Balların balı kendi kovanımızdan

'İslami Kıssalar & Hikayeler' forumunda ASİ MARDİNLİ tarafından 14 Mart 2009 tarihinde açılan konu

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    Balların balı kendi kovanımızdan konusu Balların Balı Kendi Kovanımızdan
    Safvet SENİH


    Türkiye'deki işlerinin iyi gitmemesi sebebiyle üç beş kuruş kazanmak için Almanya'ya gelmişti. 1973 baharında Ankara gibi büyük bir şehirden geldiği halde Almanya'ya ayak uydurmada bir hayli zorlandı. Çalışma hayatı ona ağır gelmişti. Gayr-i müslime hizmet etmek ona acı veriyor, onurunu zedeliyordu. Okulu bıraktırılarak evlendirildiği için meslek edinememişti. Kocasının kendi mesleğinde işe başlaması tek tesellisi idi. Bulunduğu yerdeki arkadaşları hep yabancıydı. İşyerindeki arkadaşlarının hafifmeşrep davranışları onu çok üzüyordu. Bir gün yemekhaneden çıkarken, merdivenlerde bir genç kızımız önünde yürüyordu. Kızın yanındaki arkadaşı: "Ne o eteklerin gün geçtikçe kısalıyor!" diye hayıflanınca bir kahkaha atan kız: "İnançlarım gümrükte kaldı." şeklinde cevap vermişti. Yüreği burkuldu. Aslında kendisi de dinin emirlerini yerine getirmiyor; fakat Rabbini seviyor ve O'na inanıyordu. 1970'li yıllardaki sol fırtınası, sosyal adalet ve eşit dağılım iddiaları onu da tesiri altına almıştı. Diğer taraftan tarihe merakı onu köklerini incelemeye sevketmiş, Selçuklu ve Osmanlı'yı yakından tanıyınca onlara hayran olmuştu. Araştırdıkça atalarının hayat tarzı -ilk başlarda fetihlerini bir işgal gibi değerlendirse bile- hoşuna gitmişti. Daha sonraları, onların yüce ideallerini idrak edemediği için atalarından özür diliyor hem de binlerce özür...

    Aylar, yıllar su gibi akıp gidiyordu. Almanya'da yuvalar yıkılmış, eşler terk edilmiş, çocuklar kimsesiz kalmış ve benliğimiz tehlikeler geçirmişti.
    1974 yılı Haziran ayında, Kıbrıs olayları patlak verdiğinde Türkler arasında büyük bir kenetlenme oluşmuştu. Eşiyle bankada biriken paralarını çekip, seferberlik ilân edilmesi durumunda, Türkiye'ye gitmeye hazırlanmışlardı. "Her şey vatan için" diye düşünüyorlardı. Ağustos ayında memlekete izne gitmişlerdi, burada bir oğulları dünyaya gelmişti. Bir de annesine üç aylıkken teslim ettiği dört yaşına gelmiş bir kızı vardı. Senelerce yavrusunun özlemini çeken bir anne olarak hasretini gidermeye çalışıyordu.
    İlerleyen günlerde tekrar A
    lmanya'ya dönmüş ve kendini işine vermişti. Günde 16 saat çalışıyor eve bitkin dönü-yor, cumartesi ve pazar günleri mesaiye kalıyor, yavrularına güzel bir istikbal hazırlamak için çırpınıyor ve dertlerini unutmaya çalışıyordu. İşi iyi, maaşı dolgundu, eşiyle bir problemi de yok sayılırdı.

    Bir izin dönüşü Bulgaristan'da rahatsızlanmış ve burada yirmi bir gün hastahanede kalmıştı. Bu süre zarfında oradaki insanların kötü hayat şartlarını görmüş, bu durum onun sosyalizm hayranlığını törpülemişti. Bilhassa oradaki Türklerle konuşup durumlarını öğrendikten sonra, anlatılan ve yazılanların yalan olduğunu fark etti.
    Ayağı kırıldığı için iki yıl işe gidememişti. Tedavisi süresince günlük notlar alıyor, hatıralarını yazıyordu.

    Bulgaristan'dayken Filibe'de bir Bulgar öğretmenin kızıyla tanışmıştı; onunla olan mektuplaşmalarında, komünizm ve sosyalizm hakkındaki düşünceleri tamamen değişmişti. Kapitalizmin de insanları mahvettiğini görüyordu. Pekiyi insanlığın aradığı huzur neredeydi?
    Üst üste gelen kaza ve ölümler onda değişik duygular olmuştu. Kendini arıyordu. "Kimim? Neyim? Niçin buradayım? Hayattan beklentim ne?" gibi sorular kendisini meşgul edince, doktorlar bir depresyon geçirdiğine karar verip kendisine sakinleştirici ilâçlar verdiler. İlâcın kendisini uyuşturduğunu fark edince, doktorlara itiraz etmişti. Ülser onu iyice bitirmişti. Sık sık hastahaneye yatırılıyor, haftalarca orada kalıyor ve bir yığın dertle de evine dönüyordu.

    Çok hassas bir mizaca sahipti. Sonbaharda dalından düşen her yaprak ona ölümü hatırlatıyor derdine dert katıyordu. Hastahanede ise fazla kalmak istemiyordu; çünkü hastaların durumu onu iyice dertlendiriyordu. Ayrıca gece ve karanlık korkusu da vardı. O sıralar, çocukluk arkadaşı da kalpten ölmüştü. Bir insanın bu kadar genç yaşta ölmesini hazmedemiyor, ölümü anlayamıyor, "Neden ölmek zorundayız? Şimdi yaşamak zamanı değil mi?" vb. tereddütler içinde bocalıyordu.
    "Neyim? Nereden g
    eldim? Nereye gidiyorum?" gibi varlığın mânâsını çözümleyici sorulara odaklanmıştı. Çevresi artık onu pek ilgilendirmiyordu, İslâmî kitapları yutarcasına okuyordu. Materyalist düşünceyle oyalandığı yıllarına hayıflanıyor; "Meğer bizde ne hazineler varmış!" diyordu.
    Türk gazetelerinden birinde şöyle bir haber okumuştu: "Henüz on bir yaşındaki bir çocuk lösemiye yakalanmış; kurtuluşu ancak Avrupa'dan getirilecek bir ilâca bağlı." Çocuğun babası bir cami imamıymış ve fakirmiş. İlgisini çektiği için hemen bir mektup yazıp, ilâç masraflarını üzerine almış. Üç ayda bir dokuz yüz marklık ilâç göndermeye başlamış. On beş sene sürecek bir fedâkârlığa böylece adım atmış.
    Ölüme karşı koyma duygusu onu ölümü anlamaya zorlamış ve hakikati, "Ölümden korkma, kaçma! Merdane yüzüne bak! Senden ne ister, onu anla!" diyen kitaplarda keşfetmiş. Bu gerçek onu imanî ve Kur'ânî hakikatleri öğrenmeye yönlendirmiş. Kur'ân nurları ve feyizleri ona tam manasıyla kapılarını açmış ve kendisini yepyeni ufuklara taşımıştı. Bu mücevherlerin arasında yıllar akıp giderken bir gece rüyasında Kâinatın Efendisi (sas)'ni gördü. Gülümseyerek, onunla konuştu. Bu rüya onun hassas ruhunda çok derin ve tatlı bir tesir yaptı. Ve şimdi kendisini Cennet'i andıran güzelliklerin ortasında hissediyordu. Seneler sonra dinini tanımış, Hakk'a dönmüş; 'özüne, yüreğinin isteklerine, kültürüne ve milletinin ruhuna kavuşmuştu. Böylece İslâm'ın güzel yüzü, onu hem mutlu edecek, hem de o muhteşem enginliği dünyaya yansıtmanın ayrıcalığını tattıracaktı.
     

Bu Sayfayı Paylaş