Bazı Mevzu Hadisler Ve Günümüze Mevzu Damgası Vurulan Sahih Hadislere Misaller

'Sünnetler & Hadisler' forumunda =FiRaRi tarafından 13 Ağustos 2008 tarihinde açılan konu

  1. =FiRaRi

    =FiRaRi Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Bazı Mevzu Hadisler Ve Günümüze Mevzu Damgası Vurulan Sahih Hadislere Misaller konusu Yukarıda izahına çalıştığımız gibi, başlangıçtan bu güne muhaddisîn-i izâm’ın gösterdikleri o takdire şâyân cehd, gayret ve hadîs mevzûunda sergiledikleri hassasiyet sayesinde neyin sahih, neyin mevzû’ olduğu apaçık ortaya çıkmış olmasına ve Kur’ân gibi, onun tefsiri, mühim bir buudu ve hikmet-i televvünü olan sünnet de:

    «“Şüphesiz, Zikri (Kur’ân’ı) biz indirdik; ve onun koruyucuları da elbette biziz”(Hicr, 15/9)

    âyetinin şümulü içine girmekle İlâhî sıyânet altında bugünlere gelmiş bulunmasına rağmen, günümüzde maalesef bu mevzû, müsteşrikler ve onların tesiri altında kalan bazı talihsizlerce tenkid mevzûu haline getirilmiş ve pek çok sahih hadîse ve sünnete dil uzatılır olmuştur Bu sebeple, şimdi biraz da mevzû’ hadîslerden bazılarına temas edecek ve dile dolanan bazı sahih hadîsleri ele alacağız



    Mevzû’ Hadîsler



    Meselâ, hadîs diye rivayet edilen bir sözde: “Ebû Hanife, ümmetimin kandilidir” denmektedir Vâkıa, Ebû Hanife, ümmet-i Muhammed (sav) için gerçek bir kandil olmuş ve ashâb-ı kiramdan sonra onun ayarında dine hizmet eden pek az kişi çıkmıştır Ama gel gör ki, Allah Rasûlü’nden (sav) böyle bir söz şerefsüdûr olmamıştır Zannediyorum bu, mezhep taassubuyla uydurulmuş bir sözdür

    Hadîs diye uydurulan bir diğer söz de: “Beyaz horoz edinin'' dir Horoz, hele beyaz horoz halk tarafından pek sevilir ve kerâmeti vardır, denilir Fakat, hadîs nakkâdı zatlar, bu sözün kezzablar tarafından rivayet edildiğini tespit edip, hadîsle alâkasının olmadığını ortaya koymuşlardır Bu da, her halde horoz ticareti yapan bir yalancının uydurduğu sözdü

    Halk arasında yaygın olan bir başka söz daha vardır: “Kendisine iyilikte bulunduğun kişinin şerrinden sakın” Bir defa bu sözün hadîs olamayacağı bir yana, mantığa ve akla uygunluğu da yoktur Eğer, uydurma caiz olsaydı ben: “Şerrinden korktuğun kimseye iyilikte bulun” derdim Çünkü iyilik, insanı yumuşatır ve iyiliği yapana köle eder Nitekim, bu hakikati ifade eden bir sözde: “İnsan, ihsânın kölesidir” denmiştir Diğeri ise, Efendimiz’e (sav) isnadı mümkün olmayan korkunç bir yalandır

    Yukarıdaki sözün akla ve mantığa uygun olmadığından da bahsetmiştim Evet İslâm, aklîdir, mantıkîdir; ancak onun aklî ve mantıkî olması ile akla ve mantığa dayanması farklı şeylerdir İslâm, insanüstü bir hakikattir Bu hakikat, Allah ve Rasûlü’nün tayin ve tespit ettiği şeydir İnsana düşen, bu hakikati bulmaktır; yoksa tek tek her akıl, hiçbir zaman hakikatin kaynağı olamaz Hakikat bu iken, bugün maalesef bir kısım ilim mahfillerinde bu husus da ayrı bir mecraya çekilerek sû-i istimal edilmek istenmektedir Mesela: “Bendendir diye bir söz naklettiğinizde, onu kendi aranızda müzakere edin Eğer o söz hakka muvafıksa, tasdik edin ve dininize bir esas olarak kullanın Ben, onu konuşmuş olayım olmayayım, farketmez; yeter ki, söz hakka muvafık olsun” Bu söz, kesinlikle hadîs değildir ve olamaz da Çünkü, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, hakkı tayin ve tesbit eden Allah ve Rasûlü’dür; yoksa, kişilerin ölçü ve değerlendirmeleri, Rasûlullah’ın sözleri için asla kıstas olamaz Tam aksine, insanlar, kendi söz ve davranışlarını Rasûlullah’ın sünnetine, yani söz ve davranışlarına uydurmak mecburiyetindedirler

    Bunun gibi hadîs diye uydurulmuş bir diğer söz de: “Ben,adil bir melik zamanında doğdum”ifadesidir Bu, bizim “Nûşirevan”, İranlılar’ın ise “Enûşirvan” dedikleri kişiyi yüceltmek için uydurulmuş bir sözdür Allah Rasûlü’nün, bir başkasının kazandıracağı şerefe aslâ ihtiyacı yoktur; bilakis, Allah Rasûlü (sav), zamana ve mekâna şeref getirmiştir Zamana ve mekâna şeref verdiği zamanda âdil bir hükümdarın yaşamış olması, O’nun şerefine şeref katmaz; zaman ve mekânın etekleri, O’nun dünyaya teşrifleriyle şerefle dolmuştur

    Akıl ve mantığa çok ters düşmemekle birlikte halk arasında çok meşhur olmuş, kitaplarda görüp, minberlerden dinlediğiniz, hadîs diye rivayet edilen bir başka söz de: “Temizlik imandandır” ifadesidir Bu sözün manâsı doğrudur ama, böyle bir söz, asla ve kat’a Rasûlullah’tan sâdır olmamıştır “Manâsı doğrudur” dedim; çünkü sahih hadîste Allah Rasûlü (sav): “Tuhûr, (yani, maddî temizlik ve tevbe, istiğfar, münâcât, murâkabe, muhasebe ve ubûdiyetle gerçekleştirilecek manevî temizlik) imanın yarısıdır, ‘elhamdülillâh da, mizanı doldurur” buyurmuştur

    Bir diğer aldatan söz de: “Akikten yüzük takının” Allah Rasûlü’nden böyle bir söz sadır olmuş değildir Şu kadar ki, Âişe Validemiz’den rivayet edilen: Akik’te çadır kurun” hadîsi vardır Akik, Medine’den ayrılıp da Mekke’ye giderken kendisine uğra-nılan bir vadinin adıdır İlk dönemlerde yazıda nokta kullanılmadığından, olmuş ve Akik, akik taşı ile karıştırılmış ve ortaya hadîs diye uydurma bir söz çıkmıştır Bir de bunun sonuna: “çünkü o, fakirliği giderir”yalanı eklenmiştir

    “Güzel yüze bakmak, ibadettir” sözü de, hadîs diye uydurulmuş sözlerdendir “Güzele bakmak sevaptır” şeklinde, Türk halkının ağzında çok yaygındır Halbuki bu söz, bir dalâlettir, bir sapıklıktır

    Bunun gibi, yukarıda geçtiği üzere: “İlim, Çin’de de olsa taleb edin” sözü de,günümüzde ilim adına yeni bir şeyler söylemek ve İslâm’ın ilme verdiği değeri güya ortaya koyma adına ne kadar söylenirse söylensin yalandır, uydurmadır ve asla hadîs değildir İlme ait Kur’ân’da ve hadîste o kadar senâ, terğip ve teşvik vardır ki, kâhinlerin secalarına benzeyen böylesi sözlere ihtiyaç yoktur Meselâ, Kur’ân-ı Kerim’de:

    “Kullarından ancak âlim olanlar Allah’tan haşyet duyar” (Fâtır,35/28)

    buyrulmuştur; yine Kur’ân-ı Kerim’de: “

    De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer 39/9)

    âyeti vardır Ayrıca sahih hadîste: “Melekler razı olmalarından dolayı ilim taleb edenlerin (ayaklarının altına) kanatlarını gererler” buyrulmuştur Böyle onlarca âyet ve hadîs varken, hadîs diye uydurulmuş sözlere hiç ihtiyaç yoktur
     
    En son bir moderatör tarafından düzenlenmiş: 19 Ocak 2010
  2. =FiRaRi

    =FiRaRi Üye

    Mevzû’ Damgası Vurulan Sahih Hadîsler





    Misal olarak getirdiğimiz bunlar ve daha bunlar gibi yüzlerce mevzû’ hadîse dokunulmaz, hattâ konuşmalara konu edilirken, bugün Buharî, Müslim ve Kütüb-i Sitte’den diğer dört kitapda geçen ve muhaddisîn-i kirâmca sahih kabul edilen pek çok sahih hadîse dil uzatılmaktadır





    Tevrat’ın Müjdesi</B>





    Meselâ, bunlardan biri, Buhârî’nin rivayet ettiği şu hadîstir: “Tevrat’ta (Rasûlullah (sav) hakkında) şu âyet vardır: “Ey Nebî, seni şâhid, (ümmet-i Muhammed’in imanlarına, İslâmlarına şahâdet ve nezâret edici), (doğru yolu, doğru yolun encâmı cenneti) müjdeleyen (eğri yolun encâmından) sakındıran, şu ümmî cemâate bir zırh, bir kale olarak gönderdik Sen, Benim kulum ve rasûlümsün Ben, seni mütevekkil, (her nebî tevekkül etmişse de, husûsiyle seni hakkıyla tevekkül eden) olarak isimlendirdim O, haşin, kaba, öfkeli, hiddetli, şiddetli ve sokaklarda gezerken bağıran bir insan değildir Kötülüğü kötülükle savmaz Fakat affeder, bağışlar Şu binbir puta tapan, eğri (büğrü yollara sapmış) kavmi ‘lâ ilâhe illa’llah’ diyerek doğrultuncaya ve bununla görmeyen gözleri, duymayan kulakları ve kapalı kalpleri açıncaya kadar, Allah O’nun ruhunu kabzetmeyecektir”

    Müsteşrikler ve İslâm dünyasında onların çizgisini takip edenler, bu hadîsi tenkid, hatta onun mevzû olduğu iddiasında bulunmaktadırlar Sebep ise basit, gayr-i ilmî ve gayr-i mantıkî hadîsin ravîsinin Abdullah İbn Amr İbn el-Âs olması ve İbn Abbas, Enes, Ebû Hureyre gibi onun da, rivayetlerinde Kâ’bu’l-Ahbâr kaynaklı hadîslerin olması

    Evvela, bu hadîsin Efendimiz’in sıfatlarına, tarihî vâkıalara ve Kur’ân-ı Kerim’in Efendimiz’le (sav) alâkalı ifadelerine zıt hiçbir yönü, hiçbir harfi yoktur İkinci olarak, Tevrat ve İncil’de hem de bunca tahrifden sonra, hâlâ Efendimiz hakkında dünya kadar işaret ve beşaretin var olduğunu söyleyebiliriz Zaten Kur’ân-ı Kerim’de, Rasû-lullah’a inanan Tevrat ve İncil ehli hakkında:

    “Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı olarak buldukları (sıfatlarını ve geleceğinin müjdelendiğini okudukları) bu ümmî, nebî Rasûl’e ittibâ ederler” (A’raf, 7/157)

    buyurmuyor mu? Yine, Kur’ân-ı Kerim, Fetih sûresinin son âyetinde:

    “Onların Tevrat’taki misâli buna benzer; İncil’deki misallerine gelince”(Fetih, 48/29)

    diyerek, Tevrat’ta ve İncil’de Rasûlullah’tan (sav) ve O’nun ashâbından nasıl bahsedildiğini haber vermiyor mu? Hatta günümüzde bile, allâme Hüseyin Cisrî, mevcut Tevrat ve İncil nüshalarında, 114 yerde Efendimiz’le alâkalı işaret tesbit etmiştir ki; doğrusu, onca tağyirden sonra buna hayret etmemek kabil değil Bir gün gereken tetkikler yapıldığında inşaallah sahih olduğu ortaya çıkacak olan Barnabas İncili’nde zaten apaçık Efendimiz’in (sav) isminden bahsedilmektedir Evet, kendinden sonra gelecek peygamberi ismiyle haber vermesi Hz Mesih’in (as) en önemli mes’elelerinden biriydi

    Üçüncü olarak, İslâm’a giren çoğunluk ya müşrik ya Hıristiyan veya Yahudi idi Kâ’bü’l-Ahbâr da Yahudilikten gelme bir Müslümandı Asrımızın dev mütefekkirinin ifadesiyle: “Malûmatı da kendisiyle beraber Müslüman olmuştu” Kur’ân ve sünnete ters düşmeyen ve hakkında Kur’an ve sünnetin sükût ettiği mevzularda İsrâiliyat’a ait bazı şeyler naklediyordu İddia edildiği gibi, katı, mutaassıb, İslâm düşmanı ve sert biri de değildi Onu Hz Ömer’in katliyle alâkalı göstermek ise, daha sonraki asırlarda uydurulmuş bir hezeyandır İbn Abbas, Ebû Hureyre, Enes b Malik ve Abdullah İbn Amr gibi büyük sahâbîler, onun Tevrat’tan yaptığı nakilleri dinlerlerdi; ama ne Kâ’bü’l-Ahbâr yalan söylerdi ne de bu büyük sahâbîler Abdullah İbn Amr ki, kılı kırk yaran, âbid, zâhid bir sahabîydi Evlendiğinde: “Bu kadın benim ibadetime manî olacak” diye beş on gün hanımının yanına varmamış ve ancak Efendimiz’in (sav): “Hanımının da senin üzerinde hakkı vardır” diye zorlamasıyla gitmişti Yalan, onun rüyalarına bile girmemişti Tarihî vak’alar böylesine berrak ve açıkken, son derece indî mütâlaalarla sahih hadîslere ve bu hadîslerin ravîsi sahabîlere dil uzatmak, İslâm’ın ikinci büyük rüknü olan sünneti yıkma gayesinden başka bir şey değildir
     
    En son bir moderatör tarafından düzenlenmiş: 19 Ocak 2010
  3. _KaRiZmA_

    _KaRiZmA_ Üye

    teşekürler... eline sağlık
    Seni düşünmediğim bir dakika olsa, o bir dakikada da; o an neden seni düşünmediğimi düşünürdüm!
     
  4. =FiRaRi

    =FiRaRi Üye

    Tevessül



    İtirazda bulunulan sahih hadîslerden bir ikincisi de şudur:

    Hz Enes’in (ra) rivâyetine göre, Hz Ömer Efendimiz (ra), kaht ve kuraklığın ortalığı kasıp kavurduğu bir dönemde Hz Abbas’ın (ra) elinden tutar ve onunla tevessülde Allah’tan yağmur ister ve şöyle der: « “Allahım! Peygamberimiz hayattayken, onunla tevessülde bulunur, yağmur isterdik, Sen de bize yağmur verirdin Şimdi, Peygamberimiz’in amcasıyla tevessülde bulunuyoruz, bize yağmur ver”

    Bu hâdise, İbn Ebi’d-Dünya’nın kitabı ve meşhur Câhız’ın,“el-Beyân ve’t-Tebyin”inden delil getirilerek, inkâr edilmek istenmektedir Meşhur Mûtezile imamı ve sahih hadîsleri bile inkâr etmeyi meslek edinmiş,materyalist Nezzâm’ın talebesi olan Câhız, adı geçen kitabında: “Hz Ömer’e yağmur duası adına isnad edilen şeylerin hepsinde ızdırap vardır Çünkü, kâh minbere çıkıp dua etti, kâh namazın arkasında dua etti, kâh kürsüde duâ etti denmektedir Öyleyse, bu hadîsler doğru olamaz” demektedir Bir kere Câhız, hadîsçi değildir; hadîsle alâkası, sıradan bir insan kadar ya vardır veya yoktur İbn Ebi’d Dünya’ya gelince, kendisi mübarek bir kişi olmasına rağmen, kitabının yalanlarla dolu olduğunu, hadîsten haberi olanlar söylüyor Şimdi, bunlara dayanılarak hadîs hakkında nasıl hüküm verilir ki? Hattâ, o kadar büyük ve İslâm tarihinin kendisiyle iftihar edeceği şahıslardan biri olmasına rağmen, bir hadîs hakkında “İmam-ı Gazâlî rivayet ediyor” dense insana gülerler; çünkü, İmâm-ı Gazâlî de muhaddis değildir Nitekim, İhyâ’sında naklettiği hadîsleri, hadîste müceddid sayılan Zeynüddin Irâkî, tek tek ele almış ve: “Şu sahihtir, şu hasendir, bu da zayıftır” demiş ve kritiğe tabi tutmuştur Tabibden mühendislikle, kimyacıdan tabâbetle alâkalı mevzular sorulmaz Demek ki, bu hadîse olan itirazın, sağlam ve ilmî bir dayanağı yok İkinci olarak, tevessül yadırganacak bir şey değildir Herşeyden önce Kur’ân-ı Kerim’de:

    “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve O’na vesile araştırın”(Mâide, 5/35)

    buyrulmaktadır Sonra, sahâbe-i kirâm, Efendimiz’den duâ isterlerdi ki, bunda da yine apaçık o mülâhaza vardır Meselâ, bir defasında bir bedevî gelmiş ve: “Yâ Rasûlallah, kaht u galâ var Dua etmez misin?” demiş, Efendimiz (sav) ellerini kaldırarak:“Allahım bize bol bol, bereketli yağmurlar ihsan et”demiş, hemen o anda yağmur inmeye başlamış ve günlerce devam etmiş Ancak zarara yol açtıktan sonradır ki, Efendimiz’e (sav) gelerek, yağmurun kesilmesi için dua etmesi istirhâmında bulunmuşlar ve o anda yine minberde bulunan Allah Rasûlü’nün duasıyla yağmur kesilivermişti O kadar ki, bulutlar Medine’nin üstünde tac gibi bir hal almış ve halk, güneşin altında evlerine gitmişti Hatta o anda bu hususi muamele karşısında Allah Rasûlü de (sav) yüzünde pırıl pırıl tebessüm, şöyle buyurmuşlardı: “Şehâdet ederim ki, Allah herşeye kâdirdir Yine şehadet ederim ki ben Allah’ın kulu ve rasûlüyüm”

    Yine, sünneti sahîhada, mağaraya girince, düşen bir taşın mağaranın ağzını örtmesiyle içerde mahsur kalan üç Müslümanın amelleriyle nasıl tevessülde bulunduklarını görüyoruz Biri, anne ve babasına yaptığı iyiliği diğeri, sevdiği amca kızına tam yaklaşacakken, Allah’tan korkup geri durduğunu üçüncüsü de kendine hizmet eden, fakat hizmetinin karşılığını almadan giden bir zâtın bu hakkını nasıl nemâlandırıp, daha sonra ona teslim ettiğini anlatıyor ve bu amelleriyle Allah’a tevessülde bulunuyorlardı Rasûlullah zamanında da vesîlede bulunanlar oldu Allah Rasûlü de bunu tasvîp buyurdu ve ayrıntılarıyla anlattı Meselâ, görme kusuru olan bir zât Allah Rasû-lü’ne gelerek, şikayette bulundu Efendimiz (sav), kendisine güzelce abdest alıp, iki rek’at namaz kılmasını ve sonunda da, aşağıda arz edeceğimiz duâyı okumasını tavsiye buyurdu Tavsiye buyurulan duada şu hususlar vardı: “Allahım! Peygamberin, rahmet peygamberi Muhammed (sav)’le, Sana yöneliyor ve Sen’den istiyor, Sana dehâlette bulunuyorum Yâ Muhammed (sav): Seninle, senin hürmetine bu hâcetim için Rabbime teveccüh ettim ki, hâcetim yerine gelsin Allahım O’nun, hakkımdaki şefâatini kabûl et” O zat, gidip kendisine söylenenleri yapınca gözleri açıldı

    Şimdi, Kur’ân-ı Kerîm, Allah’a vesile araştırılmasını emir buyurur, Efendimiz (sav), Kur’ân’la tevessülü tavsiye eder, hatta kendisiyle tevessüle cevaz verir; keza sahih hadîslerinde kişinin güzel ameliyle tevessülü salıklarsa, bilmem ki terslik tevessül yapmanın neresinde ve Hz Ömer Efendimiz’in (ra), tevessülle yağmur duâsında bulunması neden yadırganır? Evet, buna, dense dense hakikat karşısında temerrüd denir ve bunun altında sünneti yıkma gaye ve gayreti aranır
     
    En son bir moderatör tarafından düzenlenmiş: 19 Ocak 2010
  5. =FiRaRi

    =FiRaRi Üye

    Sinek Hadîsi





    Buna benzer bir başka sahih hadîs daha var ki, Maurice Bucaille gibi, eserlerini takdirle tercüme edip yayınladığımız zatlar bile, acele edip, hadîsi hemen tenkide tabî tutmuş ve âdetâ Müslümanların bilgisizliği veya zuhulü gibi göstermek istemişlerdir; ancak neticede yine hadîs ve hadîsi rivayet eden Ebû Hureyre’lerin yüzleri ak, müsteşriklerle onların takipçilerinin yüzleri de kara çıkmıştır Hadîs şudur:“Sinek herhangi birinizin (yeme veya içme) kabına konarsa, onu tamamen kabın (yiyeceğin veya içeceğin) içine batırsın ve sonra çıkarıp atsın”

    Hadîsi sened yönünden tenkid mümkün değildir; çünkü Buharî ve yanı sıra Ebû Dâvûd, Nesâî, Darimî ve İbn Hanbel rivayet etmişlerdir Sahâbe ve ümmet telâkkî bi’l-kabûlle karşılamış; hadîs mütehassısları da herhangi bir şüphe îrâsında bulunmamışlar; bulunmamışlar ve hadîs bugünlere gelmiş ulaşmış Hadîs, ilk kez, Mu’tezile imamlarının o günkü ilimlerine çarpmış ve inkâr edilmiş Aynı şekilde, kriterlerine uymadığı için yirminci asır müsteşrik ve ilim adamlarının tenkidine de uğramış Oysa ki, bu hadîs de başlı başına bir mucizedir Çünkü, her şeyden önce Allah Rasûlü, sineğin mikrop taşıyıcı olduğuna dikkat çekmekte ve hadîsin devamında: “Çünkü, sineğin bir kanadında şifa, diğer kanadında ise hastalık vardır” buyurmaktadır Bizim burada ‘yan’ diye tercüme ettiğimiz ‘cenâh’ kelimesi “kanat” ma’nâsına da gelmektedir Hadîs, her iki ma’nâ ile ayrı iki mühim hakikate parmak basmaktadır Sineğin bir yanında mikrop, diğer yanında ise, o mikrobu sterilize edecek stoplazma içinde bir ilaç taşıdığı günümüz tıb araştırmalarının ortaya koyduğu bir hakikattir İkinci durumda, yani ‘cenah’ kelimesini ‘kanat’ diye tercüme ettiğimizde ise,lâfzın her iki şekilde de yorumlanması mümkün karşımıza şu gerçek çıkmaktadır: Sinek bir yere pik yaparken, yeniden kalkabilmek için kanatlarından birini ihtiyâten çok dikkatli kullanır Pek nâdir olarak, yeniden kalkamayacağı bal gibi bir zemine konar Onun o, miniminnacık kafasında kendi hayâtı adına bütün plân ve programı hazırdır ve kusursuzdur Sinek bir kanadı üzerinde herhangi bir yere veya yiyecek ve içeceklere, insanın ağzına gözüne konar kalkar ve tabii tifo, kolera, dizanteri gibi hastalıkların mikroplarını da taşır İşte, ilmin kendisini asırlarca geriden takip ettiği Allah Rasûlü, sineğin bir kanadıyla taşıdığı mikroba karşı diğer kanadının ilaç olarak kullanılmasını emir ve tavsiye buyurmaktadır ki, hıfzu’s-sıhha adına tıbbın bugün keşfedebildiği bu gerçeği, O, asırlar ve asırlar önce iki kelime ile ifade buyurmuştur Muhaddîslerin, ashâb-ı kirâmın ve ümmetin on dört asırdır telâkkî bi’l-kabûl buyurdukları bu hadîsi şerifi, Ebû Hureyre rivayet ediyor diye veya akla sığmıyor gerekçesiyle karşı çıkmak, ilim ve hakikat adına ne kadar aceleden bir karar!

    Bir yanında hastalık, diğer yanında şifâ taşıması, yalnız sineğe has bir özellik de değildir Aynı şey, akrep için de, arı için de bahis mevzûudur Akrebin soktuğu yere, akrebi ezip sararlar; arı ise bir yanıyla bal yaparken, kuyruğuyla zehir akıtır





    Üç Mescide Şedd-i Rihal





    Yine, sünnetin temellerine dinamit koyma adına, Kâ’bü’l-Ahbâr’dan nakillerde bulunan sahâbelerin rivâ-yetinden ötürü veya Yahudilik adına Mescid-i Aksâ’yı takdîs ediyor gerekçesiyle şu sahih hadîs de tenkide uğramıştır : “(Yolculuğa ve sefer meşak-katlerine katlanıp, ibadet ve sevap arzusuyla) şu üç mescid dışında başka bir mescid için yolculuğa çıkılmaz Onlar da: Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksa” Bazı rivayetlerde önce Mescid-i Aksa, sonra Mescid-i Nebevî zikredilir

    Bir defa, mü’minler arasında, hadîste Mescid-i Aksâ takdis edildiği için rahatsızlık duyacak kimse yoktur Mescid-i Aksâ, Allah Rasûlü’nün (sav) Mi’râc’a çıkarken uğrayıp, enbiyâ-i izamın ervâhına imamlık yaptığı ve Kur’ân-ı Kerîm’in: “Çevresini mübarek kıldık” buyurduğu mesciddir Mescid-i Aksâ, bir Yahudi mescidi olmak şöyle dursun, yeryüzünde Dîn-i Mübîn-i İslâm’ın hakimiyetinin remzidir Mescid-i Aksâ’yı içine alan mübarek belde, Hz Mûsâ’nın cemâati kıvama geldiği zaman, o büyük nebînin fetâsı Yûşâ b Nûn eliyle fethedildiği bir bük’adır Mescid-i Aksâ’nın ve çevresinin fethi, daha sonra Hz Ömer’e (ra) bilâhare de İslâm’ın büyük ve şerefli kumandanlarından Selâhattin Eyyûbî’ye nasip olmuş ve inşaallah son olarak da, âhir zaman kudsîlerine bağrını açacaktır Mescid-i Aksâ, bir remizdir; elden çıkışı manevî mağlûbiyetin, yeniden fethi de, millet-i İslâmîye’nin yeniden kendini bulmasının remzidir Eğer Mescid-i Aksâ, kitabda ve sünnette tartılara gelmeyen bir ağırlığa sahipse, Allah Rasûlü de bunu ifade buyurmuşsa, o zaman bu hadîsi yalanlamak niye? Ama onun, Mescid-i Nebevîye rüçhâniyetine gelince o münakaşa edilebilir Mescid-i Aksa gibi yerlerdeki ibadete gelince, oraya ait hususî bir ibadet yoktur Zaten, ibadetlerdeki zaman mekan ta’yini de şâri’e aittir Nitekim, İbn Abbas Hazretlerinden gelen bir rivâyette bir kadın, tutulduğu bir hastalıktan kurtulursa, gidip Mescid-i Aksâ’da namaz kılmaya nezreder Hastalıktan kurtulur ve yolculuğa çıkmak üzere hazırlandığında Hz Meymûne Validemiz’e gelip, mes’eleyi açar Meymûne Vâlidemiz de ona şöyle buyurur: «“Otur da yaptığın yemeği ye (burada kal ve işine bak) namazını da Rasûlullah’ın (sav) mescidinde kıl Çünkü ben, Rasûlullah’ın (sav) şöyle buyurduğunu işittim: “Bu mescidde kılınan namaz, Kâbe Mescidi dışındaki mescidlerde kılınan bin namazdan efdaldir”

    Evet, İbâdet ü tâatte Cenab-ı Allah (cc), husûsî bir zaman ve husûsî bir mekân intihâb etmediğinden, namaz her yerde kılınabilir Burada kurban nezreden, gidip onu başka bir yerde kesebileceği gibi, başka bir yerde nezreden de, gelip burada kesebilir Meymûne Vâlidemiz mes’eleyi bu zâviyeden ele aldıkları gibi, ayrıca Mescid-i Nebevî’de kılınan namazın efdaliyetini de tebarüz ettirmiş oluyordu Maamâfih, fukahâ-i kiramdan bazıları, her zaman ibadete açık olması, namazın yanı sıra tavaf da yapılabilmesi gibi husûsiyetlerinden dolayı, Mescid-i Ha-ram’ı bu umumî kaideden ayrı mütâlâa etmiş ve Mescid-i Haram için yapılan nezrin Mescid-i Harâm’da ifâsının lüzûmuna kâni’ olmuşlardır Ne bu fıkhî mes’elenin ne de Meymûne Vâlidemiz’in sözünün, Mescid-i Aksâ veya bir başka mescidin kıymet ve derecesine dokunur herhangi bir yanı yoktur
     
    En son bir moderatör tarafından düzenlenmiş: 19 Ocak 2010
  6. =FiRaRi

    =FiRaRi Üye

    Dine Sahip Çıkan Cemaat





    Tekzîb edilmekle tekzîb edenlerin tutarsızlığını gösteren bir diğer sahih hadîs de şudur: “Dünyanın ömrü olduğu sürece, Allah’ın emri gelinceye (kıyâmet kopuncaya) kadar, ümmetimden hak üzere galip ve daima dine omuz veren bir cemaat bulunacak, bulunacak ve dine sahip çıkacaktır (Yani din, hiçbir zaman yer yüzünden bütünüyle silinmeyecektir) Kendilerine muhâlefet edenler, onlara hiçbir zarar da veremeyecektir”

    Bu hadîse, hangi gerekçe ile karşı çıkarlar anlamak zordur On dört asırlık İslâm tarihinde, din-i mübini İslâm’ın yeryüzünden, insanların kalbinden silindiği, des-teksiz ve muavenetsiz kaldığı bir dönem hiç olmamıştır ki! Evet tarih, ona omuz veren bir cemaatin bulunmadığı dönemlerden bahsetmiyor Geçmişi bırakalım; dinin ve ona sahip çıkanların en çok ve en şiddetli hücumlara maruz kaldığı şu yirminci asırda bile din ortadan kaldırılabilmiş midir ki; hadîsin tutarsızlığına hükmediliyor Komünist ülkelerde baskı altına alındığı, bazı ülkelerde şiddetle takip edildiği ve silinmek üzere olduğunun sanıldığı dönemlerde bile, yine ona sahip çıkanlar bulunduğu gibi, bugün, insanlık, çeşitli dalâlet ve küfür bataklıklarında bunca yıl yüzdükten sonra, kurtulmak için el attığı yine dindir, “Dîn-i Mübîn-i İslâm’ dır; çünkü o İlâhî bir şem’adır; bir şem’a ki, Allah yaka, üflemekle sönmez

    Hadîste sözü edilen ‘cemaat’ hakkında değişik yorumlar yapılmıştır Buharî, bir yerde: “Bunlar, Şam ehlidir”diyor Çünkü, onun yetiştiği dönemde Şam, ilmin merkeziydi Hilâfet, vâkıa Şam’dan Bağdat’a taşınmıştı ama, Şam ondan sonra da, uzun asırlar merkez olma husûsiyetini devam ettirmişti Evzâî, Leys b Sa’d ve İmam Mâlik gibi âlimler, talebelerini Şam’a gönderiyor, bunlar da orada ümerânın etrafını alıp, ilim neşrediyorlardı Bazıları, bu hadîsteki ‘cemaat’tan kasdın muhaddîsler olduğunu, bazıları da müfessîrler olduğunu söylemiştir Maamâfih, bu ‘cemaat’i belli bir gruba ve zamana hasretmemek, mânâya daha uygun olsa gerek Her zaman bulunmuştur bu cemaat Bir zaman Şam’da bir zaman başka bir yerde bir zaman Ömer İbn Abdülaziz’in etrafında bir zaman İmâm-ı Gazâlî Hazretleri’nin çevresinde bir zaman İmâm-ı Rabbânî’nin, bir zaman Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin ve bir zaman da bir başkasının arkasında bulunmuştur ve bulunmaya da devam edecektir





    Uykudan Kalkınca Elleri Yıkamak





    Anlamayan veya manâsına vâkıf olamayanlar tarafından tekzib edilen bir diğer hadîs-i şerif de şudur: Sizden biriniz, uykusundan uyandığı zaman elini üç kere yıkasın ve yıkamadan elini (yiyecek veya içecek kabına) daldırmasın Çünkü o, geceleyin elinin nerelerde gezip dolaştığını bilemez”

    “İnsan, elinin gezip dolaştığı yerleri bilmez mi?” diye, Fecru’l-İslâm, Duha’l-İslâm, Zuhru’l-İslâm kitaplarının sahibi Ahmed Emin, bu hadîsi alaya alır Ebû Reyye de onunla alay eder ve bunların üstadı müsteşrik Goldziher de İnsan, geceleyin elinin nerelerde gezdiğini bilir mi gerçekten? Bence bu hadîs-i şerifde, yukarıdaki benzerleri gibi zamanları aşan bir beyan ve hıfzu’s-sıhha adına bir mu’cizedir; ve mühim hakikatleri ifade etmektedir

    İnsanın alerjisi olur, kaşıntısı olur ve geceleyin bilme-den bazı yerlerini kaşıyabilir Yine bugün, tırnak altında milyonlarca mikrobun barındığı tıbbın bildiği gerçeklerdendir Öyleyse, bedenini kaşıyan ve buradaki mikropları eline bulaştıran veya tırnak altlarına yerleşmesine sebep olan bir insan, sabah ellerini yıkamadan yemeğe oturur, elini yemek veya su kabına daldırırsa, şurasına burasına bulaşan mikropların vücuduna girmesine sebep olmayacak mıdır?

    Şimdi, ümmetin öteden beri telakkii bi’l-kabulle karşıladığı ve ilmî tesbitlere de ters düşmeyen; ters düşmek bir yana, onlarla mütesânit olan böyle bir haber veya tembihi, bir kısım müsteşrikler veya onların İslâm dünyasındaki takipçileri müstağriplerin hoşlanmadıkları sahâbîler rivayet ediyor diye, ya da onların yaşadığı dönemde, ilmî seviye henüz o noktaya ulaşmadığı için hadîsi tekzibe kalkışmaları ancak kendilerini utandıracak bir davranıştır





    Mi’rac’da Hz Mûsâ ile Mülâkat





    Tekzibine çalışılan hadîslerden biri de, Mi’râc’da Rasûlullah Efendimiz’in (sav), ümmetine günde 50 vakit namaz farz olmuşken, Hz Mûsâ’nın, irşâd ve îkâzıyla, bunun beş vakte indirilmiş olmasıdır Bu hadîsi, Bûhârî ve Müslim gibi en sahih kaynaklar rivâyet etmektedir

    Evvela, bu bir mülâkattır, mürâcaat değildir Kaldı ki, Peygamberimiz’in Hz Mûsâ’ya mürâcaatının da, yadırga-nacak bir yanı yoktur Bir kere Efendimiz (sav), yeni Mi’râc’a çıkıyor; Hz Mûsâ (as) ise, çoktan o âlemlerin tâvûsu olmuş bir nebî İkinci olarak, Efendimiz (sav) edeb timsâlidir; hem Allah’a karşı tavrında hem de Hz Mûsâ’ya karşı tavrında Ayrıca, O hep ümmeti hakkında yüsr (kolaylık) yolunu araştırmış ve ona vesileler aramıştır Hz Musâ ile mülâkatı da böyle bir vesile olarak değerlendirmiş olabilir Sonra, bu bir müracaatsa, O’nun Hz Mûsâ’ya müracâatının, İsrailoğulları veya Yahudi kavmi nazarında umumî havayı yumuşatıcı olması bakımından taşıdığı psiko-sosyolojik durum da çok önemlidir Bundan başka Efendimiz (sav), bütün peygamberleri tasdikle gelmiştir Bu kabil muhtevasıyla böyle bir mülâkat, bu yüce ma’nâyı ifade bakımından çok önemlidir Evet, O’nun peygamberleri kabulü âdetâ dâsitânîydi O kendisinin, önceki peygamberlerden üstün görülmesine ve önceki peygamberlerin -hâşâ- hafife alınmasına aslâ izin vermemişti Hatta bir defasında bir sahâbi Hz Mûsâ’nın kadrine gadrettiğini görünce O, hemen müdahale edip: “Beni Mûsâ b İmrân’a tercih etmeyin Zira, ben onu Mahşer Günü’nde Arş’ın kavâimine tutunmuş olarak göreceğim” buyurmuştur Burada da hak çizgisi mah-fûz, böyle bir kadir bilirlik, dolayısıyla da yumuşatma söz konusu olabilir

    Sonra, biz mekânın bütün buudlarını tam olarak bilemiyoruz Dolayısıyla bazı hâdiseler hangi buudda cereyan ediyor, ondan da habersiziz Meselâ, yine Ahmed İbn Hanbel, Müslim ve İbn Mâce gibi sahih hadîs kaynaklarının rivayet ettiği ve Hristiyanken Müslüman olan Temîmü’d-Dârî’nin, bilmediği bir adada gördüğü son de-rece kıllı bir yaratığı “Cessâse” ve mağarada, ki kendisini “Deccal” olarak takdim eden bir insan azmanını anlatan hadîs-i şerifi “Temîmü’d-Dârî Hristiyandı; bunu Hristiyanlıktan getirmiştir” veya “Böyle bir şey mümkün değildir” diye hemen inkâr yoluna mı gitmek gerek? Bu hadîsi, en azından, bazılarının trans halinde gördükleri bazı şeyler kabilinden anlayamayız mı? Öyle anlayalım değil Kaldı ki, Temimü’d-Dârî’nin bu hâdiseyi, hangi mekân buudunda gördüğünü de bilmiyoruz Yine, Hz İsâ’nın keyfiyeti ne olursa olsun- nüzûlüyle alâkalı pek çok hadîs var;bütün bunlara Hristiyanlar tarafından uydurulmuş gözüyle mi bakacağız? Hz İsâ (as), peygamberliğine iman ettiğimiz ve Efendimiz’in (sav) de geleceğini müjdelemiş olduğu ülü’l-azm peygamberlerden değil midir? O da bizim peygamberimizdir; Hz İbrahim, Hz Dâvûd, Hz Süleyman, Hz Mûsâ gibi Denizler altında, telepati yoluyla yapılan konuşmaları, ruh çağırmayı, insanların uyutulmasını, telefonla hipnoz hâdisesini kabûl edip de zikrettiğimiz hadîsleri -ki hangi buud ve keyfiyette cereyan etmiş olursa olsun- Allâme Kadı Iyaz’ın Şifâ’sından ve Ebû Nuaym İsbehânî’nin Delâil’ine, ondan da İbn Kesîr’in Şemâil’ine kadar bütün şemâil kitaplarının kaydettiği Şakk-ı Sadr (Efendimiz’in göğsünün yarılması) hâdisesini akıl ve pozitif ilimlere göre izah edemiyoruz diye inkâr mı edeceğiz?

    Evet, sahih hadîsleri inkârla sünneti yıkmaya çalışanlar, zannediyorum, yıkamayacakları bu şeyi yıkma kuruntularıyla harap olup gidecekler; ama, sünnet ebedlere kadar dimdik ayakta kalacaktır











    MFethullah Gülen
     
    En son bir moderatör tarafından düzenlenmiş: 19 Ocak 2010
  7. Google

    Google Özel Üye

    Emeğine sağlık, paylaşım için teşekkürler...
     

Bu Sayfayı Paylaş