Bir Yolcunun Yol Üzerine Tefekkürleri

'Dini Sohbetler Dini Forum' forumunda DeMSaL tarafından 5 Mart 2010 tarihinde açılan konu

  1. DeMSaL

    DeMSaL Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Bir Yolcunun Yol Üzerine Tefekkürleri konusu islami makaleler - islami yazılar



    İnsanın bu dünyada yürüdüğü bir yol var. Manevi bir yol olsa da durakları var, merhaleleri var, menzil ve konakları var. Kiminin yolu yokuş aşağı cehenneme gider, kimininki ise yokuş yukarı cennete. Yol bizi zorlar, yolculuk meşakkattir, biz hepimiz yolun oğulları, yolun kızlarıyız. Aslolan yolda olmaktır, yol almaktır, maksada ulaşmak zaten bizim irademizin dışında bir külli iradeye bağlıdır. Ulaştırmak O’nun işidir, yürümekse bizim. Hayat bütünüyle kimi zaman hızlı kimi zaman yavaş, kimi zaman tökezleyerek de olsa bir yürüyüşten ibarettir. En güzel yürüyüş de yoldaşlarla birlikte yapılandır.

    Allah bize şöyle buyurur “Bu benim dosdoğru yolumdur, ona uyunuz. Başka yollara uymayınız, sizi yolumdan ayırır.” (Enam 6-153) Hz. Peygamber bu ayeti okuyunca, önce bir çizgi çizmiş, sonra da onun solunda ve sağında birtakım çizgiler daha çizmiştir. Bu dünyada sırat diye ifade edilen bu yol, ahirette sadece manen değil, maddeten de önümüze serilecektir. Gerçekten de orta yolun sağında ve solunda ifrat ve tefritten yollar, davetkar sapaklar, büyüleyici çeldiriciler vardır. Kimi zaman gözlerinizden, kimi zaman kulaklarınızdan, kimi zaman kalbinizden tutup sizi kendilerine ve ötedeki cehenneme celb ederler. Aman dikkat!

    Yol cehennem köprüsü üzerindedir ve gizlenmiştir. Yol cehennemde olduğu ve cennete giden tek yol da oradan geçtiği için herkes ona uğrar. “Hepiniz ona uğrar. Bu Rabbinin üzerindeki kesin bir hükümdür” (Meryem 19-71) Şeriat dosdoğru yoldur, ona bu dünyada riayet edenler sürçme ve sapma olmadan ahirette kurulu yoldan da geçerler. Ateşin hükmü ise onlar için “Ya naru kuni berden ve selamen” dir. Nasıl ki ateş İbrahim (as)’ı yakmamıştır bizi de yakmayacaktır inşallah. Bu dünyada içinden geçtiğimiz sıkıntılar, musibetler, hasretler, meşakkatler, ayrılıklar, eza ve cefalar da bu cehenneme bir işarettir, cehennem sadece kafirler için tutuşturulur, o bu dünyada da ahirette de rabıtasını Rabbi ile kesmemiş kimseler için olsa olsa içinden yürünen bir sıkıntı olabilir. Biz ateşlerin içinden yürürüz. Sevgiliye kavuşmak ateşin içinden geçmekle mümkünse ateş bize vız gelir! Zira hiçbir ateşin koru Allah’ı yar edinmişler için kalplerdeki ayrılık ateşinden şedid değildir.

    Yol cehennem içinden geçer, kimine göre kıldan ince kılıçtan keskin, kimine göre cadde-i kübradır. Bunu sizin imandaki yakininiz belirler. Rabbine görür gibi ibadet edenler için yol da neymiş, onlar ondan uçarak geçerler! Dünyada yaşarken hikmetiniz, basiretiniz, yakininiz, tahkiki imanınız arttıkça yol gözünüzün önünde nurdan bir asfalt olup bast eder. Genişliği müminin kalbinin genişliği ölçüsündedir. Kalbinizde ne kadar çok tarike, farklı yol ve yönteme “eyvallah” varsa, sizin gibi olmasa da ne kadar çok mümine “yoldaş” diyorsanız, Allah’a giden hak yolların şerit şerit çeşitliliğinin farkında iseniz, onlarla selamınız ve muhabbetiniz ölçüsünde yolunuz patikadan caddeye inkılab edecektir. Müçtehidlerin helal dairedeki engin hoş görüleri, kendileri ile taban tabana zıt dahi olsa içtihada saygıları bu yüzdendir, zira onlar çok şeritli bir otobanda hızla maksuda seyrederler. Ve unutmayın ki insanın hakikati hali yolculukta belli olur.

    Yolu gördük, ateşe meydan okuduk, basiretle gözümüzü açtık, şeritleri genişlettik, bir de dikkat etmemiz gereken bir husus daha var. O da yoldaki kancalar. Denilir ki, köprüde çengeller, kancalar, dikenler vardır. Neyle seyrederseniz seyredin, kimi zaman otomobilinizin lastiğini patlatabilecek kadar iri dikenlere rast gelebilirsiniz. Yahut kancalar sizi koşar adım yürürken elbisenizden yakalayabilir. Kancalar bizim arzularımızdır, tekrar ettiğimiz hatalarımızdır, dikenler de içine düşünce durakladığımız vartalar. İbni Arabi der ki, insan bu çengellerde takılıp kalır, onu kurtaracak ancak bir şefaat yahut İlahi inayettir. Hayatımızda bizi tutan ve yol almamıza engel olan, bazen senelerce kasaptaki sığırlar gibi asılı kaldığımız kancalar yok mu? Ah ben de böyle bir kancaya takılı kaldım! Meşgul olduğumuz, aklımıza takılan, bir türlü çözemediğimiz, boğuşup durduğumuz meselelerimiz. Bizi ondan ancak şefaat kurtarırmış.

    Ben şahsen bunu bir başka müminden gelen yardım olarak anlıyorum. Bu kimi zaman peygamberler, kimi zaman veliler, kimi zaman ise bizim gibi avam müminlerin yardımı olabilir. Zira bizim takıldığımız kancaya o mümin takılmamıştır, bencilce yürüyüp gitmek yerine döner ve bizi şefkatle kancadan kurtarmaya çalışır. Elhamdülillah benim böyle şefkatle elimi tutan dostlarım var. Takıldıkları kancalardan eteklerini kurtaramaya çalıştıklarım da. Yalnız unutmamak lazım ki, birini bir kancadan kurtarma girişimi bazen onun işine burnunuzu sokmak olarak da algılanabilir. Bu durumda o kardeşiniz uğraşıp durduğu kancaya müptela olmuş, ona aşk derecesinde tutulmuş olabilir, o zaman sizden onu kancasıyla baş başa bırakıp gitmenizi isteyecektir. Sakın “ne hali varsa görsün” demeyin! Yol ve yöntem değiştirip şefkatle yardıma devam edin, bazen susmak ve yanı başında bir dua gibi beklemek bile yardım olabilir.

    Bir kardeşimizi kurtarmak için beklemek asla yolda zaman kaybetmek değildir, çünkü şefaat bir peygamber mesleğidir. Ayrıca caddeyi işlek ve kalabalık bir hale getirmek, içine çok insana yer açmak sadece ali cenaplık değildir ki, buna hakikaten ihtiyacımız var. Cadde içinde ne kadar çok mümin, ne kadar çok alim, ne kadar çok veli ve nebi yürürse o kadar yardımcılarımız var demektir. Hangi vartadan hangi dostun yardımı ile kurtulacağımız belli mi? Bazen de İlahi inayet yardıma doğrudan yetişir. Elbette dostlarla yardım eden Dost da hakikatte O’dur. Ancak bazen bizi hiç kimsenin kurtaramayacağı dertlerimizden, mutlak olarak ona ihtiyacımız olduğu hakikatini bilelim diye bize doğrudan yardım eder, sebepleri perdedar etmez. Şüphesiz Allah’ın yardımı bir sesleniş, bir nida, bir lebbeyk kadar yakınımızdadır.

    İbni Arabi köprüdeki kancalar için şöyle der: “Daha önce söylediğimiz çengeller, kancalar ve dikenler ise, Ademoğullarının amellerinin suretlerinden meydana gelir. İnsanların amelleri kendilerini yolda tutar. Böylece cennete geçemedikleri gibi cehenneme de düşmezler.” Bu ne kadar hayret verici bir şeye işaret eder. Aynı amel hem cehennemden koruyan hem cennete gitmeye engel olan nasıl olur? Kanaatim şu ki, bu amele takılmak ameline bir vücut rengi vermek, ameline sahiplenmek ile olur. Ne kadar güzel olurlarsa olsunlar amellerimiz bir hiçtir. Biz cennete lütuf ile varır ikram ile gireriz. Onları toz gibi yele vermek gerektir. Terk burada devreye girer. İnsanın yaptığı şeylere takılıp kalmaması, onları unutması gerekir. Zira insan ne yaparsa yapsın onlar Allah’ın nimeti karşısında bir hiçtir. Cennetin ücreti mukabili değildir. Böyle bakılacak olunursa amel kötü de olsa yele verilmelidir. Kötü ameli yele verme vasıtası istiğfardır. Günahlar da istiğfar edildikten sonra unutulmalıdır. Allah’ın karşısına çıplak çıkmak iyi kötü hiçbir şeyi olmadan çıkmak demektir. Allah’ın “bana ne getirdin?” suali ile karşılaşınca mümin, “beni” demelidir. Allah zaten Gani’dir O’na ne verilebilir. Aşıkların vereceği şey tüm varlıkları olsa gerek. Zaten varlığımız O’nun Vücudunun yanında zaif bir gölgedir. O’na katılmakla, iltihakla bir vücut bulabilir, hiçlikten kurtulup bir şey olabilir.

    Şöyle devam eder şeyh: “Bu hayatta kim başkasının suçunu bağışlarsa, Allah da onun günahını ahirette bağışlar. Kim işi zorlaştırmaya bakarsa, Allah da onun işini zorlaştırır.. Kim affederse, Allah da onu affeder. Kim hakkını sonuna kadar alırsa, Allah da ondan hakkını sonuna kadar almak ister. Bu ümmete güçlük çıkarana, Allah da güçlük çıkarır. ‘Bunlar size iade edilen amellerinizdir’. Öyleyse güzel huylara bağlanınız! Çünkü yarın Allah, bugün O’nun kullarına davrandığınız gibi size davranacaktır. İnsan nasıl davranırsa Allah da onlara öyle davranır!” (Fütuhat 2. cilt sf 456) Yolculuk başlı başına bir zorluktur, bir de bunu niza ve çekişmelerle zorlaştırmamak gerekir. Hiçbir mü’minle küs kalınmamalıdır. Tüm haklar helal edilmelidir. Herkes bağışlanmalıdır. Zira herkesin bağışlanmaya ihtiyacı vardır. Yüzümüzü çevirip bakmadıklarımızın yüzlerine Allah sevgiyle bakmakta onları koruyup kollamaktadır. Allah’ın sevgililerine küsmeye, gönül koymaya, öfkelenmeye, surat asmaya kimsenin hakkı yoktur. Değil mi ki mümindir, yüzünü secdeye koymaktadır, o yüz muhabbetle öpülmeye layıktır, kaş çatılmaya değil. Yoksa Allah’ın yüzümüze bakmasına çok muhtaç olduğumuz o günde hafizanallah gözden düşen İblis gibi olma ihtimalimiz vardır.

    “Mesleğimiz şefkat mesleği” diye ortalıkta dolaşıp duranlar, muhabbetten, hılletten her yerde dem vuranlar, kendinizi Haliliyetin kutbu Hz. İbrahim ile karşılaştırınız, sizde onun yüreğindeki gibi yumuşaklık, kavm-i Lut’a bile yönelen bir yardım ve şefkat bulunuyor mu? Ben bu ölçüyü, tartıyı yaptıkça daha çok sevmem gerektiğini anlıyorum. Nefsim dahi kabul ediyor ki bu şefkate, bu muhabbete en ziyade biz muhtacız, o halde muhtaç olduğumuz kadarını aleme göstermeliyiz. Yoksa Üstadımızın yüzüne nasıl bakarız. Onun sabah akşam tek tek saydığı, isim isim andığı, kimini de hayalen yanında bulduğu talebelerine sövmek, küsmek reva mı? Korkmuyor musunuz, ya o size kaşlarını bir çatarsa, ya duasında sizi anmaktan bir gün durursa? Utanmıyor musunuz ona “Sen seversen sev, ben onu sevmiyorum işte” demeye! Ya bir ders herkesin başını okşayıp giderken o da sizi unutursa! Takıldığınız kancalardan sizi kim toplar o zaman? Sakın Allah demeyin! Allah’ın husumetin olduğu yerde ne işi var! Allah taş kalplilerle oturmaz! Ben tek bir insanın bile kaş çatışına kalbim kırılmadan tahammül edemezken, kimseye de kaş çatamam, çatmamalıyım! Her yüz çevirdiğimiz mümine karşı üzerimize Abese suresi mi inmesi gerekiyor Allah aşkına! Kendimize gelelim!

    Kimsenin Üstadın talebelerini hor görmeye hakkı yoktur…

    Kimsenin Rasulullah’ın ümmetini sevmemeye hakkı yoktur…

    Kimsenin Allah’ın kullarını ötelemeye, ötekileştirmeye hakkı yoktur.

    Dikkat edin yoldaşlarınızı itelerken yoldan düşen siz olmayasınız. El hak kainatta “Eden bulur” diye bir mütekabiliyet yasası daima caridir. Allah’tan korkun, zira bugün Allah’ın Celaliyle oturanlar yarın Rahman’ın dergahına davet edileceklerdir. Müminleri sevmek bir lüks değil zarurettir, kimsenin Allah’ın sevgililerini sevmemek haddine değildir! Kalbiniz katılaştıysa ve sevmeyi beceremiyorsanız bari sever gibi yapın, umulur ki bir gün seversiniz. Halinize ağlayın onu da beceremezseniz, ağlar gibi yapın, umulur ki bir gün hakikaten ağlarsınız. Cennete yalnız girseniz vallahi mutlu olamazsınız, Efendimizin son mümin cehennemden çıkana kadar cennete gitmeyişi boşuna mı sanırsınız. Hakikat odur ki, cennet içinde Allah’ın sevdiklerinin bulunduğu yerdir, biz dahi cennete tüm müminler girmeden, onlarla kalplerimizi ısındıracak bir muhabbetle kucaklaşmadan giremeyeceğiz, girsek ne yazar orda sevdiklerimiz olmadan rahat edemeyeceğiz. Arkanıza bakın! Arkanıza attığınız mümin var mı? Yolda bir kancaya takılı bıraktığınız var mı? Yanından geçerken gülümsemeyi esirgediğiniz var mı? Geride kalanımız varsa, geride kalan biziz…


    Mona İslam
    Karakalem dergisi
     

Bu Sayfayı Paylaş