Bediüzzamanın Fedakarlığı

'Risale-i Nur Külliyatı' forumunda Mavi_Sema tarafından 5 Ekim 2009 tarihinde açılan konu

  1. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Bediüzzamanın Fedakarlığı konusu Bediüzzaman’ın “ahretini feda etmek” ifadesini bazıları anlamakta güçlük çekmektedirler ve bu husus zaman zaman çeşitli sorulara konu olmaktadır. Biz bu hususa muhatap olduğumuz için bu konuya açıklık getirmekte fayda mülahaza ediyoruz. Bediüzzaman bu hususu şöyle ifade eder: “Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.

    Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehamet-i İslâmiye beni bu halde bulunmaktan şiddetle men eder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar, en hunhar bir düşman kumandanı olsa, tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar, yahut idam sehpasına götürür; hiç ehemmiyeti yoktur. Nitekim öyle oldu. Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdanı zulümkârlığa dayanabilseydi, Said bugün asılmış ve mâsumlar zümresine iltihak etmiş olacaktı.

    İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yahut birkaç milyon kişinin-adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon Savcısı beş yüz bin demişti. Belki daha ziyade-imanını kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım; fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah'a bin kere hamd olsun.

    Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.” (Tarihçe-i Hayat, Tahliller, Eşref Edip, 2006, s. 960-961)
    Bediüzzaman’ın “Âhiretimi feda ettim” ifadesini birkaç madde içinde izah etmeye çalışalım:
    Birincisi: Yukarıda görüldüğü gibi Bediüzzaman “Cennet sevdası ve cehennem korkusu ile hareket etmediğini” ifade etmektedir. Zaten imanın kemal mertebesi Allah'a iman ve ibadet “cenneti kazanmak ve cehennemden sakınmak için olmadığı” bütün cumhur-u ulemanın ittifakı ile sabittir. Allah'a iman ve itaat Allah olduğu içindir. Yunus Emre “Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver anları / Bana Seni gerek Seni” dizeleri bunu en güzel şekilde ifade etmektedir. Bediüzzaman’ın iman hizmeti buna yöneliktir.

    İkincisi: Bediüzzaman ilmî çalışmalarını ve imana ait hususların izah ve ispatını sadece ve sadece “Hakka Hizmet” için yapmış ve eserlerini de bunun için yazmıştır. Bu hususu da “Kabul ederseniz insafın şe’nidir; etmezseniz emin olunuz, size minnet etmem. Sizin minnetiniz dağ başına olsun. Size beğendirmek için değil, belki hakka hizmet için yazdım. Vesselam” (Eski Said Dönemi Eserleri, 2009, Münazarat, s.205) ifadeleri ile dile getirmiştir.

    Üçüncüsü: Bediüzzaman “Konuşan Yalnız Hakikattir” (Tarihçe-i Hayat, 2006, s. 1049-1053) buyurarak Risale-i Nurlarda ifade ettiği hakikatlerin kendisine ait olmadığını ve Kur’anın hakikatlerini dile getirdiğini ve bunun için her şeyi feda etmek durumunda kaldığını izah etmektedir. Herkes dünyada hizmetlerinin karşılığını bir nebze dahi almışken Bediüzzaman hayatı boyunca sadece hak ve hakikati ifade ettiğini belirtmektedir. Ahirette de kendisine aynı şekilde muamele edilse yine bu hakikatleri ifade etmekten vazgeçmeyeceğini de “Âhiretimi de bu hakikatlerin neşri için feda ederim” demekle kararlılığını ve imanın yüksek ve erişilmez mertebesini anlatmaktadır.

    Dördüncüsü: Bediüzzaman bu konuda peygamberimizden (sav) aldığı fedakârlık dersini bize anlatmaktadır. Nitekim peygamberimiz (sav) Kureyş’in davasından vazgeçmesi tekliflerine “Bir elime ayı, öbür elime güneşi verseniz bu davadan vazgeçemem” dediği meşhurdur. Yine Miraçta yüce Allah'ın kendisine “Kral peygamber mi olmak istersin, yoksa kul peygamber mi? Teklifine, Ya Rab Kul peygamber olmak ve bir gün aç kalıp şükretmek, bir gün tok olup şükretmek ve senden gelene sabretmek isterim” diye büyük fedakârlık örneği sergilediğini bilmeyenimiz yoktur. Buna mukabil yüce Allah'ın “Ey Habibim, kâinatı senin için yarattım, dünya da senin, cennet te…” demesine mukabil. "Ya Rabbi’ Ben de bütün bunları senin için terk ettim ve sadece sana yöneldim ve senin rızandan başka bir şeyi istemiyorum” buyurmasını örnek almıştır. Bu sünnet Bediüzzaman’ın hayatında görülmüş ve dilindeki ifadesi de “Ben ahretimi de feda ettim. Gözümde ne cennet sevdası var, ne cehennem korkusu” şeklinde ifadesini bulmuştur. Aynı hususu Hz. Ebubekir (ra) “Ya Rab! Günahkâr mü’minler yerine beni cehennemine at ve cehennemde vücudumu o derece büyüt ki ehl-i iman yer kalmasın” şeklinde fedakârlığın zirvesini gösteren duasında da görüldüğü gibi büyüklere göre fedakârlık da büyümektedir. Bediüzzaman elbette Hz. Ebubekir (ra) ve Hz. Peygamberden fedakârlık dersi almış ve hayatında aynen uygulamıştır. Onun gibi olmayan onu nasıl anlayacak? Elbette kendi kıt aklına göre tenkit edecektir…

    Beşincisi: Bediüzzaman davasının hakkaniyetini ve kendisinin de bu hak davadan asla vazgeçmeyeceğini ifade için hem düşman hem de dost görünen ve kendisine güya nasihat eden hasımlarına ve dostlarına karşı şöyle haykırır: “Beni tehdit ile vazgeçiremezler. Azm-i kat’î ile, maksadımın yoluna tesadüf eden her bir mehâlike gireceğim. Bu hayat-ı dünyeviyeyi ednâ bir Ermeni, milleti için feda ettiği halde; ben ki, şu hayat ile alâkam pek zayıf; bâhusus yedi defadır şu hayat elimden uçacaktı, emaneten elimde bırakılmış; bunu vermekten minnet etmek hakkım değildir. O ruh, kafesten ağaca uçmak, akıl re’sten yeise kaçmak istedikleri halde, ileride feda için ibka edildi. Bu hayat ile tehdit etmek hiçtir. Kaldı ki, hayat-ı uhreviye ile tehdit ediyorlar. Ondan da hiç minnet çekmem. Şimdiki nâr-ı teessüfle muhterik bir ruh olsun, onların bedduasıyla Cehennemde yansın; o teessüf ateşini içinden çıkarmakla vicdan, maksattan bir Firdevs tazammun ettiği gibi, hayal dahi emelden bir cenneti teşkil edecektir. Umumun malûmu olsun ki: İki elimde iki hayatımı tutmuşum, iki hasım için iki meydan-ı mübarezede iki harple meşgulüm. Tek hayatlı olan adam meydanıma çıkmasın” (ESDE, Münazarat, s. 282) buyurarak meydan okumaktadır.

    Kimdir bu iki hasım? Birincisi dine karşı çıkan din düşmanlarıdır. İkincisi ise, dinin sadık ve ahmak dostlarıdır. Bunlar dini ellerine almışlar, cennet ve cehenneme adam göndermekle meşguldürler. Kendi indî ve basit görüşlerini kabul etmeyenleri küfürle itham ederek cehenneme atarlar ve kendi düşüncelerinde olanlara da cennet ün bağ ve bahçelerini parsellerler. İslam bilginleri bu iki hasımdan çok sıkıntı çekmişlerdir. Bunlar din adına siyaset yaparlar, yeniliklere karşı çıkarlar ve böylece dine hizmet ettiklerini zannederler. Mesela, “dünyanın yuvarlak olduğuna ve uzayda Allah'ın kudreti ile hareket ettiğine” karşı çıkanlara İslam bilginlerinin verdiği cevaplara bakarak aydınlatabiliriz. İmam-ı Gazali gibi “Hüccetü’l-İslam” bir bilgin “Kim dünyanın yuvarlaklığına din namına karşı çıkarsa dine cinayet-i azim etmiş olur. Zira bu dine sadakat değil, hıyanettir” demek mecburiyetinde kalmıştır. Tabii ki bu mutaassıp zümrenin düşmanlığını çekmiştir. Hüseyn-i Cisrî ise “Kim dine dayandırarak dünyanın yuvarlaklığını inkar etse sadık-ı ahmaktır, din düşmanlarından daha ziyade dine zarar verir” demiştir. (Muhakemat, 2006, s.83-84)

    Bu gibi misalleri vermek mümkündür. Bunlar din adına dine zarar verenlerdir. Bediüzzaman bunların kendisini cehennem ile tehdit etmesine mukabil “Gözümde ne cennet sevdası vardır, ne cehennem korkusu” diyerek tehditlerine beş para önem vermediğini göstermiştir.

    Sonuç olarak Bediüzzaman “İman davasını esas almış” ve Risale-i Nurlar ile ehl-i imanın imanını kurtarma ve ehl-i küfrün iddialarını çürüterek imana davet etme hizmetini bütün ibadetlerden daha önemli görerek ehl-i tarikin ve hadisçilerin, fıkıhçıların çalışmaları ikinci, üçüncü, dördüncü derecededir” demiştir. Her grup kendi hizmetini birinci derecede önemli gördüğü için ehl-i tasavvuf, ve fukaha kendi mesleklerini müdafaa için çalışmakta ve Bediüzzaman’ı anlamakta zorlanmaktadırlar.

    M.Ali Kaya
     
  2. avatar

    avatar Üye

    Eline Sağlık Paylaşım İçin Teşekkürler
     

Bu Sayfayı Paylaş