Bu Kentin En Tenha Yeri Kalbimdir Şimdi

'Makaleler-Denemeler' forumunda semyav5mitq tarafından 23 Kasım 2008 tarihinde açılan konu

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    Bu Kentin En Tenha Yeri Kalbimdir Şimdi konusu Bazı şeylerin belli bir açıklaması yoktur, herkese ve her duruma göre değişirler ve efradını câmi, ağyârına mâni bir tarifle izahları mümkünat dahilinde değildir. Sevmek gibi…

    Hayatımın değişik dönemlerinde değişik sevmek tarifleri içimi titretmiştir. “Sevmek karşı karşıya oturup birbirinin gözlerine bakmak değil yan yana oturup aynı yere bakmaktır.” derken kimse beni anlamıyordu. Sevdiğini söyleyenlerin canımı acıtışını bu tarifle açıklıyordum:
    Sevmiyorsun… Seviyorsan yanına oturup baktığı yere bakarsın gayri ihtiyarî; elinde olmadan onun gibi düşünürsün. Seviyorsan anlamaya çalışmak adına empati kurmalısın; derin empati sempatiye dönüşürmüş bazen(!)… Sevmek istediğimiz zaman onun yanına oturup baktığı yere bakmalı, sevmekten korktuğumuz zaman bakışlarımızı çevirip yanından kalkmalıyız o halde… “Siz onların dinine girmedikçe…” ayetine telmih var burda benim için.

    “Sevmek benzemektir.” derdi içimdeki deli derviş, “Benzediklerimizi severiz, sevdiklerimize benzeriz.” Mutlu evliler, uyumlu çiftler birbirine benzer bir müddet sonra; ahlâken de, fiziksel olarak da. Anadolu’da bu o kadar tabiî görülür ki yeni evlilere “Bakalım kimin sözü geçiyor?” diye bakılır, kim baskın karakterse diğerinin yüzü onu andırır.
    “Üzüm üzüme baka baka kararır.” sözünün zavallılığı ne denli manidardır, kararmak bir üzüm için tatlanmayı, olgunlaşmayı ifade eder de biz hep kötü arkadaşlıklara örnek zannederiz onu. “Ya Rab, sevdir bize sevdiklerini, yerdir bize yerdiklerini; yâr et bize erdirdiklerini…” Üzümleri üzümlere baktırarak karart Rabbimiz! Huyundan ve suyundan nasipleneceğimiz “kır at”ların yanında bulundur bizi! (Âmin demek isteyenler buyursun.)

    Bir ara “Sevmek, yüreğinin üstünde bir başkasının yüreğini hissetmektir.” tarifiydi ana dersim. Rabıtayı öğreniyordum çünkü… Bir zat-ı muhterem murakabe yapacağı zaman talebelerini odasından çıkarmaktadır. Bir tanesi merakını yenemez bir gün, eğilip anahtar deliğinden bakıverir. Ne görsün, şeyhinin vücudu odayı dolduruyor! Dehşet içersinde odaya dalar. Hocası meramını anlar, “Otur,” der, “Otur ve dizlerini dizlerime daya…” Talebe oturur, yavaşça dizlerini değdirir şeyhinin dizlerine. Bir savruluş! Bir elektrik akımı âdeta… Talebe, kendini duvarın dibinde bulur, o eşsiz, o tarifsiz lezzet dimağında. “Sevmek, bir başkasının yüreğini yüreğinin üstünde hissetmektir.” Herkesin bir şeyle rabıtası var. Murat o ki yüreğini yüreğinin üstüne koyabileceğin, koyduğun zaman seni arşa yükseltecek biriyle olsun bu rabıta. Sözü bile âşıkların nefesini kesecek şimdi: Bir mürit mürşidinin, hatta Hazreti Peygamber Efendimizin (durup gözlerinizi kapatarak ve derin bir iç çekerek söyleyiniz: Sallallâhu aleyhi ve sellem) manevî kalbini kendi manevî kalbinin üzerinde hissetsin, bir an! Varlık mı kalır onda, uçup gitmez mi akıl, yanıp kavrulmaz mı yürek? Sonra nasıl her şey eskisi gibi olabilir, nasıl kaldığı yerden devam eder, olduğu yerde kalır? Bir kere açılınca kapı, artık kapanmaz ki… Ne zaman elini yüreğine götürse kalbini çırpınır bulur. Hani Efendimiz’in adı geçince kalpleri yerinden çıkacak gibi olurmuş da elleriyle bastırırmış sahabiler. Ordan kalmış bize bu salavat getirirken elini kalbine koyma adeti. Bir muhabbet eylemidir yani, hürmetten ziyade…

    “Uğrun uğrun kaş altından bakınca

    Can telef ediyor bal acem kızı…”

    “Yar!” diye feryad ederek yerlere yıkılıyor aşıklar… Onların gözyaşlarıyla sulanıyor bu gülistan. Bereket ordandır. Bu devr-i sevda onların hürmetinedir. Kıyamları ağaçların, secdesi suların… “Onlar ki Allah anılınca kalpleri titrer.”

    Bir tarif de Kur’an-ı Kerim’den. Allahu Teala, eşler arasına meveddet ve rahmet koyduğunu söylüyor. (Rum suresi, 21. Ayet-i Kerime) Ve bir dua öğretiyor Allah kullarına: “Bize göz aydınlığı olacak çocuklar ve eşler ver.” Sevmek, birbirinin göz aydınlığı ve gönül ışığı olmaktır. Aşk veya muhabbet değil kullanılan kelime dikkat ederseniz, meveddet. Yani saygıyla sevmek, dostlukla muhabbet etmek. “Bize evliliğe dönüşen aşklar değil aşka dönüşen evlilikler ver.”duası da toplumun atan nabzından. “Hayat hayali alt eder” ya çok zaman, ona binaen söylenmiş olmalı. Maddiyat maneviyatımızı öldürmesin, soldurmasın bile. Bizi hizmetle meşgul eyle Rabbimiz, gözümüz arkada kalmasın. “Yıkılası hanede evlad ü ıyal var!” diyenlerden eyleme… “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik” diyelim, aşkımız alnımızın ışıltısı olsun.

    “Sevmek alışmaktır.” Tarifi bir yanıyla ülfeti çağrıştırır ama bir yanıyla aşinalığın, içli dışlı olup tanımanın, tanıdıkça sevmenin, hayran olmanın, samimiyetin ifadesidir. Dostların yanında susulabilir ancak, konuşma yabancılar içindir. İmam Rabbani hazretleri:”Bizim kaş çatmalarımız avam içindir,”buyurmuş,”yol inceldikçe (yakınlık arttıkça) ceza da artar, mükafat da.” Bu da bir sevmek tarifi. Allah’ın en sevgili kulları en büyük belalara dûçâr oluyor. Ağır imtihanlara tâbi tutulıyoruz dostum, sis basıyor altı cihetimizi, ne bir iz, ne bir işaret; çöl fırtınası, kar fırtınası!

    Erzurumlu Osman Bedrettin hazretleri yedi yıl, yaz-kış demeden her gün bir saat uzaklıktaki hocasına derse gider. Yedinci yıl, bir kış günü tipiye yakalanır. Yolunu şaşırır fırtınada, rüzgar nefesini tıkar, kar bacaklarına yapışır adeta. Artık ilerleyemez hale gelince karın içine diz çöker. Tam bir:

    “Hoş sabr-ı cemilimdir

    Takdir ki kefilimdir

    Allah ki vekilimdir

    Mevlâ görelim neyler

    Neylerse güzel eyler” hali. Ve bir at kişnemesi duyulur uğultuların arasında, Hızır aleyhisselamdır gelen. Heybesinde hurma, kırbasında şerbet. Bununla biter bir devresi Hafız Osman’ın. Çaresizliğin zaferi ya da “Kul sıkışmadıkça Hızır yetişmez” değil bu, hayır; “Arşa değmek istidadında olanların ayakları altına omuzlarımızı koyarız.” anlayışıdır.

    “Sevmek, bir pencereden bakarken yerdeki çamurları değil gökteki yıldızları görmektir.” Bir insanın varlığına şahitlik ediyorsun da yıldızlı bir gökyüzü gibi görünüyor sana, seviyorsun! Biri de var ki ağzıyla kuş tutsa “Cani!” oluyor, sevmiyorsun! İnsanları cümlelerinden okuruz, kimisi “Güzel ama…” diyorsa biliriz, eleştirel bakarlar, kusur görürler. İlahi muhabbet kaplamamıştır benliklerini. Kimi de var ki leşe bakar, “Ne güzel dişleri var!” der, biz anlarız, her şeyde bir hayır, bir güzellik bulunur onlar için, “Vaki olanda hayır vardır.” Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmaktır bu. O Allah ki köpeğe su içirdi diye bağışlar günahkar kadını. Allah kullarındaki muhabbet tezahürlerini asla zayi etmez.

    Kainat üç harf üzere yaratıldı, demişti mavi gözlü, şahin bakışlı derviş hanım, “Ayın, şın ve kaf.” Aşkın üzerinde vücut bulmuş her şey. Her şeyin özünde aşk var. Burda manasını buluyor:”Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin…” kelam-ı nûrânîsi. Sevmenin en karmaşık tarifi bu, en reel: “Sevmek, sevdiğinin sevdiğine tabi olmaktır. Ki neticesinde sevilen de seveni sever. Sevmek, sevilmeye liyakat kesbetmektir.”

    “Şem’i gör kim yanmayınca yakmadı pervaneyi”

    Pervane deyişime muvafık düşsün: Üç pervane yavrusu kendi aralarında ateşi konuşuyorlarmış, “Nedir bu ateş dedikleri?” Birisi cesaretlenmiş: “Ben gidip ne olduğunu öğreneceğim!” gidip mumun etrafında şöyle bir dönüp gelmiş:”Ateş parlak bir şeydir.” Diğer pervane: “Bu yeterli değil, ben daha iyi bir bilgi getireceğim size!” demiş ve muma biraz daha yaklaşarak etrafında dönmüş:” Ateş sıcak bir şeydir.” Üçüncüsü iki bilgiyi de beğenmemiş, o da uçmuş muma doğru, ama alevin tam ortasına girmiş. Öğrenmiş.

    Yar için ağyare minnet ettiğim aybeyleme

    Bağban bir gül için bin hâre hizmetkar olur

    (Fuzuli)

    “Sevgilinin hatırına etrafındakilere minnet ettğiğim için beni ayıplama, bahçıvan bir gül için bin dikene hizmet eder.” (Sevmek üzerine konuşuyorsak Fuzuli’siz olmazdı.)

    Bin talebenin içinden bir tanesi olsun salâha erer diye gayrete devam etmek, bir insanın bir güzelliği için bin kusurunu görmezden gelmek… Allah için sevmek kimseden incinmemeyi sağlar. Cümleden müstağni olunca gönül kime dayanır ve kimden ümitlenir ve kime kırılır? “Sevmek cümleden âzâde olmaktır.” (Cümle, herkes anlamında.) Âzâdelik, özgürlük, hürriyet; bütün dillerde güzeldir yalnız Allah’a kul olmak. Mutlak diye hamiş düşmek zorunda kalıyoruz oysa mutlak hürriyet, asıl özgürlük diye bir şey yok, özgürlük var ve diğerleri sadece mecaz! Allah sevilir ve O’nun için her şeye sabredilir. Allah sevilir ve O’nu düşünerek geçer yıllar, bir arpa boyu yol aşmamışım denilir. O’nun için ne yapılsa azdır, ne kadar tanısan o kadar seversin, tadına doyulmaz bir nimettir O’nun muhabbeti. Allah sevilir ve kimseyi görmez gözümüz…

    “O varsa her şey var, O yoksa hiçbir şey yok.”

    Bu yüzden şimdilerde sevmek tarifim şu: “Bu şehrin en tenha yeri kalbimdir şimdi…” (Acıyla söylenmedi bu söz; sevgiyle, coşkuyla, meserretle söylendi.) Tenhalar halvet yerleridir. Sırt sırta verip yıldızlara bakarak “Allah”tan bahsedersiniz. Bir sahilin tenhaliğında, bir kayanın üzerinde; dalgalar koşup gelir kulak misafiri olmaya… Tenhalık güzeldir. Issızlık öyle değil. Çünkü ıs sahip demektir eski Türkçe’mizde, ıssızlık sahipsizliği çağrıştırır bu yüzden. Virane evler ıssız, boş sokaklar tenhadır. Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur, böyle bir şey. Issızsa bir yürek kimsesiz kalmış demektir. Tenhaysa muhabbete medar olur. Kesretten vahdete ermek, tek ü tenha kalmak… Herkes terketmeden kendi ihtiyarımızla yalnızlığa geçmek. Tecerrüd etmek varlığımızdan, tenhalaşmak… Kalabalığın tam ortasındaki ıssızlıklarımızı verip bir özge tenhalık almak ki orayı Vedud doldurur, Veli doldurur; kalbimizdir o küçük boşluk, yalnız O’nunla dolar işte!

    Azamet ve celaldeki güzellik, kalbi titreyerek bakmak yüzüne, bakınca korkmak, bakmayınca özlemek, görünce çekinmek… Azametin cemali…

    Sevmek, ölene dek, çeşitli vecheleriyle almaya devam edeceğimiz bir derstir.

    Alıntı
     

Bu Sayfayı Paylaş