz. Mehmet Kaplan bu durumu şöyle anlatır: "Türk aydınları arasında şüphecilik, dine karşı cephe alma, hatta dinsizliğin müdafaası Cumhuriyet'ten önce de görülmüş olmakla beraber, Cumhuriyet devrinde olduğu kadar yaygın değildi' (2). 1930-1940'lı yıllarda en güzel eserlerini veren Cahit Sıtkı-Orhan Veli-Sait Faik nesli, inançlarını kaybetmişti. Onlar için artık ne din, ne tarih, ne gelenek vardı. Yaşama sevincini adeta bir din haline getirmişler, gününü gün etmeyi, hayatın tadını ve lezzetini çıkarmayı bir hayat felsefesi olarak benimsemişlerdi.
    Bu neslin en başarılı şairlerinden Cahit Sıtkı (1910-1956) da, Diyarbakırlı köklü ve dindar bir aileden gelmesine rağmen, devrin, çevrenin ve aldığı eğitimin tesiriyle inanmakla inanmamak arasında bocalamış, hayatının belli anlarında öte duygusunu kaybetmişti.

    Ama onu, neslinden ayıran önemli bir tarafı vardı. Bu Anadolu çocuğu, derbeder bir hayat sürmesine rağmen, hiç bir zaman tam olarak bütün inançlarını kaybetmemiş, bunalımlarından hep bir pişmanlık duygusu içinde Allah'a dönmüş, içinde yaşadığı bataklıktan kurtulmak için çırpınıp durmuş, bütün samimiyetiyle inandığı çocukluk günlerine özlemle bakmıştır. Bugün Cuma adlı şiiri, onun bu duygularını ne kadar da güzel yansıtır:

    Bugün Cuma;
    Büyükannemi hatırlıyorum,
    Dolayısıyla çocukluğumu.
    Uzun olaydı o günler;
    Yere düşen ekmek parçasını
    Öpüp başıma götürdüğüm günler!
    O zaman inandığım gibi,
    Sahiden bir öbür dünya varsa eğer,
    Orada da Cumaysa bugün,
    Başında bulutlardan beyaz örtüsü
    Büyükannem namaz kılmaktadır
    Namahrem eli değmez seccadesinde;
    Mekke-i mükerreme'den getirilmiş.

    Dilerim duasında unutmasın beni;
    Günahkar olduğumu hatırlayarak (3).
    Bu şiirdeki;
    O zaman inandığım gibi,
    Sahiden bir öbür dünya varsa eğer
    mısraları, Tarancı'nın öte duygusunu kaybettiğini gösterir. Fakat şairin, ahirete inandığı çocukluk günlerine duyduğu hasret, dindar olan büyükannesini büyük bir sevgiyle hatırlaması ve bir günahkarlık duygusu içinde ondan dua istemesi, onun ruh halini açık bir şekilde ortaya koyar.

    Tarancı, bu şiirinden başka İnsanoğlu, Misafir Adam gibi daha bir-kaç şiirinde de ahiret inancının sarsıldığını açıkça anlatır. Fakat bütün bu tereddütlerine rağmen o, içinde "başka bir dünyanın hasretini" duyar ve o dünyaya "kimsecikler duymadan bir kapı açıp gitmek"(4) ister. Çünkü o, en güzel dünyada yaşasa da, dünyanın bütün o büyüleyici nimetleri arasında dolaşsa da insanın tatmin olmayacağını anlar. Dünyanın hiç bir güzelliğinin insanı tam olarak mutlu edemiyeceğini görür. İnsan adeta "suyu gürül gürül akan çeşme başında" susuzdur. Tarancı, bu bir türlü tatmin olamayış karşısında Rabb'ine sığınır, O'ndan bunun sebebini sorar.

    Açtığımız her bahçede baharmış; doğru.
    Hangi dala el atsak yemiş varmış; doğru.
    Doğrudur en güzel dünyada olduğumuz;
    Sanki şeytan tüyü var dağında taşında.
    Fakat nedendir Yarab bu susuzluğumuz.
    Suyu gürül gürül akan çeşme başında? (5).

    Çocukluk yıllarında sahip olduğu güzel inançlardan uzaklaşan, tereddütler içinde bocalayan şair için dünya, bir Kerbelâ'ya döner. Tarancı bu yıllarda kasvetli günler, uykusuz geceler geçirir. Ve hiç bir şeyle gönlünü avutamaz. Bu durum şairde büyük bir boşluk duygusu meydana getirir. O, bu boşluk duygusu ve iç sıkıntısından kurtulmak için çeşitli yollara başvurur. Ama tıpkı Orhan Veli'nin daha önce üzerinde durduğumuz Misafir adlı şiirinde açık bir şekilde görüldüğü gibi, Cahit Sıtkı da bir türlü bu boşluk duygusu ve iç sıkıntısından kurtulamaz. Kendilerine müziğin ruhun gıdası olduğu telkin edilen bu nesil, "bir şarkıyı başka makamla söylemek", "keman çalmak" ve "saz çalmakla" gönüllerindeki derin boşluğu bir türlü dolduramaz. Tarancı öyle bir hale gelir ki yaşamak onun için bir azap halini alır. Ve şair, ölümü ister, ölümü bir "haz" olarak, "suda açan bir nilüfer" olarak görür. Kerbelâ adlı şiirinde, bu duygularını şöyle anlatır:

    Hazret-i Hüseyin'in Kerbelâ 'sı,
    Kasvetli günler, uykusuz geceler.
    Yıllardır uzattığım bu tası
    Yıllardır boş döndüren çeşmeler.

    Bahsetmeyin bana yolculuktan,
    Elime ne geçti bu boşluktan,
    Tarlalar yanıyor susuzluktan;
    Çöllerden usandı pencereler.

    Ve sen, ey yıllardır çaldığım saz,
    Sen bile oldun beni avutmaz.
    Ölmek, olacak o başka bir haz!
    Olmak suda açan o nilüfer! (6).

    Ölümden çok korkan ve bir çok şiirinde ölüm korkusuyla yaşama sevincini en önemli tema olarak işleyen ve Gün Eksilmesin Penceremden adlı şiirinde

    Her mihnet kabulüm, yeter ki
    Gün eksilmesin penceremden!(7)

    diyecek kadar hayata bağlı olan şairin, bu şiirinde ölümü arzu etmesi enteresandır ve ondaki boşluk duygusu ve iç sıkıntısının doğurduğu ıstırabın boyutlarını göstermesi açısından da önemlidir.

    Cahit Sıtkı, bir ara yaptığı bütün çılgınlıkların farkına varıyor gibi olur. Çünkü artık yaşı ilerlemiş, gençliği elinden uçup gitmiş, aynalar sert konuşmaya başlamıştır. Şair bir muhasebe duygusu içinde hayatına bakar. Yıllarca "aşkın peşi sıra" koşmuş, akşam üzerleri başlayan ve sabahlara kadar devam eden bir bohem hayatı yaşamış, ömrünü içki ve kumarla meyhanelerde "cümle eş, dost, şair, ressam, serseri'' ile beraber geçirmiştir. Fakat bütün bunlar ona bir şey kazandırmamış, aksine hayatının en güzel günlerini elinden almış, kendi ifadesiyle onu bitirmiştir.
    Bütün bu yaptıklarından pişmanlık duyan Tarancı, "gaflet ettiğini", gençliğini kendi "eliyle batırdığını" anlar. Ve artık bütün çılgınlıklara "paydos" deme, ev bark edinme zamanını geldiğini düşünür. Paydos adlı şiirinde bu duygularını dile getirir:

    Paydos bundan böyle çılgınlıklara;
    Sert konuşmaya başladı aynalar.
    Yetişir koştum aşkın peşi sıra;
    Bitirdi beni bu içki, bu kumar.

    Ne saklayayım gaflet ettiğimi?
    Elimle batırmışım gençliğimi;
    Binip bineceğim en büyük gemi!
    Aldığını geri vermez dalgalar.

    Meyhaneler, sabahçı kahveleri,
    Cümle eş dost, şair, ressam, serseri,
    Artık cümbüşte yoksam geceleri.
    Sanmayın tarafımdan ihanet var.

    Yaş ilerliyor... Artık geçti bizden;
    Kişi ev bark edinmeli vakitken.
    Gün gelince biz değil miyiz ölen?
    Cenazemiz yerde kalmasın dostlar! (8).

    Bütün çılgınlıklara paydos diyen şair, hayat karşısında şaşırır kalır. Ne yapacağını, nasıl hareket edeceğini bir türlü bilemez. Hayran olduğu varlık ve dünya, bütün güzelliğini, aydınlığını ve berraklığını kaybeder. Şair bütün ümitlerini bir bir yitirir ve kendisini bir kâbus gibi takip eden ölüm karşısında müthiş bir korkuya kapılır. Gece gündüz "tarifsiz kederler içinde" yaşar. Bulutlar, sisler içinde bunalır ve huzurlu, mutlu, şevk ve heyecan dolu bir hayatın hasretini çeker. Bir kaos yaşayan şair, böyle zamanlarında hayat gerçeğini kavrıyor gibi olur ve Allah'a sığınıp ondan medet isteme gereğini hisseder. Şaşırdım Kaldım adlı şiirinde şair. böyle bir ânını anlatır:

    Şaşırdım kaldım nasıl atsam adım;
    Gün kasvet gece kasvet.
    Bulutlar sisler içinde bunaldım
    Gök mavisine hasret.

    Olmuyor seni düşünmemek Tanrı'm,
    Ummamak Sen' den medet.
    Suyun dibine vardı ayaklarım;
    Suyun dibinde zulmet.

    Kalmadı ümidin soluk ve cılız
    Işığında bereket.
    Ve ölüm kapımda kişner, sabırsız
    Bir at oldu nihayet (9).

    Cahit Sıtkı'nın Allah'ı Ararken adlı şiiri ise çok daha ilgi çekicidir. O, bu şiirinde hatalarını, günahlarını anlayan ve günahlarından pişmanlık duyan, günahlarının çokluğu karşısında ezilen bir insan olarak karşımıza çıkar. Ve bu hatalardan, günahlardan kurtulmak için Rabb'ine sığınır. Karanlık gecelerde göz yaşları içinde O'na el açar; yalvarıp yakarır; O'ndan medet ister:

    Bilirim ne yapsam hata,
    Yanlış, attığım her adım,
    Ellerim elma dalında
    Adem'le Havva ecdadım.

    Belli ne birdir ne iki;
    Günahım başımdan aşkın.
    Yarab Sen de bilirsin ki
    Bir Sen varsın bana yakın.

    Yaşaran gözlerime bak,
    Ben yalan söylemek bilmem.
    Her şeyim güneşte çıplak;
    Nedamet bende cehennem.

    Ben ne geceleyin yıldız,
    Ne kelebeğim gündüzün.
    Bana ben gibi riyasız
    Yüzün gerek Yarab yüzün.

    Boş değil ettiğim niyaz,
    Halden bilmiyor kimseler.
    Dost mu düşman mı tanınmaz,
    Suda oynayan çehreler.

    Gitmekle bitmiyor umman;
    Sular azgın, tekne delik.
    Ah bu dağlar, ah bu duman!
    Yolunu şaşırdı geyik.

    Gün yoktur geçsin tasasız;
    Geceler dersen Kerbelâ.
    Sanırım her düşen yıldız
    Göğsümden kopan vaveylâ,

    Merhem tutmuyor yarada;
    Kırıldı kolum kanadım.
    Gençliğim gitti arada.
    Ah neden sonra anladım.

    Bende, Sen'den gayri hasret
    Değmez gözyaşı dökmeye.
    Medet büyük Allah medet,
    Kulunu saran geceye (10).

    Seher yeli kadar pürüssüz ve tatlı olan bu şiir, Türkçenin en güzel şiirlerinden biridir. Şair, bu şiirinde çocukça bir safiyet ve büyük bir samimiyetle Yaratıcı'sına koşar, içgüdülere göre yaşanılan bir hayatın cehennemi azabından O'na sığınır, "içinde yaşadığı devir ve muhitin ulvi bir imanın gelişmesine meydan vermeyen yıkıcı şartlarına rağmen, Cahit Sıtkı 'nın böyle bir ruh halini muhafaza edebilmesi, hayret edilecek bir şeydir'(11).

    Şiirlerini ilk okuduğum yılllardan beri Cahit Sıtkı'ya büyük bir ilgi duymuş, onun ve neslinin içine düştüğü duruma hep üzülmüş ve müsbet bir çevrede yaşamış olsa, onun dindar bir şair olabileceğine inanmışımdır. Fakat o ve onun gibi bir çok Türk aydını, bütün çırpınışlarına, arayışlarına rağmen, içinde bulundukları o acı durumdan kurtulamamış, perişan bir hayat sürmüş, en sonunda da "delik tekneleriyle" kendilerini "azgın sularla" kaptırmışlardır. Fakat bununla birlikte Cahit Sıtkı, devrindeki bir çok şair ve aydından farklı olarak Allah'ını aramış, bir nedamet duygusu içinde tekarar tekrar O'na sığınmış, içten dualar kadar güzel olan şiirleriyle Türkçeyi hoşnut ettiği gibi, zaman zaman da olsa, yaşaran gözleriyle, yakarışlarıyla belki de Rabb'ini de hoşnut etmiştir.
    Cahit Sıtkı'nın eserlerinde günümüz neslinin ibretle okuyacağı, ders alacağı trajik bir hayat hikayesi vardır. Ve bu hayat hikayesi, Türk aydınının yüzelli seneden beri, Sadullah Paşalarla, Beşir Fuatlarla başlayıp günümüze kadar devam eden trajedisinden sadece bir kesittir ve üzerinde durulmağa, düşünülmeğe değerdir.

    1) Mehmet Kaplan. Şiir Tahlilleri I, 5.b., İst. 1975. s. 68
    2) M. Kaplan, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, 2.b. İst. 1975, s. 110
    3) Cahil Sıtkı Tarancı Bütün Şiirleri. 2.b. İst. 1980, s. 155
    4) a.g.e. s.56
    5) a.g.e. s.165
    6) a.g.e. s.83
    7) a.g.e. s. 125
    8) a.g.e. s. 157
    9) a.g.e. s.132
    10) a.g.e. s.138-139
    11) Mehmet Kaplan, Edebiyatımızın İçinden, İst. 1978, s.193
     
  3. NeslisH

    NeslisH Özel Üye

    Cahit Sıtkı Tarancı ( 1910)- (1956)


    (1910-1956)
    Diyarbakır'da doğdu. Galatasaray Lisesi'ni bitirdi. Mülkiye Mektebi'nde okudu. Paris'e gitti. ikinci Dünya Savaşı çıkınca geri döndü. Çevirmenlik yaptı. Ağır bir hastalığa yakalandı. Viyana'ya götürüldü. Orada öldü. Ankara'ya getirilip toprağa verildi. Otuz Beş Yaş şiiriyle ün yaptı. Hayat, aşk ve ölüm, şiirlerinin başlıca temalarını oluşturmaktadır. Ömrümde Sükût, Otuz Beş Yaş, Düşten Güzel ve Sonrası adlı şiir kitapları bulunmaktadır.

    Şiirlerinden örnekler;

    DESEM Kİ

    Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır,
    Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor,
    Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini,
    Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim,
    Senden kopardım çiçeklerin en solmazını,
    Toprakların en bereketlisini sende sürdüm,
    Sende tattım yemişlerin cümlesini.

    Desem ki sen benim için,
    Hava kadar lâzım,
    Ekmek kadar mübarek,
    Su gibi aziz bir şeysin;
    Nimettensin, nimettensin!
    Desem ki...
    İnan bana sevgilim inan,
    Evimde şenliksin, bahçemde bahar;
    Ve soframda en eski şarap.
    Ben sende yaşıyorum,
    Sen bende hüküm sürmektesin.
    Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,
    Rüzgârlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber.
    Günlerden sonra bir gün,
    Şayet sesimi farkedemezsen,
    Rüzgârların, nehirlerin, kuşların sesinden,
    Bil ki ölmüşüm.
    Fakat yine üzülme, müsterih ol;
    Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini,
    Ve neden sonra
    Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede,
    Hatırla ki mahşer günüdür
    Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.



    AŞK
    Açınca baharın dişi gülleri,
    Bir başka rüzgâr eser bahçelerde.
    Dinle çılgınca öten bülbülleri;
    Sorma niçin düştüğünü bu derde.

    De ki: – Aşktır şâdeden gönülleri;
    Perişan, berbat eden gönülleri.
    Aşk söyletir en yanık türküleri,
    Ay buluta girdiği gecelerde.


    BİR ÖLÜNÜN ARDINDAN

    Kabrime çiçek getirenlere gülerim;
    Gafil kişilermiş şu insanlar vesselâm;
    Bilmezler ki bu kabirle yoktur alâkam;
    Ben o çiçeklerdeyim, ben bu çiçeklerim.
     

Bu Sayfayı Paylaş