Bir ''Hoşcakal'' Issızlığı

'Ayrılık ve Yalnızlık Sözleri' forumunda KaRDeLeN tarafından 24 Aralık 2008 tarihinde açılan konu

  1. KaRDeLeN

    KaRDeLeN Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Bir ''Hoşcakal'' Issızlığı konusu
    ..bir iç çekiş, bir içgüdü manyetiğinde, birbirini çeken tek kişilik iki dünya..

    Güneş yılının en acımasız çağında, yıldızları çalınmış, bomboş bir kainatta; her anlamı yıldız yüklenen, her anına yıldız iliştirilen ve tüm içeriği; yaşanması zorunlu anıları betimleyen bir hızla birbirine yaklaşan tek kişilik iki dünya...

    her şey dönüyordu
    yörüngelerinin kesiştiği noktaya..




    Ve ben şimdi, bu yazının her satır başında arıyorum seni...

    Bir kez daha kelimeler sesi, ses teni çağırıyor ve adressiz mektuplar veriliyor şehrin tüm postahanelerine...

    geceydi
    Süngülerin düştüğü vakitti
    yağmur yangınlarının alevlendirdiği şaşkınlığımızı
    ve yangınlara atmak istediğimiz yanlarımızı
    soru işaretleriyle takas ettiğimiz vakitti
    büyülerle kuşatılmış
    iki kişilik törendi
    ve ben sunaklarına terk ediyordum gizlerimi,
    aralanıyordu yüzümü karartan hüzün perdeleri

    Kendi coğrafyasında kaybolan ütopyalar, kendi akıntısına kapılan akarsular, kendi gölgesinde üşüyen dağlar ve biyografisinin çevirisini yapamayan insanlar...

    İncelen mürekkepleri ince gözyaşlarıyla beslenen günceler...

    Zamanın talanını bekleyen, kendimizi içimize kitleyen bizler...


    Kelimelerin sesi, sesin teni çağırdığı vakitti...
    Geceydi...
    Sabaha nöbetçi kılmıştı bizi, dindiremediğimiz güdülerimizin gizlerinde saklanan, o kendini açıklayan ama korkutan, kendimizle bizi yeniden tanıştıran devrik cümleler senfonisi..
    Bir düşte gördüm
    Değişecekti bestesi...

    “Artık en sevdiğim insanlarla bile beraber olmaktan mutlu değilim.... Hiç kendini kalabalıklar arasında yapayalnız hissettiğin oldu mu?”

    diye sormuştun konuşmamızın en başında.... Ve konuştukça biz, ben giderek kalabalıklaşıyordum. Çünkü seni de katıyordum içimdeki izdihama...


    iki ömrü sekiz saate sığdırmaya çalışıyorduk
    mutluyduk..
    telaşlıydık ve biraz da korkuyorduk
    çünkü biliyorduk;
    aynı şiirin dizeleriydik,
    aynı romanın kahramanları
    aynı bulutun yağmurlarıydık..
    yağıyorduk işte çölleşmiş yanlarımıza
    kendi olmanın bedelini ödemeyi sevenlerden
    ve gülerken ağlayabilenlerdendik...
    8 saate sığdırabiliyorduk,
    tarihçilerin 8 çağa sığdıramayacaklarını..
    çünkü biliyorduk
    aynı yerden kanayan iki yaraydık
    ince bir kabuk bağlıyorduk...

    Kelimenin sesi, sesin teni çağırdığı vakitti..
    Bir ayindi....

    Aşk değildi, serüven değildi, peki neydi?..

    neydi birbirimizi kendimize ayna kılan
    kelimeler senfonisi?...

    şimdi yokluğunu açıklayabilecek,
    ciltlenmemiş nota defterlerinin dağınıklığında,
    hangi notayı çalabilir kalbimdeki telleri çoktandır kopuk keman?..

    hangi uyağa sığar ki yokluğun?..

    Söylesene neydi birbirimize yazdığımız coşkulu kelimeler?... Red edilmeye hazır; oyunsuz, kimsesiz, bir arka sokak çocuğunun günlüğü mü?.. Terk edenin sigarasını yakabildiği bir ayrılık mektubu?..

    Bilmiyorum.....

    ama ben de direnirim... kirpiklerim direniyor ya...

    tek kişilik bir senfoni dinliyor şimdi
    tek kişilik bir dünya...


    biliyor musun?..
    mutluydum....
    kainattan yeni yıldızlar çalmaya hazırlanıyordum....

    Ay ışığının gözlere temasında, gözlerin kirpikleri zorladığı anlarda kim yolunu bulabilir ki zamanın pusulasıyla?....

    En köşeye sıkışmış halimizle, beş benzemezle blöf çekerken, bize yaşam tarihimizi tekzip etmenin yollarını hangi tarih atlasları tarif edebilir?..

    Ve..
    Kaç çağa sığar kanayan yerlerimize alışmamız?...

    Bizi bekleyen tesadüfleri, çocukluğumuzdan miras edindiğimiz saflığımızı kuşanarak, içeriğimizle örtüşmeyen aitlendirildiğimiz sosyalin ağır çatışmasına direnerek konuk etseydik, neler tekrar yazılırdı biyografimize?...

    benim düşündüklerim bunlardı...
    – (ay ışığı temasının güneş ışığıyla takasında nasıl mutluydum ve bendim kendimi bırakırken sunaklarında.....) -


    En azından bir gün sonraya erteleyerek kelimelerin sese, sesin tene çağrısını, bir “hoşça kal” daha ziyan ettik ayrılık koleksiyonumuzdan....
    ve uyuduk...


    Sanki iklimlerce süre gelen uykumuzdan yeni uyanmamış gibi dağıldık artık bizi tek başımıza kabullenemeyen yastıklara...
    ve yalnızdık
    alışamıyorduk bile rüyalara...

    Uyandım...
    Yoktun yanımda...
    Hiç olmamıştın zaten..
    Sadece ummuştum..

    Ve şaşırmıştım sabah mahmurluğunun bile yenemediği bu tanımsız arzuya. Kahveyle nikotinin manşetleri eşliğinde, pazar bulmacalarının yalnız çözülme zorluğundan sıyrılıp bekledim seni...

    Bir peri arzusuyla tutuşurken gözlerim, nikotin ve alkol kokuyordu daha 3 saat önce içimdekileri sana yetiştirebilmek çabasıyla titreyen parmaklarım...

    Nabzımı zorlayan saatlerin acısını, şimdi hangi kelimelerime yükleyebilecek kadar acımasız olabilirim ki?... Ağır yüküyle batan geminin seyir defteriydi artık tüm yazdıklarımız. O batıktan tek kişi kurtulmuştu ve o ben değildim…


    yine de iki soruyla bir çağrı çıkartıyorum sana...
    “Mavi kuş ne renktir vurulduğunda?“
    “Kaç damla gözyaşının tuzunu tadabilir bir kadın yaralı dudaklarında?“

    Aramadın...
    Yoktun...

    Hiç var olmuş muydun artık onu da bilmiyorum...

    Ben sana yazdım; yine gizli özneli ve yüklemi yanlış seçilmiş, imlası umuttan bu metni..
    Şimdi anlatabilirsen kendine,
    Sen anlat...

    teğet geçti tek kişilik iki dünya
    ve bomboş kaldı kainat…

    gerisi..
    …bir “hoşça kal” ıssızlığıdır artık​
     

Bu Sayfayı Paylaş